Yeni

Emr-i bi'l-Ma'ruf ve Nehy-i an'il-Münker'in Farziyeti


2 Emr-i bi'l-Ma'ruf ve Nehy-i an'il-Münker'in Farziyeti

Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münkerin farz olduğunu ve faziletini aklı selim sahipleri onaylamış ve ümmet üzerinde icma etmiş olmakla birlikte, bu esasa ayet ve hadîsler de işaret etmektedirler.
Ayetler
İçinizden insanları hayra çağıracak, iyiliği emredecek, kötülükten alıkoyacak bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.(Âlu İmran/104)
Bu ayette emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker in farziyeti bildirilmektedir. Çünkü Allah Teâlâ'nın 'veltekün' sözü bir emirdir. Emrin zâhiri ise farziyet ifade eder. Aynı zamanda ayette, Müslümanların kurtuluşlarının emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapmalarına bağlı bulunduğu ciheti de beyan edilmiştir. Çünkü Allah Teâlâ hasr yaparak şöyle buyurmuştur: 'Ve ülâike hümül müflihûn' (İşte ancak onlar kurtuluşa erenlerdir). Ayette emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker'in farzı ayn değil farzı kifâye olduğu ciheti de beyan edilmiş ve bir cemaatin bu vazifeyi yapması halinde o cemaatin diğer fertlerinin boynundan mesuliyetin kalktığı da açıklanmıştır. Çünkü Allah Teâlâ, ayette 'hepiniz iyiliği emrediciler olunuz' dememiştir. 'İçinizden bir topluluk insanları hayra çağırsın' demiştir. O halde bir fert veya bir cemaat bu vazifeyi yerine getirirse, cemiyetin diğer fertlerinden sorumluluk düşer. Allah Teâlâ, 'kurtuluş'u, bu vazifeyi bilfiil yapanlara tahsis etmiştir. O halde eğer bütün halk, bu vazifeyi yapmayıp ihmal ederse, gelen tehlike bütün cemiyeti kasıp kavuracaktır. Hele imkânı olup da bu vazifeyi ihmâl edenler, şeksiz ve şüphesiz gelecek olan felâkete mâruz kalacaklardır.
’Ama hepsi bir değildir. Kitap ehli içinde, gece saatlerinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanan bir topluluk da vardır. Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayır işlerine koşuşurlar. İşte onlar iyilerdendir.’(Âlu İmran/113–114)
Dikkat edilirse, Allah Teâlâ, bu ayeti celîlede mücerret olarak Allah'a ve son güne iman etmekten ötürü onların salih olduklarına şahitlik yapmamış, aksine bu imana iyiliği emretmek ve kötülüklerden vazgeçirmek hususunu da eklemiştir.
Erkek ve dişi bütün mü'minler birbirlerinin yardımcılarıdır. İyiliği emrederler, kötülükten alıkoyarlar. Namazı gereği üzere kılarlar. Zekâtı verirler.(Tevbe/71)
Bu ayette Allah Teâlâ, mü'minleri 'iyiliği emrederler, kötülükten alıkoyarlar' diye vasıflandırmaktadır. Bu bakımdan bu vasfa sahip bulunmayan kimse, bu ayette vasıflandırılan 'Müslüman' cemaatinin dışında kalır.
’İsrailoğulları'ndan kâfir olanlara hem Dâvud'un, hem de Meryem oğlu İsa'nın diliyle lânet olundu. Bunun sebebi; isyan etmeleri ve hakkın sınırını aşmış olmalarıydı. Onlar birbirlerini yaptıkları kötülükten alıkoymazlardı. Gerçekten ne kötü iş yapıyorlardı!’ (Mâide/78–79)
Bu hüküm, şiddetin en sonudur. Zira Allah Teâlâ, kötülükleri önlemeyi terk ettiklerinden dolayı lâneti hak ettiklerini beyan buyurmaktadır.
‘Siz insanlar için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmet-siniz. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarsınız.’ (Âlu İmran/11O)
Bu ayeti celîle 'iyiliği emretmek' ile 'kötülüğü önlemenin faziletine işaret eder; zira Allah Teâlâ, Müslümanların böyle yaptıkları için, en hayırlı topluluk olduklarını beyan buyurmaktadır.
‘Artık onlar, edilen nasihatleri unutunca, biz de kötülükten alıkoyanları kurtardık. Zulmedenleri ise, çıkardıkları fesatlar yüzünden, şiddetli bir azap ile yakaladık.’ (A'raf/165)
Allah Teâlâ, 'onların kötülüğü önledikleri'nden ötürü 'kurtuluş' tan istifade ettiklerini beyan buyurmaktadır ve bu ilâhî beyan kötülüğü önlemenin farz olduğuna işaret eder.
‘Onlar o mü'minlerdir ki, eğer kendilerini yeryüzünde iktidar mevkiine getirirsek, namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten alıkoyarlar.’ (Hac/41)
Allah Teâlâ, bu ayeti celîlede, namaz kılmayı ve zekât vermeyi, 'iyiliği emretmek' ve 'kötülüğü yasaklamakla eşit tutmuştur.
’İyilik etmek ve fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın. Günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde yardımlaşmayın.’ (Mâide/2)
Bu ayetteki emir kesin bir emirdir. Yardımlaşmanın mânâsı 'yardımlaşmayı teşvik ediniz, hayır ve hasenat yollarını kolaylaştırınız, şerrin yollarını kapatınız' demektir. Düşmanlık yolları ise, imkân nisbetinde kapatılmaya çalışılır.
’Rabbanilerin ve hahamların, onları günah söz söylemekten, haram yemekten menetmeleri gerekmez miydi? Yaptıkları şey ne kötüdür!’ (Mâide/63)
’Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan menetmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulüm yapanlar ise kendilerine verilen refahın ardına düştüler ve hep 'mücrim' günahkâr oldular.’ (Hud/116)
Allah Teâlâ, bu ayetinde bozgunculuğu yasaklayan az bir grup hariç, onların hepsini helâk ettiğini bildirmektedir.
‘Ey mü'minler! Adâleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edenler olun, kendinizin yahut ana ve babanızla, yakın akrabanızın aleyhinde bile olsa...’(Nisa/135)
Bu, anne, baba ve yakınlar için 'iyiyi emretmek' demektir.
’Onların fısıldaşmalarının çoğunda hayır yoktur. Ancak sadaka vermeyi veya bir iyilik etmeyi yahut da insanların arasını düzeltmeyi emreden müstesnadır. Kim de bu işleri Allah'ın rızasını arıyarak yaparsa, biz ona ahirette büyük bir mükâfat vereceğiz.’(Nisa/114)
’Eğer mü'minlerden iki grup çarpışırlarsa, hemen aralarını düzeltin. Eğer onlardan biri (Allah'ın hükmüne razı olmayarak) ötekine saldırırsa, o vakit tecavüz edenle, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın.’(Hucurât/9)
Çarpışanların arasını düzeltmek; zulmü yasaklamak ve tâata çevirmek demektir. Eğer karşı taraf bunu kabûl etmezse, Allah Teâlâ onunla çarpışmayı emrederek şöyle buyurmuştur: 'O vakit saldıranla Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşınız'. (Hucurât/9) Bunun mânâsı, kötülüğü önlemek ve yasaklamaktır.

 

2.1 Hadîsler

Hadîsler
Hz. Ebubekir okuduğa bir hutbede şöyle der:
‘Ey insanlar! Siz şu ayeti okuyor ve tam aksine yorumluyorsunuz:
Ey iman edenler! Nefislerinizi düzeltmek, üzerinize borçtur. Siz düzelip doğru yolda bulunduktan sonra yolunu şaşıranlar size zarar veremez. (Maide/105)
Oysa ben Hz. Peygamberden şunları dinledim: 'Günah işleyen bir kavmin içinde o günahları yasaklayacak güç ve kuvvette bir kimse varsa buna rağmen yasaklamazsa, Allah Teâlâ'nın nez-i ilahîsinden bütün onları kapsayan bir azabın gelmesi onlar için pek yakındır'.(1)
Yukarıdaki ayetin (Maide/105) tefsiri sorulduğunda, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Ya Ebu Sa'lebe! İyiliği emret! Kötülükten alıkoy! İtaat edilen bir cimriliği, arkasından gidilen bir hevayı, seçilen bir dünyayı ve her fikir sahibinin görüşüne güvendiğini gördüğün zaman, sadece kendini kurtarmaya bak! Halk tabakasının durumunu oluruna bırak! Muhakkak sizin arkanızda kapkaranlık gecenin parçaları gibi fitneler vardır. O fitneler içerisinde sizin üzerinde bulunduğunuz inancın benzerine sımsıkı yapışan bir kimse için sizden elli kişinin ecri kadar ecir vardır. 'Ey Allah'ın Rasûlü! Onlardan elli kişinin sevabı kadar sevabı vardır değil mi? ('Sizden' ibaresi yanlışlıkla mı kullanıldı?)' diye sorulduğunda, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: 'Hayır! Sizden elli kişinin sevabı kadar sevabı vardır. Çünkü onlar hayrı işlemek hususunda bir yardımcı bulamazlar'.(2)
İbn Mes'ud'a bu ayetin tefsiri sorulduğu zaman, şöyle demiştir: 'Bu zaman, ayetin bahsettiği zaman değildir. Çünkü o va'z ve nasihat bugün makbuldür. Fakat yakında öyle bir zaman gelecek ki o zaman siz iyiliği emredeceksiniz, sizin başınıza şöyle şeyler getirilecektir. Siz söyleyeceksiniz, ama sözünüz kabul edilmeyecektir. İşte o zaman nefsinizi kurtarmaya çalışınız. Siz hidayette olduğunuz takdirde başkasının sapıtması size zarar vermez'.
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Yemin ederim! Ya siz iyiliği emreder kötülükten sakındırırsınız veya Allah Teâlâ, sizin kötülerinizi size musallat eder. Böyle olduktan sonra sizin hayırlılarınız dua ederler, fakat duaları kabul edilmez.(3)Bu hadîsin mânâsı 'sizin korkunuz ve büyüklüğünüz kötülerin gönlünden ve gözünden düşecek, artık onlar sizden korkmayacaklardır' demektir.
Ey insanlar! Allah Teâlâ buyurur ki; 'Çağırıp cevap almadan önce iyiliği emredip kötülüğü önlemeye çalışınız'.(4)Salih ameller, Allah yolundaki cihada nisbetle ancak engin bir denize üfürmek kadar kıymet taşır. İyi ve salih amellerin tamamı ve Allah yolundaki cihad, emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker'e nisbeten engin bir denize üfürmek kadar kıymet taşır.(5)
Muhakkak ki, Allah Teâlâ, kulunu 'sen münkeri gördüğün halde onun yasak olduğunu söylemekten seni meneden nedir?' diye kınar! O haldeyken Allah Teâlâ, eğer kuluna kendisini kurtaracak delili telkin ederse kul şöyle der: 'Ya rabbî! Sana güvendim ve halktan ayrıldım. (Onun için bu vazifeyi ihmal ettim)'.(6)
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
—Sakın yolların kenarlarında oturmayınız.
—Biz oralarda oturmak mecburiyetindeyiz. Çünkü yol kenarları bizim toplantı yerlerimizdir. Orada dertlerimizi konuşur, müzakere ederiz.
—Siz oralarda oturmaya devam edecekseniz, hiç değilse yolun hakkını veriniz.
—Yolun hakkı nedir?
—Haram bakıştan gözü korumak, geçenlere eziyet vermemek, selâmların karşılığını vermek, emri bi’l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapmaktır.(7)
Âdemoğlu, bütün konuştuklarından mesuldür ve hiçbir konuşması onun lehinde değildir. İyiliği emretmek veya kötülükten alıkoymak veyahut da Allah'ın zikrini yapmak bundan müstesnadır!(8)
Allah Teâlâ havassa avam tabakasının günahlarından ötürü azap etmez. Meğerki havass tabakası cemiyetin arasında yayılmış bir kötülüğü görüp gücü yettiği halde onu önlemeye çalışmış olmasın!(9)
Ebu Umame el-Bâhilî (r.a).Hz. Peygamberden (s.a) şu hadîsi rivayet etmektedir:
—Kadınlarınız baştan çıktığı, gençleriniz fasıklaştığı ve sizde cihadı terk ettiğiniz zaman acaba durumunuz ne olacak?
—Bu söylediğiniz olacak mı?
—Evet! Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim, bundan daha şiddetlisi de olacaktır!
—Bundan daha şiddetlisi nedir?
—Siz iyiliği emretmediğiniz ve kötülükten menetmediğiniz zaman durumunuz ne olacak?
— Bu olacak mı?
—Evet! Beni sevk ve idare eden Allah'a yemin ederim, bundan daha şiddetli ve dehşetlisi de olacaktır.
—Bundan daha şiddetlisi nedir?
—İyiyi kötü ve kötüyü iyi gördüğünüz zaman durumunuz ne olacak?
—Bu da mı olacak?
—Evet! Beni yoktan var eden Allah'a yemin ederim, bundan daha dehşetlisi olacaktır?
—Bundan daha dehşetlisi nedir?
—Kötüyü emrettiğiniz ve iyiyi yasakladığınız zaman durumunuz nasıl olacak?
—Bu olacak mı?
—Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki bundan daha şiddetlisi olacaktır.Zira Allah Teâlâ buyurmaktadır ki: 'Ben kendi zatıma yemin ettim. Onlar için öyle bir fitne koparacağım ki, hâlim bir kimse dahi o fitnede sersemleşip şaşkına dönecektir!'(10)
İbn Abbas Hz. Peygamber'in şu sözünü nakleder:
Sakın zulmen öldürülen bir kişinin yanında durma! Çünkü orada hazır bulunup da onu müdafaa etmeyenin üzerine lanet yağar. Sakın mazlum olarak dövülen bir kişinin yanında durma! Çünkü orada hazır bulunup onun müdafaasını yapmayanın üzerine lanet iner.(11)
Yine İbn Abbas Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu nakletmektedir:
Bir insan için herhangi bir makamda hazır bulunduğunda orada hak varsa, onu söylemekten daha uygun bir durum yoktur. Çünkü hakkı müdafaa etmesi, ne onun ecelini ileriye alır, ne de onun için takdir edilen bir rızıktan kendisini mahrum eder.(12)
Bu hadîs zâlim ve fasıkların evlerine ve içinde yasak işlenen yerlere (eğer o yasağı önlemek imkanı yoksa) girmenin caiz olmadığına işaret eder. Çünkü Hz. Peygamber 'orada hazır bulunanın üzerine lanet yağar' buyurmaktadır. O halde 'Ben acizim' deyip, zaruret olmaksızın, münkeri seyretmek caiz değildir ve bunun için de selefi salihînden bir cemaat pazarlarda, bayramlarda ve toplantılarda yasakların görüldüğünden dolayı uzlete çekilmeyi tercih etmişlerdir. Çünkü o münkerleri önlemekten aciz ve güçsüz idiler. Böyle bir durum ise, halkla oturup, kalkmaktan vazgeçmeyi gerektirir. Bunun için Ömer b. Abdülaziz şöyle demiştir: 'Seyyahların evlerini boşaltıp aile efradını bırakıp seyahat etmeyi tercih etmeleri, ancak bugün bizim başımıza gelen felaketlerin benzerinden ötürü olmuştur. Onlar şerrin belirdiğini, hayrın kaybolduğunu görüp, nasihatin kabul edilmediğini ve fitnenin baş gösterdiğini gördükleri ve o fitnenin kendilerini saracağından ve böyle olan kavmin üzerine ineceği mukadder olan azaptan sâlim kalacaklarından emin olmadıkları için bütün bunları terk edip seyahati tercih ettiler! Yırtıcı hayvanların komşuluğunu ve yerin bitirdiği bitkilerden yemeyi, bu kimselerin komşuluğundan ve nimetlerinden daha hayırlı gördüler'.
Ömer b. Abdülaziz bunları söyledikten sonra şu ayeti okudu: 'De ki: O halde hemen Allah'a kaçın! Gerçekten ben size Allah ta-rafından görevlendirilmiş apaçık bir uyarıcıyım'. (Zariyat/50)
İşte bir kavim kaçtı. Eğer Allah Teâlâ'nın peygamberliğe koyduğu sır olmasaydı, diyecektik ki ayetin muhatabı olanlar bu seyyahlardan daha faziletli değildirler. Çünkü bize gelen haberlerde, meleklerin bu tür seyyahları karşıladıklarını, ellerini sıktıklarını, bulutların ve yırtıcı hayvanların bu seyyahların birinin yanından geçerken seyyahın kendilerini çağırdığında derhal çağrısına uydukları bildirilmiştir. Seyyah ona der ki: 'Bana icabet etmeyi sana kim emretti?' O da seyyaha nereden emir aldığını haber verir. Oysa seyyah peygamber de değildir.
Ebu Hüreyre (r.a) Hz. Peygamber'in şöyle dediğini naklediyor:
Bir kimse, bir günahı görür, hoş karşılamazsa sanki o kimse o günahın işlendiği mecliste bulunmamıştır. Günahın işlendiği mecliste bulunmadığı halde günahı seven kimse ise, sanki o günah işlendiği zaman orada hazırmış gibi mesul olur.(13)
Hadîsin mânâsı kişinin günah işlenen mecliste herhangi bir zaruri ihtiyaçtan dolayı bulunmuş olması veya tesadüfen o günahın kendisinin yanında işlenmesiyle ilgilidir. Kasten oraya gitmek ise, daha önceki hadîsin de işaret ettiği gibi, ister işlenen günahı hoş karşılasın, ister karşılamasın mutlaka yasaktır.
İbn Mes'ud (r.a) Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet eder: Allah Teâlâ'nın gönderdiği her peygamberin muhakkak yardımcısı ve ashabı vardır. Peygamber onların arasında, Allah Teâlâ'nın istediği zamana kadar durur. Allah'ın kitabı ve emriyle onların içinde hükümleri uygular. Allah Teâlâ (c.c) nın peygamberinin canını kabzedinceye kadar durum böylece devam eder. Ondan sonra yardımcıları ve arkadaşları, Allah'ın kitabıyla ve peygamberlerinin sünnetiyle amel ederler. Onlar yok olduktan sonra minberlerin tepesinde bildiklerini haykıran kötü saydıklarını işleyen bir kavim gelir. Siz bu durumu gördüğünüz zaman her mü'mine düşen görev eliyle onların bu durumuna karşı çıkması, cihad etmesidir. Eğer eliyle cihada gücü yetmiyorsa, kalbiyle cihad etsin. Bunun ötesinde İslâm ve Müslümanlık yoktur.(14)
İbn Mes'ud (r.a) şöyle anlatır:
—Bir köyün halkı günah işliyordu. Onların günahlarını, içlerinden ancak dört kişi hor görüyordu. İçlerinden biri kalkıp 'Siz şu şu günahları işliyorsunuz' dedi ve onları menedip yaptıklarının çirkinliğini onlara teker teker söyledi. Onlar da ona karşılık aynı şekilde cevap verdiler ve yaptıklarından vazgeçmediler. Bu zat onlara küfretti, onlar da buna küfrettiler. Bu zat onlarla kavga etti, onlar da karşılık verip mağlup ettiler. Bu kişi mağlup olduktan sonra tenhaya çekilip 'Ya Rabbî! Ben onları menettim. Bana itaat etmediler. Onlara küfrettim, onlar da bana küfrettiler. Onlarla kavga ettim, beni mağlup ettiler' dedikten sonra çekip gitti.
O gittikten sonra başka biri kalktı. O milleti haram işlemekten alıkoymaya çalıştı. Ona da itaat etmediler. Küfredip karşılık verdiler, o da uzlete çekilip, 'Ey Allah’ım! Ben onları menettim bana itaat etmediler. Kendilerine küfrettim, bana karşılık verdiler. Eğer kavga etseydim beni mağlup edeceklerdi' dedikten sonra çekip gitti.
Bundan sonra üçüncüsü kalktı, Onları alıkoymaya çalıştı. Ona da itaat etmediler. Tenhaya çekildi ve 'Ya Rabbî! Ben onları menettim, bana itaat etmediler. Eğer onlara küfretseydim muhakkak bana küfredeceklerdi. Eğer kavga etseydim beni mağlup edeceklerdi' dedikten sonra çekip gitti.
Sonra dördüncüsü kalkıp 'Ya Rabbî! Muhakkak eğer ben onları menetmeye çalışmaya kalksaydım isyan ederlerdi. Küfretseydim bana küfrederlerdi. Eğer kavga etseydim beni mağlup ederlerdi' dedikten sonra o da çekip gitti.
İbn Mes'ud sonunda şöyle der: 'Dördüncü kişi, derece bakımından onların en eksiğidir. Fakat sizin içinizde onun gibisi de azdır'.İbn Abbas'ın rivayetine göre Hz. Peygamber'e şöyle sorulur:
—Acaba köyde salih kimseler olduğu halde köy helâk olur mu?
—Evet!
—Neden?
—O salih kişilerin gevşekliğinden, Allah'a karşı yapılan isyanlara ses çıkarmamalarından helâk olurlar.(15)
Cabir b. Abdullah Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Allah Teâlâ meleklerden birine 'Filan şehri halkının üzerine yık!' diye emir verince melek 'Ya Rabbî! Onların içeri-sinde göz kırpacak bir zaman kadar bile sana isyan etmeyen filan kulun vardır' der. Allah Teâlâ 'Hem onun, hem de diğerlerinin üzerine yık. Çünkü onun yüzü hiçbir zaman benim için ekşimedi' der.(16)
Hz. Âişe'nin rivayetine göre Hz. Peygamber şöyle buyurur:
—İçlerinde amelleri peygamberlerin amellerine benzeyen on sekiz bin kişi olduğu halde bir memleketin halkı azaba uğradılar.
—Bu nasıl olur?
—Onlar Allah için kızmıyorlardı! İyiyi emredip kötüyü menetmiyorlardı da ondan!(17)
Urve babasının şöyle dediğini rivayet eder: Hz. Musa (a.s) şöyle sorar:
—Ya Rabb! Kullarının hangisi sence daha sevimlidir?
—‘Nesr' denilen kuşun avına koştuğu gibi benim aşkıma koşan, küçücük çocuğunun annesinin memesine yapıştığı gibi salih kullarıma yapışan, kaplanın nefsi için öfkelendiği gibi, benim yasak ettiklerim işlendiği zaman öfkelenen kulum daha sevimlidir. Kaplan, nefsi için öfkelendiği zaman, karşısındakiler ister az, ister çok olsun, perva etmeden üstlerine atılıverir.Bu hadîs korkunun şiddetine rağmen, Allah rızası için çalışmayı aksatmamanın faziletini belirtmektedir.
Ebu Zer el-Gifarî der ki: Ebubekir Sıddîk 'Müşriklerle savaşmaktan başka cihad var mıdır?' diye sorduğunda, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
—Evet ya Ebu Bekir! Muhakkak Allah Teâlâ'nın yeryüzünde birtakım mücahid kulları vardır ki, diri oldukları, rızıklandıkları ve yeryüzünde yürüdükleri halde, şehidlerden daha üstündürler. Meleklere karşı Allah onlarla iftihar eder. Ümmü Seleme'nin Allah'ın Rasûlü için süslendiği gibi cennet onlar için süslenmiştir.
—Onlar kimlerdir?
—Onlar iyiliği emreden, kötülüğü yasaklayan, Allah için sevişen ve Allah için bozuşanlardır.
Sonra şöyle devam etti.
—Nefsimi kudret elinde tutan Allah yemin ederim, onlardan herhangi bir kul, şehidlerin köşkleri üzerinde bulunan bir köşkte bulunur. O köşkün üç yüz bin kapısı vardır. O kapıların kimi yakut taşından kimi yemyeşil zümrütten yapılmıştır. Her kapının üzerinde bir nûr vardır. O kişilerden her biri üç yüz bin ela gözlü ve kocasından başka kimseye dönüp bakmayan hurilerle evlenir. O hurilere baktıkça huriler de dönüp kendisine bakar ve kendisine şöyle derler: 'Sen filan filan günü hatırlıyor musun? O günde iyiliği emrettin ve kötülüğü yasakladın'. O kişi, o ela gözlü hurilerden hangisine bakarsa mutlaka kendisine dünyada yapmış olduğu emri bi’l ma'ruf ve nehyi an’il münker makamını hatırlatır.(18)
Ebu Ubeyde der ki: Hz. Peygamber’e 'Şehidlerin hangisi Allah'ın nezdinde daha azizdir?' diye sorduğumda şöyle buyurdu:
Zâlim bir idarecinin yanına varıp iyiliği emredip kötülükten meneden kişi! İdareci kendisini vurup öldürür. Eğer vali onu öldürmese, bu durumu yaptıktan sonra ne kadar yaşarsa yaşasın artık kalem onun aleyhinde bir şey yazmaz.(19)
Hasan Basrî Hz. Peygamber'in şu hadîsini nakleder:
Ümmetimin şehidlerinden en faziletlisi, zâlim bir idarecinin yanına varıp ona iyiliği emrettiği ve kötülükten menettiği için öldürülen kimsedir. İşte şehid budur! Bunun konağı, cennette Hz. Hamza ile Cafer-i Tayyar'ın konakları arasındadır.(20)
Hz. Ömer der ki: Hz. Peygamber'in şöyle dediğini duydum:
Adaleti emretmeyen kavim ne kötü bir kavimdir! Kötü kavim o kavimdir ki, iyiliği emretmediği gibi kötülüğü de yasaklamaz.(21)
1)Uzlet bölümünde geçmişti.
2)Ebu Dâvud, Tirmizî ve İbn Mâce
3)Bezzar, Taberânî
4)Ahmed, Beyhakî
5)Deylemî
6)İbn Mâce
7)Müslim, Buharî
8)Kitab'ul-İlim'de geçmişti.
9) Ahmed b. Hanbel
10)İbn Ebî Dünya, (zayıf bir Senedle); Ebu Yala, (Ebu Hüreyre'den zayıf bir senedle) Hadîsin 'Münkeri emrettiğiniz, ma'rufu yasakladığınız zaman durumunuz ne olacak?' şeklindeki bölümü)
11)Taberânî, Beyhakî
12)Beyhakî, Tirmizî, İbn Mâ:e
13) İbn Adiy
14) Müslim
15) Bezzar, Taberânî
16)Taberânî, Beyhakî
17)Irakî, bu hadîsin aslına rastlamadığını söylen
18) Irakî bu hadîsin aslına rastlamadığını söyler
19)Bezzar
20)Hâkim, Müstedrek
21)İbn Hibban, (Cabir'den zayıf bir senedle)
 

2.2 Ashab'ın ve Alimlerin Sözleri

Ashab'ın ve Alimlerin Sözleri
Ebu Derda (r.a) şöyle demiştir:'Allah'a yemin olsun, siz ya iyiyi emredecek, kötüyü yasaklayacaksınız veya Allah Teâlâ size zâlim bir sultanı musallat kılacaktır ki, o sultan sizin büyüklerinize hürmet, küçüklerinize merhamet etmez. Sizin iyileriniz onun aleyhinde bedduada bulunurlar, bedduaları işe yaramaz. Allah'tan yardım isterler, fakat yardım görmezler. Allah'tan günahlarının bağışlanmasını dilerler, fakat bağışlanmazlar.'
Hz, Huzeyfe'ye 'dirilerin ölüsü kimdir?' diye sorduklarında, 'Eliyle, diliyle ve kalbiyle münkeri kötülemeyen kimsedir' cevabını vermiştir.
Mâlik b. Dinar der ki: İsrailoğullarının büyük âlimlerinden bir âlim vardı. Erkek ve kadın insanlar onun evine geliyorlardı. Onlara nasihatta bulunuyor, Allah'ın azabı ilahîsini hatırlatıyordu. Birgün oğullarından birinin gelen kadınlardan birine göz kırptığını görünce, oğluna 'yavaş ol, yavaş ol oğlum' diye seslendi. Bunun üzerine iskemlesinden düşüp omuriliği zedelendi. Hanımı çocuğunu düşürdü. Oğlu orduda öldürüldü. Allah Teâlâ onun zamanındaki peygambere vahy gönderip şöyle demesini emretti: 'Filan âlime haber ver ki, ben onun sulbünden doğru bir in-san çıkarmayacağım. Neden benim için öfkelenmedi de sadece 'yavaş ol oğlum, yavaş ol oğlum' diye oğluna yumuşak bir şekilde hitabetti?!
Huzeyfe der ki: 'Halk için öyle bir zaman gelecektir ki, onlara iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir mü'minden, bir merkebin leşi daha sevimli gelecektir'.
Allah Teâlâ Yuş'a b. Nuh'a vahiy gönderdi:
-Kavminin kırk bin seçkinini ve altmış bin kötüsünü helâk edeceğiz.
-Yarab! Kötüleri kötülüklerinden ötürü helâk ediyorsun ama iyiler ne yaptı?
-Onlar benim için öfkelenmediler. Benim için gazaba gelmediler. Üstelik kötülerle yiyip içtiler.
Bilal b. Sa'd şöyle der: 'Gizlenen günah, işleyenden başkasına zarar vermez. Açıkça işlenip karşısına çıkan olmadığı takdirde herkese zarar verir'.
Ka'bul-Ahbar, Ebu Müslim Havlanî'ye şöyle der:
-Kavminin içinde senin derecen nasıldır?
-Güzeldir.
-Sen böyle diyorsun ama Tevrat bunun aksini haber veriyor.
-Tevrat nasıl bir haber veriyor?
-Tevrat diyor ki: 'Kişi iyiliği emredip, kötülüğü yasakladığı takdirde kavminin nezdinde derecesi kötüleşir'.
-O halde Tevrat doğru söylemiş, Ebu Müslîm ise yalan söylüyor.
İbn Ömer başlangıçta idarecilerin yanına gidiyordu. Sonra bu âdeti terketti. Kendisine denildi ki; 'Keşke sen onlara gitmeye devam etseydin! Umulur ki, senin gidişinden dolayı nefislerinde hidayet belirir!' İbn Ömer şöyle cevap verdi: 'Korkuyorum ki, eğer konuşursam bende olanı başka görürler, eğer susarsam günah işlemiş olurum'.
İşte İbn Ömer'in bu sözü işaret eder ki, iyiliği emretmekten aciz olan bir kimseye haramın işlendiği yerden uzaklaşmak düşer. Ondan uzak durmak gerekir ki, kötülük onun gözünün önünde yapılmasın.
Hz. Ali (r.a) der ki: 'İlk mağlup olacağınız cihad, elinizle yapacağınız cihaddır. Sonra dilinizle yapacağınız cihadda mağlup olacaksınız, sonra da kalbinizle yapacağınızda... Sonra kalp iyiyi 'iyi' olarak bilmediği, kötüyü 'kötü' olarak görmediği zaman alçalır, altüst olur'.
Sehl b. Abdullah şöyle demiştir: 'Hangi kul dininin herhangi bir sahasında çalışıp başkasına emrettiğini veya başkasını alıkoymaya çalıştığını, orada tatbik edip işlerin fesada uğrayıp çığırından çıktığı zaman ona yapışırsa, böyle bir kimse Allah rızası için emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker vazifesini yapan kimselerdendir'.
Bu söz şu anlama gelir: Kişi nefsinden başkasına güç yetiremediği zaman nefsini kontrol altına alıp, başkasının yersiz hareketlerini kalben hor görürse, kendisinden beklenen vazifeyi yerine getirmiş sayılır.
Fudayl b. İyaz'a 'Sen neden iyiyi emredip, kötüyü yasaklamıyorsun?' denildiğinde, şöyle demiştir: 'Bir kavim iyiyi emredip, kötüyü yasakladılar. Arkasından nankörlük belasına kapıldılar. Bunun sebebi de bu ağır vazifeyi yaparken başlarına gelen musibetlere karşı sabretmemeleriydi'.
Süfyan es-Sevrî'ye 'Neden sen iyiliği emredip kötülüğü yasaklamıyorsun?' denildiğinde şöyle demiştir: 'Deniz taştığı zaman onu durdurmaya kimin gücü yeter?'
İşte bütün bu delillerle anlaşıldı ki, emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker farzdır ve bu farziyet, müslümanın gücü ve takati olduğu müddetçe üzerinden düşmez. Meğer ki müslümanlardan biri bu vazifeyi yerine getirmiş olsun. Bu bakımdan biz şimdilik bunun ve farz olmasının şartlarını zikredeceğiz.

islam