Yeni

Fehm (Haccın Gerçeğini Kavramak)

Fehm (Haccın Gerçeğini Kavramak)

Allah Teâlâ'ya (c.c), ancak şehvetlerden uzaklaşmak, lezzetler-den çekinmek, zarurî ihtiyaçla yetinmekle yaklaşılabilir. Bütün hareketlerinde ve işlerinde herşeyden uzaklaşarak sadece kendini Allah'a adamakla o makama varabilir. İşte bu mertebeyi elde etmek için eski milletlerin ruhbanları halktan kaçınarak dağ başlarını seçmiş ve halktan uzak durmayı tercih etmiş ve Allah'a yaklaşmak için bunları yapmışlardır. Allah Teâlâ'nın aşkı için halihâzırdaki lezzetleri terkederek nefislerini âhireti elde etmek gayesiyle zor mücahedelere koşmuşlardır. Allah Teâlâ (c.c) böyle kimseleri Kur'an-ı Kerîm'de övmektedir:
Sevgi bakımından müminlere en yakın olanlarını da 'Biz hristiyanız' diyenlerini bulacaksın.
Bunun sebebi şu: Çünkü onların içinde bilgin keşişler ve dünyayı terkeden râhibler vardır. Hakîkaten onlar hakkı kabul hususunda büyüklenmez ve kibirlenmezler. (Mâide/82)
Bu devir inkıraza uğradıktan ve halk şehvetlerinin arkasında sürünüp gittikten, sadece kendilerini Allah'ın ibadetine vermeyip ve bu sahada gevşeklik gösterdikten sonra Allah Teâlâ (c.c) peygamber-i zişân'ı Muhammed Mustafa'yı âhiret yolunu ihya etmek ve âhiret hakkındaki peygamberlerin sünnetini yenilemek için gönderdi. Bu bakımdan Hz. Muhammed'e 'Geçmiş dinlerde ruhbanlık ve seyyahlık var mıydı?' diye sorduklarında, Hz. Peygamber (s.a) şöyle cevap vermiştir:
Allah Teâlâ bize onun yerine cihad etmeyi ve her tepeye çıkışımızda tekbir getirmeyi (yani haccetmeyi) verdi.85
Hz. Peygamberden Kur'an'daki Sâlihîn diye tâbir edilen kavmin kimler oldukları sorulunca 'Onlar oruç tutanlardır' cevabını vermiştir.
Bu bakımdan Allah Teâlâ (c.c) hac ibâdetini, ruhbanlık yerine geçirmek sûretiyle bu ümmete büyük bir nimet ve ihsanda bulundu. Beyt-i Atîk'in şerefi, Allah Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetine izafe edilmesinden ileri gelmektedir. Onu kullarına maksud (hedef) olarak göstermesinden kaynaklanmaktadır. Onun etrafındaki arâzileri ona harem tâyin etmesi de onun şânının yüceliğine delâlet eder.
Arafat sahasını havuzuna akan oluk gibi kılmıştır. Harem sınırları dahilindeki avlanmayı ve oradaki bitkilerin kesilmesini haram kılmak sûretiyle Harem'in hürmetini daha da takviye etmiştir. Harem'i tıpkı pâdişahların huzuru ve has bahçesi gibi kılmıştır ki, uzak memleketlerden gelen ziyaretçiler Beyt'in rabbine tevazu göstererek toztoprak içinde oraya gelirler. Onun celâline boyun eğerek izzetinin önünde meskenet ve zilletlerini göstererek oraya gelirler.
Bununla beraber onun herhangi bir Beyt'e sığmaktan veya herhangi bir beldenin sınırlarının içine girmekten münezzeh olduğunu da itiraf ederler ki, bu onların kulluk ve köleliklerini daha açık ve itâatlarnı daha tam bir şekilde göstermiş olsun. İşte bu sırra binâen nefislerinin ünsiyet kuramadığı ve bir türlü çözemedikleri birtakım vazifeleri hac konusunda kendilerine yüklemiştir. Meselâ cemrelere taş atmak. Safâ ile Merve arasında yedi defa sa'y etmek gibi. Bu, mânâsı bilinmez ve sırrı çözülmez hareketleri yapmakla insanoğlu sadece Allah'a karşı kulluğunun kemâlini izhar etmiş olur. Zira diğer ibadetlerde aklın idrak ettiği sırlar mevcut olduğu için, insan onlara meyledebilir.
Meselâ zekâtta fakir fukaraya karşı şefkat vardır. Bu yönü anlaşılır ve akıl da buna meyleder. Oruç, Allah düşmanının elinde bir âlet olan şehvetin kılıcıdır. Nefsi meşgul eden şeylerden menedip sadece ibadete yöneltir. Namazdaki rükû ve secde, Allah Teâlâ'ya tevazu biçiminde birtakım fiillerden ibarettir. Nefislerin Allah Teâlâ'nın tâzimiyle ünsiyet kurması belli bir hakikattir. Fakat Safâ ile Merve arasındaki sa'y, şeytan taşlamaları ve benzeri hac hareketleri ise, nefisler bunlardan nasibdar olamaz ve insan tabiatı bunlara ünsiyet kuramaz. Akıl da bunların mânâ ve medlûlünü bir türlü çözemez. Bu bakımdan bunları yapmak, olsa olsa, ancak Allah Teâlâ'nın mücerred emrine uymak içindir ve onun emrine uyulması vâcib olmasını düşünerek uyma niyetidir.
Bu gibi amellerde akıl, tasarruf sahasından uzaklaştırılır. Nefis ve tabiat ünsiyet ettiği yerden kaydırılır. Çünkü akılla mânâsı idrâk edilen şeylere . tabiat birazcık da olsa meyleder. Bu bakımdan tabiatın bu birazcık meyli, o emri yerine getirmeye yardımcı olur. Böyle bir emri yerine getirenin tam mânâsıyla kulluk ve itâati bilinmemiş olur.
İşte bu sırlara binâen Hz. Peygamber (s.a), sadece haccın niyetinde şöyle demiştir:
Haccı yapmak ile hizmetinde olurum. Onu hakkıyla yapar, taabbüd ve kulluğumu göstermek için yerine getiririm.86
Böyle bir şeyi ne namazda, ne başka ibadette söylemiş değildir. Mâdem ki, Allah Teâlâ'nın hikmet-i ilâhisi, kullarının kurtuluşu, amellerinin tabî isteklerine muhalif olmasına bağlanıp, tabiatın dizgini şeriatın eline verilsin istemiştir. Buna binaen kullar da amellerinde itaat üzere devam edip, kulluk gereğinden ayrılmamalıdır. O halde mânâları aklen çözülmeyen, sadece Allah'ın emridir diye yapılan ibadetler nefislerin tezkiyesi, onları tabiat ve aklın gereğinden uzaklaştırıp kulluk gereğince hareket ettirmesi ibadetlerin en açık ve büyük kısmındandır.
Bu hikmeti anladığın zaman, kesinlikle anlamış olacaksın ki, nefislerin bu acaip fiillerden ürkmesinin sebebi, ibadet sırlarından gafil olunmasındandır. Haccın esası hakkında bu kadarını anlamak kâfidir.
85) Ebu Dâvud, (Ebu Umâme'den)
86) Daha önce geçmişti.

islam