Yeni

Allah'ın Kulu Sevmesi ve Bu Sevginin Mânâsı


12.Allah'ın Kulu Sevmesi ve Bu Sevginin Mânâsı

Kur'an'ın delilleri Allah'ın kulunu sevdiği hususunda birbi-rini takviye etmektedir. Bu bakımdan bu sevginin mânâsını bilmek gerekir. Biz önce sevginin delillerini takdim edelim.
Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler!
(Mâide/54)
Allah, kendi yolunda birbirine kenetlenmiş binalar gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.
(Saf/4)
Allah tevbe edenleri sever, temizlenenleri sever.(Bakara/222)
Allah Teâlâ 'Ben Allah'ın habibiyim' diye iddia eden bir kimseyi reddederek şöyle buyurmuştur:
De ki: 'O halde niçin günahlarınızdan ötürü (Allah) size azap ediyor?'(Mâide/18) Enes (r.a)
Hz. Peygamberden şöyle rivayet ediyor.
Allah Teâlâ bir kulunu sevdiğinde o kula günah zarar vermez. Günahtan tevbe eden bir kimse, günahı olmayan bir kimse gibidir.29
Bunu söyledikten sonra şu ayeti okudu: Allah tevbe edenleri sever! (Bakara/222)
Ayetin mânâsı şudur: Allah onu çok sevdiği zaman ölmeden önce ona tevbe nasip eder. Ne kadar çok olursa olsun geçmiş günahlar ona zarar vermez. Nitekim İslâm'dan sonra geçmiş küfrün insana zarar vermediği gibi... Allah Teâlâ, sevgi, için günahın affını şart koşarak şöyle buyurmuştur:
De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın'.(Âlu îmran/31)
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Kim Allah için tevâzu gösterirse, Allah onu yüceltir. Kim böbürlenirse, Allah onu alçaltır. Kim Allah'ın zikrini çokça yaparsa Allah onu sever.31
Bir hadîs-i kudsî'de şöyle buyurulmuştur:
Kul, nafile ibadetlerle bana yaklaştığında onu öyle severim ki duyan kulağı, gören gözü olurum.32
Zeyd b. Eslem şöyle demiştir: Allah kulunu sever ki ona şöyle diyecek dereceye varır: 'İstediğini yap! Seni bağışladım!'
Muhabbet hakkında söylenenler hadde hesaba gelmez. Biz kulun Allah'ı sevmesi mecazî değil de hakikattir dedik; zira muhabbet, sözlük anlamı olarak nefsin kendisine uygun olan bir şeye meyletmesinden ibarettir. Aşk ise galip ve müfrit meyilden ibarettir. Biz daha önce ihsanın nefse uygun olduğunu belirttik. Cemâl de uygundur. Cemâl ile ihsanın bazen gözle idrâk edildiğini, bazen de basiretle bilindiğini belirttik. Sevgi bunların her birine tâbi olur. Sadece gözle idrâk olunana has değildir dedik. Allah'ın kulunu sevmesine gelince, bütün isimler Allah'a ve Allah'ın gayrisine ıtlak olunduklarında her ikisine de aynı mânâ ile ıtlâk olunmaz. Hatta iştirak bakımından isimlerin en umumîsi olan vücûd ismi bile aynı yönde Hâlık ile mahluku kapsamaz. Allah'tan başka her şeyin varlığı Allah'ın varlığından istifade eder. Bu bakımdan tâbi olan varlık, metbû olan varlığa hiçbir zaman eşit olamaz. Ancak ismin ıtlak olunmasında eşittirler.
Bunun benzeri, at ile ağacın cisim isminde ortak olmasıdır; zira cismiyetin mânâ ile hakikati ikisinde de birbirine benzer. Fakat hiçbir zaman birinin asıl olmasını gerektirmez. Bu bakımdan bunların birinin cismiyet! diğerinden alınmış değildir. Bu uzaklık diğer isimlerde daha belirgindir. İlim, irade, kudret ve diğerleri gibi... Bu bakımdan bütün bunlarda yaratanı mahluka benzetme. Lugat bu isimleri önce mahlukât için vazetmiştir; zira bu isimlerden, hâliktan önce mahlukât akla gelir. Bu nedenle bu isimlerin Hâlık hakkında kullanılması istiare, mecaz ve nakil yoluyladır. Muhabbet kelimesi, lügatta nefsin kendisine uygun ve münasip olana meyletmesinden ibarettir, Bu mânâ ancak eksik ve kendisine uygun olan maksadı elinden kaçmış bir nefis hakkında düşünülür. Bu bakımdan bu nefis o şeyi elde etmek suretiyle bir kemâli elde eder. Dolayısıyla onu elde etmekle lezzetlenir. Oysa bu mânâ Allah için muhaldir; zira her kemâl, her cemâl, her güzellik ve celâl, ilâhlık hakkında mümkündür. Bu bakımdan o, hâzır ve hâsıldır. Ezelde ve ebedde onun husulü farzdır. Onun yenilenmesi ve giderilmesi Allah hakkında düşünülemez. Bu bakımdan Allah için başkasına, başkası olmak hasebiyle bakılmaz. Allah'ın nazarı sadece zatına ve fiillerinedir. Oysa varlıkta onun zat ve fiillerinden başkası yoktur.33
İşte bunun için Şeyh Ebu Said Mihenî34 kendisine 'Allah onları, onlar da Allah'ı severler' (Mâide/54) ayeti okunduğu zaman demiştir ki: 'Hakkıyle Allah onları sever; zira o, nefsinden başkasını sevmez'.
Bu mânâya binaen O küll'dür. Varlıkta O'ndan başkası yoktur. Bu bakımdan nefsinden, nefsinin fiillerinden, nefsinin tasniflerinden başkasını sevmeyen bir kimsenin sevgisi, zatını zati ile ilgili olmaları bakımından zatının tâbilerini geçmez. Bu bakımdan o ancak nefsini sever! (Mahluk ancak hâlikın fiili ve eseridir). O'nun kullarını sevmesi hakkında vârid olan lâfızlar tevil edilir. Mânâsı 'Kulun kalbinden perdeyi basiretiyle kendisini görsün diye kaldırmaya veya kendisine yaklaşmak imkânını ona vermeye ve ezelde bunu onun hakkında irade etmeye' dönüşür. Bu bakımdan Allah Teâlâ'nın sevmiş olduğu kimseye olan sevgisi ezelîdir. Bu sevginin, kulunu bu yakınlık yollarında yürütmek isteyen ezelî iradesine her izafe edildikçe mânâsı budur. Kulunun kalbinden perdeyi kaldıranın fiiline izafe edilirse hâdistir. Kendisini isteyen sebebin meydana gelmesiyle oluşur.
Nitekim bir hadîs-i kudsî'de şöyle buyurulmuştur:
Kulum kendisini seveyim diye durmadan nafile ibadetlerle bana yaklaşır.35
Nafilelerle Allah'a yaklaşması, iç âleminin durulmasına sebep olur. Kalbinden perdenin kalkmasına, rabbine yakın olmasına vesile olur. Bütün bunlar Allah'ın fiili ve o kulu için lütfudur. İşte Allah sevgisinin mânâsı budur. Bu ancak bir misal ile anlaşılır. O misal de şudur: Sultan bazen kölesini kendine yaklaştırır. Her zaman huzuruna girmeye müsade eder. Çünkü sultan ona meyleder. Ya kuvvetiyle kendisine yardım etmek veya müşahedesiyle müsterih olmak veya reyinde onunla istişare etmek veya yeme ve içmekte yardım etmesi için ona bu izni verir. Bu bakımdan 'Sultan onu sever' denir. Sultan'ın onu sevmesi, sultan'ın tabiatına uygun bir şeyin onda bulunduğu için ona meyletmesi demektir. Bazen sultan bir kölesini huzuruna yaklaştırır. Huzuruna girip çıkmaktan onu menetmez. Bu ondan bir fayda gördüğü veya onun yardımına muhtaç olduğu için değildir. Fakat o kul haddi zatında insanı razı edecek ahlâk ve güzel hasletlerle donatılmıştır. Öyle hasletler ki onların yüzünden sultanın huzuruna yakın olmaya ve onun yakınlığından bolca nasip almaya lâyık olur. Oysa hiçbir şekilde sultan'ın ondan bir çıkarı yoktur. Sultan onunla arasındaki perdeyi kaldırdığında 'Sultan onu sevdi' denilir. Ne zaman kişi, perdeyi kaldırmayı gerektiren güzel ahlâkı elde ederse, 'Huzura varmış, kendini sultana sevdirmiştir' denir.
Bu bakımdan Allah Teâlâ'nın kulu sevmesi ancak ikinci mânâ iledir. Birinci mânâ ile değildir. Ona ikinci mânâyı misal olarak vermekle zihnine yaklaştıkça bir değişiklik meydana gelir. Mânâsı sebkat etmemek şartıyla doğru olabilir; zira habîb, Allah'a yakın olandır. Allah'a yakın olma da hayvanların, yırtıcıların ve şeytanların sıfatlarından uzak olmaktır. İlâhî ahlâktan ibaret olan güzel ahlâklarla ahlâklanmaktır. Bu yakınlık mekan bakımından değil, sıfat bakımından yakınlıktır. Kim yakın değilse, yakın olduğunda mutlaka onda bir değişiklik olur. İşte çoğu kez bu sebepten dolayı zannedilir ki yakınlık her yenilendikçe hem kulun,hem de Allah'ın sıfatında değişiklik meydana gelir (!) Zira önce yakın değilken sonra yakın olmuştur. Oysa bu değişiklik Allah hakkında muhaldir. Allah Teâlâ ezelde olduğu gibi daima kemâl ve cemâl sıfatları üzerindedir. Bu ancak şahıslar arasındaki yakınlık hakkında bir misal vermekle tam vuzuha kavuşur:
İki şahıs, bazen hareket etmekle birbirine yaklaşırlar. Bazen biri yerinde sabit, diğeri hareket eder, dolayısıyla birinde hiçbir şey olmaksızın diğerinde meydana gelen bir değişiklikle yakınlık oluşur. Sıfatlardaki yakınlık da böyledir; zira talebe, ilim ve güzelliğin kemâlinde hocasının derecesine yakın olmayı ister. Oysa hocası ilminin kemâlinde durmaktadır. Talebenin derecesine inmek için herhangi bir hareketi yoktur. Talebe ise çalışarak cehaletin ta dibinden ilmin yüceliğine doğru terâkki etmektedir. Bu bakımdan talebe, durmadan değişiklik ve terakkide hocasına yaklaşıncaya kadar gayret eder. Hoca ise değişmez ve sabit bir vaziyettedir. İşte kulun yakınlık derecesindeki terakkisinin böyle anlaşılması uygundur. Bu bakımdan kul her ne zaman sıfat bakımından kâmil, ilim bakımından tamam, eşyanın hakikatini ihâta etmek bakımından mükemmel, şeytanı kahretmek ve şehvetleri yenmekte sabit, rezaletlerden uzaklaşmakta nezih oldukça kemâl derecesine daha yakın olur. Kemâl derecesinin zirvesi Allah'ındır. Her birinin Allah'a yaklaşması kemâli nisbetindedir. Evet! Bazen talebe, hocasına yaklaşmaya ve onunla eşit olmaya, hatta onu geçmeye muktedir olur. Fakat bu Allah hakkında muhaldir.
Çünkü Allah'ın kemâli sonsuzdur. Kulun kemâl derecelerindeki sülûkünün ise sonu vardır. O ancak belli bir sınıra ka-dar varır. Hiçbir zaman Allah ile eşit olmaya çalışmamalıdır. Sonra yakınlık dereceleri sonsuz bir şekilde değişiktirler. Çünkü o kemâlin sonu yoktur. Madem durum budur, Allah'ın kulunu sev-mesi, onu zatına, meşgaleler ve günahları kendisinden uzaklaştırmak suretiyle yaklaştırmasıdır. İç âleminin, dünyanın bulanıklıklarından arındırması, kalbi ile görüyor gibi müşahede etmesi için kalbinden perdeyi kaldırmasıdır. Kulun Allah'ı sevmesi ise, yoksun olduğu kemâli idrâk etmeye meyletmeşidir. Kendisinde bulunmayan bu kemale yönelmesidir. Şüphe yoktur ki o, elinden kaçırdığı kemâle müştaktır. O kemâlden birşey elde ettiğinde onunla lezzetlenir. Bu mânâ ile şevk ve muhabbet Allah için muhaldir. Eğer 'Allah'ın kulu sevmesi karışıklık meydana getiren bir şeydir, kul Allah'ın dostu olduğunu nasıl bilecek?' dersen,cevap olarak derim ki: Bunun alâmetleriyle buna istidlâl edilir.
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Allah bir kulu sevdiğinde ona bela verir. Onu mübalağalı bir şekilde sevdiğinde onu edinir.36
- 'Onu edinir!' ne demektir?
- Ona ne aile efradı bırakır, ne de mal!
Bu bakımdan Allah'ın kulunu sevmesinin alâmeti, onu başkasından uzaklaştırması, onunla başkasının arasına girmesidir.
Hz. İsa'ya 'Neden binmek için bir merkeb satın almıyorsun?' denilince, şöyle demiştir: 'Beni bir merkeple zatından meşgul etmesinden Allah katında kıymetim daha yücedir!'
Allah Teâlâ bir kulu sevdiğinde ona bela verir. Eğer o kul belaya karşı sabrederse onu seçer. Eğer o razı olursa onu tercih eder.37
Bazı âlimler şöyle demiştir: 'Sen Allah'ı sevdiğini, onun da seni belalandırdığını gördüğünde, bil ki Allah seni arındırmak istiyor'.
Müridlerden biri hocasına dedi ki: 'Ben muhabbetin bir şeyine muttali kılındım'. Hocası dedi ki: 'Ey oğul! O kendisinden başka bir mahbubla seni mübtela kılmış mıdır ki sen de O'nu o mahbuba tercih ettin?' Talebe 'Hayır!' dedi. Hoca 'O halde, muhabbete tamah etme! Zira Allah Teâlâ bir kula bela verip denemedikçe ona muhabbeti vermez' dedi.
Allah bir kulu sevdiğinde o kulun nefsinden ona bir vâiz kılar. Onun kalbinde onu kötülüklerden sakındırıcı bir kuvvet kılar ki o kuvvet onu kötülüklerden meneder.38
Allah bir kula hayrı irade ettiğinde ona nefsinin ayıplarını gösterir.39
Bu bakımdan onun en güzel alâmetleri Allah'ı sevmesidir; zira bu sevgi Allah'ın onu sevdiğine delâlet eder. Onun Allah katında sevildiğine delâlet eden fiil ise, Allah'ın onun zâhir, bâtın, gizli, aşikâr her işini bizzat idare etmesidir. Bu bakımdan ona yön veren, işini tedbir eden, ahlâkını güzelleştiren, azalarını çalıştıran, zâhir ve bâtınını düzelten, isteklerini bir istek kılan, dünyadan nefret etmeyi kalbine yerleştiren, kendisinden başkasından onu uzaklaştıran, tenhada münâcât lezzetiyle ona ünsiyet veren, onunla marifetinin arasındaki perdeyi onun gözünden kaldıran Allah'tır. İşte bu ve benzeri şeyler Allah'ın kulunu sevmesinin alâmetidir. Şimdi de kulun Allah'ı sevmesinin alâmetini zikredelim; zira bu da Allah'ın kulu sevmesinin alâmetleridir. Muvaffak kılan Allah'tır!
29) Deylemî
30) Hâkim
31) İbn Mâce
32) Buhârî
33) Bu Vahdet'ul-Vücûd görüşüdür. Nitekim Şeyh Muhyiddin b. Arabî de Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserinde bu görüşü defalarca tekrar etmiştir.
{İthaf'us-Saade, IX/612). Bu hususta daha tatminkâr malûmat için bkz. İmâm Rabbânî, Mektûbât
34) Adı Fudayl b. Ahmed b. Muhammed'dir.
35) Buhârî, (Ebu Hüreyre'den)
36 taberânî
37) Deylemî
38) Deylemî

islam