Yeni

Allah'ı Sevenlerin (Muhiblerin) Keşf ve Kerametleri, Sözleri ve Hikâyeleri


21.Allah'ı Sevenlerin (Muhiblerin) Keşf ve Kerametleri, Sözleri ve Hikâyeleri

Âriflerden birine 'Sen muhib misin?' diye soruldu. Ârif 'Hayır! Muhib değilim, ben ancak mahbubum. Çünkü muhib sevdiğine ulaşıncaya kadar sıkıntıdan kurtulamaz' dedi.
Yine kendisine 'Halk senin yedi (evtad)lerden olduğunu söylüyor. Sen buna ne dersin?' denildiğinde, cevap olarak şöyle demiştir: 'Ben yedilerin tamamıyım!'
Yine o derdi ki: 'Beni gördüğünüzde, muhakkak kırk abdalı görmüşsünüzdür!' 'Bu nasıl olur? Oysa sen bir kişisin?' denilince, dedi ki: 'Çünkü ben kırk abdal gördüm. O abdalların her birinden bir ahlâk edindim'.
Kendisine şöyle soruldu: Kulağımıza geldiğine göre sen Hızır'ı (a.s) görüyormuşsun?' Tebessüm ederek dedi ki: 'Hızır'ı görene şaşmamak gerek. Fakat o kimseye hayret etmeli ki Hızır onu görmek istiyor, o ise Hızır'dan gizleniyor!'
Hızır'dan şöyle hikâye olunuyor. 'Hangi gün nefsime 'Benim tanımadığım bir velî kul artık kalmadı' dedimse mutlaka o gün tanımadığım bir velî ile karşılaştım'.
Ebu Yezid el-Bistamî'ye bir defasında şöyle denildi: 'Allah Teâlâ'dan gelen müşahedenden bize bahset!' Bunun üzerine bağırarak şöyle dedi:
- Azap olasıca! Onu öğrenmek sizin için uygun değildir!
- O halde, Allah yolunda nefsinin en şiddetli mücâhedesindenbize haber ver?
- Sizi buna da muttali etmem caiz değildir.
- O halde, nefsinin başlangıçtaki riyazetinden bize haber ver!
- Nefsimi Allah'a davet ettim. O serkeşlik yaptı. Bunun üzerinebir sene su içmemeye; bir sene uyku uyumamaya karar verdim.Bunun üzerine nefsim bu şartı yerine getirdi.
Yahya b. Muaz, Ebu Yezid el-Bistamî'nin bazı müşahedelerini yatsı namazından fecre kadar gözledi. Hazret ayaklarını yerden kaldırmış, çenesini göğsünün üzerine koymuş, gözleriyle bir noktaya nazarını teksif ederek bakıyordu. Yahya der ki:'Sonra seher zamanında secde etti ve secdesini oldukça uzattı. Sonra oturarak şöyle dedi: 'Ey Allahım! Bir kavim seni istedi. Onlara su üzerinde yürümeyi verdin. Havada yürümeyi ihsan ettin. Onlar da bununla razı oldular. Oysa ben böyle bir şeyden sana sığınıyorum. Diğer bir grup seni aradı. Onlara tayy-i mekan (mekân ve zamanüstü hareket etme kerametini) verdin, onlar da buna razı oldular. Ben bundan da sana sığınıyorum. Bir grup seni aradı. Onlara yeryüzünün hazinelerini verdin. Onlar buna razı oldular. Bundan da sana sığınıyorum!'
Hazret böylece velilerin kerametlerinden yirmi küsür makamı saydı. Sonra dönüp bakınca beni gördü:
- Yahya mısın?
- Evet efendim!
- Ne zamandan beri buradasın?
- Hayırlı bir zamandan beri...
Bunun üzerine sustu. Ben de 'Efendim! Bana herşeyi anlat' dedim. Bunun üzerine şöyle devam etti: 'Sana elverişli olan birşey haber vereyim: (Allah) beni en alt feleğe yükseltti. Sonra beni en alt melekûtta gezdirdi. Bana yerleri ve yerlerin altında bulunan şeyi, tâ toprağa varıncaya kadar gösterdi. Sonra beni en yüksek feleğe çıkardı. Beni göklerde gezdirdi. Göklerdeki cennetlerden, arşa kadar her şeyi bana gösterdi. Sonra beni huzurunda durdurdu ve şöyle buyurdu: 'Gördüğünden herhangi bir şeyi iste! Sana hibe edeyim!' Dedim ki: 'Mevlâm! Ben güzel saydığım hiçbir şey görmedim ki onu senden isteyeyim!' Bunun üzerine şöyle buyurdu' 'Sen hakikî kulumsun! Sadece benim hatırım için, doğru olarak
bana kulluk yapıyorsun. Muhakkak senin hakkında şunu şunu yapacağım'. Sonra Allah Teâlâ yapacağı birkaç şeyi söyledi.
Bu durum beni dehşete düşürdü. Bundan hayrete kapıldım ve dedim ki: "Ey efendim! Neden O'nun hakkındaki marifeti O'ndan istemedin? Oysa Sultanlar Sultanı sana 'dilediğini iste!' demiş!"
Bu söz üzerine bana bağırarak 'Azap olasıca! Sus!' dedi. 'Ben O'nu dahi kıskanıyorum. Benden başkasının O'nu bilmesinden hoşlanmıyorum!' dedi.
Hikâye olunuyor ki; Ebu Turab Nahşebî müridlerinden birini çok beğenir, onu yanına yaklaştırır maddi ve manevî her ihtiyacını giderirdi. Mürid ise ibadeti ve halleriyle meşguldü. Ebu Turab bir gün müride 'Keşke Ebu Yezid'i bir görseydin!' dedi. Mürid ben meşgulüm!' dedi. Ebu Turab 'Keşke Ebu Yezid'i görseydin!' sözünü tekrarlayınca müridin muhabbeti galeyana geldi ve şöyle dedi: 'Rahmet olasıca! Ben Ebu Yezid'i ne yapayım. Ben Allah Teâlâ'yı gördüm. O beni Ebu Yezid'den müstağni kıldı'.
Ebu Turab müridin bu sözüne karşılık heyecana kapılarak nefsine hâkim olamadı ve dedi ki: 'Eğer Ebu Yezid'i bir defa görseydin Allah Teâlâ'yı kendi mizanınla yetmiş defa görmenden sana daha faydalı olurdu'.
Bunun üzerine genç, Ebu Turab'ın sözünden dehşete kapıldı ve bu sözü inkârla karşılayıp şöyle dedi: 'Bu nasıl olur?' Ebu Turab 'Azap olasıca! Sen Allah'ı gerektiği gibi göremezsin. O halde Allah, senin kapasiten nisbetinde sana görünür. Oysa Ebu Yezid'i Allah katında görürsün. Allah Teâlâ ona onun kapasitesi nisbe-tinde görünmüştür'. Bunun üzerine mürid anladı ve dedi ki: 'Öyleyse beni Ebu Yezid'e götür!' Bundan sonra Ebu Turab bir kıssa zikretti ve o kıssanın sonunda dedi ki: 'Biz bir tepede durup ormandan çıkması için Ebu Yezid'i bekledik. Hazret yırtıcı hay-vanlarla dolu bir ormana girmişti'.
Ebu Turab diyor ki: 'Ebu Yezid sırtında ters giymiş olduğu bir aba olduğu halde yanımızdan geçti. Ben gence 'İşte Ebu Yezid budur! Ona bak!' dedim. Genç Ebu Yezid'e baktı. Bir çığlık kopardı. Onu yokladık. Baktık ki ölmüş. Ebu Yezid'le beraber onu defnetmeye koyulduk ve bu esnada Ebu Yezid'e dedim ki: 'Ey efendim! Sana bakması onu öldürdü!' Ebu Yezid 'Hayır! Arkadaşın doğru imiş! Onun kalbinde kendine keşfolunmamış bir sır vardı. Bizi
gördüğünde kalbinin sırrı ona keşfolundu ve o sırra tahammül edemedi. Çünkü hâlâ zayıf müridlerin makamında bulunuyordu. Bu bakımdan bu keşf onu öldürdü' dedi.
Habeşliler Basra'ya girdikleri zaman, insanları öldürüp mallarını yağma ettiler. Sehl et Tüsterî'nin arkadaşları Sehl'in yanında toplanıp şöyle dediler: 'Keşke bunları defetmesi için Allah'a niyaz etseydin!' Sehl sükût edip sonra şöyle dedi: 'Allah Teâlâ'nın bu memlekette birtakım kulları var ki eğer zâlimler aleyhinde bedduada bulunsaydılar yeryüzünde bir tek zâlim bile kalmazdı. Hepsi bir gecede ölürlerdi. Fakat bunu yapmazlar'. Denildi ki: 'Neden?' Dedi ki: 'Çünkü onlar sevilmeyeni sevmezler!' Bundan sonra, Allah Teâlâ'nın birçok şeye icabet ettiğini ki o şeyleri zikretmek mümkün değildir söyledi ve şu cümleyi de ekledi: 'Eğer onlar Allah'tan kıyametin kopmamasını dileseydiler kıyamet kopmazdı!'
Bunlar esasında mümkün olan şeylerdir. Bu bakımdan herhangi birine mazhar olmayan bir kimsenin mümkün olmalarına inanıp tasdik etmekten uzak olmaması uygundur. Çünkü Allah Teâlâ'nın kudreti geniştir. Fazileti umûmîdir. Mülk ve melekûtun acaiplikleri çoktur. Allah Teâlâ'nın kudreti dahilinde olanlar sonsuzdur. Seçmiş olduğu kullarının üzerindeki fazlının sonu yoktur. Ebu Yezid diyor ki: 'Eğer Allah sana Musa'nın münacâtını, İsa'nın ruhaniyetini ve İbrahim'in dostluğunu verse yine de O'ndan bunun ötesini iste! Çünkü O'nun katında bunun üstünde nice katlar daha vardır. Eğer bununla iktifa edersen seni perdeler. Bu ise onlar gibilerin belasıdır. Onların hallerinin benzerinde bulunanların da belasıdır. Çünkü onlar hadîste emselü fel emsel (sözüyle) kastolunanlardır'.
Âriflerden biri şöyle demiştir: "Bana keşif âleminde kırk hûri gösterildi. Onları havada yürürken, sırtlarında altın, gümüş ve cevherlerden elbiselerle kırıtıp kıvranırken gördüm. Onlara bir kez baktım. Kırk gün cezalandırıldım. Sonra onlardan daha güzel seksen hûri gördüm. Bana dendi ki: 'Bu hûrilere bak!' Ben ise secdeye kapadım. Onlara bakmamak için gözlerimi kapandım ve dedim ki: 'Mâsivandan sana sığınıyorum. Benim bu duruma ihtiyacım yoktur. Bunları bana gösterme!' Böylece onları benden uzaklaş-tırıncaya kadar durmadan yalvardım".
Bu keşiflerin benzerlerini, mükaşefeden mahrum olan mü'min kişinin inkâr etmesi uygun değildir. Eğer herkes sadece karanlık nefsinden görmüş olduğuna inanırsa, katı kalbinin verdiğini tasdiklerse, o zaman onun için iman yolları daralır. Bu haller birtakım yollardan geçtikten sonra ortaya çıkar. Birçok makamlara varıldıktan sonra elde edilirler. Bu makamların en aşağısı ihlâs makamıdır. Nefsin paylarını, halkın mülâhazasını, görünen ve görünmeyen bütün amellerden çıkarmaktır. Sonra onun halktan gizlemek için hal perdesiyle örtmeli ki sükût kalesinde mahsur kalmasın!
İşte bunlar sülûklerin başlangıcı, makamların en azıdır. Oysa bu makamlar insanların en muttakîlerinde bile az görülür. Kalbi halka iltifat etmenin bulanıklığından tasfiye ettikten sonra onun üzerine yakîn nûru akar. Ona hakkın başlangıçları keşfolunur. Bunu denemeksizin ve yolun sülûkünü yapmaksızın inkâr etmek, tıpkı şekillendirdikten, temizledikten ve sır sürüldükten sonra demirde suretin inkişaf etme imkânını inkâr eden bir kimsenin inkârı yerine geçer. Bu kimse demirin parlaklığında kendi suretini görse dahi bu keşfe inanmaz. Bu bakımdan münkir bir kimse elindeki karanlık demir parçasına, o parçanın üzerinde biriken pas ve pislikler olduğu halde bakar ve görür ki bu demir parçası suretler-den hiç birini yansıtmıyor. Böylesi, o demirin cevheri göründüğünde karşıdaki insanın suretinin orada keşfolunma imkânını inkâr eder. Bunun inkârı cehalet ve dalâletin son derecesidir(!)
İşte evliyaullahın kerametlerini inkâr eden herkesin hükmü budur; zira kerameti inkâr eden bir kimsenin istinadı kendisinin ve gördüğü kimselerin kerametten mahrum oluşudur. Allah'ın kudretini inkâr etmekte, bu ne kötü istinadgândır. Birşeye sülûk yapan velev ki yolun başlangıcında olsa bile keşfin kokularını duyar.
Bişr'e şöyle denildi:
- Sen bu mertebeye neyle vardın?
- Allah Teâlâ'nın hâlimi ketmetmesine çalışıyorum.
Bu sözün mânâsı 'Allah Teâlâ'dan hâlimi halktan gizlemesini talep ediyorum demektir'.
Bir zât, Hızır'ı görüp kendisine şöyle dedi: Banim için Allah'a dua et!
- Allah senin taatini kolaylaştırsın!
- Daha fazlasını yap!
- Bu ibadeti senin için örtsün!
'Bu ibadeti senin için örtsün' sözünün mânâsının 'Ya halktan onu gizlesin' veya O'nu senden gizlesin de sen ona iltifat etmeyesin' demek olduğunu söylemiştir.
Bir zât şöyle anlatır Hızır'a olan iştiyak durmadan kalbimi kemirdi. Bir defasında Allah Teâlâ'dan bence eşyanın en mühimi olan birşeyi bana öğretsin diye Hızır'ı bana göstermesini talep ettim. Bu dilek üzerine Hızır'ı gördüm. İsteğim bana galebe çalmadı ve ona şöyle dedim:
-Ey Ebu Abbas! (Hızır'ın künyesidir). Bana öyle birşey öğret ki onu söylediğim zaman mahlukların kalbinden perdelenmiş olayım. O kalplerde benim hiçbir kıymetim kalmasın. Hiç kimse beni salihlik ve dindarlıkla tanımasın.
- Şöyle söyle: 'Ey Allahım! Kalın örtünü üzerime ört! Perdelerini üzerime indir. Beni gaybının hazinesinde gizle! Kullarının kalbinden beni perdele!'
Râvî diyor ki: 'Hızır bunları söyledikten sonra kayboldu. Onu bir daha görmedim ve bundan böyle de ona karşı bir iştiyakım olmadı. Durmadan bu kelimeleri söylüyorum.'
Sonunda bu kişi öyle bir raddeye geldi ki zelil ve hor görülüyordu. Hasta islâm bayrağı altında yaşayan zimmîler bile onunla istihza eder, yanlarında kıymeti olmadığından dolayı yollarda onunla alay edip ona yüklerini taşıtırlar ve çocuklar onunla oynardı. Onun rahatı, kalbinin sükûneti; o zillet ve şöhretsizlik içerisinde halinin istikamet! idi.
İşte Allah'ın velî kullarının hali böyledir, velîleri böylelerin arasında aramalıdır. Mağrur insanlar ise velîleri elbiselerin ve taylasanların altında ararlar. Halk arasında ilim, takvâ ve riyasetle şöhret bulanların içinde ararlar. Oysa Allah'ın, velîleri üze
rindeki gayreti, onları gizlemeyi gerektirir. Nitekim Allah Teâlâ bir hadîs-i kudsî'de şöyle buyurmuştur:
Velî kullarım perdemin altındadır. Benden başkası onları tanımaz.
Hz. Peygamber de (s.a) şöyle buyurmuştur:
Nice saçı sakalı karışık, toz toprak içinde kalmış, sırtında eskimiş elbise bulunan kimseler vardır ki kendisine halk arasında önem verilmez. Eğer o, Allah üzerine yemin ederse, muhakkak Allah Teâlâ onu yemininde yalancı çıkarmaz.80
Kısacası; kalplerin bu mânâları koklamaktan en uzağı; mütekebbir kimselerin, nefislerini beğenenlerin, ilim ve ameliyle sevinenlerin kalpleridir. Bu, mânâlara en yakın kalpler ise kırık, nefsinin zilletini sezen kalplerdir. Öyle ki başkası tarafından zelil görülerek nefsinin zilletini sezer. Önem verilmediğinde zilleti hissetmez. Nitekim köle, efendisi kendisine karşı ne kadar büyüklük taslarsa taslasın efendisinin bu hareketinden zillet hissetmez. O halde bu şahıs zilleti hissetmediğinde, zillete iltifat etmediğini de sezmediğinde kendi nefsi katında zilletin bütün çeşitlerini nefsi için zillet olarak görmekten daha düşük bir derecede olur. Hatta nefsini bundan da alçak görür, tevazû tabii olarak ona sıfat olur. Bu gibi kalplerin o kokuların başlangıçlarım koklaması ümit edilir. Eğer biz bu kalbin benzerini kaybeder, bu ruhun benzerinden mahrum olursak, ehli için mümkün olana inanmamak bizim için uygun değildir. Bu bakımdan Allah'ın velî kullarından olmayan bir kimse hiç olmazsa onlara dost olsun, onların veliliğini tasdik etsin. Bu takdirde sevdiğiyle beraber haşrolunması umulur.
Buna Hz. İsa'dan gelen şu rivayet şahidlik eder: Hz.İsa (a.s) İsrailoğulları'na şöyle sordu: 'Ekin nerde biter?' 'Toprakta' dedi-ler. Hz. İsa (a.s) 'Hakikî olarak size derim ki hikmet de ancak toprak gibi olan bir kalpte biter!'
Allah'ın veliliğine talip olanlar; bu veliliğin şartlarını talep etmekte, nefsi düşüklük ve millet derecesine düşürecek kadar ileri gitmişlerdir.
Rivayet ediliyor ki Cüneyd-i Bağdâdî'nin hocası olan İbn Kerenbî'yi bir kişi üç defa yemeğe davet etti. Her defasında gelirken geri çevirdi. Sonra davet etti. Tekrar geldi. Dördüncü defa da onu içeriye alıp 'Neden kovulduğun halde tekrar davete icabet ettin?' diye sordu. İbn Kerenbî dedi ki: 'Yirmi seneden beri nefsimi zillete alıştırdım. Bu hususta çeşitli riyazetlere başvurdum. Öyle ki nefsim köpek gibi oldu. Kovulduğunda gider. Kendisine bir kemik atılınca da dönüp gelir. Eğer sen beni elli defa kovsaydın, sonra beni davet etseydin yine icabet ederdim'.
Yine İbn Kerenbî şöyle anlatıyor: 'Bir mahalleye yerleştim. O mahallede dindarlıkla tanındım. Dolayısıyla kalbimin huzuru dağıldı. Bir hamama girip güzel bir elbise çalıp o elbiseyi giydim. Sonra onun üzerine yamalı abâmı geçirdim. Çıkıp yavaş yavaş yürümeye başladım. Arkadan bana yetiştiler, yamalı abamı çıkardılar. Elbiseyi sırtımdan çıkarıp beni acıtacak derecede dövdüler. Bu hâdiseden sonra orada 'Hamam hırsızı' diye tanındım. Böylece nefsim sükûnete kavuştu'.
İşte selef nefislerini böyle eğitiyorlardı. Allah Teâlâ kendilerini halka bakmaktan kurtarıncaya kadar bu şekilde terbiyeye devam ederlerdi. Sonra kendi nefislerine bakmaktan da kurtulurlardı!
Nefsine bakan bir kimse Allah'a karşı mahcubdur. Kişinin nefsi ile meşgul olması, kendisi için perdedir. Kalp ile Allah arasında perde yoktur. Ancak kalplerin uzaklığı; Allah'tan gayrisiyle veya kendi nefsiyle meşgul olmaktır. Perdelerin en büyüğü nefsin meşguliyetidir.
Bu sırra binaen hikâye olunur ki: Dünyevî kıymeti büyük olan Bistam eşrafından biri Ebu Yezid Bistamî'nin meclisinden ayrılmıyordu. Birgün Ebu Yezid'e şöyle dedi: 'Ben otuz seneden beri bütün seneyi oruçla geçirir, orucumu bozmam. Uyumadan bütün geceyi ibadetle geçiririm. Kalbimde senin bu söylediğin ilimden birşey bulamıyorum. Oysa bu ilmi tasdik ediyor ve seviyorum'. Bunun üzerine Ebu Yezid dedi ki:
- Eğer sen üçyüz sene oruç tutsan ve bütün geceleri ibadetle geçirsen yine bu ilimden bir zerre edinemezsin!
- Neden?
- Çünkü kendi nefsin önünde perdedir.
- Bunun çare ve ilâcı var mıdır?
- Evet, vardır!
- Bana söyle ki tatbik edeyim!
- Kabul etmezsin!
- Bana söyle de yapayım!
- Şimdi berbere git! Saç ve sakalını tıraş et. Şu sırtındaki elbiseyi çıkar, bir abaya bürün. Boynuna ceviz dolu bir torba as!Çocukları etrafına topla ve de ki: 'Bana bir yumruk vurana bir ceviz vereceğim!' Çarşıya gir! Memleketin eşrafının yanlarına git ve
seni tanıyanlara uğrayarak gez! Bütün bu durumlarda aba sırtında, torba da boynunda olsun!
- Sübhânallah! Bana böyle şeyleri mi teklif ediyorsun!
- Senin Sübhânallah demen şirktir!
- Bu nasıl olur?
- Sen nefsini büyüttüğünden dolayı onu tesbih ettin, rabbini değil!
- Senin bu söylediğini yapamam! Fakat bana başka bir yol göster!
- Her şeyden önce bu söylediğimi yap!
- Buna gücüm yetmez!
- Zaten sana kabul etmeyeceğini söylemiştim!
İşte Ebu Yezid'in söylediği bu söz, nefsine bakmak suretiyle hastalanan, halkın kendisine bakmasıyla fitneye mâruz kalan bir kimsenin tedavisidir. Böyle bir hastalıktan bu ve buna benzer tedavilerden başka hiçbir tedavi insanı kurtaramaz. Bu bakımdan tedaviye gücü yetmeyen bir kimse, hastalıktan sonra nefsini tedavi eden veya hiçbir zaman böyle bir hastalığa giriftar olmayan bir kimse hakkında şifa bulmanın imkânını inkâr etmemelidir. O halde sıhhat derecelerinin en azı, sıhhatin mümkün olmasına inanmaktır. Öyleyse şu azıcık nasipten de mahrum olan bir kimseye yazıklar olsun! Bunlar şeriatta apaçık şeylerdir. Buna rağmen kendini şeriat âlimlerinden sayan bir kimsenin katında pek uzak sayılırlar!
Bir şeyin azı onun katında çoğundan daha sevimli ve bilmemesi bilmesinden kendisine daha sevimli olmadıkça, kul imanın kemâline eremez.81
Kimde şu üç haslet varsa onun imanı kemâle ermiştir: a) Allah katında hiçbir kimsenin kınamasından çekinmez. b) Amelinde riyakârlık yapmaz, c) Kendisine iki şey arzolunduğunda, o emirlerin biri dünya, diğeri ahiret için olursa, ahiret için olanı, dünya için olana tercih eder.82
Bir kulun imanı şu üç haslet onda olmadıkça kemâle ermez, a) Öfkelendiği zaman öfkesi kendisini haktan uzaklaştırmayan. b) Razı olduğunda rızası kendisine bâtıla sokmayan, c) Gücü yettiğinde hakkı olmayanı almayan.83
Üç haslet vardır ki, onlar kime verilmişse o kimseye Dâvud'un (a.s) âline verilenin benzeri verilmiş demektir. Ne rıza ne de öfke halinde adaletten ayrılmamak, ne zenginlik ne de fakirlik halinde ayrılmamak, gizlide ve açıkta Allah'tan korkmak!84
Hz. Peygamber iman sahipleri için bu şartları zikretti. Bu bakımdan din âlimi iddiasında bulunup da nefsinde bu şartların zerresine tesadüf edilmeyen kimseye şaşmak gerekir. Bu kimsenin ilimden ve akıldan nasibi, ancak imanının ötesinde bulunan yüce makamları geçtikten sonra elde edileni inkâr etmek olur.
Allah Teâlâ peygamberlerinden birine (şöyle) vahyetti:
Ben ancak dostluğum için; zikrimden gevşemeyen, benden başka hedefi olmayan, kullarımdan birini bana tercih etmeyen, ateşle yakılsa ateşin acısını duymayan, testereyle biçilse elem hissetmeyen bir kimseyi seçerim.
Sevgi kendisini bu şekilde mağlub etmemişse sevginin arkasındaki kerâmet ve keşfi bilir. Oysa bütün bunlar sevginin ötesindedir. Sevgi de iman kemâlinin ötesinde... İmanın eksiklik ve fazlalıktaki makamları ve değişikliği hesaba gelmeyecek kadar çoktur.
Hz. Peygamber, Hz. Ebubekir'e hitaben şöyle buyurmuştur:
Allah Teâlâ sana ümmetimden bana her iman edenin imanı kadar vermiştir. Bana da Adem'in (a.s) evladından kendisine iman edenlerin imanı kadar vermiştir.85
Allah Teâlâ'nın üç yüz ahlâkı vardır. Kim onun huzuruna o üç yüz ahlâkın biriyle ahlâklanıp da tevhidle beraber varırsa cennete girer.
Bu söz üzerine, Hz. Ebubekir (r.a) şöyle sordu:
- Ey Allah'ın Resûlü! Bende o ahlâklardan biri var mı?
- O ahlâkların hepsi sende vardır. O ahlâkların Allah
katında en sevimlisi de cömertliktir.86
Göklerden sarkıtılmış bir terazi gördüm. Bir kefesine ben konuldum. Ümmetim de ikincisine konuldu. Ben daha ağır bastım. Ebubekir o terazinin bir kefesine konuldu. Ümmetim diğer kefesine konuldu. Ebubekir daha ağır bastı.87
Bütün bunlara rağmen, Hz. Peygamber'in Allah'ın sevgisinde fâni olması öyle bir raddeye gelmişti ki Allah'tan başkasıyla dostluk yapmak için orada yer kalmamıştı. Nitekim şöyle buyurmuşlardır:
Eğer ben insanlardan bir dost edinseydim, muhakkak Ebubekir'i dost edinirdim. Fakat sizin arkadaşınız Allah'ın dostudur.88
'Arkadaşınız' tâbiriyle kendi nefsini kastetmiştir.
80) Müslim
81) Ebu Mansur Deylemî
82) Ebu Mansur Deylemî
83) Taberânî
84) Hadis-i Garib'dir. Daha önce geçmişti.
85) Ebu Mansur Deylemî
86) Taberânî
87) İmam Ahmed, (Ebu Umame'den)
88)Müslim ve Buhari

islam