Yeni

Açık ve Gizli Riya'nın Ameli Zayi Eden ve Etmeyen Kısımları


Açık ve Gizli Riya'nın Ameli Zayi Eden ve Etmeyen Kısımları

Biz bu hususta deriz ki kul, ibâdetini ihlâs temeli üzerine bina ettiği zaman, sonra gelen bir arıza ile riya yaparsa bu durum ya amelin bitiminden sonra veya önce olur. Eğer bitiminden sonra izhar etmeksizin sadece bir sevgi zuhura gelirse, bu sevgi ameli ifsad etmez. Çünkü amel, daha önce riyadan temiz olarak tamam olmuştur. Ondan sonra olanın onda menfî bir tesir etmemesi umulur. Hele kul bunu zoraki bir şekilde belirtmediği, bununla konuşmadığı, halk arasında belirmesini ve kendisiyle konuşmalarını temenni etmediği takdirde hiçbir şey olmaz. Aksine Allah Teâlâ'nın belirtmesiyle tevâfukan bilinmiştir. Kulun müdahalesi, kalbine giren sevgiden başka birşey değildir. Evet! Ameli riyasız tamam olursa, fakat ondan sonra ameli belirtmek iştiyâkı kendisinde belirirse ve amelini söyleyip izhar ederse, bu durumdan korkulur! Eser ve haberlerde böyle yapmanın ameli yakıcı olduğu vârid olmuştur. Çünkü İbn Mes'ud 'Ben dün Bakara sûresini okudum' diyen bir kimseyi dinledikten sonra 'Onun böyle demesi, sevabını yok etti ve yaktı' demiştir.
Hz. Peygamber 'Ben bütün sene oruç tuttum' diyen bir kişiye 'Sen ne oruç tutmuş, ne de iftar etmişsin'48 buyurmuştur.
Seleften bazıları, Hz. Peygamber'in böyle söylemesini, kişinin ibâdetini izhar edip göstermesinden ileri geldiğine hamletmişlerdir. Öte taraftan 'Bu hadîs, bütün senenin oruçla geçmesinin kerih olduğuna işarettir' denilmiştir.
Hangi mânâya hamledilirse edilsin, Hz. Peygamber'in de İbn Mes'ud'un da böyle demesi delâlet eder ki kişinin kalbi ibâdet anında riyanın kasdedilmesinden boş değildir. Çünkü o ibâdet hakkında konuşması da buna delâlet eder; zira ibâdetten sonra, eğer ibâdet anında riya kasdı yoksa, meydana gelenin, amelin sevabını iptal etme ihtimali uzaktır. En mâkulü şöyle demektir: Bu kişi, geçmiş ibâdetinden dolayı sevap sahibidir. İbadetten sonra ibadetle yaptığı gösterişten ötürü muâhaze edilir. Daha namaz bitmeden riyaya kayan niyeti tam bunun hilâfınadır; zira bu değişme bazen namazı bozar, ameli yakar.
Namazı ihlâs ile kıldığı halde ortasında ansızın gelen riyaya gelince, bu riya amele tesir etmeyen mücerred bir sürurdur veya amele teşvik eden bir riyadır. Eğer ibâdete teşvik eden riya ise ve ibâdet de onunla sona ermişse ecri yanmıştır. Mesela nafile ibâdetin içinde iken kendisine bahçe görünür veya padişahlardan biri (maiyetiyle beraber) hazır olursa, namazda olanın da onlara bakmaya canı çeker veya malından unuttuğu birşeyi hatırlar da onu elde etmeyi isterse ve eğer halk olmasaydı namazını yarıda keserek o işleri görecek bir durumdaysa, kıldığı namaz da farz namaz ise iade etmek gerekir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Amel kab gibidir. Öncesi (altı) güzelse sonu (üstü) de güzel olur.49
Yani sonuca bakılır.
Bir saat ameliyle gösteriş yapanın daha önce olan ameli (ecri) yanar.50
Bu hüküm, bu şekilde kılınan namaz üzerine hamledilir. Sadaka vermek ve Kur'an okumak üzerine hamledilmez. Çünkü bunların her cüz'ü tek başınadır. Bu bakımdan gelen riya, kalanı ifsad eder, geçeni değil. Hac ile oruc da namaz gibidir.
Riyanın gelmesinin, ibâdeti sevab için tamamlama kasdına mâni olmadığı cihete gelince, bu da tam namazın içinde iken bir cemaatin gelip orada hazır bulunması, onun orada bulunmalarından sevinip riyakârlık yapması, onlar görsünler diye namazını güzelleştirmeyi kasdetmesi gibidir. Eğer onlar gelmeseydiler yine de tamamlardı. Bu riya, amelde menfi tesir eden bir riyadır. Hareketlerin meydana gelmesini teşvik etmiştir. Eğer ibâdet kasdı ve sevabı isteme hissini yok edip ortadan kaldıracak derecede galebe çalarsa, ibâdetin kasdı riyada kaybolurcasına silinirse, bunun da ibâdeti ifsad etmesi gerekir. Eğer bu minval üzere ibâdetin rükünlerinden biri geçerse... Çünkü tekbir safhasında olan niyetle -eğer onu mağlup eden bir sebep olmamışsa- iktifa ediyoruz.
Şöyle demek de muhtemeldir. Akd haline ve sevab aslının kasdedilmesinin var olduğuna nazaran her ne kadar bu akid daha galip bir kasdın hücumuyla zayıf düşmüşse de ibâdeti ifsad olmaz.
Haris el-Muhasibî, bundan daha hafif olan bir işte amelin yok olduğunu savunarak er-Riaye adlı kitabında şöyle der:
Sadece insanların muttali olmalarını irade ettiğinde; yani makam ve mansıb sevgisi gibi bir sevgi kasteden insan hakkında halk ihtilâf etmiştir: Bir gruba göre, bu durum ameli yakar. Çünkü bu kimse ilk samimiyeti nakzetmiş daha amelini ihlâsla tamamlamadan, insanların övgüsüne yönelmiştir! Oysa amel ancak neticesiyle tamama erer.
Ben şahsen bu takdirde amelinin yanmasına kesinlikle hükmetmem. Her ne kadar amelin fazlalaşmayacağına kani ve her ne kadar bu amelden emin değilsem de. Halk bu hususta ihtilâf ettiğinde ben şahsen duraklarım. Fakat benim kalbime galip gelen şudur: Eğer amelini riya ile sonuçlandırırsa ameli yanar!
Eğer "Hasan Basrî onların iki hâl olduğunu, birincisi Allah için olursa, ikincisinin ona zarar vermediğini söylemiştir" denirse, şöyle deriz: Rivayet ediliyor ki, bir kişi Hz. Peygamber'e 'Ben amelimi gizlerim, kimsenin muttali ol-masını istemem, fakat bilinirse bu beni sevindirir!' dediğinde, cevap olarak Hz. Peygamber (s.a) ona şöyle demiştir:
Sana iki ecir vardır: (Biri) gizlemenin ecri (diğeri) açığa çıkmanın ecri!51
Hasan Basrî'ye gelince, o 'zarar vermez' sözüyle 'madem o, Allah'ı murad ediyor, o halde amelini terketmez ve tehlike kendisine zarar vermez' demek istiyor; zira Hasan Basrî 'İhlâstan sonra riya yaptığında ona zarar yoktur' dememiştir.
Hadîse gelince, el-Muhâsibî onun hakkında uzun bir konuşma yapmıştır. O konuşmanın özeti üç vecihte anlatılabilir.
Birinci Vecih: İhtimaldir ki kişi, bittikten sonra amelinin görünmesini kasdetmiştir. Çünkü hadîste, daha ameli bitmeden önce bu durumun olduğuna delâlet eden bir emare yoktur.
İkinci Vecih: Kişi, bu hususta başkasının kendisine uymasından veya başkasının -daha önce zikrettiğimiz gibi- güzel sevincinden dolayı sevinmeyi kasdeder. Övüleceğinden ve halk gözünde büyüyeceğinden ötürü sevinmeyi kasdediyor değildir. Bunu kasdetmediğinin delili Hz. Peygamber'in sevgisinden ötürü kişiye iki ecrinin olduğunu haber vermesidir. Oysa ümmetin hiçbir âlimi yoktur ki halkın övgüsünden dolayı sevinenin ecir sahibi olduğunu savunsun! Böyle bir kimseye en fazla verilen nimet, affa ve müsamahaya mazhar olmasıdır. Acaba nasıl olur muhlis bir kimsenin bir ecri, riyakârın da iki ecri olur?
Üçüncü Vecih: Adı geçen hadîsi rivayet edenlerin çoğu, onun (senedini) Ebu Hüreyre'ye ulaştırmadan rivayet ederler. Hatta çoğu Ebu Salih'de durdurur. Bazıları da (Ebu Hüreyre'ye kadar senedini ulaştırarak) refeder. O halde riya hakkında umumî olarak vârid olan hadîslerle hükmetmek daha evlâdır.
Muhasibî'nin sözleri burada bitmektedir. Muhasibi, bu hususta kesin konuşmamış, fakat bu sevinmenin ameli yok ettiği görüşüne meylettiğini izhar etmiştir.
Bize göre, kıyasta en uygunu şudur: Bu kadar sevinme -eğer eseri amelde görünmezse- amel dinî bir telkinden ileri geliyorsa, başkasının onu görme sevinci (tesir etmeksizin) ona eklenmişse ameli ifsad etmez. Çünkü bu sevinçle niyetinin esası yok olmamıştır. Aksine o niyet hâlâ ibâdet etmeye onu teşvik etmekte ve tamamlamaya onu zorlamaktadır.
Riya hakkında vârid olan haberler ise, sadece ameli halkın görüp takdir etmesini istemek hususuna hamledilir.
Şirk (riyanın şirk olması keyfiyeti) hakkında vârid olan hadîsler ve hükümler ise, riyanın kasdı, sevabın kasdına eşit veya daha fazla olduğu zamana hamledilir. Eğer riyanın kasdı sevabın kasdedilmesinden daha zayıfsa, bu takdirde sadakanın ve diğer amellerin sevabı tamamen yanmaz. Namazı ifsad ettiğini sanmak uy-gun değildir. Çünkü bütün bunlarda riya kasdı zayıftır.
Şöyle demek de uzak bir ihtimal değildir: Kişiye gereken namaz, sadece Allah'ın rızası için kılınan namazdır. Bu namaz ise içine hiçbir şey karışmayan namazdır. Bu bakımdan bu durumda kişi, namaz kılmış sayılmaz. Oysa bu hususta ilim Allah'ın katındadır.
Biz İhlâs bölümünde buradaki konuşmadan daha mufassal bir konuşma îrad etmiştik. İşte bu hüküm, ibâdet akdinden sonra olan riyanın hükmüdür. Bu riya ya kişi ibâdetten başlamadan önce veya başladıktan sonra meydana gelir.
Üçüncü Kısım
İbâdetle beraber olan üçüncü kısım şudur: Namaza riya maksadıyla başlar. Selâm verinceye kadar -eğer buna devam ederse-günahkâr olur. Bu namazı kılmıştır ama namazına itibar yoktur. Eğer namaz esnasında pişman olur, günahının affını talep eder, daha ibâdet tamam olmadan önce dönüş yaparsa, kendisine lâzım gelen hakkında üç vecih vardır:
1.Bir grup 'Riya kasdı ile beraber namazı akdolunmaz, o halde yeniden kılmalıdır' der.
2.Başka bir grup 'Kendisine rükû ve secde gibi fiillerin iadesi gerekir. Fiilleri ifsad olur, fakat namaz için getirdiği tahrim tekbiri bozulmaz. Çünkü tahrim tekbiri almak bir akiddir. Riyâ ise,kalpte bir vesvesedir. Tahrim tekbirini, akid olmaktan çıkarmaz'
der.
3.Başka bir grup da şöyle demiştir: 'Hiçbir şeyin iadesi lâzım gelmez. Aksine kalbiyle affedilmesi talebinde bulunmalıdır.İbâdetini ihlâs üzere tam yapmalıdır. İtibar ibâdetin sonucunadır.Nitekim ihlâsla başlayıp riya ile sonuçlandırdığında amelini ifsad ettiği gibi!
Bunu bir beyaz elbiseye benzetmişlerdir. O elbise, ârızî bir pislikle pislendiğinde, o sonradan gelen pislik giderildiği zaman aslına dönüşür. Demişlerdir ki namaz, rükû ve secde Allah içindir. Eğer Allah'tan başkasına secde ederse muhakkak kâfir olur. Fakat (burada) gelip-geçen riya onunla iktiran etmiştir. Sonra o da pişman olması ve tevbe ile giderilmiştir. Öyle bir duruma gelir ki halkın ne övmesine, ne de zemmetmesine perva eder. Bu bakımdan namazı sıhhatli olur.
İkinci ve üçüncü grupların mezhebi, gerçekten fıkhın kıyasından uzaktır. Hele 'Sadece rükû ve secdeyi tekrarlamak lâzımdır. Fakat tahrim tekbirini tekrarlamak gerekmez' diyenin sözü kıyasa hiç uymaz. Çünkü rükû ve secde doğru olmadığından namaz içinde fazladan yapılmış fiiller olurlar. Bu bakımdan namaz fâsid olur. 'Eğer ihlâsla namazını sonuçlandırırsa, namazı sahih olur; zira hüküm sonuca göredir' diyenin sözü de zayıftır. Çünkü riya niyette menfî tesir yapar. Niyetin hükümlerini gözetmek için en iyi vakit, iftitah (namaza giriş) tekbirini alma vaktidir.
Kıyasa göre doğru olan şöyle demektir: Eğer namaza teşvik edici sebebi, başlangıçta sadece riya ise, sevabın talebi ve ilâhî emrin imtisâli değilse, iftitah tekbiri olmamış olur. Bu bakımdan ondan sonraki de olmaz. Bu öyle bir kimse hakkında düşünülür ki tek başına kaldığında namaz kılmaz. Halkı gördüğünde namaza tekbir getirip başlar. Öyle ki elbisesi pis olsa bile halk için namaz kılar. İşte bu namazda 'niyet' yoktur. Çünkü niyet, dinden gelen bir teşvike icabet etmekten ibarettir. Burada ise ne teşvik, ne de icabet vardır. Eğer halkı görmediği takdirde namaz kılıyorsa halkı görünce onların övmesini de istiyorsa, dolayısıyla iki teşvik bir araya gelirse, bu durum ya sadaka ve Kur'an okumak gibi, içinde tahlil ve tahrim olmayan (ibâdet)lerde olur veya namaz ve haccın akdinde olur. Sevabın teşvikçisi kendisini sadaka vermeye ittiğinde itaat etmiş olur:
Zira kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükâfatını görür, kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse onun cezasını görür.(Zilzâl/7-8)
İyi niyetine göre sevap, kötü niyetine göre de ceza vardır, Hiçbiri diğerini yakmaz. Eğer niyete giren bir fesadlıktan dolayı bozulacak bir namazda ise, o namaz ya farz veya nafile namazdır. Eğer nafile namazsa, onun hükmü sadakanın hükmü gibidir. Kalbinde iki teşvik edici bir araya geldiğinden dolayı bir yönden âsi olur, başka bir yönden de itâatkâr! 'Namazı fâsiddir, kendisine uymak bâtıldır' demek mümkün değildir. Hatta teravih namazını kılıp, halinin karinelerinden güzel okuduğunu göstermek suretiyle riyakârlık yaptığı tebeyyün ederse, eğer cemaat içinde olmasaydı, tek başına evde namaz kılmayacağı sözkonusu ise, arkasında namaz kılmak doğru değildir. Çünkü bu raddeye gelmek, gerçekten uzak bir ihtimaldir. Aksine müslümanın sevap kasdıyle nafile namaz kıldığına inanmak gerekir. Bu bakımdan bu niyet itibariyle ibâdeti sahih olduğu gibi, kendisine uymak da doğru olur. Günahkârlığına sebebiyet veren başka bir kasıd da onunla beraber bulunsa bile yine de böyledir.
Kişi farz ibâdetin içinde bulunduğunda, bu iki teşvik edici bir araya gelirse, hiçbiri tek başına iş gördürmez nitelikte, fakat tesir ancak birleşmelerinden ileri geliyorsa, bu durumda edâ edilen ibâdet, kişinin üzerine farz olan ibâdeti kaldıramaz, Çünkü farz olması, tek başına tesir etmemiştir.
Eğer her biri tek başına iş gördürecek nitelikte ise, -eğer riya olmasa dahi farzları muhakkak eda edecekse, farzın teşvik etmesi de olmasa, sadece riya için bir nafile ibâdeti yeni baştan yapması muhakkak ise- işte burası düşünülecek yerdir. Burada çeşitli ihtimaller sözkonusudur. Şöyle denilebilir: 'Farz olan, sadece Allah'ın rızası için kılınan namazdır. Oysa burada hâlis namaz edâ edilmemiştir'. Yine şöyle denilebilir: 'Farz olan; tek başına tesir icra eden ve müstakil olan bir teşvikçi ile emri imtisal edip yerine getirmektir. Oysa böyle bir tesir edici de meydana gelmiştir. Bu bakımdan başka teşvikçinin bununla beraber bulunması, kişinin üzerinden farzın kalkmasına mâni değildir. Nitekim gasbedilen bir evde namaz kılınması gibi... Bu kişi namazını gasbedilen bir evde kıldığı için, her ne kadar âsî ise de namazın aslını edâ ettiği için farzı yerine getirmiştir'. Oysa namazın esasına tesir eden geçici sebepler hususunda çeşitli ihtimaller vardır.
Riya'nın namazın aslında değil, sadece aceleyle edâ edilmesinde olduğu zamana gelince, cemaat hazır bulunduğunda acele edip namazı vaktin öncesinde kılan kişi, eğer tek başına kalsaydı vaktin sonunda kılacaktı. Eğer farz olmasaydı, sadece gösteriş için bir namaz ihdas etmezdi; İşte bu kimsenin namazının kesinlikle sıhhatli olduğuna ve kılınan namazla farzın yerine getirildiğine hükmedilir. Çünkü namazın namaz olması hasebiyle teşvik edici esasıyla hiçbir şey burada muâraza etmemektedir. Aksine sadece vaktin tâyini cihetiyle muâraza vardır. Bu durum, niyete zarar vermekten pek uzaktır. Bu hüküm, amele teşvik edici riya hakkında vârid olmuşlar.
Halk tarafından görülmesinin kendisini sevindirip amelde herhangi bir tesir yapmadığı şekle gelince, bu riyanın namazı ifsad etmesi uzak bir ihtimaldir. İşte fıkıha uygun olarak bunu müşahede ediyoruz. Mesele gayet girift ve zor olduğu içindir ki fâkihler fıkıhta ona değinmemişlerdir. Meseleye girişenler ve tasarruf edenler, fıkıh kanunlarını mülahaza etmemişlerdir. Fâkihlerin namazın sıhhati ve ifsad olması hakkındaki fetvâlarının muktezasını dikkate almamışlardır. Aksine kalplerin tasfiyesine ve ihlasın talebine olan hırsları, kendilerini namazın en az bir ârızla bozulduğuna hükmetmeye zorlamıştır. Oysa bizim söylediğimiz kıyasa daha yakındır. Bu hususta ilim Allah katındadır. Gayb ve şehâdet âlimi O'dur. Esirgeyici ve bağışlayıcı da O!
48)Müslim
49)Daha önce geçmişti.
50) Irâkî bu ibâre ile görmediğini söylemektedir.
51) Beyhâkî, Tirmizî, İbn Hibban

islam