Yeni

Günahlarla Dolu Memleketlerden Kaçmak ve Orayı Yermek Rıza'ya Aykırı Değildir!


20.Günahlarla Dolu Memleketlerden Kaçmak ve Orayı Yermek Rıza'ya Aykırı Değildir!

Zayıf insan Hz. Peygamber'in (s.a) veba hastalığı görülen memleketten çıkmayı yasaklamasının, fazla günah işlenen bir memleketten çıkmanın da yasak olmasına delâlet ettiğini zanneder. Zira bunların her ikisi de Allah'ın kazasından kaçmaktır. Oysa bu zann, muhaldir. Vebanın zuhurundan sonra memleketten ayrılmanın yasaklanmasındaki illet, eğer bu kapı açılırsa, bütün sıhhatliler memleketten göç edecek, memleketteki hastalar ihmal edilmiş olacak, bakıcıları bulunmayacaktır.
Böylece zayıflık ve zarardan helâk olacaklardır. Hz. Peygamber vebalı bir memleketten çıkışı, bazı hadîslerinde savaş meydanından kaçışa benzetmiştir. Eğer bu yasak Allah'ın kaza ve kaderinden kaçmaktan dolayı olsaydı memlekete yaklaşan bir kimsenin geri dönmesine izin vermezdi. Biz bunun hükmünü tevekkül bahsinde zikretmiştik. Bundan anlaşıldığına göre günahlarla dolu olan memleketten kaçmak Allah'ın kaza ve kaderinden kaçış değildir. Aksine kendi-sinden kaçılması gereken yerden kaçmak kaza ve kaderdendir. Günahlara teşvik eden yerlerin kötülenmesi ve günahlara davet eden sebeplerin yerilmesi de böyledir. Günahtan kaçmak için o yerlerden uzaklaşmak kötü değildir. Hatta bir cemaat Bağdat şehrini açıkça kötüleyerek Bağdad'dan kaçmayı talep etmekte ittifak ettmişlerdir.
İbn Mübarek dedi ki: 'Şark ve garbı gezdim. Bağdat'tan daha şerli bir memleket görmedim'. Denildi ki: 'Nasıl?' Dedi ki: 'Bağdat öyle bir memlekettir ki orada Allah'ın nimeti küçümsenir, günahlar önemsenmez'. Horasan'a vardığında kendisine 'Bağdat'ı nasıl gördün?' diye sorulunca, şu cevabı verdi: 'Orada öfkeli polis, aç tüccar, şaşkın kurra gördüm!'
Sakın onun bu sözünü gıybet sanma! Çünkü İbn Mübarek bu rada belli bir şahıs aleyhinde konuşmadı ki o şahıs bu sözle zarar görsün. Bununla halkı Bağdat'a gitmekten sakındırdı. O Bağdat'ta oturuyordu. Mekke'ye gitmek için kervanın hazırlığını onaltı gün bekledi ve orda kaldığına kefaret olması için her güne bir dinar verdi,
Irak'ı Ömer b. Abdülâziz ve Ka'b'ul-Ahbar gibi birçok kimse kötülemiştir. İbn Ömer (r.a.) bir azadlısına 'Nerede duruyorsun?' dedi. 'Irak'ta!' dedi. 'Irakta ne yapıyorsun? Kulağıma geldiğine göre Irak'ta oturan herkese Allah Teâlâ bela'dan bir arkadaş veriyormuş' dedi.
Ka'b'ul-Ahbar bir gün Irak'tan bahsederek şöyle demiştir 'Şerrin onda dokuzu oradadır. Orada müzmin hastalık vardır.' (Bu söz, Hz. Ömer'e aittir.)
Denildi ki: 'Hayır ona taksim olunmuş onda dokuzu Şam'da, onda biri Irak'tadır!'
Hadîs âlimlerinden biri şöyle demiştir: Bir gün Fudayl b. İyaz'ın yanında bulunuyordum. Bir arabaya bürünmüş bir sûfî geldi. Fudayl onu yanına oturttu. Ona yöneldi ve kendisine şöyle sordu: 'Nerede oturuyorsun?' Sûfî 'Bağdat'ta'dedi. Bunun üzerine Fudayl sûfîden yüz çevirir dedi ki: "Onlardan herhangi biri ruhba-nın elbisesine bürünerek bize geliyor. Kendisine nerede oturduğu-nu sorduğumuzda 'zâlimlerin yuvasında' diye cevap veriyor!"
Bişr b. Hâris derdi ki: 'Bağdat'ta ibadet eden bir kimsenin mi-sali tuvalette ibadet eden bir kimse gibidir.'
Yine o 'Sakın Bağdat'ta durmak hususunda bana uymayınız! Kim Bağdat'tan çıkmak istiyorsa derhal çıksın!' demiştir.
Ahmed b. Hanbel derdi ki: 'Eğer şu çocukların telâşesi olmasaydı bu şehirden çıkıp gitmek nefsime daha hoş gelirdi.' Bunun üzerine kendisine 'Nerede oturmak istiyorsun?' diye soruldu. Ahmed b. Hanbel 'Hududlarda' diye cevap verdi.
Birine Bağdad halkı sorulduğunda şöyle dedi: 'Onların zâhidleri iyi zâhid, şerirleri de çok şerirdir.'
İşte bu içinde çokça günah işlenen bir memlekette belaya uğrayan bir kimsenin orada durması hususunda herhangi bir özrü olmadığına delalet eder. Böyle bir kimsenin hicret etmesi daha uygundur.
Nefislerine yazık eden kimselere canlarını alırken melek-ler 'Ne işte idiniz' dediler. 'Biz yeryüzünde âciz düşürülmüştük' diye cevap verdier. Melekler dediler ki: 'Peki Allah'ın yeri geniş değil miydi ki onda göç edeydiniz?'Nisâ/97)
Eğer aile efradı veya bir yakını onu bu hicretten menederse bu durumda haline razı olmaması uygundur, Bu halde kalbi mutmain olmamalıdır. Aksine kalbinin daima münfail bulunması daha uygundur. Daima şöyle demelidir:
Ey rabbimiz! Bizi halkı zâlim olan şu memleketten çıkar!(Nisâ/75)
Bunun sebebi şudur: Zulüm umumileştiğinde bela iner ve herkesi kapsar.
Öyle bir azap ki aranızdan yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz.(Enfâl/25)
Öyle ise dinin eksilmesinin sebeplerinden hiç birine hiçbir şekilde mutlak mânâda razı olmak yoktur. O sebepler ancak Allah'ın fiiline izafe edilmeleri bakımından hoş görünürler. Esasında ise hiçbir zaman onlara rıza gösterilmez. Âlimler üç makamın ehlinden hangisinin daha üstün olduğu hususunda ihtilâf ettiler:
1. Birisi Allah'ın mülâkatına iştiyak gösterdiği ölümü sever.
2. Birisi mevlâsma hizmet etmek için sağ kalmayı sever.
3. Birisi de 'Ben hiçbir şeyi tercih etmem. Allah Teâlâ'nın benim için seçtiğine razı olurum' der.
Bu mesele âriflerden birine götürülünce şöyle demiştir: 'Rıza sahibi daha üstündür. Çünkü onun fuzûlîliği daha azdır'.
Bir gün Vuheyb b. Verd, Süfyân es-Sevrî ve Yusuf b. Esbat bir araya geldiler. Sevrî dedi ki:
-Ben bugüne kadar ani olarak gelen ölümü hoş karşılamıyordum. Fakat bugün ani olarak ölmeyi istiyorum.
- Neden istiyorsun?
- Korktuğum fitneden dolayı...
- Fakat ben uzun yaşamayı kerih görmüyorum!
- Neden?
- Tevbe edip salih amel işleyeceğim bir güne tesadüf etmesiniumuyorum!
Bunun üzerine Vuheyb'e denildi ki: 'Sen ne diyorsun?' Vuheyb 'Ben hiçbir şeyi tercih etmiyorum! Bunların bence en sevimlisi, Allah'a en sevimli olanıdır'. Bunun üzerine Sevrî, Vuheyb'in gözlerinin arasından öperek şöyle dedi: 'Kâbe'nin rabbine yemin olsun ki bu ruhânîdir!'

islam