Yeni

Hallerin Değişmesiyle Virdlerin Değişmesi

Hallerin Değişmesiyle Virdlerin Değişmesi

Ahiret azığının taliplisi ve âhiret yolunun yolcusu altı durumdan uzak değildir. Zira böyle bir kimse ya âbid, ya âlim, yâ tâlib, ya idareci, ya zanaatkâr veya vâhid ve samed olan Allah'tan başkasını bırakmış, bütün vaktini Allah Teâlâ'nın büyüklüğünü düşünmeye hasreden muvahhiddir.
1. Âbid
Âbid, kendisini, ibâdet için tecerrüd etmiş ve ibâdetten başka hiçbir meşguliyeti olmayan kimse demektir. Eğer âbid, ibâdeti terk ederse, başka meşguliyeti olmadığından boş olarak oturacaktır. Bu bakımdan âbidin, evrâdının tertibi daha önce beyân ettiğimiz şekildedir. Vakitlerinin çoğunu ya namaz veya okumak veyahut tesbihlere hasretmek suretiyle vazifelerinin çeşitliliği âbid için uzak bir ihtimal değildir. Çünkü ashâb-ı kirâmdan bazılarının bir günlük virdi, oniki bin tesbihti ve yine onlardan bazılarının evradı da otuzbindi. Bazılarının da virdi üçyüz rek'attan altıyüz rek'ata kadar namazdı. Bin rek'ata kadar kılanlar da vardı. Onların virdleri hakkında nakledilenin en azı yirmi dört saatte yüz rek'at namazdır. Ashâbın bir kısmı vardı ki, virdinin ekserisi Kur'an okumaktı. Onların içinde günde bir defa Kur'an'ı hatmedenler vardı. Bazılarının ise, günde iki hatim indirdiklerini rivayet etmişlerdir. Bazıları da bir gün bütün gece bir tek ayeti tekrar edip duruyor ve onu düşünüyordu. Seleften Gurrez b Vebre Mekke'de ikamet ediyordu. Bu zat, hergün yetmiş tavaf yapardı ve her gece de yetmiş.
Bununla beraber yirmidört saatte iki defa Kur'an'ı hatmederdi. Bu tavaf mesafeleri hesap edildi. On fersah mesafeye yetişiyordu ve her bir tavafla beraber iki rek'at da namaz kılardı. Bu da ikiyüzseksen rek'at namaz, iki hatm-i şerîf ve on fersahlık bir mesafe demekti.(80)
Şayet 'Bütün bu virdlerden hangisine daha çok vakit sarfetmek evlâdır?' diye soracak olursan, bil ki namazda ayaktayken,düşünerek Kur'an okumak bütün bunları bir araya getirir.Fakat buna devam etmek çoğu zaman güçtür. Bu bakımdan en faziletlisi şahsın durumuna göre değişir. Virdlerin gayesi; kalbin tezkiyesi,temizlenmesi ve Allah'ın zikriyle süslenmesidir. Kalbi, Allah'a(O'nun zikrine) ısındırmaktır. Bu bakımdan mürid, kalbine bakmalıdır ki, hangi virdin kalbinde daha fazla tesir ettiğini anlasın
ve ona devam etsin. Ne zaman usanç duyarsa, o virdi bırakıp başka bir virdi yapmaya koyulmalıdır. İşte bundan dolayı halkın çoğu için en doğru yol, bu hayırlı vazifeleri vakitlere bölmektir. Nitekim bunu daha önce de söyledik ve yine halkın çoğu için en doğru yol,bizim kanaatimize göre, virdlerin bir kısmından diğer bir kısmına geçmektir. Çünkü bir şeyi devamlı yapmak, tabiata usanç verici bir durumdur. Bir şahsın durumu bu konuda değişik olabilir. Fakat
virdlerin anlamını ve sırrını anladığı zaman, kendisini mânâya vermelidir. Eğer bir tesbihi, o tesbihin kalbinde tesir ettiğini hissederse,o tesiri gördükçe bahsi geçen tesbihi yapmaya devam etmelidir.
İbrahim b. Edhem bir abdaldan şöyle rivayet eder: O abdal bir gece deniz kıyısında namaza durdu. Bu esnada gür bir sesin tesbih ettiğini işitti. Fakat okuyanı görmedi. Bunun üzerine şöyle seslendi:
-Sen kimsin? Senin sesini dinliyor, fakat şahsınıgörmüyorum.
-Ben bir meleğim.Budenizin işleri benim elimdedir.
Yaratıldığım andan şu zamana kadar Allah Teâlâ'yı böylece tesbih ediyorum.
-Senin ismin nedir?
-Benim ismim Mehyehâil'dir.
-Senin bu tesbihini okuyanın mükâfatı nedir?'
-Kim benim bu tesbihimi yüz defa söylerse, o kimse kendisi
için cennette hazırlanan makamını görmeyince -kendisine o makam gösterilmeyince- can vermez. O tesbih şudur:
Deyyan (kullarının mükafatını veren) ve yüce olan Allah her türlü eksiklikten münezzehtir. Arşının, azametinin ve izze-tinin temelleri sarsılmaz olan Allah, eksikliklerden uzaktır. Geceyi götüren ve yerine gündüzü getiren Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir. Kendisini hiçbir durum, diğer bir durumdan alıkoymayan Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir... el-Hannân (çok şefkâtli), el-Mennân (çok minnet edici), olan Allah her türlü eksiklikten münezzehtir. Her mekânda tesbih edilen Allah, her kusurdan münezzehtir.
İşte bu ve buna benzer tesbihleri âhiret müridi dinlediği ve onun kalbinde tesir yaptığı zaman onu tekrar etmelidir. Kısaca hangi tesbih kalbinde tesir yapar, kendisi için hayrın kapısını açarsa onu okumaya devam etmelidir.
2. Âlim
Âlim o kimsedir ki, halk onun ilminden faydalanır. Fetvalarında, ders verişinde ve kitab telifinde halkın yararı vardır. Bu bakımdan bu âlim kişinin virdlerini tertiplemesi, âbid kişinin virdlerini tertiplemesine benzemez. Zira âlim kişi, kitapları incelemeye, yazmaya, halka faydalı olmaya muhtaçtır ve bütün bunlar için bir zaman ayırmaya, şüphesiz ki ihtiyacı vardır. Eğer bütün vakitlerini mümkün olduğu kadar bu ilmî çalışma işine tahsis ederse, farz ve vakitli ibâdetlerden sonra en faziletli meşguliyet âlim için budur... İlim kitabında öğretme'nin ve öğrenme'nin fazileti hakkında zikrettiğimiz bütün ayet ve hadîsler buna delâlet eder.
Âlimin durumu, nasıl böyle olmasın? Oysa ilimde Allah zik-rine devamlılık, Allah'ın ve Rasûlullah'ın dediklerini düşünmek vardır ve bununla beraber halkın faydası ve âhiret yoluna hidâyet olunmaları vardır. Bir de çok zaman tek bir mesele vardır ki, öğrenci onu öğrenir. Onunla hayatı boyunca ibadetini ıslâh eder. Eğer onu öğrenmemiş olsaydı, belki de hayatı boyunca çalışması ve gayreti boşa giderdi. İbadeten daha önce gelen ilimden gayemiz insanları ahirete teşvik eden, dünyaya tapmaktan sakındıran ilimdir. Tabiidir ki, insanoğlu bu ilmi kendisine bu yolda yardımcı olsun diye öğrendiği zaman durum böyle olur... İbâdetten daha önce gelen ilimden gayemiz; mal, mertebe, halkın nezdinde itibar görmek hususlarında insanı iten ve teşvik eden ilimler değildir. Âlim için de vakitlerinin taksimi daha evlâdır.
Gündüz
Bütün vakitleri ilmin tertibine hasretmek, tabiatın yüklenemiyeceği bir külfettir. Bu bakımdan sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar olan vakti, birinci virdde dediğimiz gibi zikir ve virdlere tahsis etmelidir. Eğer yanında âhiret için ilminden istifade eden varsa, güneşin doğuşundan gündüzün Duhâ (kuşluk namazı) vaktine kadar olan zamanını öğretmeye tahsis etmelidir. Eğer böyle bir kimse yoksa, bu vaktini düşünceye hasretmelidir. Dinî ilimlerin kendisine müşkil gelen konularını düşünmelidir. Zira zikirden uzaklaştıktan sonra ve dünya dertleriyle meşgul ol-madan önce kalbinin saflığı müşkil meselelerin haline yardımcı olur.
Gündüzün kuşluk vaktinden ikindiye kadar olan vaktini kitap yazmaya ve incelemeye hasretmelidir. Kitap yazmayı ve incelemeyi, ancak yemek zamanı, abdest alma, farzları kılma, zevalden önce kaylulet uykusunu uyumak için terketmelidir. Eğer günler uzunsa, ikindi vaktinden güneşin sararmasına kadar huzurunda okunan tefsir, hadîs ve faydalı ilimleri dinlemekle meşgul olmalıdır. Güneşin sararmasından güneş batmcaya kadar da zikir, istiğfar ve tesbih ile meşgul olmalıdır. Bu bakımdan âlim kişinin güneş doğmazdan önce olan birinci virdi dilin çalışmasıdır, ikindiye kadar olan üçüncü virdi ise, göz ve elin inceleme ve yazma ile meşgul olmasıdır, İkindiden sonra olan dördüncü virdi ise, sadece kulağın çalışmasıdır. Böyle yapmasının hikmeti ise; gözünün ve elinin istirahat etmesini temin etmek içindir. Zira ikindiden sonra kitap incelemek ve yazı yazmak, çoğu zaman göze zarar verir. Güneş sararınca yine dilin zikrine dönmelidir, Böyle olduğunda günün bir parçası kalmaz ki, orada kalbinin huzuru ile âzalarının çalışması olmasın!
Gece
Bir âlim için gece taksiminin en güzel örneği İmam Şâfii'nin şu taksimidir: İmam Şafiî geceyi üçe taksim ediyordu. Üçte birini kitapları incelemeye ve ilim tertibine hasrediyordu ki bu, birinci virdiydi. Üçte birini de namaza hasrederdi, bu da ortanca virdiydi. Son üçte birini de uykuya tahsis ederdi. Evet kış gecelerinde böyle yapmak mümkündür. Fakat yaz geceleri ancak normal uykunun çoğu gündüz olduğu takdirde buna tahammül edilebilir. İşte bizce âlimin virdlerini böyle tertip etmesi uygun ve güzeldir.
3. Talebe
İlim öğrenmekle meşgul olmak, zikir ve nafilelerle meşgul olmaktan daha üstündür. Bu bakımdan talebenin virdlerinin tertibindeki hükmü, âlimin hükmüne benzer. Ancak âlim, faydalı olmaya çalıştığı zamanlarda, ilim tâlibi ondan yararlanmaya çalışmalıdır. Kitaplarının kenarına haşiyeleri ve hocasından öğrendiği kaideleri yazmakla, âlimlerin kitap yazmakla meşgul olduğu zamanlarda meşgul olmalıdır. Daha önce zikrettiğimiz gibi, vakitlerini düzenlemelidir. Kitab'ul-İlim'de öğrenme'nin ve öğretme'nin faziletleri hakkında zikrettiğimiz ayet ve hadîsler delâlet ederler ki; öğrencilik gerekleriyle meşgul olmak, nafile ibâdetlerle meşgul olmaktan daha üstündür. Şayet öğrenci, kitap yazıp âlim olmak için tahsil eden bir kimse olmayıp avam tabakasından olsa bile, zikir, vaaz ve ilim meclislerine gidip oralarda hazır bulunması, sabah namazından güneş doğuncaya kadar ve sair vakitlerde olan virdlerle meşgul olmasından daha efdaldir. Zira Ebu Zer el-Gıfârî'nin rivayet ettiği bir hadîste şöyle buyurulmaktadır:
Bir zikir (ilim) meclisinde hazır bulunmak, bin rek'at na-mazdan, bin cenaze merasimine iştirâk etmekten ve bin hastayı ziyaret etmekten, daha efdaldir.(81)
Siz cennet bahçelerini gördüğünüz zaman, o bahçelerden is-tifade ediniz. Bunun üzerine 'Ey Allah'ın Rasûlü! Cennet bahçeleri de neymiş?' diye soruldu.Hz.Peygamber (s.a): 'Zikir halkalarıdır' buyurdu.(82)
Ka'b'ul-Ahbar şöyle der: 'Eğer insanlar için âlimlerin meclislerinden elde edilen sevap gösterilmiş olsaydı, mutlaka o sevabı elde etmek için o meclisin tâlipleri dövüşürlerdi. Öyle ki her rütbe sâhibi, rütbesini bırakıp o meclislere koşar ve her esnaf pazar yerini terkederek oraya varırdı'.(83)
Ömer b. Hattâb (r.a) şöyle demiştir: 'Kişi evinden çıkar. Omuzunda Tihame dağları kadar günâh vardır. Âlimi dinlediği zaman korkar, günâhından dönüş yapar ve yine günâhsız olarak döner. Bu bakımdan siz, âlimlerin meclislerinden ayrılmayın. Zira Allah Teâlâ, yeryüzünde âlimlerin meclisinden daha şerefli bir meclis yaratmış değildir'.
Bir kişi, Hasan Basrî'ye 'Ben kalbimin katılığını sana şikâyet ediyorum bana bir çıkar yol göster' dedi. Bunun üzerine Hasan Basrî, o kişiye şöyle dedi: 'Kalbini zikir meclislerine yaklaştır'.
Ammar ez-Zâhidî (r.a), (sâliha kadınlardan) Miskine et-Tevafîye'yi rüyasında gördü. Bu hâtun, zikir meclislerine devam edenlerdendi. Ammâr kendisine şöyle dedi:
-Ey Miskine! Merhaba!
Miskinlik (fakirlik) gitti, zenginlik geldi.
-Bu nasıl oldu?
-Cennetin bütünüyle kendisine helâl olduğu birisine mi soru-
yorsun?
-Cennetin bütünü sana neyle helâl oldu?
-Zikir meclislerinde oturmakla...
Kısaca kişi için kalbindeki dünya sevgisinin düğümleri, güzel konuşan ve temiz ahlâklı bir vâizin sözleriyle çözüldüğü müddetçe o vâizi dinlemesi, dünya sevgisi ile kalbi dolu olmakla beraber birçok rek'at namaz kılmasından daha faydalıdır.
4.Zenaatkâr
Çocuklarının nafakası için çalışmaya muhtaç olan sanatkâr kimsenin bütün vakitlerini ibâdetlere hasretmek sûretiyle çocuklarını mağdur etmesi aslâ caiz değildir. Böyle bir kimsenin çalışma zamanındaki virdi, çarşıya gitmek ve kazanç ile meşgul olmaktır. Ancak sanatını yaparken Allah'ın zikrini unutmaması gerekir. Sanatını icrâ ederken tesbih, zikir ve Kur'an okumaya da devam etmelidir. Çünkü bunları çalışırken yapmak mümkündür. Ancak çalışma ile namaz kılmak bir arada mümkün değildir. Çalışan adam bahçıvan ise, o zaman vazifesiyle beraber namaz virdini de edâ edebilir. Fakat sanatkâr bir kimse, gereken nafakasını temin ettiğinde derhal virdlerinin tertip üzere yapılmasına dönmesi gerekir.
Eğer nafakasının temininden sonra yine de çalışmaya devam edip fazla kazancını sadakaya verirse, böyle yapması, daha önce de bahsettiğimiz virdleri yapmaktan daha üstündür. Çünkü faydası başkasına dokunan ibâdetler, sadece kendine fayda veren ibâdetlerden daha üstündür.
Sadaka vermek niyetiyle çalışmak, kişinin nefsinde yerleşmişse, kendisini Allah'a yaklaştıran bir ibâdet olur. Sadaka vermekle en güzel ibâdeti yapmış sayıldığı gibi başkasına da faydalı olur ve dolayısıyla müslümanların duâlarının bereketlerini celbetmiş ve böylece kat kat sevaba da sâhip olmuş olur.
5.Resmî Görevli
Devlet başkanı, kadı ve müslümanların işlerine bakmak için herhangi bir vazifeye tâyin edilmiş bir idarecinin, müslümanların ihtiyaçlarını ve Allah nizamına uygun düşen isteklerini ihlâs ile yerine getirmeye çalışması, daha önceden zikredilen virdlerden daha üstün olur. O halde bu gibi vazifelere tâyin edilmiş kimselerin vazifesi; gündüz halkın işleriyle meşgul olup sadece farz ibadetlerini edâ etmektir. Fakat daha önce söylediğimiz gibi geceleyin yapılması söylenen virdlerini geceleyin yapmalıdır. Nitekim Hz. Ömer (r.a) böyle yapardı. Zira Hz. Ömer şöyle demiştir: 'Benim uyku ile ne alâkam var! Eğer gündüz uyursam, müslümanlara haksızlık etmiş olurum. Eğer gece uyursam, kendi nefsimi zâyî etmiş olurum'.
Bu söylediklerimizle anladın ki, bedenî ibadetlerden önce iki şey yapılır:
a)İlim
b)Müslümanlara yapılan hizmet
İlim ve müslümanlara yapılan hizmet, gerçekte ibâdet olduğu gibi aynı zamanda bütün ibâdetlerden daha üstündür. Onun faydası umumî ve yaygındır. Bu bakımdan bu iki vazife, bedenî ibadetlerden daha öndedirler.
6. Muvahhid
Bütün vaktini Vâhid ve Samed olan Allah'ı düşünmeye hasre-den bir muvahhidin bütün gayesi; tek hedefte toplanır. Bu bakımdan o, Allah'tan başkasını sevemez ve ancak Allah'tan korkar. Başkasından rızık beklemez, herhangi birşeye baktığı zaman muhakkak orada Allah'ı görür. Böyle bir dereceye varan kimsenin çeşitli virdlere ihtivacı yoktur. Aksine böyle bir kimsenin virdi, farz ibâdetlerden sonra bir tek şeydir. O da kalbin her an Allah ile haz duymasıdır. Böyle kimselerin kalbine gelen bir iş, kulaklarına gelen bir ses ve gözlerine görünen bir şeyde muhakkak ibret vardır. Düşünceleri gelişir ve mertebeleri artar. O halde onları iteleyici ve durdurucu kuvvet ancak Allah'ın kuvvetidir. Bu bakımdan böyle kimselerin bütün durumları ilerlemelerine vesile olur. Bunların nezdinde hiçbir ibâdet, diğerinden ayırt edilmez. Allah'a koşarak ilticâ eden bunlardır. Nitekim Allah Teâlâ bunları kasdederek şöyle buyurmaktadır:
O halde hemen Allah'a kaçınız. Gerçekten ben size Allah tarafından (azap ile) korkutan açık bir peygamberim.
(Zâriyat/49)
Yine bunlar hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Madem ki siz kavminizden ve onların Allah'tan başka taptıkları putlardan ayrıldınız, o halde mağaraya çekilin ki rabbiniz rahmetinden size genişlik versin ve size işinizde bir kolaylık hazırlasın. (Kehf/l6)
Bu kimselere Allah Teâlâ'nın şu mübarek ayet-i celîlesi ile de işaret edilmiştir:
Bir de (İbrahim) şöyle dedi: Ben rabbime gidiyorum, o bana yolunu gösterir.(Saffât/99)
Bu derece, sıddîkların en son derecesidir. Bu dereceye, ancak virdlerin tertibinden ve onlara uzun bir zaman devam ettikten sonra varılır. Bu bakımdan mürid bu dereceleri işitip 'Ben de buraya vardım' diye mağrur olmamalı, ibâdet vazifelerinde gevşeklik göstermemelidir. Böyle olmadığının alâmeti; kalbinde herhangi bir vesvesenin olmaması, kalbine herhangi bir mâsiyetin gelmemesi ve aynı zamanda zorluklardan ve büyük meşguliyetlerden korkmamasıdır. Bu mertebe rastgele olarak herkese verilmez. Bu bakımdan bu mertebeleri elde etmek için gereken vazife, söylediğimiz şekilde virdlerin tertibine ihtimam göstermektir. Bizim söylediklerimiz, Allah'a götüren yollardır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
De ki: 'Herkes bulunduğu hâl ve niyetine göre iş yapar, o halde kimin yolca daha doğru olduğunu rabbin daha iyi bi-lir'.(İsra/84)
Bu bakımdan bütün bunları yapanlar hidâyettedirler, fakat bazısı diğerinden daha öndedir. Hepsi o kadar. Nitekim bir hadîste şöyle denilmiştir:
İman, üçyüz otuzüç yoldan ibarettir. Bu yolların herhangi birisinde Allah'ın birliğine şâhidlik ettiği hâlde Allah'ın huzûruna varan bir kimse cennete girer.(84)
Âlimlerden biri şöyle demiştir: İman, üçyüz onüç ahlâktan ibarettir. Tam rasûllerin adedi kadar. Bu bakımdan bu ahlâklardan birisiyle ahlâklanmış mü'min, Allah'a götüren yoldadır. Dolayısıyla insanların ibâdetteki yolları her ne kadar ayrı da olsa, hepsi sevap üzerindedir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Bunlar içlerinden hangileri (ibâdet) yapmakla (Allah'a) yakîn olacak kaygısı ile rablerine vesile ararlar. Rahmetini umarlar ve O'ndan korkarlar. Çünkü rabbinin azabı korkunçtur.(İsra/57)
Bunların aralarındaki fark, ancak yakınlığın derecelerindedir. Aslında değildir. Bunların Allah'a en yakınları, Allah'ı daha iyi bilenleridir. Allah'ı daha iyi bilenleri ise, elbette en fazla ibâdet edenleridir. Zira Allah'ı bilen, asla başkasına ibadet etmez.
Her sınıf insan hakkında aslolan virdlerde devamlılıktır. Zira virdlerden gaye; kişideki gizli sıfatların değiştirilmesidir. Amellerin aralıklı yapılan kısımlarının ise tesirleri pek azdır. Ancak tam tesir ibâdetlerin tümünün yapılmasından doğar. Bu bakımdan bir amelin arkasından hissedilir bir eser görülmezse ve o amelin akabinde ikinci ve üçüncüsü yakın bir aralıkla eklen-mezse, birinci eser silinip yok olur. Böyle bir kimse tıpkı fakih bir kimseye benzer. Öyle fakih ki, nefsinde fıkhın istikrar bulmasını ister. Oysa fıkıh birçok defa tekrar etmekle ancak nefsinde yerleşebilir. Faraza bir gecede binlerce defa tekrar edip durduktan sonra bir ay veya bir hafta terkedip sonra yine başlar ve bir gece durmadan sabaha kadar tekrar ederse, onun bu yaptığı müsbet olarak hiçbir tesir bırakmaz. Eğer o bir gecede durmadan yaptığını, birbiri ardına gelen gecelere taksim edip yapsaydı, yaptığının tesir edeceği muhakkaktı. İşte bu sırra binâen Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Allah nezdinde amellerin en sevimlisi, (az da olsa) devamlı olanıdır.
Âişe validemize Rasûlullah'ın (s.a) ameli sorulduğunda şöyle demiştir:
Rasûlullah'ın ameli devamlı idi. O, bir amele sarıldığı za-man, onu devamlı yapardı.
İşte bu sırra binâendir ki, Hz. Peygamber (s.a) de şöyle bu-yurmuştur:
Allah Teâlâ kime bir ibâdeti âdet kılarsa, o da o ibâdeti usandığından terk ederse Allah Teâlâ ona buğzeder!
Bir ara Hz. Peygamber'e gelen bir heyet, kendisini meşgul etti ve o zamanki virdi geçti. İşte bu virdin telâfisi için ikindi namazından sonra iki rek'at namaz kıldı. Bundan böyle ölünceye kadar ikindi namazından sonra kıldığı bu virde devam etti. Ancak şu var ki başkası bu hususta kendisine uymasın diye mescidde değil, evinde bu iki rek'atı kılardı. (Âişe validemizle Ümmü Seleme vâlidemiz rivayet etmiştir).
Şayet 'Rasûlullah'ın ikindi namazından sonra kıldığı o iki rek'atın vakti, kerahet vakti olduğu için, başkası bu hususta Rasûlullah'a uymaya yetkili midir?' diye soracak olursan, bil ki kerahet hakkında zikrettiğimiz; güneşe tapanlara benzemekten kaçmak, şeytan boynuzunun çıktığı bir anda secde etmekten sakınmak veya usanmaktan korkarak ibâdeti bırakıp istirahat etmek gibi mânâların hiçbiri Rasûlullah'ın hakkında tahakkuk edemez. Bu bakımdan bu hususta başkası Rasûlullah'a kıyas edilemez. Bu hususta başkası kendisine uymasın diye, mezkûr namazını evinde kılması da, yukarıdaki hükmümüze şâhidlik eder!
80) Bu ancak Tayy-i Zaman (zamanda yolculuk) ile mümkün olabilir. Bu ise herkes için mümkün değildir.
81) Kitab'ul-İlim'de geçmişti.
82)Kitab'ul-İlim'de geçmişti
83)Ebu. Nuaym, el-Hilye
84) İbn Şâhin, Taberânî ve Beyhâkı

islam