Yeni

Hz. Peygamber'in Sıdkına Delâlet Eden Mu'cizeleri

 

Hz. Peygamber'in Sıdkına Delâlet Eden Mu'cizeleri

Hz. Peygamber'in durumunu gören, onun ahlâkını, fiillerini ve hallerini belirten haberlere kulak veren, âdetlerini, seciyesini, bütün halka karşı güttüğü doğru siyasetini, insanları bir araya getirip kontrol eden hidâyetini, halk sınıflarını bir araya getirmesini ve nihayet hepsini birden kendi itâatine râm etmesini dinleyen bir kimse, evet bunlarla beraber soruların zorluklarına rağmen vermiş olduğu şaşırtıcı cevaplara, halkın maslahatında kullanmış olduğu tedbir ve metodlara, fakîhlerin ve akıllıların uzun yaşamalarına rağmen inceliklerinden aciz kaldıkları, ilâhî nizamın zâhirî tefsirindeki güzel işaretlerini hikâye eden ibarelere bakan bir kimsenin şek ve şüphesi kalmaz ki, bütün bunlar ancak ilâhî bir kuvvet ve semavî bir desteğin yardımıyla tasavvur edilebilecek hususlardır.
Yine kişi şeksiz ve şüphesiz bilir ki, bütün bunlar bir yalancının veya bir hokkabazın becerebileceği birşey değildir ve böyle bir kimse için de bunların olacağı tasavvur edilemez. Hz. Peygamber'in ahlâkı ve ahvâli onun doğruluğunu ve sadık olduğunu ilân etmektedir. Hatta katıksız bir Arap ve insanlara karışmamış bedevî hayatı yaşamış bir kimse onu gördüğü zaman şeyle derdi: 'Allah'a yemin olsun! Bu yüz yalancı bir yüz veya yalancının yüzü değildir'. Sadece onun şerefli ahlâklarıyla, onun doğruluğuna böylece şahidlik ederdi!
Madem ki onu tanımayan ve onunla oturup,kalkmayan bir kimse, sadece onun dış görünüşüne bakarak bu şekilde bir şahitlikte bulunuyor, acaba kendisini, ve ahlâkını gören, onun bütün durumlarını izleyen bir kimsenin ona karşı hâli ne olabilir?
Biz burada ahlâkın güzelleri bilinsin diye Hz. Peygamber'in bir kısım ahlâkından bahsettik. Allah nezdindeki yüce derecesi, yüksek mertebesi ve doğruluğuna dikkati çekmek için onun bir kısım ahlâklarına değindik. Çünkü Allah Teâlâ, o mektep ve medrese görmediği, ilimle uğraşmadığı, kitap mütâlaa etmediği, ilim için hiçbir yolculuğa çıkmadığı, yetim, zayıf ve cahil Arapların arasında bulunduğu halde, Allah Teâlâ bütün bunları kendisine ihsan etmiştir. Acaba durum bu iken, onun için ahlâkların en güzelleri, edeplerin en yüceleri, meselâ (eğer peygamber olmasa) sadece fıkıh ilminin maslahatlarının mârifeti ona nereden verilirdi? Evet (diğer ilimler hariç) sadece fıkıh ilminin yararlarının bilinmesi bile mektep,medrese olmaksızın, ilim ve ilim erbabıyla temas etmeksizin elde edilemez. Eğer ilâhî bir takviye olmasaydı bu nereden gelecekti?
Üstelik Allah'ın mârifeti, Allah'ın meleklerinin mârifeti, kitaplarının mârifeti ve peygamberliğin diğer özellikleri, eğer açık vahiy olmazsa, nerden ona bildirilmiş ve öğretilmiş olabilir? Beşer kudreti nereden başlı başına bunları elde edebilir? Eğer Hz. Muhammed'in bu zâhirî şeylerden başka hiçbir mucizesinin olmadığı farzedilse bile, bunların onun peygamberliğine delâlet etmeleri, yeter de artar bile...
Hz. Peygamber'in alâmet ve mucizelerinden öyleleri meydana gelmiştir ki, hiçbir ehli ilim. o meydana gelen mu'cizenin mu'cizeliğinden şek ve şüphe etmez. Bu bakımdan o mu'cizelerin, haberlerle şöhret bulmuş ve güvenilir kitaplarda tümüne işaret edilmiş olanların bir kısmına burada ayrıntılara girmeksizin ve uzatmadan işaret edelim: Allah Teâlâ birçok defa, Hz. Peygamber'in eliyle alışılmış âdeti bozmuştur. Çünkü Mekke'de Kureyşîler kendisinden peygamberliğine dair bir alâmet istediği zaman, parmağıyla işaret ederek ay'ı ikiye ayırmıştır.(233)
Câbir b. Abdullah el-Ensârî'nin evinde,(234)Ebu Talha Zeyd b. Sehl el-Ensârî'nin evinde (235)birçok kimseden müteşekkil bir cemaati az bir yemekle doyurmuştur.Hendek gününde, bir ara dört avuç arpa ve altı aylık bir oğlağın etiyle seksen kişiyi doyurmuştu.(236) Bir ara Enes b.Mâlik'in getirdiği birkaç arpa ekmeğini seksen kişiden fazla kimseye yedirmişti.(237)Yine bir ara Bintü Beşir isimli hanımın getirdiği az bir hurmadan bütün halka yedirmiş ve herkes doymuştu. Hurmanın bir kısmı da artmıştı.(238) Hz. Peygamber'in parmakları arasından su akmıştı. Askerler o sudan içtiler bütün ordu ondan aynı zamanda abdest de aldılar ve yine de su bitmedi.
İçinde su bulunmayan Tebûk pınarına ve başka bir zamanda da Hudeybiye kuyusuna Hz. Peygamber'in abdest suyu döküldü, ikisi de kaynayarak doldular. Bin kişilik ordu kana kana Tebük çeşmesinden içti. Hudeybiye kuyusundan ise, bin beş yüz kişilik bir ordu kana kana içmiştir. Oysa bu hâdiseden önce Hudeybiye kuyusunda su denen birşey yoktu.(239)
Hz. Peygamber (s.a) Hz. Ömer'e (r.a) dörtyüz süvariye devenin çökerek işgal ettiği yer kadar bir yer tutan hurma yığınından azık vermesini emir verdi. Hz. Ömer, dört yüz süvarinin hepsine azık verdi ve o hurmalar yine de bitmedi. Gerisini sakladı.(240)
Hz. Peygamber (s.a), bir avuç toprak alarak kocaman bir düşman ordusunun gözüne serpti. Hepsinin gözüne (peygamberin bir mucizesi olarak) toprak giriverdi ve gözleri görmez oldu. Kur'an bu hadiseyi şöyle anlatmaktadır:
'(O gün) onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü; (Ey Muhammed), attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı.'(241)(Enfal/17)
Allah Teâlâ, Hz. Muhammed'i gönderince kehanet iptal edilip sona erdi ve böylece ortadan kalktı.
Peygamber kendisine minber yapıldığı zaman hutbe okumak için minbere çıktı. Daha önce üzerine çıkıp hutbe okuduğu hurma kütüğü inledi. Öyle ki, Ashabı kirâm kütükten deve inleyişine benzer bir inleme sesi işittiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber gelip kütüğü okşadı ve böylece sükûnet buldu.(242)
Hz. Peygamber, yahudileri ölümü temenni etmeye dâvet etti ve onlara 'Siz bunu yapamazsınız' diye haber verdi ve böylece yahudilerle bu temenninin arasına bir mâni girdi. Böyle bir temennide bulunmaktan aciz oldular.(243) Bu durum, şarktan garba kadar, cuma günü, sesli olarak bütün mescidlerde, içinde bu açık mu'cize olan ayetin tâzimi için okunan bir sûrede (Cuma sûresinde) belirtilmiştir. Hz. Peygamber, (Allah'ın izniyle) gaybdan haber vermiştir. Bu cümleden olarak Hz. Osman'a arkasından cennete gireceği bir belaya uğrayacağını bildirmiştir...(244) Hz. Ammar'ı bâğî bir grubun öldüreceğini,(245) Allah Teâlâ'nın, Hz. Hasan ile iki büyük müslüman kitlenin arasını düzelteceğini haber vermiştir.(246)
Hz. Peygamber (s.a), Allah yolunda savaşan bir kimsenin 'ateş ehlinden' olduğunu haber vermiştir. Daha sonra bu kişi intihar ettiğinden Hz. Peygamber'in bu mu'cizesi meydana çıktı. Bütün bunlar ilâhî tecellilerdir. Daha önce bilinen herhangi bir çözüm yoluyla bilinmiş değildirler. Ne fala bakmak, ne keşif yapmak, ne muska ve ne de kuş uçurmak suretiyle biliniyordu. Bunlar Allah'ın peygamberine bildirmesiyle ve göndermiş olduğu vahiyle bilinmiştir.(247)
Mâlik'in oğlu Sürâka (r.a), Hz. Peygamber'i hicret zamanında takip etti. Bindiği atın iki ayağı da kuma gömüldü ve kendisini çepeçevre bir sis kapladı. Hatta kovaladığı Hz. Peygamber'den imdat istemeye mecbur oldu. Hz. Peygamber kendisine dua etti ve atı kurtuldu ve Hz. Peygamber kendisine Kisra'nın (248) iki bileziğini iki bileğine takacağını haber verdi ve bu durum da Hz. Peygamber'in dediği gibi çıktı.(249)
Hz. Peygamber, Ans kabilesine mensup yalancı peygamber Esved'in öldürüldüğü gece, Yemen'in San'a şehrinde olduğu halde katlini haber verdi.(250) Hicret edeceği gecede evinin etrafında nöbet bekleyen yüz Kureyşlinin üzerine toprak saçıp onlar kendisini görmeden çıkıp gitti.(251) Bir deve, sahiplerinin hazır bulunduğu bir mecliste Hz. Peygamber'e şikayette bulunup hâlini kendisine arzedercesine hareketlerde bulundu.(252)
Hz. Peygamber, bir arada bulunan birkaç sahabîye hitaben 'Sizden birisinin ateşte dişi Uhud dağından daha büyük olacaktır' dedi. Orada hazır bulunanların hepsi istikâmet üzere vefat ettiler. Ancak içlerinden biri dininden döndü ve mürted olarak öldürüldü.(253) Ashabın diğer bir grubuna 'Sizin en son öleniniz ateştedir' demiş ve hakîkaten en son ölen ateşe düşüp yanarak ölmüştür.(254)İki ağacı çağırdı. İkisi de kendisine geldiler ve birleştiler. Sonra onlara emretti, ayrıldılar.(255)
Hz. Peygamber orta boyluydu. Uzun boylularla yürüdüğü zaman onlardan daha uzun görünürdü.
Hz. Peygamber (s.a), Necran hristiyanlarını mübahele (lânetleme)ye dâvet etti. Fakat onlar buna yanaşmadılar Bunun üzerine Hz. Peygamber kendilerine şu hakikati bildirdi: 'Eğer siz benimle mübahele etmiş olsaydınız hepiniz helâk olacaktınız'. Onlar da Hz. Peygamber'in doğru olduğunu anladılar ve mübahele etmekten çekindiler.(256) Tufeyl'in oğlu Amr ve Kays'ın oğlu Erbet (ki bunların ikisi de Arapların en ünlü süvarileri ve en kuvvetli bahâdırlarmdandı) Hz. Peygamber'i öldürmek amacıyla Hz. Peygamber'e geldiler. Fakat onlar bu maksatlarına erişemediler. Hz. Peygamber (sa), ikisine de bedduada bulundu. Amr, derisinde çıkan bir çıbanla, Erbet ise, bütün bedenini yakan bir şimşek ile öldüler.(257)
Hz. Peygamber (s.a) gelecekte el-Cemahî soyundan gelen Ubey b. Halefi öldüreceğini haber verdi. Uhud gününde hafif bir yara ile Ubey'i yaraladı ve bu yaralama Ubey'in ölümüne sebep oldu.(258) Hz. Peygamber'e zehir yedirildi. Onunla beraber yiyen bir zat derhal öldü. Fakat Hz. Peygamber ondan sonra dört sene daha yaşadı.(259) Zehirlenmiş olan koyunun ön bacağı, kendisinin zehirli olduğunu Hz. Peygamber'e haber verdi.
Hz. Peygamber (s.a) Bedir gününde Kureyş'in ileri gelenlerinin öldürüleceğini ve her birinin nerede öldürüleceğini teker teker gösterdi ve onların hiçbiri gösterilen yerin dışında öldürülmedi. Hepsi Hz. Peygamber'in gösterdiği yerde öldürüldüler.(260) Hz. Peygamber (s.a), ümmetinden bir topluluğun denizde muharebe edeceğini haber verdi ve dediği gibi çıktı.(261)
Yeryüzü, onun için dürülüp yeryüzünün doğusu ve batısı ona gösterildi. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle dedi: 'Ümmetimin hakimiyeti, bana dürülüp gösterilen noktalara kadar varacaktır'. Nitekim buyurduğu gibi de oldu. Çünkü ümmetinin mülklü doğu tarafından Türkistan kıyılarında başladı. Endülüs denizine ve Berberilerin memleketine kadar batıya doğru uzadı. Fakat Cenup ve Şimal tarafından pek genişlemedi ve haber verdiği harfiyyen çıkmış oldu.(262)
Hz. Peygamber, kızı Fatıma'ya, ailesinden kendisine ilk kavuşanın kendisi olacağını haber verdi ve haber verdiği gibi çıktı.(263) Mübarek zevcelerine 'En cömerdiniz kim ise o hepinizden önce ölüp bana kavuşacaktır' demiştir. Zeyneb binti Cahş sadaka vermek bakımından diğer validelerimizden daha cömertti ve hepsinden önce de o ölüp Hz. Peygamber'e yetişti. Allah ondan razı olsun.(264)
Kısır bir koyunun memesine dokundu ve memeler süt ile doldu ve bu hâdise İbn Mes'ud'un müslüman olmasına vesile oldu. Hz. Peygamber bu hâdisenin benzerini Mekke'den Medine'ye hicret ederken yolda misafir bulunduğu 'Ümmü Mâ'bed el-Huzaiyye' adlı hanımın çadırında da yapmıştır.(265)
Hz. Peygamber'in ashabından bir zatın gözü çıkmıştı. Hz. Peygamber eliyle yuvasından fırlayan gözü yerine yerleştirmiş ve o göz kişinin en sağlam ve en güzel gözü olmuştur.(266) Hayber günü, Hz. Ali'nin gözü ağrıyordu. Hz. Peygamber tükrüğünü sürdü ve derhal iyileşti. Hz. Peygamber (s.a) bayrağı onun eline vererek onu savaşa gönderdi.(267)
Ashabı kirâm, Hz. Peygamber'in iki elinin arasında yemeklerin tesbih ettiğini işitirdi.(268) Ashabı kirâmdan bir zatın ayağı kırıldı. Hz. Peygamber eliyle o ayağa meshetti. Adamın ayağı derhal iyi oldu.(269) Beraberinde bulunan ordunun azığı azaldı ve askerlerin yanında bulunan bütün kumanyayı bir araya getirip toplamalarını emretti. Toplanan kumanyanın gayet az olduğu görüldü ve bereketli olması için duada bulundu ve sonra askere kumanyalarını almalarını emretti. Onlar, o kadar kumanya aldılar ki, askerin beraberinde kumanya ile dolmamış hiçbir kap kalmadı.(270)
Hakem b. As b. Vâil, Hz. Peygamber'in yürüyüşünü alay ederek taklid etti. Hz. Peygamber 'O halde yürüdüğün gibi ol!' buyurdu ve bu bedduadan sonra ölünceye kadar tirtir titredi.(271)
Hz. Peygamber (s.a), bir kadına tâlip oldu. Babası 'Ya Rasûlullah! Onun bedeninde hers denilen cild hastalığı vardır' dedi. Oysa kadının bedeninde böyle birşey yoktu. Hz. Peygamber'e vermek istemediği için bir özür kabilinden böyle söylemişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) 'O halde öyle olsun!' dedi ve kadın cilt hastalığına tutuldu. Bu kadın şair el-Bersa'nın kızı Ümmü Şebib'dir.(272)
Bunlardan başka Hz. Peygamber'in mu'cizeleri ve peygamberliğine delâlet eden deliller sayılmayacak kadar çoktur. Fakat biz sadece meşhur olanlarını zikrettik. Kim Hz. Peygamber'in eliyle âdetin bozulmasından şüphelenir ve 'Bu olaylar teker teker tevatür yoluyla nakledilmemiştir, tevatür yoluyla gelen mu'cize sadece Kur'an'dır' derse, bu kimse tıpkı Hz. Ali'nin kahramanlığında ve Hâtimi Tâî'nin cömertliğinde şüphe eden bir kimse gibidir. Herkesin malûmudur ki nakledilen hadîsler teker teker mütevatir değildir. Fakat tüm hadîsler zarurî bir bilgi vermektedir ve kesinlikle peygamberin elinden, âdeti bozan birçok mu'cizenin çıktığını ifade etmektedir.
Kur'an'm tevatür yoluyla geldiğinden şüphe edilemez. İnsanlar arasında kalan en büyük mu'cizedir Kur'ân... Hz. Peygamber'in Kur'an mu'cizesinden başka, hiçbir peygamberin arkasında hiçbir mu'cizesi kalmış değildir. Zira Hz. Peygamber Kur'an mu'cizesiyle halkın en beliğ, en hatîb ve Arapların en fasîhlerine meydan okumuştur. Oysa o zaman Arap yarımadası binlerce hatib ve fasîh kimselerle doluydu. Fesâhat Arapların sanatıydı. Onunla yarışır, onunla birbirlerine karşı gururlanırlardı. Hz. Peygamber onların cemiyetleri arasında açıktan açığa Kur'an'ın bir benzerini veya benzerinden on sûreyi veya bir sûreyi getirmeleri için kendilerine meydan okuyordu. 'Eğer Kur'an'da şek ve şüpheniz varsa bunu yapınız' diyordu.
De ki: 'And olsun! Eğer insanlar ve cinler bu Kur'an'ın benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine yardımcı da olsalar, yine onun benzerini getiremezler'.
(İsrâ/88)
Bu sözü, onların acizliğini göstermek için söyledi ve hakîkaten onlar da onun dediğini yapmaktan aciz oldular. Onun teklifinden yüz çevirdiler. Öyle ki sonunda nefislerini ölüm, kadınlarını ve çocuklarını esir olma tehlikesine bile attılar. Onunla söz ve belâgatla muâreze etmeye güç yetiremediler. Kur'an'ın cezalet ve güzelliğine bir kusur bulamadılar. Hz. Muhammed Mustafa'dan sonra yeryüzünün doğusuna ve batısına kadar nesilden nesile ve asırdan asıra yayılıp geldi. Bugün Hz. Muhammed Mustafa'nın dünyaya teşrif edişlerinin üzerinden beşyüz seneye yakın bir zaman geçtiği halde hiç kimse Kur'an ile muâraza etmeye güç yetirememiştir. Bu bakımdan Hz. Peygamber'in (s.a) haline, sonra sözlerine, sonra fiillerine, sonra ahlâkına, sonra mu'cizelerine, sonra şu âna kadar yayılıp gelen şerîatına, sonra o şeriatın cihanın birçok yerine yayılmasına, sonra onun asrındaki padişah ve diktatörlerin veya daha sonra gelenlerin kendisine karşı baş eğip itâat ettiklerine bakıp ta onun doğruluğunda şüphe eden bir kimsenin hamakatı ne büyüktür?! Böyle bir kimsenin, zayıf ve öksüz bir insanın bütün bu yaptıklarına bakıp da ibret alması gerekmez mi? Ona iman eden, onu doğrulayan, ondan gelen her hükme tâbi olan bir kimsenin muvaffakiyeti ne büyüktür! Bu bakımdan biz, Allah Teâlâ'dan ahlâkta, fiilde, hâl ve sözlerde ona uymaya bizi muvaffak kılmasını, Allah'ın minnetine ve geniş cömertliğine sığınarak talep ederiz.
233) Müslim, Buhârî
234)Müslim, Buhârî
235)Müslim, Buhârî
236)İsmailî, Sahih; Beyhakî, Delâil
237)Müslim
238)Müslim, Buhârî, (Enes'ten)
239)Müslim
240)Ahmed
241)Müslim
242)Buhârî
243)Buhârî
244)Buhârî, Müslim
245)Müslim
246)Buhârî
247)Müslim, Buhârî
248)İran İmparatoru'nun lakabı
249)Müslim, Buhârî
250)Deylemî
251)İbn Merduveyh
252)Ebu Dâvud
253)Dârekutnî
254)Taberânî
255)Ahmed
256)Buhârî
257)Taberânî
258)Beyhakî
259)Ebu Dâvud
260)Müslim
261)Müslim, Buhârî
262)Müslim
263)Müslim, Buhârî
264)Müslim
265)Ahmed
266)Ebu Nuaym, Beyhakî
267)Müslim, Buhârî
268)Buhârî
269)Buhârî
270)Müslim, Buhârî
271)Beyhakî, Hâkim
272)İbn'ul- Cevzî
Kitabu Âdâb'il-Mâişet ve Ahlâk'in-Nübüvvet bölümü Allah'ın yardımıyla, minnet ve keremiyle burada sona ermiş bulunuyor.
Rub'ul-Âdât (2. cilt) sona erdi.
islam