Yeni

Allah Yolunda Kardeşliğin Mânâsı ve Dünya Yolundaki Kardeşlikten Farkı

Allah Yolunda Kardeşliğin Mânâsı ve Dünya Yolundaki Kardeşlikten Farkı

Allah yolunda sevmek ve Allah yolunda buğzetmek, çözülmesi gayet güç olan bir konudur. Ancak bizim zikrettiğimiz hakikatlerle bunun üzerindeki perde kaldırılabilir.
Bu hakikatler de şunlardır: Sohbet ya ittifakla veya irade ile vaki olmak üzere iki kısımdır. İttifakla vâki olan sohbet komşuluk sebebiyle veya mektepte bir araya gelmek sebebiyle veya medresede, çarşıda, sultanın kapısında veya seferlerde bir araya gelmek sebebiyle olan sohbet gibi. Sohbetin bilerek ve tercih edilerek yapılan kısmı ise, açıklamasını yapmak istediğimiz kastında olduğumuz kısımdır. Çünkü dinde kardeşlik şüphesiz ki sohbetin bu kısmına dahildir. Zira insanoğlu ancak ihtiyarî fiillere teşvik edilir. Sohbet bir arada oturmak, karışmak ve komşuluk yapmaktan ibarettir. Bu işlerde insanoğlu ancak herhangi bir kimseyi sevdiği zaman onu ister. Zira sevilmeyen bir kimseden korunur ve uzaklaşır. Sevilen bir kimseye gelince... O ya zatından dolayı sevilir. Zatından başka her hangi bir hedefe varılmak için değil, sadece zâtı için sevilir veya onunla herhangi bir hedefe varılmak için sevilir. Varılmak iste nen o hedef de ya dünya ve dünyanın lezzetlerinden biridir veya Allah ve âhiretle ilgilidir. İşte bunlar dört kısımdır:
I. İnsanı zâtından ötürü sevmek. Bu tür bir sevgi mümkün dür. O insan haddi zatında senin nezdinde sevimli olabilir. Şu mânâ ile ki sen onu görmek, onu tanımak ve ahlâkını müşahede etmekle zevk alırsın. Çünkü onu güzel görürsün. Zira her güzel onun güzelliğini idrâk eden bir kimse için lezzetlidir ve her lezzetli sevilir. Lezzet de güzel görmeye tâbidir. Güzel görmek ise münase bet, uygunluk ve tabiatlar arasındaki yakınlığa tâbi olur. Sonra o güzel görünen, ya adamın zâhirî sureti olacaktır bundan gayem yaradılışın güzelliğidir veya bâtınî sureti olur. Zâhirî suretinden kastım yaratılışının güzelliğidir. Bâtınî suretinden ise, aklının mükemmelliği ve ahlâkının güzelliğidir. Güzel ahlâkın ar kasından güzel fiillerin geldiğinde şüphe yoktur. Kâmil aklın ar kasından da bol ilim gelmektedir. Bütün bunlar selim bir tabiat nezdinde güzeldir. Müstakim bir akıl nezdinde mergubdur. Her güzel görünenden ise lezzet alınır ve sevilir. Belki kalplerin yakınlaşmalarında bundan daha kapalı bir şeyler vardır. Zira ba zen sevgi, surette güzellik olmaksızın iki şahsın arasında oldukça derinleşir. Oysa ne yaratılışta ne de ahlâkta hiçbir güzel tarafı yok tur... Fakat bu derin sevgi, ülfet ve uygunluğu gerektiren gizli bir münasebetten kaynaklanır. zira bir şeyin benzeri tabı olarak ona meyleder. Bâtınî benzerlik ise, gizlidir. Onların ince sebepleri vardır. O sebeplere muttali olmak beşerin kuvveti dahilinde değildir,
Hz. Peygamber (s.a) bunu şöyle tabir etmektedir:
Ruhlar derlenmiş, toplanmış ve çeşitli kısımlardan meydana gelmiş askerlerdir. Onlardan tanışanlar anlaşırlar. Aralarında yakınlık kurarlar. Onlardan birbirine uygun düşmeyenler ise, ihtilâfa düşerler. Birbirinden nefret ederler!30
Bu bakımdan uygunsuzluk, ayrılığın neticesidir. Uygunluk ise tasarruf ile tabir edilen münasebetin neticesidir. Hadîs, bazı rivayetlerde şöyledir:
Ruhlar çeşitli kısımlardan derlenmiş ordulardır. Bir araya gelirler. Havada koklaşırlar.31
Bir kısım âlimler bunu şöyle anlatmışlardır: Allah Teâlâ ruhları yarattı ve onları ayırdıkça ayırdı ve Arş'ın etrafında ziyaret et tirdi. Aynı şeyin iki parçasından yaratılmış iki ruh orada tanıştı ve birleştiler, dünyada da bunu devam ettirdiler.
Nitekim, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Mü'minlerin ruhlarından ikisi, aralarında bir günlük me safe olduğu halde birleşirler. Oysa biri diğerini hiç görmüş değildir.32
Rivayet ediliyor ki, Mekke'de bir kadın vardı. Kadınları güldü rüyordu. Medine-i Münevvere'de de aynı işi yapan diğer bir kadın vardı. Bir ara Mekkeli kadın Medine'ye geldiğinde, Hz. Âişe'nin hücresine gidip onu güldürdü. Âişe validemiz ondan nerede misa fir olduğunu sorunca, Âişe validemize arkadaşı olan Medineli hanımın misafiri olduğunu söyledi. Bunun üzerine Hz. Âişe şöyle dedi: "Allah ve Rasûlü doğru söyledi. Hz. Peygamber 'Ruhlar çeşitli sınıflardan derlenmiş askerlerdir' buyurmuştu".
Bu husustaki hakîkat şudur: Müşahedeler ve tecrübeler şahitlik ederler ki, münasebet olduğu zaman ülfet vardır. Tabiatlar ve ahlâklarda, zâhir ve bâtında uygunluk ve münasebet anlaşılan birşeydir. O münasebeti gerektiren sebeplere gelince... Beşerin o sebeplere muttali olmaya gücü yetmez. Müneccimin hezeyanının en kabası şöyle demesidir: 'Kişinin talihi, başkasının talihinin altıgeni veya üçgeni üzerine olursa işte bu bakış muvafakat ve sevgi bakışıdır. Bu bakımdan münasebet ve sevişmeyi gerektirir. Eğer kişinin talihi diğerinin talihinin karşısında veya dörtgeninde ise o vakit buğzetmek ve düşmanlık gütmeyi gerektirir!'
Müneccimin bu sözündeki müşkilât, bunun Allah Teâlâ'nın gökler ve yerdeki âdeti içerisinde cereyan ettiğine inanıyorsa mü nasebetin aslındaki müşkilâttan daha fazla olur. Bu bakımdan sır ve hikmeti beşer için belli olmayan bir konuya dalmanın hiçbir mânâsı yoktur. Çünkü bize ilimden pek az birşey verilmiştir. Daha önceden söylediğimiz gibi, bu teşvik etmekte deneme ve müşahede bize kâfi gelir.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Eğer bir mü'min, bir meclise girerse, o mecliste yüz tane münafık ve bir tek mü'min bulunursa, muhakkak ki, o gi ren mü'min gelir, ta öbür mü'minin yanma oturuncaya ka dar ilerler. Eğer bir münafık, içinde yüz tane mü'min ve tek bir münafık bulunan bir meclise gelirse, o da münafığın yanına oturuncaya kadar meclisi tarar.33
İşte bu delâlet eder ki, birşeyin benzeri tabi olarak ona meylet mekledir. Her ne kadar o meyleden, meylettiğinin farkında olmasa bile.,.
Malik b. Dinar der ki: 'On kişiden iki kişi, ittifak edemezler. İttifak eden iki kişiden birisinde bulunan bir vasıf diğerinde bulu nursa, o zaman başka İnsan cinsi kuş cinsi gibidir. Kuşların iki çeşidi uçmak hususunda birbirine benzemezler. Meğer ki, ara larında bir uygunluk ve münasebet bulunsun.
Malik der ki: 'Birgün güvercinle beraber bulunan bir kargayı gördüm ve cinsleri ayrı olan bu iki kuşun arkadaşlık yapmalarına hayret ettim. Bunların şekli bir olmadığı halde nasıl ittifak ederler diye düşündüm. Sonra ikisi de uçlu. Bir de ne görelini, ikisi de to pal imiş! İşte onları birleştiren cihet budur!'
Bu sırra binaen hükemadan birisi şöyle demiştir: 'Her insan kendi şekline ünsiyet eder. Nitekim her kuş cinsiyle beraber uçtuğu gibi...
İki insan bir zaman arkadaşlık yaparlarsa, hâlleri birbirlerine benzemezse, muhakkak sonunda ayrılırlar. Bu gizli bir mânâdır. Şairler bu mânayı sezmişlerdir. Hatta şairlerden birisi şöyle der: Biri 'Siz nasıl ayrıldınız?' dedi. Ona içinde insaf bulunan bir söz söyledim. O benim şeklimden değildi. Ondan ötürü ayrıldım.
İşte böylece anlaşıldı ki, insan bazen zâtından ötürü sevilir, ne hâli hazırda ne de gelecekte kendisinden umulan herhangi bir fayda için sevilmez. Sadece mücerred münasebet için sevilir. Münasebet de gizli tabiat ve gizli ahlâklardandır.. Güzellik için sevmek, bu kısma dahil olur. Ancak şu şartla ki eğer gaye, bu gü zelliği sevmekten şehvetin giderilmesi değilse... Zira güzel suretler haddi zatında lezzet vericidirler. Her ne kadar şehvetin esasının olmadığı takdir edilse bile... Hatta güzel meyveler, ışıklar, çiçekler, kırmızı, beyaz elmalar, gürül gürül akan sular ve yemyeşil man zaralara bakmak da lezzet verir. Oysa onların kendilerinde hiçbir gaye ve hedef de yoktur.
Sevginin bu kısmına, Allah için olan sevgi dahil olmaz. Belki bu, tabiatla ve nefsin şehvetiyle olan bir sevgidir. Böyle bir sevgi, Allah'a inanmayan bir insandan tasavvur edilebilir. Ancak böyle bir sevgi kötü bir gayeye bağlı ise, bu sevgi çirkin olur. Mesela şehvetin giderilmesi için güzel suretleri sevmek gibi... Bu da o sûretle şehvetin giderilmesi helâl olmayan yerlerde böyledir. Eğer bu güzel suretlere kötü bir gaye ile bakılmazsa böyle bir sevgim bahtır. Ne övülür, ne de tenkid edilir. Zira sevgi ya güzeldir, ya çir kindir veya ne övülür ne de kötülenir mübah bir sevgidir.
II. Sevdiğini zatından dolayı değil, onunla birşey elde etmek için sevmek. Bu sevilen başka bir sevilene bir nevi vesile olur. Sevilene vesile olan şey sevilir. Başkası için sevilen sevgili olamaz. o başkası hakikatte sevgilidir. Fakat sevgiliye götüren yol da güzel olur. İşte bu sırra binaen insanlar altın ve gümüşü severler. Oysa altın ve gümüşün cevherinde bir gayeleri yoktur. Zira ne yenir ne de giyilirler. Fakat ikisi de gayeye götüren vasıtalardır. Bu bakımdan birtakım insanlar vardır ki, altın ve gümüşün sevilmesi gibi sevilirler. Yâni maksuda vesile olduğu için sevilir. Zira seven onu sevmekle bir mertebeye, mala veya ilme sahip olur. Tıpkı kişinin sultanın inalından ve mertebesinden faydalanmak veya sultanın nezdinde kendini güzel göstermek için sultanın yakınlarını sevmesi gibi...
Sultanın yakınını sever ki, kendisini sultanın kalbine yerleştirip durumunu sultana güzel göstersin. Bu bakımdan esas varılmak istenen hedef, eğer sadece dünyevî bir fayda ise, onun sevgisi Allah yolunda sevmenin kapsamına dahil değildir. Eğer sadece dünya faydası için değilse, fakat onunla ancak dünya kastediliyorsa, talebenin hocasını sevmesi gibi, bu da Allah için sevmenin kapsamından çıkar. Çünkü talebe hocasından ilim tahsil etmek için hocasını sevmeli, yoksa sadece onun şahsını değil... Bu bakımdan talebenin, burada gayesi ilim olmalıdır, hoca değil. Eğer talebe ilmi Allah'a yakınlaşmak için istemiyorsa onunla herhangi bir mertebeyi, malı veya halkın gözünde makbûl görünmeyi kaste diyorsa, onun sevgilisi mertebe ve halkın nezdinde makbûl olması olur. İlim ise, bunun vesilesi olur. Hoca ise ilmin vesilesi olur. Öyleyse bunun hiçbir şeyinde Allah için sevmek sözkonusu değildir. Zira böyle bir sevgi, Allah'a iman etmeyen bir kimseden de tasavvur edilebilir. Bu tür sevgi de çirkin ve mübah diye iki kısma ayrılır: Eğer bu sevgiden akran ve emsalini mağlûp etmek, yetimlerin mallarını elde etmek, kadı veya başkasının nüfuzuyla halkı tahakküm altına almak gibi kötü maksatları kastediyorsa böyle bir sevgi çirkindir. Eğer bununla herhangi bir mübahı elde etmeyi kastediyorsa bu sevgi de mübahdır. Şu vardır ki; vesile, hükmüne varılmak istenen maksattan alınır. Çünkü vesile, bu maksada tâbidir. Kendisi müstakil değildir.
III. Sevdiğini zatından dolayı değil, başka maksatla sevmek. Fakat o sevilen başkası da dünyevî lezzetleri için değil, belki uhrevî lezzetleri içindir. İşte bu da açıktır. İçinde kapalılık yoktur. Buna misal, hocasını ve şeyhini seven herhangi bir kimsedir. Bu kimse hocası veya şeyhi vasıtasıyla (eğer sünneti takip eden bir kimse ise) ilim tahsiline, amelin güzelliğine erer. İlim ve amelden gayesi, âhirette kurtulmaktır. İşte böyle bir kimse Allah rızası için seven ler cümlesindendir. Kendisinden ilim öğrendiği ve ona öğrettiği ilim vasıtasıyla da tedris ve tâlim derecesini elde ettiği, o derece vasıtasıyla da gökler âleminde tazim derecesine vardığı için tale besini seven hoca gibi...
Zira Hz. İsa şöyle demiştir: 'Bir kimse ki bi lir, bildiğiyle amel eder ve bildiğini öğretirse böyle kimse gökler âleminde büyük diye çağrılır. Öğretmek ise, ancak öğrencinin bu lunmasıyla mümkündür. Bu bakımdan öğrenci, bu dereceyi elde etmeye vasıta olur. Eğer bu dereceyi elde ettiren vasıta olduğundan dolayı hoca, talebesini severse çünkü o talebenin göğsünü tarla yapıp o tarlaya gökler âleminde büyüklük mertebesine varmak için gereken tohumu ekmiş bulunuyor böyle hoca Allah için seven bir kimse olur. Allah için mallarını sadaka veren, misafirleri topla yan, onlara garip ve lezzetli yemekler hazırlayan, bütün bunları Allah'a yakınlaşmak için yapan bir kimse de güzel yemekler pişiriyor diye aşçıyı severse, bunun sevgisi de Allah yolunda sevgi besleyenlerden olur. Böylece sadakasını müstahak kimselere ulaştıran bir kimseyi seven de onu Allah için sevmiş olur. Biz buna bir ilavede bulunarak deriz ki; elbisesini yıkamak, evini süpürmek, yemeğini pişirmek suretiyle kendisine hizmet eden bir kimseyi sevdiği ve böyle bir kimsenin sayesinde ilim tahsiline, Allah'a yö nelme imkânına sahip olduğu zaman, gayesi de böyle bir kimseyi bu yerlerde çalıştırmakla ibadete imkân bulmak ise, bu da Allah için seven olur. Biz şunu da ilave edelim ki, kendisine malından infak eden, elbisesiyle, yemeğiyle, meskeniyle ve dünyada kastedi len bütün imkânlarıyla kendisine yardımda bulunan bir kimseyi sevdiği zaman, gayesi de bütün bunlarla ilim tahsiline, Allah'a yaklaştırıcı amelleri yapmaya imkân bulmak ise, bu kimse de Allah için sevendir.
Çünkü selef-i salihînden bir cemaat, servet sahiplerinin kendilerine nafaka vermesine razı olup ilim ve amel tahsilinde bulunmuşlardır. Böylece veren de, alan da Allah için sevilenler zümresinden olur. Biz şunu da ekleyerek deriz, ki, saliha bir kadınla şeytanî vesveselerden korunmak için, o kadının vasıtasıyla dinini korumak gayesiyle evlenen ve hanımını bu dinî hedeflere vesile olduğundan ötürü seven bir kimse Allah için sevendir. İşte bunun için çoluk çocuğa yapılan infak, hatta hanımın ağzına uzatılan lokmadan ötürü büyük ecir ve sevaplar olduğu hakkında çeşitli haberler varid olmuştur.34
Deriz ki, Allah sevgisiyle ve onun rızasını kazanmak, âhiret evinde O'na kavuşmayı sevmekle şöhret bulan herhangi bir kimse başka birini sevdiği zaman, yine Allah için seven bir kimse olur. Çünkü boyle bir kimsenin herhangi bir şeyi sevmesi tasavvur olu namaz, meğer ki, sevdiği şeyin esas sevgilisi olan Allah'ın rızasına uygunluk ve münasebeti olsun. Kişinin kalbinde iki mu habbet (Allah ile dünya muhabbeti) birleştiği zaman, bir şahısta iki mânâ birden birleştiği zaman, hatta bu şahıs o sevgi ile Allah'a da, dünyaya da tevessül etmeye elverişli ise, iki işe de elverişli olduğundan onu sevdiği zaman, seven kimse Allah için sevenler zümresinden olur. Örneği, kendisine dini öğreten ve dünyevî işlerini gören hocasını seven bir talebedir. Talebe, hocasını şu bakımdan sever: Hocası dünyayı aramaktan kalbini kurtarmış ve âhiret saadetini de kendisine bahsetmiştir. Bu bakımdan hocası bu iki şeye de vesiledir. O halde hocasını seven bir kimse, Allah için seven bir kimse olur. Allah için sevginin şartı, dünyada hiçbir haz ve nasibi sevmemesine bağlı değildir. Çünkü peygamberler (a.s) duayı emrettiler. Oysa duada dünya ve ahiret bir araya gelmiştir. Onların şu sözleri bu cümledendir: 'Ey rabbimiz! Dünyada bize ha sene ver ve ahirette de bize hasene ver'.
Hz. İsa duasında şöyle demiştir: !Ey Allahım! Benini düşmanımı bana sevdirme! Dostumu benden ötürü mahzun etme. Musibetimi, dinim için kılma. Dünyayı benim en büyük arzum yapma!.
Bu bakımdan düşmanların sevinmesinin defedilmesin dünya haklarındandır. Dikkat edilirse Hz. İsa 'Dünyayı asla benim arzu ve maksudum kılma' dememiş, aksine şöyle demiştir: 'Onu benim en büyük emelim ve maksudum kılma'.
Hz. Peygamber (s.a) bir duasında şöyle demiştir:
Ey Allahım! Dünya ve ahirette kerametinin şerefine yetişmeme vesile olan bir rahmeti senden talep ediyorum.35
Ey Allahım! Beni dünya ve âhiret belasından kurtarıp afiyete kavuştur.36
Kısaca ahiretteki saadet sevgisi, Allah sevgisine zıt düşmediği zaman, selâmet, sıhhat, kifayet ve dünyadaki kerametin sevgisi nasıl olur da Allah'ın sevgisine zıt düşer? Dünya ve ahiret iki hal den ibarettir. Biri diğerine pek yakındır. İnsanın yarınki lezzetle rini sevmesi, bugünkü lezzetlerini sevmemesi nasıl tasavvur edilebilir?
Yarının lezzetlerini sevmesi de ancak o yarının sabit bir hâli hazır olacağından ileri gelir. Bu bakımdan sabit olan bir hâl elbette sabit olacak yarın gibi istenmelidir. Ancak peşin isteklerin bazıları ahiret lezzetlerine zıt düşer ve ahiret lezzetlerine zıt düşen istek lerden akıllı bir kimsenin nefret etmesi gerekir. Tabiatiyle değil, aklıyla onu sevmemesi gerekir. Nitekim kişi, padişahın sofrasının lezzetini bilir ve arzu eder, fakat o yemeği yediği zaman elinin kesi leceğini veya boynunun vurulacağını bilirse, bu yemeğe yaklaşabilir mi? O yemeğe yaklaşmaması yemekten hoşlanmadığı için değildir, aksine aklı onu bundan meneder. Bu söyledikleri mizden gaye şudur: Kişi hocasını kendisini okuttuğu ve nafakasını temin ettiği için severse veya talebesini kendisinden öğrendiği ve kendisine hizmet ettiği için severse, her ne kadar bunların biri âcil, diğeri gelecek lezzet ise de yine de böyle bir kimse Allah için sevenler zümresine dahil olur. Fakat bir şartla... Eğer adam onu ilimden men ederse veya o adamdan ilim tahsil etmesi zorlaşırsa, bundan ötürü ona karşı sevgisi azalmalıdır. İşte bu durumdan ötürü azalan miktar Allah rızası için olan miktardır ve bu miktara karşılık Allah yolunda sevmenin sevabını almış olur.
Bir insan ki, senin birtakım gayelerin ona bağlıdır, onun hakkında sevgin artarsa, bu durum şer'an münker bir durum değildir. Eğer o gayelerinden bazıları gerçekleşmezse, senin o nis bette sevgin azalır. Eğer isteklerin gerçekleşirse sevgin artar. Bu bakımdan miktarları eşit olduğu zaman senin altını sevmen, gümüşü sevmen gibi değildir... Çünkü altın, insanoğlunu gümüşün götürdüğü meşru hedeflerden daha fazlasına götürür. Bu bakımdan gayeye götürdüğü nisbette sevgi artar. Dünyevî ve uhrevî gayelerin bir araya gelmesi de muhal değildir. Böyle bir sevgi Allah için olan sevginin kapsamına girer. Bunun tarifi ve hududu şudur: Bir sevgi ki eğer Allah'a ve son güne iman olma saydı, o sevginin varlığı tasavvur edilemezdi işte o Allah yolunda olan sevgidir. Sevgide olan artış ki, eğer Allah'a iman olmasaydı o artış olmayacaktı, işte o artış da Allah yolunda sevmektendir. Bu her ne kadar cazip ise de az bulunur.
Cüreyrî37 şöyle demiştir: 'İnsanlar birinci asırdan sonra dinle alışveriş yaptılar ve dini zayıflattılar. İkinci asırdan sonra mürüv vet ile uğraşıp onu da zayıflattılar. Ondan sonra korku ve dehşetten başka birşey kalmadı'.
IV. Allah için ve Allah yolunda sevmek. Sevdiği insandan ilim, amel veya onun vasıtasıyla onun ötesinde bulunan bir hedefe varmayı elde etmek için sevmemektir. Sevginin bu derecesi, dere celerin en yücesidir, en ince ve en kapalı derecesidir. Bu tür sevgi de mümkündür. Çünkü sevginin çok olmasının âlemeti şudur: Sevgi, sevgili ile ilgili bulunan herşeye sirayet eder. Uzaktan olsa dahi sevgili ile münasebeti bulunan herşeye geçer. Bu bakımdan şiddetli bir şekilde herhangi bir insanı seven bir kimse o insanın sevdiklerini de sever. Onun dostlarını dost edinir. Ona hizmet edeni sever. Dostunu öveni de sever. Dostunun rızasına koşanı da sever.
Bakıyye b Velid38 şöyle demiştir: 'Muhakkak mü'min kul, başka mü'miın kulu sevdiği zaman, onun köpeğini de sever'. Bu zatın dediği doğrudur. Bu zatın sözünün doğruluğuna aşıkların durumundaki tecrübe şahitlik etmektedir. Şairlerin şiirleri de buna delâlet eder. Bu sırra binaendir ki aşık, sevgilisinin elbisesini yanında muhafaza eder ve onun tarafından bir hatıra olarak gizler. Onun evini, mahallesini ve komşusunu sever.
Hatta Benî Amir kabilesinin mecnunu (ismi Kays'tır) şöyleder:
Ben bir memleketten geçiyorum ve Leyla'nın memleketi gibi o duvarı şu duvarı öpüyorum. Benim kalbimi sarhoş eden memleketin sevgisi değildir. Fakat o memlekette oturanın sevgisidir.
O halde, müşahede ve tecrübe delâlet eder ki, sevgi, sevgilinin zatından, o zatın çevresine de sirayet eder. Fakat bu ancak şiddetli muhabbetin özelliğidir. Bu bakımdan muhabbet ve sevginin mü cerredi ve esası böyle yapmaya yeterli değildir. Sevginin sevgiliden çevresine dağılması, sebeplerine yapışması, muhabbetin çokluğu ve kuvveti sebebiyledir. Ancak bu kuvvet sevgide o genişliği mey dana getirir. İşte Allah Teâlâ'nın sevgisi de böyledir. Onun sevgisi kuvvetlenip kalbe hâkim olduğu zaman kalbi etkisi ve tesiri altına aldığı an, hatta perdeleri keşfetme haddine varıncaya kadar ka bardığında o zaman Allah'tan başka her mevcuda sirayet eder. Çünkü ondan başka her mevcut onun kudretinin eserlerinden bir eserdir. Bir kaideyi külliyedir ki, bir insanı seven o insanın sa natım, yazısını ve bütün fiillerini sever. İyte bu sırra binaendir ki, Hz. Peygamber (s.a) meyvelerin ilk yetişeni getirildiği zaman, onunla iki mübarek gözünü mesheder, ona ikram eder ve derdi ki: 'Bunun rabbinizle ilgisi pek yakındır'.
Allah Teâlâ'nm sevgisi, bazen onun va'dlerine bağlanan ümi din doğruluğundan ve ahirette beklenen nimetlerine inanmaktan kaynaklanır. Bazen de daha önce vermiş olduğu çeşitli nimetlerinden ileri gelmektedir. Bazen de hiç birşey için değil sa'nm sevgi çeşitlerinin en ince ve en yücesi budur. Bunun tahkiki eğer Allah dilerse Münciyât bölümünün 'Sevgi' bahsinde gelecektir. Allah'ın sevgisi ne şekilde olursa olsun kuvvetlendiği zaman, Allah ile il gisi bulunan herşeye sirayet eder. Fakat sevginin şiddeti elemin hissedilmesini azaltır ve zayıflatır. Çünkü aşırı derecedeki sevgi, acıyı duyurmayacak bir sevinç meydana getirir. Bu tıpkı sevgilinin vurmasıyla sevinmek gibidir veya içinde bir nevi ceza bulunan bir ısırma gibidir. Çünkü sevginin kuvveti buradaki elemi yok edecek bir ferahın oluşmasına vesile olur, Allah Teâlâ'nın sevgisi bir kavmi öyle bir raddeye çıkarmış ki, bu kavim 'bizim için belâ ile nimet arasında hiçbir fark yoktur' derler: 'Çünkü belâ da nimet de Allah'tan gelir. Biz ancak Allah'ın rızası nerede varsa onunla seviniriz'. Hatta onlardan bazısı şöyle dedi: 'Ben Allah'ın masiyetiyle mağfiretine nail olmayı istemiyorum'.
Semnun39 şöyle demiştir:
yâ rabbi! Senden başkasının vuslatında zevkim yoktur. Bu bakımdan nasıl istersen o şekilde beni dene!
Bu hususun tahkiki Allah'ın izniyle 'Sevgi' bahsinde gelecek tir. Maksat şudur: Allah'ın sevgisi kuvvetlendiği zaman, ilim ve amel bakımından Allah'a gereği gibi kulluk eden herkese karşı sevgi meydana getirir. Allah nezdinde sevilen güzel ahlâk veya şeriatın ebedleriyle edeplenmek gibi sıfatlardan birini taşıyan bir kimsenin sevilmesine götürür. Ahireti ve Allah'ı seven mü'mine gereken şudur: Birisi âlim ve âbid, diğeri câhil ve fâsık olan iki kişiden muhakkak ki âlim ve âbid olana meyletmesi lazımdır. Sonra o meyli, zayıflar veya kuvvetlenir. Yani imanının zafiyet ve kuvvetine göre durumu değişir. Allah'a karşı olan sevgisinin de recesine göre zayıflar veya kuvvetlenir. Bu bahsedilen iki kişi ken disinden uzakta iseler ve ikisinden de dünya ve ahiret için her hangi bir hayır veya şerrin kendisine isabet etmeyeceğini bilse dahi yine de bu meyil meydana gelir. İşte bu meyil, Allah yolunda ve Allah için herhangi bir dünyevî haz olmaksızın sevgi ve mu habbettir. Çünkü bu adamcağız kendisine bahsedilen âlim ve âbid kişiyi Allah'ı sevdiği için sever. Durumu Allah'ın nezdinde Allah'ın rızasını gerektirdiği ve Allah'ı seven bir kul olduğu için sever. Allah'ın ibadetiyle meşgul olduğu için onu sever. Ancak kişi bu sevgide zayıf olduğu zaman, sevgisinin eseri görülmez. Onunla ne bir sevap, ne de bir ecir kazanmaz. Sevgi arttığı zaman, onu öbür adamın gayretkeşliğine, yardımına, nefsi, malı ve diliyle onu müdafaa etmeye zorlar. Halk bu hususta Allah sevgisindeki dere celerine göre derece sahibi olurlar.
Eğer sevgi, derhal veya gelecekte sevgiliden elde edilecek bir hazza matuf ve bağlı olsaydı, o zaman ölmüş âlimler, âbidler, sa habe, tabiîn ve peygamberlerin (a.s) sevilmesi tasavvur edilemezdi. Oysa dindar bir müslümanın kalbinde bütün bunların sevgisi saklıdır ve vardır. Bu sevgi, bu zevat-ı kiramın düşmanları, onlar dan herhangi birisine sözle tecavüz ettiği zaman o düşmana buğzetmekle belirir ve bilinir. Onları överken iyiliklerini söylerken sevinmekle anlaşılır. Bütün bunlar Allah için sevgidir. Çünkü bu zevat-ı kiram, Allah'ın kullarının en üstünleridir. Bir sultanı veya güzel bir şahsı seven bir kimse, onun yâranlarını ve hizmetçilerini de sever. Onu seveni de sever. Ancak sevgi, nefsin istekleriyle karşılaştırmak suretiyle denenir. Bazen bu sevgi nefsin isteklerine galebe çalar. Öyle ki nefsin hiçbir isteği sevgilinin isteği dışında kalmaz olur. Bu durumu şair şöyle tabir eder: 'Ben onun visalini, o ise benim hicranımı ister. Ben isteğimi onun isteği için terkediyorum'.
Bu mânâyı şu şiir de güzelce ifade etmiştir:
Eğer bize hased edenin dediği sizi razı ediyorsa
Sizi memnun eden elem, bizim için hastalık sayılmaz.
Sevgi, bazen öyle olur ki, ondan ötürü nefsin birtakım istekleri bırakılır, birtakımı da bırakılmaz. Bunun misali; sevgilisine malının yarısını veya üçte birini veya onda birini vermeye nefsi müsamaha gösteren kimse gibidir. Bu bakımdan malların miktar ları sevgi ve muhabbetin terazileridir. Zira sevgilinin derecesi an cak ona karşılık terkedilen bir sevgiliyle bilinip ölçülür. O halde kalbinin tamamını muhabbete kaptıran bir kimse için ondan başkası mahbub olamaz, Böyle bir kimse nefsi için hiçbir şeyi tu tamaz. Tıpkı Hz. Ebubekir gibi. Çünkü o, nefsi için ne ev, ne de mal bıraktı. Gözünün nûru olan kızını Hz. Peygamber'e (s.a) nikah yo
luyla teslim ettiği gibi, bütün malını da peygamberin yolunda infak etmiştir.40
İbn Ömer şöyle demiştir: Hz. Peygamber, Ebubekir (r.a) ile be raber oturuyordu. Rasûlullah'ın yanında oturan Sıddîk-ı Ekber'in sırtında bir abâ vardı. O abâyı çeşitli iplerle göğsüne bağlamıştı. O esnada Cebrail geldi. Allah'tan Hz. Peygambere selâm getirdi ve dedi ki:
- Ey Allah'ın Rasûlü! Bakıyorum ki Ebubekir'in sırtında bir
aba var ve abayı iplerle göğsüne bağlamış...
- Fetihten önce bütün malını bana infak etti de ondan...
- O halde Ebubekir'e Allah'tan selâm söyle! Ona de ki, rabbin sana soruyor; 'sen bu fakirlik hâlinde benden razı mısın, değil misin?'
Allah'ın yüce Rasûlü (s.a) derhal yüzünü Hz. Ebubekir'e çevirerek şöyle buyurdu:
- Ya Ebubekir! İşte şu Cebrâil'dir. Sana Allah'tan selâm getirmiştir ve Allah Teâlâ soruyor senden; 'sen bu fakirlik hâlinde benden razı mısın, değil misin?'
Bunun üzerine Ebubekir (r.a) hüngür hüngür ağlayarak şöyle cevap verdi:
-Ben mi rabbimden razı olmayacağım? Ben rabbimden razıyım! Ben rabbimden razıyım...
Bu hadîsten şu netice çıkar ki, herhangi bir kimse bir âlimi veya âbidi veya herhangi bir şahsı ilminden, ibadet veya herhangi bir hayırlı işinden ötürü severse muhakkak onun bu sevgisi Allah yolunda ve Allah için sevgidir. Onun için bu sevgide, sevginin kuvvet derecesi kadar, ecir ve sevap vardır. İşte Allah için buğzetmenin izahı ve derecesi bunlardır. Bununla Allah için buğzetmenin de hakikati açığa kavuşmuş olur. Fakat biz daha da açığa kavuşturmak için meseleyi müstakil olarak ele alıyoruz.
30) Müslim, (Ebu Hüreyre'den); Buhârî, (Hz. Âişe'den)
31) Taberânî, (Hz. Ali'den zayıf bir senedle)
32) Ahmed, (Abdullah b. Amr'dan)
33) Beyhakî, Şitab'ul-İman
34) Çoluk çocuğa ve hanıma infak etmenin büyük sevaba vesile olduğu daha Önce sözkonusu olmuştu.
35) Tirmizî, (İbn Abbas'tan)
36) Ahmed, (Bişr b. Ertaddan)
37) Cüneyd-i Bağdadi'nin büyük müridlerindendir.Cüneyd'den sonra onun yerine geçmiştir. H. 341de vefat etmiştir.
38) Künyesi Ebu Muhammed'dir. Suriye'nin Humus şehrinde ikamet ederdi. Muhaddislerin büyüklerindendir. Muhaddisliğini Buhârî de tasdik eder.
39) Bazı nüshalarda 'Semnun' yerine 'Şakik-i Belhi ibaresi vardır.
40) Hz. Ebubekir'in malını kendi malı gibi Rasûlullah da kullanırdı. Bu konudaki rivayetler için bkz. İthaf us-Saade, VI /190

islam