Yeni

Allah'ın Mahlukâtı Hakkında Tefekkür


7.Allah'ın Mahlukâtı Hakkında Tefekkür

Varlıkta Allah'tan başka her ne varsa o Allah'ın fiili ve mahlûkudur. Zerrelerin herbiri, ister cevher, ister araz olsun, ister sıfat olsun, ister mevsuf, onun içinde öyle acaip ve garip şeyler vardır ki onlarla Allah'ın hikmeti, kudreti, celâl ve azameti görünür. Onları saymak mümkün değildir. Çünkü bunları yazmak için eğer deniz mürekkep olsa bile onların binde biri bitmeden deniz biter. Fakat biz başkasına misal gibi olsun diye bunun bir kısmına işaret edeceğiz.
Varlıkların bir kısmı vardır ki aslı bilinmediği için onun hakkında düşünmek imkânına sahip değilizdir. Varlıklardan niceleri vardır ki biz onları bilemeyiz. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Sizin bilmediğiniz nice şeyler yaratmaktadır. (Nahl/8)
Ne yücedir O (Allah) ki arzın bitirdiklerinden ve kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden olan bütün çiftleri yaratmıştır.(Yâsin/36)
(Size böyle ölümü takdir ettik) ki sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir biçimde yeniden inşâ edelim.(Vakıa/61)
Aslı bilinen fakat tafsilatı bilinmeyen diğer bir kısmı vardır. Ö kısmın tafsilatı hakkında düşünme imkânına sahibiz. Bu ikinci kısım da, gözümüzle idrâk ettiğimiz ve gözümüzle idrâk etmediğimiz kısımlara ayrılır:
Gözümüzle idrâk etmediğimiz şeyler melekler, cinler, şeytanlar, arş, kürsî ve benzerleridir. Bunlar hakkında tefekkür mecâli pek yoktur. Bu bakımdan zihinlere en yakın olan ve gözle idrak edilen şeylere geçelim. Onlar yedi kat gök, yer ve bu ikisinin arasında bulunanlardır. Gökler, yıldızlarıyla, güneş, ay, hareket, doğuş ve batışındaki dolaşmasıyla görünür. Yer de dağlarıyla, maden, ırmak, deniz, hayvanlar ve bitkileriyle müşahede edilir. Gök ile yer arasında olan boşluk bulutlarıyla, yağmur, kar, şimşek, gök gürültüsü, yıldırımlar, ateş ve şiddetli rüzgârlarıyla müşahede edilmektedir.
İşte göklerde, yerde ve aralarında müşahede edilen şeyler bunlardır. Bunların herbiri birçok nevilere ayrılır. Her çeşidi de birçok kısımlara ayrılır. Bunlar da birçok sınıflara ayrılır. Bunun, şube ve kısımlarının, sıfat, heyet, zâhir ve bâtın mânâlarındaki değişikliklerinin sonu gelmez. Bütün bunlar tefekkürün merkezidirler. Bu bakımdan göklerde ve yerde cemadât, bitkiler, hayvan, felek ve yıldızlardan bir zerre kendi başına kıpırdamaz. Ancak Allah'ın izniyle kıpırdayabilir. Onun kıpırdatılmasında sayısız hikmet vardır. Bütün bunlar Allah'ın vahdâniyetine şahid, O'nun celâl ve kibriyasına delâlet eden ayetlerdir.
Kur'an-ı Hâkim, bu ayetlerle insanları düşünmeye teşvik etmiştir.
Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde elbette sağduyu sahipleri için ibretler vardır.(Âlu İmran/190)
Allah Teâlâ, Kur'an'ın başından sonuna kadar birçok ayette 'O'nun ayetlerindendir' tabirini kullanmıştır. Bu bakımdan biz bir kısım ayetlerin (alâmetlerin) hakkındaki tefekkür'ü zikredelim:
Öyleyse Allah'ın ayetlerinden biri, meniden yaratılmış olan insandır. Sana en yakın olan şey nefsindir. Sende Allah'ın azâme-tine delâlet eden o kadar acaiplikler vardır ki ömürler boyunca söy-lense, onun binde biri ancak biter. Oysa sen bundan gafilsin! Ey
nefsinden gafil ve nefsini bilmeyen cahil! O halde başkasının bilgisine nasıl tamahkârlık edersin? Oysa Allah Teâlâ sana, aziz kitabında nefsini düşünmeyi emrederek şöyle buyurmuştur:
Kendi canlarınızda da öyle! Görmüyor musunuz? (Zâriyât/21)
Allah Teâlâ senin necis bir damla meniden yaratıldığını zikrederek şöyle buyurmuştur:
Kahrolası insan ne kadar da nankördür! (Allah) Onu hangi şeyden yarattı? Bir nutfeden (meniden). Onu yarattı, ona biçim verdi. Sonra ona yolu kolaylaştırdı. Sonra onu öldürdü, kabre gömdürdü. Sonra dilediği vakit onu tekrar diriltecek!(Abese/17-22)
O'nun alametlerinden biri sizi topraktan yaratmasıdır. Sonra siz (yeryüzüne) yayılan insanlar oluverdiniz. (Rum/20)
İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır? Kendisi dökülen meniden bir nutfe değil miydi? Sonra kan pıhtısı oldu da (Allah onu) yarattı. Ona şekil verdi. (Kıyâmet/36-38)
Sizi âdi bir sudan (meniden) yaratmadık mı? Sonra o suyu sağlam bir yerde (rahimde) sakladık. Belirli bir vakte kadar!.(Mürselât/20-22)
İnsan, bizim kendisini nasıl nutfeden yarattığımızı görmedi mi ki şimdi açık bir hasım kesildi?(Yâsin/77)
Doğrusu biz insanı imtihan etmek için karışık bir nutfeden yarattık.(İnsan/2)
Sonra Allah Teâlâ, meniyi nasıl kan pıhtısı, kan pıhtısını nasıl et çiğnemi ve kemik yaptığını zikrederek şöyle buyurmuştur:
Andolsun biz insanı çamurun özünden yarattık. Sonra onu bir nutfe olarak sağlam bir karar yerine koyduk. Sonra onutfeyi kan pıhtısı haline getirdik. Ondan sonra kan pıhtısını bir parça et yaptık. O et parçasını da kemikler haline çevirdik. Kemiklere de et giydirdik. Sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık.(Mü'minûn/12-14)
Nutfe kelimesinin tekrar tekrar Kur'an'da zikredilmesinin hikmeti, manası düşünülmeden sadece bilinsin diye değildir! Bu bakımdan nutfeye dikkat et! Necis bir su olan nutfeyi eğer bir saat dışarıda bırakırsan kokar. Rabb'ul-erbâb'ın onu nasıl erkeğin sulbü ile kadının göğüs kemiklerinin arasından çıkardığına, erkek ile dişiyi nasıl bir araya getirdiğine, ülfiyet ve muhabbeti onların kalbine nasıl ilka ettiğine dikkat et! Onları muhabbet ve şehvet zinciriyle cinsî münasebette bulunmaya nasıl sevketmiş, cima ile erkekten meniyi nasıl çıkartmış? Damarların derinliklerinden hayız kanını nasıl celbetmiş ve ana rahminde toplamıştır? Sonra düşün ki cenini meni damlasından nasıl yaratmış, hayız suyu ile onu nasıl sulamış, nasıl gıdalandırmıştır? Cenin, bununla nasıl büyümüştür? Beyaz ve parlak olduğu halde meni damlasını nasıl kıpkızıl bir kan pıhtısına çevirdiğine, sonra o kanı nasıl bir et parçası yaptığına, sonra meninin parçalarını ki birbirlerine benzer ve eşittirler nasıl kemik, sinir, damar ve ete ayırdığına dikkat et!
Sonra et, sinir ve damarlardan azaları nasıl düzenlediğini düşün! Başı yuvarlak yapmış, kulak, göz, burun, ağız ve diğer menfezleri yarmış, el ve ayağı uzun yaratmış, uçlarını parmaklara, parmakları da büklümlere ayırmıştır. Sonra kalp, mide, ciğer, dalak, kalın bağırsak, rahim, mesane ve barsaklardan ibaret olan iç azaları nasıl terkip etmiştir? Onların her biri özel bir şekil, özel bir miktarda ve özel bir iş için yaratılmıştır.
Sonra bu azalardan herbirini nasıl başka kısımlara ayırmıştır? (Mesela) gözü yedi tabakadan terkip etmiştir ki her tabakanın özel bir vasfı ve özel bir şekli vardır. Eğer onlardan bir tabaka yok olursa veya sıfatlardan biri yerinden giderse, göz, görmez hâle gelir. Bu bakımdan eğer biz, bu azalardaki acaiplikleri ve ayetleri saymaya kalkışırsak, ömürler biter, yine de onlar bitmez.
En azından kemiklere dikkat et! Kemikler katı ve kuvvetli cisimlerdir. Allah onları nasıl ince ve zayıf bir damla meniden yaratmıştır? Sonra onları bedene nasıl direk ve duvar kılmıştır? Sonra onları değişik miktar ve şekillerde nasıl şekillendirip takdir etmiştir! Kimisi küçük, kimisi büyük, kimisi uzun, kimisi yuvar-lak, kimisi içli, kimisi dolu, kimisi enli, kimisi incedir.
İnsan beden ve azalarının bir kısmıyla harekete muhtaç ve ihtiyaçlarının peşinde gidip gelmeye mecbur olduğundan ötürü, tek parça bir kemikten meydana gelmedi. Aksine aralarında mafsallar bulunan birçok kemiklerden meydana geldi ki o kemikten hareket etmek kolaylaşsın. Onların herbirinin şekli onlardan istenilen hareketin isteğine göre düzenlenmiştir. Sonra onların mafsallarının biri diğerine, kemiğin bir tarafında bitirdiği ve ip gibi diğer kemiğe yapıştırdığı iplerle bağlanmıştır. Sonra kemiğin bir tarafında çıkıklar yaratılmıştır.
Diğer kemikte o çıkığı istiab edecek ve şekline uygun çukurlar yaratılmıştır ki çıkıklar o çukurlara yerleşip onların üzerini kapatsınlar. Bu bakımdan kul, öyle bir vaziyete geldi ki eğer bedeninin bir parçasını hareketlendirmek isterse, bu kendisi için zor değildir. Eğer mafsallar olmasaydı, böyle bir hareketlendirme kendisi için imkânsız olurdu. Sonra dikkat et ki Allah Teâlâ, başın kemiğini nasıl yaratmış, nasıl terkip etmiştir. Onu şekil ve suretleri değişik elli beş kemikten meydana getirmiştir. Gördüğün gibi onların bazısını diğerine başı kendisiyle düz kılacak şekilde bağlamıştır.
Bu bakımdan o kemiklerin altısı beyni kapsayan cimcime kemiğine mahsustur. Ondördü üst çeneye, ikisi alt çeneye, diğeri dişlere aittir. Dişlerin bazısı yassı ve öğütmeye elverişlidir. Bazısı keskindir, kesmeye elverişlidir. Onlar da kesici, öğütücü ve ön dişlerdir. Sonra boynu kafaya kaide (temel) kılmıştır. Boynu da içi boş ve yuvarlak yedi halkadan terkip etmiştir. O halkalarda girintiler, çıkıntılar ve eksiklikler vardır.
Bu da bazısı diğerine intibak etsin diye olmuştur. Buradaki hikmetin illetini zikretmek, oldukça uzun sürer. Sonra boynu sırt kaidesi üzerine bindirmiş, sırtı da boynun en altından kuyruk sokumuna kadar yirmi dört halkadan terkip etmiştir. Kuyruk sokumunu değişik üç parçadan terkip etmiştir ki ona en alttan kuyruk kemiği bitişir. Kuyruk kemiği de üç parçadan mürekkeptir. Sonra bel kemiğini, göğüs kemiği ile omuz kemiklerini ellerin kemiğini, kasık kemiği, kuyruk, baldırlar, ayak bileğinin kemikleri ve ayakların parmaklarıyla bitiştirdi.
Bu bakımdan biz bunun adedini zikretmekle kitabı uzatmayacağız. İnsan bedenindeki kemiklerin toplamı iki yüz kırk sekizdir. Mafsalların boşluklarını örten küçük kemikler bu sayının haricindedir. Bu bakımdan Allah Teâlâ'nın, bütün bu kemikleri nasıl ince ve zayıf bir damla meniden ya-rattığını iyi düşün!
Kemikleri zikretmekten gayemiz; kemik sayısını bildirmek değildir; zira bu basit bir ilimdir. Doktorlar ve cerrahlar bunu bilirler. Gayemiz; bu kemiklerden, onları tedbir edip yaratanı görmektir. O yaratan bu kemikleri nasıl takdir ve tedbir etmiştir, şekiller ve miktarları arasında nasıl değişiklik yapmıştır? Onları bu özel sayıya nasıl tahsis buyurmuştur, bunu müşahede etmektir; zira Allah Teâlâ, bu kemikleri bir tane fazla yapsaydı, o insan için sökülüp atılması gereken bir felâket olurdu. Eğer bu kemiklerden bir tanesini eksik yapsaydı, onu telafi etmeye mecbur olacak bir eksiklik olurdu. Doktor kemiklere, sadece tedavi yolunu öğrenmek için bakar. Basiret sahipleri ise kemiklere, yaratanının ve suret vere-ninin celâl ve azametine istidlal etmek için bakar. Öyleyse iki bakış arasında derin bir fark vardır.
Allah Teâlâ'nın, kemikleri harekete geçirmek için adaleleri nasıl alet olarak yarattığını düşün! İnsan bedeninde 529 adale yaratmıştır. Adale, et, asab, bağlar ve kılıftan ibarettir. Adalelerin miktar ve şekilleri, yerlerine ve ihtiyaçlarına göre değişiktir. Onlardan yirmidördü göz yuvarlağını ve etrafındaki kirpikleri harekete geçirmek içindir. Eğer bu adalelerden biri eksik olursa, gözün durumu bozulur. İşte böylece her azanın özel sayı ve miktarda adaleleri vardır.
Asab, damar, şahdamarları, kalp damarları, adaleleri, bittikleri yerler ve şubelerinin durumu bütün bunlardan daha acaiptir. İzahı oldukça uzun sürer, Bu parçaların kısımları hakkında tefekkür etme imkânı vardır. Sonra azalar, sonra bütün beden hakkında tefekkür imkânı vardır.
Bütün bunlar beden cisimlerinin acaipliklerine bakmaktır. Oysa beş duyu ile idrâk olunmayan sıfatlar ve mânâların acaiplikleri daha büyüktür. Bu bakımdan şimdilik insanın zâhir ve bâtınına, beden ve sıfatlarına bakarak, hayretini gerektiren sanat ve acaiplikleri görebilirsin. Bütün bunlar Allah'ın, necis olan bir damla sudaki sanatıdır! Sen bunda Allah'ın bir damla sudaki sanatını görürsün, acaba göklerin melekûtunda, yıldızlarındaki sanatı nasıldır? Bunları koymakta, şekillerinde, miktarlarında, adetlerinde, bazısının diğeriyle bir arada bulundurulmasında, birbirlerinden ayırt edilmesinde, suretlerinin değişik olmasında, doğuş ve batışlarının farklı olmasındaki hikmet nedir?
Sakın sanma ki göklerin bir zerresi dahi hikmetten ve birçok maharetlerden boş olarak yaratılmıştır. Aksine o, yaratılış bakımından daha kuvvetli, sanat yönünden daha ince, insan bedeninden daha fazla acaipleri derleyicidir. Hatta yeryüzündeki bütün şeyler göklerin acaipliklerine nisbet edilirse pek küçük kalır.
Yaratılışca siz mi daha çetinsiniz, yoksa gök mü? (Allah) onu yaptı. Kalınlığını (tavanını) yükseltti onu düzenledi. Gecesini örtüp kararttı, kuşluğunu (gündüzünü) açığa çıkardı.(Nâziat/27-29)
Şimdilik meni'nin tahliline dönelim! Önce onun halini, sonra vardığı durumu düşün ve düşün ki cinler ve insanlar bir araya gelip bir damla meniye kulak veya göz veya akıl veya kudret, ilim veya ruh vermeye veya o damlanın içindeki kemik veya damar veya asab veya deri veya tüy yaratmaya çalışsalar, acaba buna güçleri yeter mi? Hatta onun künhünü, hakîkatini, Allah Teâlâ'nın onu nasıl yarattığını çözmeye çalışsalar, bunu çözmekten bile aciz kalırlar! Bu bakımdan senin durumuna hayret etmemek mümkün değildir. Zira eğer ressamın insan suretine yaklaşacak derecede maharet gösterip yaptığı resme bakarsan, nakkaşın sanatına meharet ve el çabukluğuna, zekasına hayret edersin. Kalbinde onun kıymeti büyüdükçe büyür. Bununla beraber o suretin sadece mürekkep, kalem, el, duvar, kudret, ilim ve irade ile tamam olduğunu bilirsin. Oysa bunların hiçbiri nakkaşın fiili ve yarattığı değildir. Bunların herbiri başkasının yarattığıdır. Nakkaşın yaptığı mürekkeb ile duvarı özel bir tertib üzerinde bir araya getirmektir.
Bu bakımdan ona hayret eder, gözünde büyütürsün. Oysa necis olan meni damlasının daha önce olmadığını biliyorsun. Allah daha sonra babaların bellerinde ve annelerin göğüs kemiklerinde onu yarattı. Sonra oradan çıkardı. Ona şekil verdi. Onun şeklini güzel yaptı. Onu takdir etti. Takdir ve tasvirini güzel yaptı. Benzer cüzlerini değişik cüzlere böldü. Onun etrafında kemikleri kuvvetli yaptı. Azalarının şekillerini güzelleştirdi. Zâhir ve bâtınını süsledi. Damarlar ve asabları tertip edip bekasının sebebi olsundiye gıdaya mecra kıldı. O damlayı işitir, görür, bilir, konuşur bir insan yaptı. Ona bedeninin direği olsun diye sırtı yarattı. Yemekleri toplaması için mideyi yarattı. Duyuları kendinde toplaması için başı yarattı. Bu bakımdan iki gözü açtı. Tabakalarını tertipli kıldı. Şeklini, rengini, heyetini güzelleştirdi. Sonra onu örtsün, korusun, temizlesin ve ondan pislikleri uzaklaştırsın diye koruyucu kirpikleri yarattı. Sonra göz merceğinde, göğün geniş olmasına, aktarlarının birbirinden uzak olmasına rağmen, göklerin suretlerini belirtti. Bu bakımdan insan onlara bakar.
Sonra kulaklarını yardı. Onlara acı bir su koydu ki duymasını muhafaza etsin, zarar verici hayvanları ondan uzaklaştırsın. Sesleri toplayıp kulak zarlarına vermesi için kulağı sedefiyle çevirdi. Kulağa kasteden zararlı hayvanların yürüşünü hissetsin diye kulakta virajlar yarattı. Kulağa girmek için uzun bir yol meydana getirdi ki uyku halinde herhangi bir hayvan kulağa girmek isterse sahibi uyansın diye kulağı virajlı yaptı. Sonra yüzün ortasında burnu yükseltti. Onun şeklini güzel yaptı. Burun deliklerini açtı. Oraya koklama özelliğini koydu ki koklamak suretiyle gıdaları ayırsın. Kalbine gıda ve iç hararetini soğutması ve havayı teneffüs etmesi için burun deliklerini yarattı.
Sonra ağzı açtı. Onun içinde dili, konuşkan, kalbin tercümanı ve kalpteki mânâyı belirtici olarak yerleştirdi. Ağzı dişlerle süsledi ki dişler öğütmenin, kırmak ve kesmenin aleti olsunlar. Onların temellerini kuvvetli yaptı. Başlarını keskinleştirdi. Renklerini beyaz, saflarını tertipli yaptı. İpten geçirilmiş birer inci tanesi gibi başlarını eşit ve intizamlı olarak dizdi.
İki dudağı yarattı. Renk ve şekillerini güzel yaptı ki ağız üzerine kapanıp mideye giden deliği örtmüş olsun. Onlarla konuşma tamamlansın. Sonra hançereyi yaratıp seslerin çıkışı hatırlattı. Dil için hareket ve kesiş kudretini yarattı. Konuşma yolu genişlesin diye harflerin değişmesine sebep olan çeşitli mahreçlerde kıvrılmasını sağladı.
Sonra hançereleri darlık, genişlik, sertlik, kayganlık, cevherinin katılığı, gevşekliği, uzunluğu ve kısalığı hususunda değişik şekiller üzerinde yarattı. Öyle ki onları vasıtasıyla sesler değişir. İki sesin biri diğerine benzemez, her iki sesin arasında bir fark vardır. Dolayısıyla insanlar sadece sesiyle, karanlıkta bile bir insanı diğer insandan ayırt eder.
Sonra başı saç ve zülüflerle süsledi. Yüzü de sakal ve kaşlarla süsledi. Kaşları da kıllarının inceliği, şeklinin kavisliliğiyle süsledi. Gözleri kirpiklerle güzelleştirdi. Sonra iç azaları yarattı. Onların herbirini özel bir fiil için müsahhar kıldı. Mesela mideyi gıdanın oluşması için, ciğeri gıdayı kana tahvil etmek için, dalağı, ödü ve böbreği ciğere hizmet etmek için müsahhar kıldı. Dalak siyah maddeyi ciğerden çekmek suretiyle ona hizmet eder. Öd safrayı, böbrek mayi maddeleri çekmek suretiyle hizmet eder. Mesane de böbrekten gelen suyu kabul etmek suretiyle böbreğe hizmet eder. Sonra o suyu tenasül uzvu yoluyla dışarı çıkarır. Damarlar kanı bedenin diğer taraflarına yetiştirmek hususunda dalağa hizmet ederler. Sonra elleri yarattı. Hedeflere uzansın diye uzun yaptı. İçini yassı yaptı. Beş parmağı ayırdı. Her parmağı üç boğuma taksim etti. Dört parmağı bir tarafa, diğer parmağı da bir tarafa koydu ki baş parmak bütün parmakların yardımına koşabilsin. Eğer geçmiş ve geleceklerin hepsi bir araya gelip, ince fikirleriyle beş parmağın birbirinden uzaklığını değiştirerek mevcut şeklin ve dört parmağın uzunluktaki farklılığının ve aynı safta tertip edilmesinin yerine başka bir şekil vermeye çalışsalar buna güç yetiremezler.
Zira bu tertiple el, almaya ve vermeye yatkın olmuştur. Eğer eli açarsa, kendisi için bir tabaka olur. Onun üzerine istediğini koyabilir. Eğer kapatırsa kendisi için kepçe olur. Eğer eli açar, parmakları birbirine bitiştirirse, kendisi için kürek olur. Sonra parmak boğumlarına süs olsun diye parmakların başında tırnakları yarattı. Tırnaklar kopmasın diye destek direkler yarattı ki parmak boğumlarının yapamadığı ince işleri tırnaklarla yapabilsin. Onlarla ihtiyaç anında bedenini kaşısın. Bu bakımdan eğer insan azaların en kıymetsizi olan tırnağı kaybeder ve bedeninde kaşıntı olursa insan, mahlukatın en acizi ve zayıfı olur. Kimse onun bedenini kaşımakta onun yerini dolduramaz.
Sonra eli kaşınan yeri bilecek ve ulaşacak şekilde yarattı. Hatta uyku ve gaflet halinde olsa bile aramaya ihtiyaç olmaksızın o, kendiliğinden kaşınan yere uzanıp orayı bulur. Eğer başkasından bu hususta yardım isterse, başkası ancak uzun bir yorgunluktan sonra kaşınan yeri bulabilir.
Sonra bütün bunları, rahmin içinde olan ve üç karanlığa gömülü bulunan meni damlasından yaratmıştır. Eğer perde kalkıpda insanoğlu gözünü oraya uzatabilseydi, oradaki hatların ve şekillendirmenin yavaş yavaş o meni damlasının üzerinde cereyan ettiğini görürdü. Fakat ne sureti yapanı, ne de aletini göremez. Acaba aletine ve yaptığı şeye dokunmadan onda tasarruf edip çalıştıran bir sûret yapıcı veya bir fail gördün mü? Öyleyse Allah ortaktan münezzehtir. O'nun şanı pek büyük, O'nun burhanı pek açıktır.
Sonra kudretinin kemâliyle beraber rahmetinin tamamına dikkat et! Zira ana rahmi çocuk için dar gelip çocuk büyüyünce onu nasıl çıkış yoluna hidayet etmiş ki o başını eğip harekete geçer, oradan çıkış yerini arar. Sanki akıllı ve muhtaç olduğunu bilen bir kimsedir. Sonra çocuk çıkıp gıdaya muhtaç olunca, çocuğu memeyi emmeye nasıl hidayet etti? Sonra çocuğun bedeni zayıf olduğu ve diğer gıdalara tahammül edemediği için ince sütü yaratarak çocuğa göre nasıl hazırladığına dikkat et! Sütü fers ile kan arasından, katıksız ve lezzetli olarak nasıl çıkarttı. İki memeyi nasıl yarattı? Onlarda sütü nasıl derledi! O memelerin başlarını çocuğun ağzına sığacak kadar nasıl halk etti. Sonra memenin başında oldukça ince delikleri açtı ki o deliklerden süt ancak emdikten sonra tedricî bir şekilde çıkar; zira çocuk ancak sütün azını hazmedebilir. Sonra fazlasıyla acıktığı zaman o daracık deliklerden fazla süt çıkarmaya gücü yetsin diye çocuğu emmeye nasıl hidayet ettiğine dikkat et!
Sonra onun rahmet ve şefkatine bak! Nasıl dişlerin yaratılışını, iki senenin tamamlanmasına tehir etmiştir; zira çocuk iki senede sütten başka bir şeyle tam mânâsıyla gıdalanamaz. Bu bakımdan dişe ihtiyacı yoktur. Çocuk büyüyünce zayıf süt ona uygun düşmez. Bu sefer kuvvetli yemeğe muhtaç olur. Yemek de çiğnemeye ve yutmaya muhtaçtır. Bu bakımdan çocuk için, daha önce ve daha sonra değil, tam ihtiyaç anında dişleri bitirdi. Öyleyse O, eksikliklerden münezzehtir. O kaskatı kemikleri, o yumuşacık diş etlerinden nasıl çıkardığına bir bak!
Sonra anne babada, çocuk kendine bakmaktan aciz olduğunda ona bakmaları için çocuğa karşı şefkati yarattı. Eğer Allah, rah metini, anne ve babanın kalplerine yerleştirmeseydi, çocuk kendini yönetmek hususunda mahlûkların en acizi olurdu. Sonra çocuğa kudret, ayırt etme kabiliyeti, akıl ve hidayeti nasıl peyderpey ihsan ettiğini dikkatle izle! Böylece, çocuk baliğ olup tekamül etti. Sonra genç, sonra orta yaşlı, sonra ihtiyar oldu! O zaman ya şiddetle nankör kesiliverdi veya çokça şükredici! Ya muti veya asi! Ya mü'min veya kâfir oldu. Bu da şu ayet-i celîlenin tasdikidir.
İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan birşey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi? Doğrusu biz insanı imtihan etmek için karışık bir nutfeden yarattık da onu işitici ve görücü yaptık. Biz ona yolu gösterdik. (O) ister şükredici, ister nankör olur. (İnsan/1-3)
Allah'ın lütûf ve keremine, sonra kudret ve hikmetine dikkatle bak ki rabbanî huzurun
acaiplikleri seni hayrete ve dehşete düşürsün!O kimsenin durumuna hayret etmek gerekir ki güzel bir hattı (yazıyı) veya güzel bir nakışı bir duvar üzerinde gördüğünde, onu güzel kabul eder. Bütün himmetini nakkaş (nakışçı) ve hattat hakkında düşünmeye sarf eder: 'Acaba bunu nasıl nakşetmiş, nasıl yazmış, nasıl güç yetirmiş' diye düşünür. Durmadan nefsinde onu büyütür ve 'O ne kadar da zeki imiş! Sanatı ne kadar da mükemmel, kudreti ne kadar da güzel imiş' der. Sonra nefsinde ve nefsinin dışında olan acaipliklere bakar da yaratanın azametini takdir etmekten gafil kalır! Oysa, ustasının azameti onu dehşete, celâl ve hikmeti onu hayrete düşürmez!
İşte buraya kadar söylediklerimiz bedeninin acaipliklerinden bir nebzeciktir. Onun acaipliklerini tamamen saymak mümkün değildir. Bu bakımdan beden, tefekkür için en basit sahadır. Yaratanın azametine en bariz şahittir. Oysa sen bundan gafil, miden ve tenasül uzvunla meşgulsün. Nefsinden ancak acıkıp yemeyi, doyup uyumayı, iştahın çekip cinsî münasebette bulunmayı, öfkelenip öldürmeyi biliyorsun. Oysa hayvanların hepsi bu işlerde seninle ortaktır. İnsanı hayvanlardan ayıran özelliği, ancak göklerin ve yerin melekûtuna bakmak, kainatın ve nefislerin acaipliklerini mütalaa etmek suretiyle elde edilen ilâhî marifettir; zira bu marifetle kul mukarreb meleklerin zümresine (cemaatine) dahil olur. Peygamberler ve sıddîkların cemaatinde Allah'ın huzuruna yakın olduğu halde haşrolunur. Bu derece, hayvanlar ve hayvanlar gibi şehvetlerine uyan insan için sözkonusu değildir; zira bu insan hayvanlardan çok daha şerirdir. Çünkü hayvanın buna gücü yetmez. İnsana gelince, Allah ona bu gücü vermiştir. Sonra o gücünü çalışmaz hale getirip o hususta Allah'ın nimetini inkâr etmiştir. Bu bakımdan o nankörler hayvanlar gibidir. Hatta hayvanlardan daha fazla şaşkındır.
Nefsin hakkında düşünme yolunu öğrendiğinde; yer hakkında, sonra ırmak, deniz, dağ ve madenler hakkında düşün! Sonra oradan göklerin melekûtuna yüksel!
Yer'e gelince, Allah'ın ayetlerinden biri de yeri yaygı ve beşik olarak yaratması, orada geniş yollar ve geçitler yapması, üzerinde yürümek için onu yumuşak bir vaziyette ve dağlarda yeri sallantıdan koruyucu kazıklar olarak, insanların her tarafına ulaşamayacakları şekilde etrafını geniş yaratmasıdır. Ömürleri uzun olsa ve devamlı seyahat etseler bile yine de her tarafına ulaşamazlar.
Göğü sağlam yaptık, biz genişleticiyiz. Yeri biz döşedik. (Biz) ne güzel döşeyiciyiz!
(Zariyat/47-48)
O size yeri boyun eğer yaptı. Haydi onun omuzlarında yürüyün ve Allah'ın rızkından yeyin!
(Mülk/15)
O (Allah) ki yeryüzünü sizin için döşek, göğü de bina yaptı.(Bakara/22)
Allah Teâlâ aziz kitabında yeryüzünden çok bahsetmiştir ki arzın acaiplikleri hakkında insanoğlu düşünsün. Bu bakımdan arzın üstü dirilerin, içi ise ölülerin yeridir!
Arzı toplanma yeri yapmadık mı diriler ve ölüler için?! (Mürselât/25-26)
Yer ölüyken ona dikkatle bak! Onun üzerine su indirildiğinde canlanır, gelişir ve yeşerir. Acaip bitkiler bitirir. Çeşitli hayvanlar ondan çıkar. Sonra yerin etraflarını kocaman dağlarla nasıl sağlamlaştırdığına dikkat et! Suları dağların altında nasıl depo etti? Pınarları fışkırtıp yeryüzünde ırmakları nasıl akıttı? Kupkuru taştan ve bulanık topraktan ince, tatlı ve tertemiz suyu nasıl çıkardı? O su ile her şeyi nasıl meydana getirdi? Onunla ağaçve bitkilerin çeşitlerini, buğday, üzüm, yonca, zeytin, hurma, nar ve sayılmayacak kadar çok meyveleri nasıl çıkardı? Bu meyvelerin hepsi değişik şekilli, değişik renkli, değişik tad, sıfat ve kokuludurlar. Bazıları yemek hususunda diğerinden üstündür. Oysa hepsi bir su ile sulanmakta, bir yerden çıkmaktadır.
Eğer 'meyvelerin değişikliği, tohum ve köklerinin değişikliğine dayanmaktadır' dersen, bu takdirde sorarız, acaba hurma çekirdeğinde hurma salkımlarını gerdanlık gibi boynuna takan bir hurma ağacı ne zaman vardı? Acaba bir tek buğday tanesinde ne zaman her birinde yüz tane olan yedi başak mevcut olabilir?
Sonra çöllere bak! Üst ve altlarını tedkik et! Onları birbirine benzer toprak olarak görürsün. Ne zaman ki su onların üzerine inerse gelişir. Her güzel çiftten çeşitli renklerde, birbirine benzer benzemez bitkiler çıkarır. O bitkilerin her birinin tadı, kokusu, renk ve şekli öbürüne muhaliftir. Bitkilerin çokluğuna, türlerinin çeşitli oluşuna ve şekillerine (dikkatle) bak! Sonra bitkilerin değişikliğine, faydalarının çokluğuna dikkat et. Dikkat et ki Allah, garip ve faydalı ilâçları nasıl bitkilere emanet etmiştir. İşte şu bitki gıda, öbürü kuvvet verir. Şu bitki diriltir, başka bir bitki öldürür. Biri soğutur, biri hararet verir. Şu bitki mideye girerse safrayı damarların derinliğinden söker, şu bitki safraya inkılâb eder. Öbür bitki balgamı, sevda denilen maddeyi söker. Şu bitki yenildiğinde bu iki maddeye inkılâb eder. Filan bitki kanı tasfiye eder. Filanın kanı olur. Şu bitki neşe verir, öbür bitki uyutur. Bu bitki kuvvet verir. Biri zâfiyet verir.
Kısacası, yerden biten hiçbir yaprak ve hiçbir saman çöpü yoktur ki onda beşerin birçok faydası bulunmasın! Öyle ki beşerin takatinde o faydaların künhüne vâkıf olmak gücü yoktur. Bu bitkilerin her birinin yetişmesi özel bir çalışmaya muhtaçtır. Mesela hurma aşılanır, üzüm bağı budanır; ekin yabani ve zararlı otlardan ayıklanır. O bitkilerin bir kısmının bitmesi tohumu yere ekmek suretiyle olur. Bazısı fidanları yere dikmekle, bazısı ağacı aşılamakla! Eğer bitki cinslerinin değişikliğini, çeşitlerini, faydalarını, hallerini ve acaipliklerini anlatmak istesek, birçok gün, bunun vasfını yapmakla tükenir. Bu bakımdan her cinsten seni tefekkür yoluna sevkedecek kadar zikretmek yeterlidir. İşte bu söylediklerimiz bitkilerin acaiplikleridir.
Allah Teâlâ'nın ayetlerinden biri de dağların altına yerleştirilmiş cevherler ve yerden elde edilen madenlerdir. Yerde komşu birbirine değişik kıtalar vardır. Öyleyse dağlara dikkatle bak! Onlardan kıymetli cevherleri, altın, gümüş, firûze, inci ve benzerlerini nasıl çıkartmıştır? Bazıları altın, gümüş, bakır, kalay ve demir gibi, çekiçler altında istenilen şekle sokulur. Bazıları da firûz ve inci gibi dövmeyi kabul etmez. Allah'ın insanları bu madenleri çıkarmaya, temizlemeye, onlardan kablar, aletler, paralar ve süs eşyaları yapmaya nasıl hidayet ettiğine dikkat et!
Sonra petrol, kükürt, katran ve benzerleri gibi, yerden çıkan (sıvı) madenlere dikkatle bak! Onların en azı tuzdur. İnsan tuza yemeği daha leziz hâle getirmek için muhtaç olur. Eğer bir memleket tuzsuz kalırsa, o memlekete süratle felâket gelir!! Bu bakımdan Allah'ın rahmetini dikkatle izle ki bazı arazileri tabiî olarak nasıl çorak ve tuzlu yaratmıştır. Orada yağmurlardan gelen saf sular toplanır ve yakıcı bir tuza dönüşür. Öyle ki ondan bir miskal yemek dahi mümkün değildir. Onu sadece yemeğe tad vermesi ve dolayısıyla maişeti düzeltmek için yaratmıştır.
Canlı cansız hiçbir şey yoktur ki şu saymış olduğumuz hikmetlerden onda bir veya birkaç tane bulunmasın. Bu bakımdan Allah hiçbir şeyi boşuna yaratmamış ve her yarattığını ciddi olarak yaratmıştır. Her şeyi gerektiği gibi hak olarak gereken vecih üzerine, celâline, kerem ve lütfuna uygun düştüğü şekilde yaratmıştır.
Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları eğlenmek için yaratmadık. Onları sadece gerçek bir sebeple yarattık.(Duhân/38-39)
Hayvanları uçan ve yürüyen, yürüyenleri de iki, dört, on ve bir kısım haşaratta görüldüğü gibi yüz ayaklı olarak yaratması, sonra faydalarını, şekillerini ve tabiatlarını yaratması Allah'ın alâmetlerindendir. (Mesela) göklerde uçan kuşlara, evcil ve yabani hayvanlara dikkatle bak! Onlarda öyle acaiplikler görürsün ki o acaiplikleri gördüğünde onları yaratanın azameti, kudreti ve hikmeti hakkında tereddüt ve şüphe kalmaz! Bunları saymak nasıl mümkün olur? Bilakis biz sivrisineğin veya karıncanın veya arının veya evini yapmak, gıdasını derlemek, eşine ülfiyet vermek, nefsi için azıklanmak ve evinin şeklini yapmak maharetinde ve ihtiyaçlarını elde etmek hususundaki hidayetinde hayvanların küçüklerinden
olan örümceğin acaipliklerini belirtmek istersek buna gücümüz yetmez. Örümceğin evini bir nehir kıyısında yaptığını görürsün. Önce dokuduğu iple iki tarafa varmak imkânını elde etmek için aralarında bir zirâ veya daha az bir mesafe bulunan birbirine yakın iki yer arar. Sonra ipi olan tükrüğünü yapışması için bir tarafın üzerine atar. Sonra öbür tarafa geçer. İpin öbür tarafını sağlamlaştırır. Böylece iki üç defa gidip gelir. İplerin arasındaki uzaklığı geometrik bir uygunlukla inşa eder. Sonra uzatılan ipin düğümlerini sağlamlaştırdığında ve ipleri dizdiğinde, bu sefer, duvar yerine geçen ipleri dizmekle meşgul olur. Duvarı temel üzerine koyar. Bir kısmını diğerine ekler. Duvar mesabesindeki ipin temel mesabesindeki iple temas ettiği noktayı sağlamlaştırır.
Bütün bunlarda geometrik bir uygunluk gözetir. İçine sivrisinek ve karasineğin düşeceği bir ağ yapar ve bir köşede oturup avının ağa düşmesini bekler. Av ağa düştüğünde acelece onu tutup yer. Eğer avlanmaktan aciz kalırsa, böylece bir duvarda kendi nefsi için bir zaviye arar. Zaviyenin iki tarafı arasında ip ile birleştirme yapar. Sonra kendisini başka bir iple oraya asar. Başı aşağıya inik olarak havada uçan bir sineği bekler. Sinek uçtuğunda kendisini ona ok gibi atar. Onu tutup ipini onun ayağına dolar. Kuvvetlice bağlar ve yer.
Küçük ve büyük hiçbir hayvan yoktur ki onda sayılmayacak kadar acaiplikler bulunmasın! Acaba o hayvan, bu sanatı kendiliğinden öğrendiğini veya kendi kendisini meydana getirdiğini veyahut onu bir insanın yaptığını ve ona bu sanatı öğrettiğini veya onu hidayet edip öğreten hiçbir kuvvetin olmadığını mı zannediyorsun? Acaba basiret sahibi bir kimse örümcek denilen hayvanın miskin, zayıf ve aciz olduğundan şüphe eder mi? Hatta cüssesi büyük, kuvvetli görünen fil bile kendi işini idare etmekten acizdir. Bu zayıf hayvan nasıl aciz olmayacaktır? Acaba bu hayvan şekliyle, suretiyle, hareketiyle, hidayet oluşuyla, sanatındaki acaipliklerle, hikmet sahibi bir yaratanın, âlim ve kâdir bir yaradanın olduğuna şahidlik etmez mi? Basiret sahibi şu küçücük hayvanda, tedbir edici yaratanın azametinden, celâl, kudret ve hikmetinin kemâlinden öyle bir şey görür ki onun hakkında akıl sahipleri şaşakalırlar. Acaba diğer hayvanlarda neler vardır?
Bu da sayılmayacak kadar çoktur. Çünkü hayvanların şekilleri, huyları ve tabiatları sayılı değildir. Kalplerin hayvanlara hayret etmemesi, onları görmektendir. Evet! İnsanoğlu garip bir hayvan velev ki bir böcek olsa dahi görse, hayretini mucib olur ve "Sübhânallah! Bu ne acaip bir şeydir' der. Oysa insan hayvanların en acaibidir. Buna rağmen kendi nefsine hayret etmez. İnsanoğlu alıştığı hayvanlara, o hayvanların şekil ve suretlerine dikkatle baksa, sonra dönüp onlardan sağlanan deri, yün ve kıllar gibi faydalara baksa, öyle faydalar ki Allah onları mahlûkları için elbise, göç etme ve yerleşmelerinde çadır olarak yaratmıştır. İçecek ve gıda maddelerini yerleştirmek için kaplarını ve ayaklarını koru-yucu pabuçlarını onlardan yaratmıştır. O hayvanların sütlerini, etlerini insanlara gıda kılmıştır. Sonra onların bir kısmını binmek için süs yapmış, bir kısmını da yükleri taşıyıp uzak çölleri katetmek için yaratmıştır.
Evet, insan bunlara baksa, bunların yaradanının hikmetine çokça hayret eder. Çünkü o yaratan bunların bütün faydalarını derleyici ve bunların yaratılışından daha önce mevcut olan bir ilimle bunları yaratmıştır. Bütün işler düşünmeksizin, herhangi bir vezir veya müsteşardan yardım istemeksizin O'nun ilminde apaçıktır. O, ortaktan ve eksiklikten münezzehtir. Öyle ise bilen, sezen, hikmet ve kudret sahibi O'dur. O, yaratmış olduğunun en azı ile âriflerin kalplerinden tevhidi hakkındaki şehadetin doğruluğunu çıkarttı! Bu bakımdan halk için, O'nun kahrına ve kudretine baş eğmek, O'nun rabliğini kabul etmek, O'nun celâl ve azametinin marifetinden aciz olduğunu ikrâr etmekten başka bir çıkar yol yoktur! Bu bakımdan hiç kimse O'na gereği gibi, O'nun kendi nefsini övdüğü gibi O'nu övemez. Bizim marifetimizin en son noktası O'nun marifetinden aciz kaldığımızı itiraf etmektir. Bu bakımdan Allah Teâlâ'dan minnet ve şefkatiyle bizi hidayetle şereflendirmesini talep ederiz!
O'nun yüce kudretine delâlet eden ayetlerinden biri de yeryüzü kaplayan büyük okyanus'un bir parçası olan ve yerin kıtalarını içine alan engin denizlerdir. Hatta karalar, denizlere nisbeten kocaman bir denizin içindeki küçücük bir ada gibidirler.
Yeryüzünün diğer bir kısmı ise su ile kaplıdır.
Nitekim Hz.Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Yeryüzü bir (ağılın veya ahırın) yeryüzündeki yeri kadardır.12
Bu bakımdan bir ağılı (ahırı) bütün kürre-i arza nisbet et (ve ne kadarcık olduğunu anla!) Yeryüzü, denize nisbeten bir ağıl kadardır. Oysa sen yeryüzünün acaipliklerini ve onda bulunanları müşahede ettin. Şimdi denizin acaipliklerini düşün! Zira denizin genişliği yerin genişliğinin birkaç misli olduğu gibi, orada bulunan hayvan ve cevherlerin acaiplikleri de yeryüzünde gördüğün acaipliklerden kat kat daha fazladır.
Deniz o kadar büyüktür ki onun içinde bulunan büyük hayvanların sırtları denizin dışında göründüğünde görünen hayvanlar birer ada zannedilir. Gemi yolcuları onun üzerine inerler. Bazı kereler o hayvanlar üstlerinde yakılan ateşleri hisseder, harekete geçer ve böylece onun sırtına inen insanlar onun hayvan olduğunu anlarlar. Kara hayvanlarından gerek at, gerek kuş, gerek sığır, gerek insan olsun, mutlaka denizde onların benzerleri ve birkaç katı mevcuttur. Denizde öyle cins hayvanlar vardır ki karada onların benzerleri bilinmemektedir. Deniz hayvanlarının sıfatları birkaç cilt kitapta zikredilmiştir. Deniz seyahatlerini ve acaipliklerini derlemekle meşgul olan kimseler bu konularda birçok kitaplar telif etmişlerdir.
Sonra Allah Teâlâ'nın inciyi nasıl yaratıp su altında kabuğunda onu muhafaza ettiğine dikkat et! Allah'ın mercanı su altında, sağır taşlarda nasıl bitirdiğine dikkat et! Oysa mercan, ağaç şeklinde bir bitkidir, taşta biter. Sonra denizden çıkarılan çeşitli nefis şeyleri düşün!
Sonra gemilerin acaipliklerine dikkat et! Allah onları su üzerinde nasıl tutmuş, insanlara gemilerde seyretmeyi nasıl müyesser kılmıştır? Yüklerini başka yerlere götürmek için gemileri onlara nasıl müsahhar kılmış, sonra gemileri yürütmek için rüzgârları nasıl salıvermiş, sonra gemicilere rüzgârların esinti istikametlerini, vakitlerini ve varacakları noktaları nasıl bildirmiştir? Kısacası; Allah Teâlâ'nın denizdeki sanatının acaiplikleri birkaç cilt kitaba sığmaz.
Bütün bundan daha acaip olan şey, su damlasının keyfiyetidir. Su, ince, lâtif, seyyal, ıslatıcı ve parçaları birbirine bitişik bir cisimdir. Sanki bir şeydir. Terkibi ince, sanki bitişik değilmiş gibi parçalanmayı gayet süratle kabul eder. Tasarrufa müsahhar kılınmış, ayrılma ve bitişmeye kabiliyetlidir. Yeryüzünde bulunan hayvan bitki her şeyin hayatı ona bağlıdır. Eğer kul, su içmeye muhtaç olur da ondan menedilirse, eğer yeryüzünün bütün hazineleri malı olsa, suyu elde etmek için, tereddütsüz feda eder. Sonra insan suyu içtiğinde dışarı çıkarmaktan menedilirse yine yeryüzünün bütün hazinelerini ve bütün dünya mülkünü sarfetmekte tereddüt etmez. Âdemoğluna hayret etmek gerek! Nasıl dinar, dirhem, ve cevherleri gözünde büyütür de Allah Teâlâ'nın bir yudum sudaki nimetinden gafil kalır! Oysa o bir yudum suyun içilmesine veya dışarı atılmasına muhtaç olduğunda bütün dünyayı o yolda verir! Sular; nehirler, kuyular ve denizlerin acaiplikleri hakkında derin derin düşün! Bu hususlarda tefekkür için geniş bir alan ve imkân vardır.
Bütün bunlar belirgin deliller ve birbirini takviye eden burhanlar, hâl diliyle konuşup kendilerini yoktan varedenin celâlini izah eden, kendileri hakkındaki kemâl-i hikmetini belirten hüccetlerdir. Bu hüccetler basiret sahiplerini nağmeleriyle çağırarak her akıl sahibine şöyle haykırmaktadır: 'Beni görmez misin? Suretimi, terkibimi, sıfatımı, faydalarımı, hallerimin değişikliğini, faydalarımın çokluğunu görmez misin? Ben kendiliğimden böyle olduğumu veya cinsimden olan birinin beni yarattığını mı zannediyorsun? Üç harften yazılı bir kelimeye bakıp bu kelimenin âlim, kudretli, iradeli ve konuşkan bir insanın sanatı olduğuna inanmaktan utanmıyor musun?' Sonra yeryüzünün sahifeleri üzerinde ilâhî hatların yazılmış acaipliklerine bakar ki bu acaiplikler, zatı ve hareketi gözlerle görülmeyen ve yazı yeriyle birleşmesi bulunmayan ilâhî kalemle yazılmıştır. Kalp o hatların yaratıcısının celâlinden ayrılır.
O (insanî) damla sağırlara değil, kulak ve kalp sahiplerine şöyle haykırıyor: Beni iç organların karanlığında, hayız kanına gömülmüş sanıyorsun! O vakit yüzümün üzerinde hatlar ve suret belirir ve ezelî nakkaş gözbebeğimi, kirpiklerimi, alnımı, yanak ve dudağımı nakşeder. Bu bakımdan kaşlarımın tedricî olarak, kavisli bir duruma geldiğini görürsün.
Oysa nutfenin içinde ve dışında nakşeden birini göremezsin. Rahme gireni veya rahimden çıkanı müşahede etmezsin! Bundan ne annenin, ne babanın, ne meni damlasının ve ne de anne rahminin haberi vardır. Acaba bu nakkaş, kalem ile hayret verici bir sureti çizen ressamdan daha hayret verici değil midir?! Eğer bir veya iki defa (dikkatle) buna bakarsan muhakkak anlarsın! Acaba nutfenin zâhirini, bâtınını ve bütün cüzlerini nutfe ile herhangi bir teması olmadığı halde kapsayan, dahil ve hariçten herhangi bir ittisali olmayan, suretlendirme ve nakıştan ibaret olan bu cinsi öğrenmeye gücün yetmez mi? Eğer bu acaipliklere hayret etmiyorsan ve bu sureti veren, bu nakışın nakkaşı ve bu takdirin sahibi olan zatın nakış ve sanatına hiçbir nakış ve sanatın müsavi olmadığı gibi kendisinin de benzeri olmadığını, hiçbir nakkaş ve suret vericinin ona eşit ve müsavi bulunmadığını, iki fail arasındaki mübayenet ve uzaklığın, iki fiilin arasındaki uzaklık oranında olduğunu anlayıp hayret etmiyorsan, hiç olmazsa hayret etmediğine hayret et! Çünkü buna rağmen hayret etmeyişin, her hayret verici şeyden daha hayret vericidir; zira bu açıklığa rağmen basiretini körleten, bu izaha rağmen seni bunları ayırmaktan menedenin durumuna hayret etmen gerekir. Bu bakımdan hidayet eden ve saptıran, delâlete ve inkâra götüren, şakî ve saîd yapan, dostlarının basiretlerini açıp âlemin bütün zerre ve parçalarında kendisini müşahede etmeye muvaffak kılan, düşmanlarının kalplerini körletip izzet ve yüceliği ile onlardan cemâlini perdeleyen Allah ortaktan münezzehtir. Yaratmak, emir, minnet etmek, lütûfta bulunmak, kahretmek O'na mahsustur. O'nun hükmünü geriye çeviren olmadığı gibi, kaza ve kaderini geciktiren de yoktur.
O'nun kudretine delâlet eden ayetlerinden biri de yeryüzünün elips oluşu ve göğün derinliği arasında hapsedilen lâtif bir havadır. Rüzgârlar estiğinde ne dokunmak suretiyle cismi ve ne de bakmak suretiyle şahsı görülmeyen hava! Havanın tamamı, tek deniz gibidir.
Kuşlar gök boşluğunda halka tutmuş, kanatlarını yapıştırmış, deniz hayvanlarının suda yüzmesi gibi kanatlarıyla orada yüzmektedirler. Deniz dalgalarının coştuğu gibi, rüzgâr estiğinde hava dalgalanmakta ve etraf sallanmaktadır. Allah Teâlâ havayı hareketlendirdiğinde ve onu şiddetle esen bir rüzgâr kıldığında, eğer dilerse, onu rahmetinin önünde gönderilen bir müjdeci yapar.
Rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik de gökten su indirdik, böylece sizi suladık.
(Hicr/22)
Onun hareketiyle havanın ruhu hayvan ve bitkilere yetişir. Onlar da gelişirler. Eğer dilerse o esen rüzgârı, mahlukâtın günahkârlarına azap kılar.
Nitekim şöyle buyurmuştur:
Biz onların üstüne uğursuz mu uğursuz bir günde uğultulu bir kasırga saldık. İnsanları sanki köklerinden sökülmüş hurma kütükleri imişler gibi koparıp deviriyordu.(Kamer/19-20)
Sonra havanın letafetine, şiddetine ve suda tazyik yaptıkça kuvvetine bak! Üfürülmüş tulumun üzerine kuvvetli kişi var kuvvetiyle, onu suya daldırmak için basar, fakat onu suya batırmaktan aciz kalır. Oysa katı demiri suyun üzerine koysan derhal batar. Havanın, letafetine rağmen, kuvvetiyle nasıl suya dalmaktan korunduğuna dikkat et! Bu hikmete binanen Allah Teâlâ, su üzerinde gemileri durdurmuştur.
Böylece içi boş ve içinde hava bulu-nan şeyler suya batmaz. Çünkü hava onu batmaktan meneder. Geminin ise, iç sathından hava ayrılmaz. Bu bakımdan ağır gemi, kuvvet ve katılığına rağmen, tıpkı kuyuya yuvarlanmaktan menedici ve kuvvetli bir kişinin eteğine asılan bir kimse gibi latif hava ile asılı kalır. Gemi, iç boşluğundan ötürü kuvvetli havanın eteklerine sarılır, yatmaktan ve batmaktan korunur. Öyle ise ağır gemiyi latif gözle görülen bir ip ve bağlanan bir düğüm olmaksızın havada tutan Allah (c.c) eksikliklerden münezzehtir.
Sonra hava boşluğunun acaipliklerine, orada beliren bulutlara, işitilen gürültülere, şimşeklere, yağmurlara, karlara, yıldızlardan kopan ateş parçalarına ve yıldırımlara bak! Bunlar gök ile yer arasındaki acaipliklerdir.
Kur'an bunların cümlesine şu ayetiyle işaret etmiştir:
Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları eğlenmek için yaratmadık!(Duhân/38)
İşte gökler ile yer arasında olan bu havadır. Kur'an bunun tafsiline, çeşitli yerlerde işaret ederek şöyle buyurmuştur:
O arzda her türlü canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.
(Bakara/164)
Nitekim gökgürültüsünü, şimşeği, bulutu, yağmuru her ele alışında bunun tafsilatına işaret etmiştir! Eğer bu cümleden nasibin yoksa, sadece yağmuru görüyor, gürültüyü işitiyorsan, bu durumda hayvan da seninle ortaktır. Öyle ise, hayvanlar âleminin düşüklüğünden en yüce âleme yüksel! Gözlerinle onların zâhirini idrâk etmiş oldun. O halde, zâhir gözünü kapat, bâtınî basiretinle bak ki onların acaibini ve sırlarının garibini görebilesin. Bu da hakkında tefekkürün uzadığı bir bahistir. Bunu teker teker saymak mümkün değildir.
Kapkaranlık ve kesif bulutu düşün! Bulutlar saf saf bir boşlukta toplanır. Allah dilediği zamanda onu yaratır. O bulut, yumuşaklığına rağmen, ağır suyu taşıyıp, Allah Teâlâ ona suyu indirmek, yağmur tanelerini irade ettiği miktarda yağdırmak ve istediği şekilde göndermek iznini verinceye kadar göğün boşluğunda durur. Allah ona izin verince suyu yeryüzüne serper. Onu ayrı damlalar halinde gönderir ki damlaların biri diğerine yetişmez.
Biri diğeriyle birleşmez. Her damla, kendisi için çizilmiş yoldan gelir ve o yoldan ayrılmaz. Ne gecikir, ne de arkadan gelen acele eder, yere tane tane düşer. Eğer geçmiş ve gelecekler bir damla su yaratmak hususunda veya bir memlekete, bir köye inen yağmur damlalarının sayısını bilmek hususunda birleşseler, cinler ve insanlar bunun hesabını yapmaktan aciz kalırlar.
Bu bakımdan o damlaların adedini ancak onları icad eden Allah bilir. Sonra onların her damlası yeryüzünün bir yerine ve kürre-i arzda bulunan kuş, vahşi hayvan, haşereler ve yürüyen canlılar için tayin edilmiştir. O damla üzerine ilâhî zâhirî gözle idrâk edilmeyenbir hat (yazı ile) 'Filan dağın filan yerinde bulunan falanca böceğin rızkıdır. Bu su filan zamanda o böcek susadığında ona yetişecektir' yazılmıştır.
Bununla beraber latif sudan kaskatı dondurulmuş doluda ve atılmış pamuk gibi yağan kar tanelerinde sayılmayacak kadar acaiplikler mevcuttur.
Bütün bunlar Kâdir ve Cebbâr olan Allah'ın fazlı, kâhir ve yaratan'ın kahrıdır. Yaratılmışlardan hiçbirinin burada dahli yok-tur. Aksine O'nun mahlûkuna O'nun celâl ve azameti altında baş eğip zillet göstermekten başka birşey düşmez. İnkârcı körler ise bunun keyfiyetini bilmemekten ve sebep ile illetini zikretmekten dolayı zanlarının oklarını atmaktan başka birşey yapamazlar. Bu bakımdan mağrur cahil der ki: 'Su, tabiatiyle ağır olduğundan aşağı iniyor! Suyun iniş sebebi ancak budur!'
Cahil, bu bilginin sadece kendisine ait olduğunu zanneder ve bu bilgiyle sevinir. Oysa eğer kendisine 'Tabiatın mânâsı nedir? Tabiatı yaratan kimdir? Suyun tabiatını ağır olarak yaratan kimdir? Ağacın diplerine dökülen suyu ağır olmasına rağmen inceltip oradan en üst dallara çıkartan kimdir? Su nasıl önce alta sızdı, sonra damarların boşluklarından, yavaş yavaş, üste yükseldi?' diye sorsak ne diyecek? Öyle ki su yaprakların bütün taraflarına yayılır, fakat görülmez. Ancak her yaprağın her cüzü ondan gıdalanır. Su, o yapraklara küçücük ve kılcal damarların boşluklarından girer. Yaprağın aslı olan damar, ondan kana kana içer. Sonra o büyük ve yaprağın uzunluğunda yayılmış damardan küçücük damarlar yayılır. Sanki büyük damar bir nehir gibidir, ondan yayılan küçük isale boruları ayrılır.
Büyük damar bir nehir gibidir, ondan yayılan küçük damarlar ise, arklar gibidir. Sonra o arklardan onlardan daha küçük isale boruları ayrılır. Sonra onlardan da örümcek ağına benzer ince ve gözün görmediği ipler (damarlar) yaprağın bütün yassılığına yayılır.
Dolayısıyla gıdalandırmak, geliştirmek, sulandırmak, tazeliği ve yeşilliği muhafaza etmek için su o damarlardan yaprağın diğer parçalarına ve meyvelerin diğer cüzlerine ulaşır. Eğer (tabiatçının dediği gibi) su, tabiatıyla daima aşağıya doğru hareket ediyorsa, acaba nasıl yukarıya çıkıyor? Eğer bu çıkış, bir çekenin çekmesiyle oluyorsa acaba onu teshîr eden kimdir? Eğer sonunda göklerin ve yerin yaratanına mülk (dünya) ve melekût (ahiret) cebbârına dayanır ve varırsa acaba başlangıçta neden ona havale edilmiyor? Bu bakımdan cahilin en son varacağı nokta, akıllının başlangıç noktasıdır.
O'nun (büyük kudretinin) ayetlerinden biri de göklerin, yerin ve göklerde bulunan yıldızların melekûtudur. Bu, emrin tamamıdır. O halde kim herşeyi idrâk edip, göklerin acaiplerini elinden kaçırırsa, herşey onun elinden kaçmış demektir. Yer, denizler, haya, göklerden başka her cisim, göklere oranla, denizde bir damla, hatta bir damladan daha küçüktür. Sonra dikkat et ki Allah Teâlâ göklerin ve yıldızların durumunu Kur'an'da nasıl büyütmüştür? Kur'an'ın hiçbir sûresi yoktur ki çeşitli ayetlerinde bu husustan söz edilmesin. Bunlara yapılan nice yeminler vardır; Kur'an'daki şu ayetler gibi:
Burçlara sahip göğe andolsun!(Burûc/1)
Göğe ve târıka andolsun! (Târık/1)
(Çeşitli) yolları bulunan göğe andolsun ki!(Zâriyat/7)
Göğe ve onu bina edene kasem olsun! (Şems/5)
Güneşe ve onun aydınlığına, ona tâbi olduğu zaman ay'a andolsun!(Şems/1-2)
Yoo, yemin ederim o geri kalıp gizlenenlere, geri dönüp (ışık) verenlere!(Tekvîr/15)
İnmekte olan yıldıza andolsun ki!(Necm/l)
Yoo, yıldızların yerlerine yemin ederim! Eğer bilirseniz, bu büyük bir yemindir. (Vâkıa/75-76)
Böylece anlaşıldı ki necis bir damlanın acaipliklerinin marifetinden geçmiş ve gelecekler aciz kalmıştır. Allah'ın kendileriyle yemin ettikleri şeylerin marifetinden de aciz kalmışlardır. Allah'ın kendisiyle yemin ettiği şeylere rızıkları havale ve izafe etmesi hakkında ne zannediyorsun?
Semada rızkınız da var, uyarıldığınız (azap) da var. (Zâriyat/22)
Bu hususta düşünenleri överek şöyle buyurmuştur:
Onlar ayakta iken, otururken ve yatarken Allah'ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler!(Âlu İmran/191)
Hz. Peygamber (s.a) bu ayetle ilgili olarak şöyle demiştir:
Bu ayeti okuyup sonra bıyığını bükene (aldırmayana) azap olsun!13
Allah Teâlâ, bunlardan yüz çevirenleri kötüleyerek şöyle buyurmuştur:
Göğü (düşmekten) korunmuş bir tavan yaptık. Onlarsa hâlâ O'nun ayetlerinden yüz çeviriyorlar.(Enbiyâ/32)
Acaba bütün deniz ve yerlerin göklere nisbeti ne olabilir? Oysa onlar yakında değişirler. Gökler ise sağlam, kuvvetli ve kıyamete kadar değişmekten korunmuştur.
Onun için Allah Teâlâ göklere 'korunmuş' diye ad vererek şöyle buyurmuştur:
Göğü korunmuş bir tavan yaptık.(Enbiya/32)
Üstünüze yedi sağlam (gök) bina ettik.(Nebe/12)
Yaratılışca siz mi daha çetinsiniz, yoksa gök mü? (Allah) onu yaptı. Kalınlığını (tavanını) yükseltti, onu düzenledi.(Naziat/27-28)
İzzet ve ceberrût'un acaipliklerini görmen için melekûta dikkatle bak! Zannetme ki melekûta bakışının mânâsı gözünü oraya uzatman ve dolayısıyla göğün maviliğini, yıldızların ışık ve ayrılığını görmendir. Çünkü hayvanlar da bu bakışta seninle ortaktır.
Eğer böyle bir bakış kastedilseydi Allah Teâlâ şu sözü ile Hz. İbrahim'i övmezdi:
Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk ki kesin inananlardan olsun!(En'âm/75)
Kur'an, göz ile idrâk edilen şeyleri Mülk ve Şehadet tâbiriyle ifade ediyor. Gözün görmediği şeyleri ise Gayb ve Melekût'la ifade ediyor. Allah Teâlâ gayb ve şehadetin âlimidir. Mülk ve melekûtun cebbârıdır. Hiç kimse O'nun ilminden, dileğinden başka birşeyi ihâta edemez. O, gaybın âlimidir. Razı olduğu peygamberden başka hiç kimseyi gaybına muttali kılmaz. (Bunlar Kur'an'ın hükümleridir).
Ey akıllı insan! Tefekkürünü melekûtta gezdir. Böylece göklerin kapısının senin için açılması ümit edilir. Dolayısıyla kalben göklerin etrafında, kalbinle arşın huzurunda duruncaya kadar de-vam et! İşte o zaman Hz. Ömer'in rütbesine ulaşman ümit edilir; zira o şöyle demiştir: 'Kalbim rabbimi gördü!'
En uzağa varmak ancak en yakını geçtikten sonra mümkündür. Sana en yakın olan şey nefsindir. Sonra merkezin olan kürre-i arzdır. Sonra seni kapsayan havadır. Sonra bitki hayvan ve yeryüzündeki şeylerdir. Sonra fezanın acaiplikleridir. O da gök ile semanın arasındaki şeylerdir. Sonra yıldızlarıyla beraber yedi göktür. Sonra kürsî sonra arş, sonra arş'ın hameleleri ve göklerin idarecileri olan meleklerdir. Sonra ondan arş, kürsî, gök, yer ve aralarındakinin sahibi olana bakmaya geçersin! Bu bakımdan seninle bunlar arasında büyük sahralar, uzun mesafeler, yüce ve geçilmesi zor geçitler vardır. Oysa sen daha diğerlerine nisbeten düşük ve yakın olan geçidi bile geçmiş değilsin. O da nefsini bilmendir. Nefsini bilmediğin halde rabbinin marifetini iddia ederek 'Rabbimi tanıdım. Kullarını tanıdım. O halde neyin hakkında düşüneyim? Neye bakayım?' diyorsun.
Şimdi başını kaldır göğe bak. Göğe, onun yıldızlarına, onların deveranına, doğuşuna, batışına, güneşine ve ayına bak. Doğuşların ve batışların değişik oluşuna, seyrinden herhangi bir değişiklik ve hareketinde herhangi bir gevşeme olmaksızın, daima hareket edişine bak! Bütün bunlar mukadder bir hesaba göre tertip edilmiş konaklarda cereyan ederler. Allah Teâlâ onları, Kitab'ı dürmek gibi, duruncaya kadar ne arttırır, ne de eksiltir. Yıldızların çokluğunu ve renklerinin değişikliğini düşün! Bunların bir kısmı kırmızılığa, bir kısmı da beyazlığa meyleder! Bir kısmı kurşunî renge kaymaktadır. Sonra şekillerinin değişikliğine bak! Bazıları akrep, bazıları koç, bazıları öküz, bazısı aslan, bazısı insan suretindedir. Yeryüzünde hiçbir suret yoktur ki onun misali gökte bulunmasın. Sonra güneşin bir senelik müddeti içinde feleğin etrafında dönüşüne bak! Sonra o güneş hergün doğar ve Allah Teâlâ'nın kendisi için müsahhar kıldığı başka bir seyir ile batar. Eğer onun doğuş ve batışı olmasaydı gece ile gündüz oluşmaz ve zamanlar bilinmezdi.
Kainatı devamlı olarak ya karanlık veya aydınlık kaplardı. Dolayısıyla çalışma vakti, istirahat vaktinden ayırd edilemezdi. Allah Teâlâ'nın, geceyi nasıl örtü, uykuyu istirahat, gündüzü geçim vasıtası kıldığına dikkat et! Allah Teâlâ'nın geceyi gündüze, gündüzü geceye idhâl etmesine ve onların üzerine özel bir tertipte fazlalık ve eksikliği sokmasına dikkat et! Güneşin seyrini göğün ortasından kaydırmasına bak! Öyle ki güneşin kayışı sebebiyle, yaz, kış, bahar ve güz mevsimleri meydana geldi.
Bu bakımdan güneş, göğün ortasındaki yolundan birazcık inse hava soğur, kış meydana gelir. Göğün ortasında bulunduğunda hararet şiddetlenir. İkisinin arasında olduğunda mevsim normale döner. Göklerin acaibinin cüzlerinden birinin binde birini saymaya dahi imkan yoktur. Bu ancak tefekkür yolu için bir uyarmadır. Kısacası, yıldızlardan hiçbiri yoktur ki yaratılışında, mik-tarında, şeklinde, renginde, göğe konmasında, göğün ortasına yakın ve uzak oluşunda, yanındaki yıldızlara yakınlık ve uzaklığında Allah Teâlâ'nın birçok hikmeti olmasın!
Bedenin azalarını da bunlara kıyas et! Zira hiçbir cüz yoktur ki onda bir veya birkaç hikmet bulunmasın. Fakat göğün işi daha büyüktür. Hatta yer âlemi ile gök âlemi arasında nisbet yoktur. Ne cisminin büyüklüğünde, ne de mânâlarının çokluğunda nisbet vardır. Mânâların çokluğundaki ve aralarındaki farklılığı, yerin büyüklüğündeki ve aralarındaki farklılığa kıyas et! Zira yerin büyüklüğünü ve etrafının genişliğini ve hiçbir insanın onun etraflarını dolaşmaya gücünün yetmediğini bilirsin. Oysa düşünürler ittifak etmişlerdir ki güneş, yüz altmış küsür defa yeryüzünden büyüktür. Haberlerde de güneşin büyüklüğüne delâlet eden mânâlar vardır.14
Sonra gözünle gördüğün yıldızların en küçüğü dünyadan sekiz kat büyüktür. En büyükleri ise dünyadan yaklaşık olarak yüzyirmi kat daha büyüktür. İşte bununla yıldızların yüksekliği ve uzaklığı anlaşıldı; zira uzaklığından dolayı küçük görünmektedirler.
Bunun için Allah Teâlâ onların uzaklığına işaret ederek şöyle buyurmuştur:
Kalınlığını (tavanını) yükseltti, onu düzenledi. (Naziat/28)
Haberlerde vârid olmuştur ki iki göğün arası beşyüz senelik mesafedir.15
Madem ki bir yıldız dünyadan birkaç defa daha büyüktür. O halde yıldızların çokluğuna, sonra yıldızların toplandığı göğe ve onun azametine bak! Sonra hareketinin süratine bak ki hareket ettiğini bile hissetmemektesin! Nerde kaldı ki süratini hissedesin. Fakat şüphe etme ki gök, bir anda bir yıldızın enliliği kadar mesafe kateder; zira bir yıldızın ilk parçasının doğuşundan tamamına kadar az bir zaman vardır. Oysa o yıldız, yüz defa belki daha fazla dünyadan büyüktür. Bu bakımdan bu azıcık lâhzada, felek yüz defa yeryüzü kadar hareket etmiştir. İşte böylece, daimî olarak deveran etmektedir. Oysa sen bundan gafilsin!..
Cebrail'in (a.s) onun hareketinin süratini nasıl ifade ettiğine dikkat et! Zira Hz. Peygamber (s.a) Cebrâil'e 'Güneş zâil oldu mu?' dedi. Cebrâil 'Hayır! Evet!' dedi, Bunun üzerine Hz. Peygamber 'Sen nasıl hem hayır, hem evet dersin?' dedi. Cebrâil dedi ki: 'Hayır dememle, evet demem arasında güneş beşyüz senelik bir mesafe katetti'.
Bu bakımdan güneşin büyüklüğüne bak! Sonra hareketinin süratine, sonra hakîm ve yaratıcı'nın kudretine bak! Güneşin genişliğine rağmen onu nasıl küçücük gözbebeğine sığdırmıştır? Hatta yerde oturup, gözlerini güneşe doğru açar, kürsünün hepsini görürsün.
Bu bakımdan büyüklüğüne, yıldızların çokluğuna rağmen bu göğe değil, onun yaradanına bak ki onu nasıl yaratmış? Onu gözle görülecek bir direk olmaksızın ve askı bulunmaksızın nasıl durdurmuş? Bütün âlem bir ev gibidir, gök de onun tavanı! Bu bakımdan hayret etmen gerek. Çünkü bir zenginin evine girdiğinde o evi boyalarla, altın yaldızlarla süslenmiş görürsün. O ev hakkındaki hayretinin sonu gelmez. Durmadan onu hatırlar, hayat boyunca onun güzelliğini anlatırsın. Oysa daima şu büyük eve (kâinata), onun arzına, tavanına, havasına, mobilyasına, acaipliklerine, hayvanlarının garipliklerine, nakışlarının hayret vericiliğine bakarsın. Sonra bunun hakkında konuşmaz, kalbinle buna iltifat etmezsin! Oysa bu ev, durmadan anlattığın evden daha aşağı değildir. Oysa o anlattığın ev şu kâinat evinin en kıymetsiz parçası olan yeryüzünün bir parçasıdır. Buna rağmen kainat evine bakmazsın. Oysa bu bakmayışın sebebi; ancak onun rabbinin evi olmasıdır. Öyle ev ki rabbin tek başına onu bina ederek tertip etmiştir. Oysa nefsini, rabbini ve rabbinin evini unutmuş, işkemben ve tenasül uzvunla meşgul olmaktasın! Senin şehvet ve haşmetinden başka bir hedefin yoktur. Bütün isteğin mideni doldurmandır. Oysa hayvanın yediğinin onda birini yemeğe muktedir değilsin.
Bu duruma göre hayvan senden on derece üstündür. Senin haşmetten amacın da insanların sana yönelip huzurunda münafıklık yapıp aleyhindeki pis inançlarını gizlemeleridir. Eğer onlar, seni sevdiklerinde doğru söylerlerse, ne senin için, ne kendileri için fayda veya zarar vermeye, ölümü defedip hayatı celbetmeye ve kabirden kalkmaya güçleri yetmez. Bazen memleketinde yahudi ve hristiyanların zenginlerinden dünyevî mertebesi senin mertebenden daha fazla olanı olur. Buna rağmen sen bu gurur ile meşgul olmuş, göklerin ve yerin melekûtunun güzelliğine bak-hmaktan gafil olmuşsun.
Sonra melekût ve mülkün sahibinin celâline bakmaktan alınan zevkten gafil olmuşsun. O halde senin ve aklının misâli, karıncanın misâli gibidir ki karınca padişahın, yüksek duvarlı, temelleri kuvvetli, cariye ve gılmanlarla süslenmiş, zahire ve güzel eşyalarla donatılmış köşklerinin birinde yapmış olduğu hücresinden çıkar. Yuvasından çıkıp arkadaşına rastladığında eğer konuşmaya gücü yetiyorsa yuvasından, gıdasından ve gıdasını nasıl depo ettiğinden başka bir şeyden konuşmaz. İçinde bulunduğu köşkün ve o köşkte bulunan padişahın haline gelince, o karınca bundan uzak ve bu hususta düşünmekten pek ırak bulu-nur. Zaten karınca nefsine, gıdasına ve yuvasına bakmayı bırakıp başka şeyleri düşünmeye güç yetiremez. Nasıl ki karınca, içinde bulunduğu köşkten, o köşkün taban ve tavanından, duvarlarından ve odalarından gafil ise, o köşkte duranlardan da gafildin Öyleyse sen de Allah'ın beytinden, göklerin sakinleri olan meleklerinden gafilsin. Senin göklerden bildiğin, ancak karıncanın evinin tavanından bildiği kadardır. Gök meleklerinden, ancak karıncanın senden ve evinin sakinlerinden bildiğini bilmektesin! Evet! Karıncanın seni, köşkünü ve o köşkteki sanatkârın sanatındaki garâibi bilme imkânı yoktur. Sen ise melekût âleminde tefekküren cevelân etmeye ve acaibini bilmeye güç yetirir ve halkın gafil kaldığı noktalara dalabilirsin. Bu bakımdan biz bu tarz incelemeden konuşma dizginini çekelim. Çünkü bu, sonu gelmez bir meydandır. Eğer biz, uzun ömürler boyunca, bunu saymaya devam etsek, Allah Teâlâ'nın bir lütûf olarak bize vermiş olduklarının izahına gücümüz yetmez.
Bizim bütün bildiğimiz, âlimler ile velîlerin bildiğine nisbeten az ve kıymetsizdir. Onların da bildikleri peygamberlerin (a.s) bildiğine nisbeten az ve kıymetsizdir. Peygamberlerin de bildiğinin tamamı Hz. Peygamber'in bildiğine nisbeten azdır. Bütün peygamberlerin bildikleri İsrâfil, Cebrâil ve ikisine benzer, mukarreb meleklerin bildiğine nisbeten azdır.16
Sonra meleklerin, cinlerin ve insanların bütün ilimleri. Allah'ın ilmine izafe edildiğinde ona ilim adını vermeye bile müstehak değildir. Hatta ona dehşet, hayret, kusur ve acizlik demek daha uygun olur. Bu bakımdan kullarına bildiklerini öğreten Allah, sonra hepsine hitap ederek şöyle buyurmuştur:
Ve size ilimden pek az birşey verilmiştir.(İsrâ/85)
İşte bunlar, Allah'ın mahlûku hakkında düşünenlerin tefekkürünün cereyan ettiği cümlelerin düğümlerinin mânâsıdır. Bunların içinde Allah'ın zatı hakkında tefekkür yoktur. Fakat şüphesiz ki mahlûk hakkındaki tefekkürden yaratıcının marifeti, azameti, celâl ve kudreti öğretilir. Allah'ın sanatının acaipliğinin marifetini ne kadar fazla elde edersen, O'nun celâl ve azameti hakkındaki marifetin daha fazla tamamlanır. Nitekim ilmini bildiğinden ötürü bir âlimi tâzim edip, onun telif veya şiirinden garip ve acaip olan şeylere muttali olursan onun hakkındaki bilgin artar. Onun güzelliğinden ötürü ona olan hürmetin çoğalır. Hatta onun kelimelerinden her kelime, onun şiirlerinden her fıkra, se-nin kalbinde onun derecesini artırır. Öyle ki bu onu nefsinde bü-yütmeyi gerektirir. İşte böylece Allah'ın mahlûku, tasnif ve telifi hakkında düşün! Varlıkta her ne var ise, hepsi Allah'ın mahlûkundan ve tasnifindendir. Bunlar hakkında düşünmenin sonu gelmez. Ancak her kul için bunlardan rızık olunduğu kadarı vardır. Bu bakımdan söylediklerimizle yetinip kısa keselim. Şükür bahsinde tafsilatlı olarak bahsettiğimizi hatırlatalım. Çünkü orada Allah'ın fiiline, bize ihsan ve nimet olması hasebiyle bakmıştık. Bu bahiste ise, sadece Allah'ın fiili olması hasebiyle baktık. Hakkında düşündüğümüz her şeye tabiatçı bir kimse de bakar ve düşünür. Tabiatçının bakışı dalâlet ve şekavetinin sebebi olur. Muvaffak olan bir kimsenin bakışı ise hidayet ve saadetine sebep olur. Gökte ve yerde hiçbir zerre yoktur ki Allah onunla dilediği kulunu sapıtmasın ve dilediği kuluna hidayet etmesin. Bu bakımdan bu şeylere Allah'ın fiil ve sanatı olması itibarıyla bakan bir kimse, bu bakışından Allah'ın celâl ve azametinin marifetini öğrenir ve bununla hidayet olunur. Çünkü sebeplerin müsebbibine bağlanmaları bakımından değil, sadece bazısının bazısına tesir etmesi bakımından bunlara bakan bir kimse sapıtır ve helâk olur. Bu bakımdan sapıklıktan Allah'a sığınır, minnet, kerem, fazilet, cömertlik ve rahmetiyle bizi cahillerin ayaklarının kayışından korumasını dileriz.
Münciyât bölümünün dokuzuncu kitabı Kitab'ul-Fikr de Allah'ın izniyle tamamlanmış bulunuyor. Hamd bir ve tek olan Allah'a mahsustur. Salât ve selâm efendimiz Hz. Muhammed'in, onun âlinin ve ashabının üzerine olsun!
Bu bölümün ardından Kitabu Zikr'il-Mevt ve Mâ Ba'dehu (Ölüm ve Sonrası) adlı son bölüm gelecek ve böylece Allah'ın hamdi ve keremiyle İhyâ-i Ulûm'id-Din adlı eserimiz tamamlanacaktır.
12) Irâkî aslını görmediğini söylemiştir.
13) Deylemî, (Hz. Aişe'den)
14) İmam Ahmed, (Abdullah b. Ömer'den)
15) Tirmizî, (hadîs-i garîb olarak)
16) Bu ibare meleklerin peygamberlerden daha üstün olduğunu îma etmektedir. Bu görüş İmam Gazâlî'nin tasvip ettiği bir görüştür. Ehl-i Sünnet âlimle-rinin bu hususta değişik görüşleri vardır. (İthaf 'us-Saade, X/318)

islam