Yeni

İnsanları Şükürden Alıkoyan Nedenler


İnsanları Şükürden Alıkoyan Nedenler

Sabrın devası hakkında zikrettiklerimiz, Sabır ve Şükür kitabında şerhettiğimiz deliller, bu gaye için de kâfidir; zira sabır, ancak korku ve ümidi elde ettikten sonra mümkün olur. Çünkü dinî makamların evveli yakîndir. O yakîn ki Allah'a, son güne, cennet ve cehenneme, kesin bir şekilde inanmaktan ibarettir. Böyle bir yakîn, zarurî olarak, ateşten korkmayı ve cenneti ummayı gerektirir. Ümit ile korku insana sabretme gücü verir. Zira cennet, istenilmeyen ve yapılması nefse zor gelen şeylerle çevrilmiştir. Bu bakımdan insan ümidinin kuvvetiyle bu istenilmeyen şeylere tahammül edebilir. Ateş de şehvetlerle çevrilidir. Öyleyse ancak korkunun kuvvetiyle o şehvetleri sökmeye sabredebilir.
Hz. Ali şöyle demiştir: 'Cennete müştak olan bir kimse, şehvetlerden arınmalıdır. Ateşten korkan bir kimse ise haramlar-dan uzak durmalıdır'. Sonra kişi, korku ile ümitten istifade edilen sabır makamını mücahede makamına çıkarır. Allah'ın zikrine koyulmak, Allah'ın nimetlerini düşünmek makamına götürür. Daima Allah'ı anmak insanı Allah ile yakınlaşmaya, daima düşünmek ise, mârifetin kemâline vardırır. Mârifetin kemâli ve Allah ile yakınlaşmak da insanı muhabbete kavuşturur. Muhabbetin arkasından rıza, tevvekül ve diğer makamlar gelir. İşte dinî konakları seyredenin sülûkünde bu tertip gözetilir. Yakînden sonra, korku ve recâdan başka bir makam yoktur. Onlardan sonra da sabırdan başka bir makam yoktur.
Sabrın sayesinde, zâhir ve bâtında insan Allah için tecerrüd eder ve mücâhedede bulunur. Mücâhededen sonra kendisine yol açılan bir kimse için hidayet ve marifetten başka bir makam yoktur. Mârifetten sonra ancak muhabbet ve ünsiyet makamı vardır. Muhabbetin za-rurî gereği olarak insan, mahbûbunun fiiline razı olmalıdır, O'nun ilgisine güvenmelidir. İşte bu da tevekküldür. Madem du-rum budur, o halde sabrın ilacı hakkında zikrettiklerimiz (delil bakımından burada da) kifayet eder. Fakat biz korkuyu, icmalî bir konuşma ile münferiden zikredelim. Korku, iki yoldan elde edilir. O yolların biri diğerinden daha üstündür.
Korkunun misâli; çocuk evde olduğunda, eve yırtıcı bir hayvan veya yılan girerse, çoğu zaman çocuk korkmaz ve çoğu zaman elini alıp oynamak için yılana uzatır. Fakat çocuğun beraberinde babası bulunduğu za-man, babası yılandan korkar ve kaçar. Bu bakımdan çocuğun babası tirtir titrerken ve yılandan nasıl kurtulacağını hesaplarken çocuk babasına bakarsa onunla beraber ayağa kalkar ve korku çocuğun üzerine de çöker. Kaçmakta babasına uyar.
Öyleyse babanın korkusu basiret ve yılanın sıfatını, zehirini, özelliğini, yırtıcı hayvanın satvetini, perva etmeksizin tuttuğunu paramparça ettiğini bilmesinden ileri gelir. Çocuğun korkusu ise, mücerred taklid olan bir inançtan ileri gelir. Çünkü çocuk babası hakkında güzel düşünür ve babasının ancak korkutucu bir sebepten ötürü korkup kaçtığını bilir. Böylece yırtıcı hayvanın korkutucu olduğunu anlamış olur. Fakat bunun yönünü keşfedemez. Bu misâli bildiğin zaman, Allah'tan korkmanın da iki makam üzere olduğunu anlayabilirsin. O makamlardan biri Allah'ın azabından, ikincisi O'nun zatından korkmaktır.
Allah'ın zatından korkmak, âlimlerin ve kalp erbabının korkusudur. Onlar öyle âlim ve kalp erbabıdır ki Allah Teâlâ'nın sıfatlarından heybet, korku ve sakınmayı gerektireni bilirler. O'nun şu ayetlerinin sırrına muttalidirler:
Allah sizi kendinden sakındırır. (Âlu İmran/28)
Ey mü'minler! Allah'tan O'na yaraşır biçimde korkun ve ancak müslüman olarak can verin!(Âlu İmran/102)
Birincisi, bütün halk tabakasının korkusudur. O korku cennet ve cehennemin esasına inanmak ve ibâdet ile günahtan ötürü insana verileceklerine inanmakla meydana gelir. Bu korkunun zayıflaması gaflet ve iman zâfiyeti sebebiyle meydana gelir. Gaflet ise, ancak Allah'ı hatırlamak, vaaz, kıyamet gününün şiddetleri hakkında düşünmek, ahiretteki azabın çeşitlerini tefekkür etmekle silinir. Korkan insanlara bakmak, onlarla oturmak ve onların hallerini görmekle de silinir.
Eğer o insanların hallerini müşahede etmek elden kaçarsa yine de müsbet bir tesir bırakmaktan hali değildir. Birincisinden daha yüce olan ikinci korkuya gelince, bu tür korku, korkutanın Allah'ın ta kendisi olmasıdır. Bundan şunu kastediyorum. Kul, Allah'tan uzaklaşmak ve mahcup olmaktan korkar O'na yakın olmayı umar.
Nitekim Zünnûn-i Mısrî demiştir ki: 'Ateşten korkmak gerçek sevgiliden ayrılmanın korkusu yanında engin bir denize damlayan bir damla gibi olur!'Bu korku, âlimlerin korkusudur.
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Kullarından ancak âlimler, Allah'tan (gereğince) korkarlar.(Fâtır/28)
Âlimler gibi, bütün mü'minler için de bu korkudan bir nasip vardır. Fakat âlimlerin dışında kalanların nasibi, sadece taklidden ibarettir. Çocuğun babasını taklid ederek yılandan korkmasına benzer. Bu korku basirete dayanmaz. Şüphe yoktur ki zayıflar ve yakın bir zamanda silinip ortadan kalkar. Hatta çocuk çoğu zaman afsunlu bir kimsenin yılan tuttuğunu görünce ona bakar, aldanır, babasını taklid ederek yılanı tutmaktan sakındığı gibi, onu taklid etmek sûretiyle de yılanı tutmaya cüret eder.
Taklidden gelen inançlar çoğu zaman zayıftır. Ancak daima kendisini tekid eden sebepleri müşahade etmekle kuvvet bulduğunda ve o sebeplerin gereği olarak ibâdetlere çokça dalıp peşipeşine uzun bir müddet günahlardan sakınan kimse, zarurî olarak Allah'tan korkar. Böyle bir kimse korkuyu celbetmek için herhangi bir ilaca muhtaç değildir. Nitekim yırtıcı hayvanı tanıyan, kendi nefsini de onun pençesinde gören insanın, ondan korkmak için herhangi bir şeye ihtiyacının olmadığı gibi... Aksine ister istemez ve zaruri olarak ondan korkar,
Allah (c.c) Hz. Dâvud'a vahiy göndererek şöyle buyurmuştur: "Yırtıcı hayvandan korktuğun gibi benden (kahrımdan) kork'.
Yırtıcı hayvandan korkmayı öğrenmenin çaresi, yırtıcı hayvanı tanımak ve onun pençesine düşmenin neticesini bilmektir. Bundan başka bir şeye ihtiyaç duymaz. O halde Allah'ı tanıyan, Allah'ın dilediğini perva etmeksizin yaptığını, irade ettiğiyle korkmaksızın hükmettiğini, daha önce geçmiş bir vesile olmadığı halde, melekleri kapısına yaklaştırdığını, daha önce bir suç yokken İblis'i uzaklaştırdığını bilmiş olur. Allah Teâlâ'nın sıfatı, şu sözünün (hadîs-i kudsî) tercümesidir: 'Bunlar cennettedir, perva etmem. Şunlar da cehennemdedir, pervâ etmem'.
Eğer kalbine 'Allah ancak günahtan dolayı ceza verir, ancak ibadetten ötürü sevap ihsan eder' düşüncesi gelirse, Allah Teâlâ'nın taatin sebepleriyle itaat eden bir kimseye yardım etmediğini ve o kimsenin ister dilesin, ister dilemesin itaatta bulunduğunu düşün. Asî bir kimseye de mâsiyetin istekleriyle imdad etmemiştir ki o ister dilesin ister dilemesin, isyân edebilsin; zira Allah Teâlâ gafleti, şehveti ve şehvetin yerine getirilmesine güç yetirmeyi yarattığı zaman, bunlarla zarurî olarak fiil vâki olur. Eğer İblis isyan etti diye onu uzaklaştırdıysa, o halde neden onu isyana zorladı? Onu isyana zorlaması geçmiş bir mâsiyetinden mi kaynaklanıyordu ki o da başkasından ve böylece sonsuza doğru zincirleme gitsin veya kul tarafından illeti olmayan bir öncesi üzerinde mecburî olarak dursun. Aksine ezelde ona böyle hükmetti.
Hz. Peygamber bu mânâyı ifade ederek şöyle buyurmuştur:
Adem ile Musa rablerinin katında tartıştılar. Sonunda Adem Musa'yı mağlûp etti. Musa dedi ki: 'Sen o Ademsin ki Allah seni kudret eliyle yarattı. Sana ruhundan üfürdü. Meleklerine sana tâzim secdesi ettirdi. Seni cennetine yerleştirdi. Sonra sen günahınla insanları yere indirdin'. Bunun üzerine Adem, Musa'ya şöyle dedi:
- Sen o Musasın ki Allah seni risalet ve kelâmıyla seçti. Sana levhaları verdi. O levhalarda her şeyin beyanı vardır. Seni kurtulmuş olduğun halde kapısına yaklaştırdı. Ben yaratılmadan kaç sene önce Allah'ın Tevrat'ı yazdığını gördün?
- Kırk sene önce!
- Acaba o Tevratta 'Adem rabbine isyan etti! Bu bakımdan hududu aştı' hükmünü gördün mü?
- Evet!
- Acaba ben daha işlemeden ve beni yaratmadan kırk sene önce Allah'ın benim üzerime yazmış olduğu bir ameli işlemiş olmamdan dolayı mı beni kınıyorsun?
Hz. Peygamber 'Adem böylece Musa'yı, delil bakımından mağlûb etti' buyurdu.77
Kim bu hususta hidayetin nûrundan sâdır olan bir mârifetle sebebi tanımış olursa, bu kimse kaderin sırrına muttali olan, âriflerin özelliği bulunan bir bilgiye sahip olmuş olur. Kim bunu dinleyip inanır ve sadece tasdik ederse o, mü'minlerin avam tabakasındandır. Bu iki grup için de korku vardır; zira her kul, kudretin kabzasına düşer. Tıpkı zayıf çocuğun yırtıcı hayvanın pençesine düşmesi gibi...
Yırtıcı hayvan bazen pençesinde bulunan çocuğu bırakır. Bazen de ona hücum edip paramparça eder! Bu durum rastgeledir. Bu tevafuk için tertipli birçok sebepler vardır. Fakat bilmeyen bir kimseye izafe edildiği zaman, buna ittifak adı verilir. Eğer Allah'ın ilmine izafe edilirse, bu takdirde ittifak adını vermek caiz olmaz. Yırtıcı hayvanın pençesine düşen bir kimsenin mârifeti eğer kemâl derecesine varmışsa, bu kimse o yırtıcı hayvandan korkmaz. Çünkü o yırtıcı hayvan, Allah'ın kuvvet ve kudretine boyun eğmiştir. Eğer Allah ona açlığı musallat kılarsa onu parçalar yer. Eğer Allah o hayvana tuttuğu avdan gafil olmayı musallat kılarsa avı bırakıp gider. Bu bakımdan ancak yırtıcı hayvanın yaradanından ve o hayvanın yırtıcı sıfatlarını yaratandan korkulur. Ben Allah'tan korkmanın misâlinin yırtıcı hayvandan korkmak olduğunu söylemiyorum. Perde kalktığı zaman bilinir ki yırtıcı hayvandan korkmak, Allah'tan korkmanın aynısıdır. Zira yırtıcı hayvan vasıtasıyla helâk eden Allah'tır.78
Ahiretin yırtıcıları dünyanın yırtıcıları gibidir. Allah azabın ve sevabın sebeplerini yaratmıştır. Bunların her biri için de ehil olan kimseleri yaratmıştır. Ezelî ve kesin kaza'nın dalı olan kader, onun için yaratılmışsa onu sevkeder. Bu bakımdan Allah Teâlâ cenneti yarattı. Cennet için ehil olanları yarattı, cehennemini yarattı. Cehennem için ehil olanları yarattı. Onlar da ister istemez cehennem sebeplerine müsahhar oldular. Bu bakımdan nefsini, kaderin dalgaları arasında kıvranarak görüp de korkmayan hiç kimse yoktur. Aksine zarurî olarak bu kimseye korku galebe çalar. İşte bunlar kaderin sırrını bilenlerin korkularıdır. Bu bakımdan kusurun kendisini basîret makamına yükselmekten alıkoyduğu
bir kimsenin çıkar yolu, haberleri ve eserleri dinlemek sûretiyle nefsini tedavi etmektir. Bu bakımdan bu kimse, ârif ve korkan kimselerin hallerini ve sözlerini incelemelidir. Onların akıl ve mertebelerini, aldanmış ve ümit beslemiş kimselerin mertebelerine nisbet etmelidir. İşte o zaman âriflere uymanın daha iyi olduğundan şüpheye düşmez. Çünkü onlar peygamberler, velî ve âlim kullardır.
Allah'ın azabından emin olanlar ise Firavunlar, cahiller ve ahmaklardır. Bizim peygamberimize (s.a) gelince, o geçmiş ve geleceklerin efendisidir.79
Aynı zamanda korku bakımından insanların en şiddetlisi idi.80
Hatta bir çocuğun cenaze namazını kıldığında duasında o çocuk için şöyle dediği duyuldu:
Ey Allahım! Şu ölü çocuğu kabir ve ateş azabından koru.81
İkinci bir rivayette 'Ne mutlu sana! Sen cennetin kuşlarından bir kuşsun' diyen bir kimsenin sözünü işitti ve öfkelenerek şöyle buyurdu:
Onun öyle olduğunu sana bildiren nedir? Allah'a yemin ederim, ben Allah'ın Rasûlüyüm. Buna rağmen Allah'ın benim başıma ne getireceğini bilmiyorum. Muhakkak ki Allah Teâlâ cenneti ve ona lâyık kimseleri yarattı. Onların içine ne bir kimse katılır, ne de onlardan bir kimse eksilir.82
Hz. Peygamber'in bu sözü (süt kardeşi) Osman b. Maz'un'un cenazesinde söylediği rivayet edilmektedir. Bu zat ilk muhacirlerdendir. Ümmü Seleme bu zatın cenazesine hitaben 'Cennet sana mutlu olsun!' dediği zaman Hz. Peygamber ona, yukarıda geçen hükmü bildirmiştir.
Ümmü Seleme, bu hâdiseden sonra şöyle demiştir: 'Allah'a yemin ederim. Ben, Osman'dan sonra artık kimseyi tezkiye etmem!'83
Muhammed b. Havle el-Hanefiyye84 'Allah'a yemin ederim Hz.
Peygamber'den başka babamı bile tezkiye etmiyeceğim! dediğindeşiiler bu zata saldırdılar. Bunun üzerine babası Hz. Ali'nin fazilet ve menkıbelerini zikretmeye başladı.
'Suffe' ehlinden bir kişi şehid düştü. Annesi onun için 'Ne mutlu sana! Cennet kuşlarından bir kuşsun, Hz. Peygamber'e hicret ederek geldin. Allah yolunda öldürüldün' deyince, Hz. Peygamber, ona cevap olarak şöyle buyurmuştur:
Onun öyle olduğunu sana bildiren nedir? Oysa o faydasız şeyler konuşur. Zararsız şeyleri de menederdi.85
Hz. Peygamber, hasta olan bir ashabının ziyaretine gitti. 'Cennet senin için mutlu olsun!' dediğini duyunca Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu:
- Şu, Allah namına cennet dağıtan kadıncağız kimdir?
- Ey Allah'ın Rasûlü! O benim annemdir.
Hz. Peygamber (o kadıncağıza hitaben) dedi ki:
Onun öyle olduğunu sana bildiren nedir? Halbuki o kendisini ilgilendirmeyen konuda konuşur, kendisini zengin etmeyecek az bir şeyi cimrilik ederek vermez.86
Müslümanlar nasıl korkmasınlar?! Allah'ın peygamberi şöyle buyurmaktadır:
Hûd, Vakıa, Tekvir ve Nebe sûreleri beni ihtiyarlattılar.87
Âlimler bunun sebebinin Hûd sûresindeki uzaklaştırma hâdisesi olduğunu söylemişlerdir:
İyi bilin Hûd'un kavmi Ad, (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun (yok olup gitsin)!(Hûd/60)
İyi bilin ki Semûd (kavmi) defolup gittiler!(Hûd/68)
İyi bilin ki Semûd kavmi nasıl helâk olduysa Medyen halkı da öyle helâk olmuştur. (Hûd/95)
Buna rağmen, Hz. Peygamber biliyordu ki Allah dileseydi insanların hiçbiri O'na ortak koşmazdı; zira Allah dileseydi herkese hidayet verirdi.
Olacak vâkı olduğu (kıyamet koptuğu) zaman onun oluşunu yalanlayacak kimse çıkmaz. O alçaltıcı yükselticidir.:(Vâkıa/1-3)
Yani kudret kalemi, olacak herşeyi yazmış ve kalem kurumuştur! Ezeli takdir tamam olmuş, hatta Vâkıa denilen kıyamet kopmuştur. Bu kıyamet dünyada yüksek olan bir kavmi düşürücü veya dünyada alçak olan bir kavmi yükselticidir.
Tekvir sûresinde kıyametin şiddetleri ve insanoğlunun sonunun inkişafı vardır.
Cehennem alevlendirildiği zaman, cennet yaklaştırıldığı zaman, her can ne yapıp getirdiğini bilir.(Tekvîr/12-14)
O gün kişi, ellerinin (yapıp) öne sürdüğü işlere bakar ve kâfir şöyle der: 'Ah! Keşke ben toprak olaydım!'(Nebe/40)
Rahman'ın izin verdiğinden başka kimse bir kelime bile söyleyemeyecektir.(Nebe/38)
Kur'ân, başından sonuna kadar, düşünerek okuyan bir kimse için korkularla doludur. Eğer Kur'an'da şu ayetten başkası olmasaydı yine kâfi gelirdi:
Ve ben, tevbe eden, iman edip sâlih amel işleyen, sonra da hak yolda sebat gösteren kimse için çok bağışlayıcıyım.(Tâhâ/82)
Zira Allah Teâlâ burada mağfireti dört şarta bağlıyor ki kul onların birinden bile acizdir. Bu ayetten daha şiddetlisi şu ayetlerdir:
Ama kim tevbe eder ve sâlih amel yaparsa, o kurtuluşa erenlerden olabilir.(Kasas/67)
(Böyle yaptık) ki (Allah), o doğrulara doğruluklarından sorsun!(Ahzab/8)
Ey ins u cinn sizin için de boş vaktimiz olacak (sizin de hesabınızı göreceğiz)!(Rahmân/31)
Allah'ın tuzağından (kurtulacaklarına) emin mi oldular? Ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah'ın tuzağından emin olmaz!(Araf/99)
İşte rabbin zulmeden kentleri yakaladığı zaman böyle yakalar. Doğrusu O'nun yakalaması çok acı ve çok çetindir.(Hûd/102)
Takva sahiplerini, binek üzerinde ikrâm ile Rahmân'a götürdüğümüz gün, mücrimleri de yaya ve susuz olarak cehenneme sürdüğümüz (gün)...(Meryem/85-86)
İçinizden hiç kimse yoktur ki mutlak surette ona uğrayacak olmasın! Bu, rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür,(Meryem/71)
Dilediğinizi yapın, çünkü O, bütün yaptıklarınızı görmektedir.(Fussilet/40)
Kim ahiret ekinini istiyorsa onun ekinini artırırız, kim dünya ekinini istiyorsa ona da dünyadan birşey veririz. Fakat ahirette bir nasibi olmaz.(Şûrâ/20)
Artık kim zerre kadar bir hayır işlerse onun mükâfatını görecek! Kim de zerre kadar bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir.(Zilzâl/7-8)
Yaptıkları her işin önüne geçmişiz de onu (etrafa) saçılmış toz zerreleri haline getirmişizdir.(Furkan/23)
Asr'a yemin olsun ki insan ziyandadır. Ancak iman edip de salih ameller işleyenler, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna!(Asr Suresi)
İşte bunlar zarardan kurtulmanın dört şartıdır. Peygamberlerin üzerine feyezan eden nimetlere rağmen korkuları şundandır: Çünkü onlar Allah'ın mekrinden (azabından) emin değildirler; zira ancak ziyan eden bir kavim Allah'ın azabından emin olabilir.
Rivayet ediliyor ki Hz. Peygamber ile Cebrail Allah korkusundan ağladılar. Bunun üzerine Allah Teâlâ vahiy göndererek şöyle sordu:
- Sizi emin kıldığım halde naden ağlıyorsunuz?
- Senin azabından kim emin olabilir!
Sanki bu iki zat, Allah'ın gaybın âlimi (allâm'ul-guyûb) olduğunu ve işlerinin neticesine vâkıf olmadıklarını bildikleri için Allah'ın 'Ben ikinizi de emin kılmışım' sözünün imtihan ve mekr olduğundan emin olamadılar. Hatta korkuları durduğu takdirde Allah'ın azabından emin oldukları sanılır ve sözlerini yerine getirmemiş olurlar gibi düşündüler.
Nitekim Hz. İbrahim mancınık'a konulduğu zaman 'Allah bana kâfidir' dedi. Hz. İbrahim'in bu sözü büyük dualardandır. Bunun üzerine Hz. İbrahim imtihan edildi. Ateşe atılırken Cebrail önüne çıktı 'Senin bana ihtiyacın var mıdır?' dedi. Hz. İbrahim 'Sana ihtiyacım yoktur!' dedi.
İbrahim'in böyle söylemesi 'Allah bana kâfidir' sözünü yerine getirmesi demektir.
Allah Teâlâ, Hz. İbrahim'den haber vererek şöyle buyurmuştur:
Ve çok vefalı İbrahim'in...(Necm/37)
Yani 'Allah bana kâfidir' sözünün gereğini yerine getiren İbrahim'in...
Allah Teâlâ bunun benzerini Hz. Musa'dan da haber vermiştir:
Dediler ki: 'Rabbimiz onun bize taşkınlık etmesinden yahut iyice azmasından korkuyoruz'. 'Korkmayın' dedi; 'ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm'.(Tâhâ/45-46)
Sihirbazlar sihirlerini ortaya koydukları zaman, bu ilahî teminata rağmen Musa korkuya kapıldı. Zira Musa Allah'ın azabından emin değildi. Musa için iş karıştı. Hatta Allah yeniden emniyet verdi ve şöyle buyurdu:
Korkma dedik, üstün gelecek sensin sen!
Bedir gününde müslümanların gücü zayıfladığı zaman Hz. Peygamber şöyle dua etti:
Ey Allahım! Eğer bu topluluk helâk olursa, yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmaz! Bunun üzerine Ebubekir, Hz. Peygamber'e 'Kendini bu kadar harap etme! Çünkü Allah sana va'dettiğini yerine getirecektir'88 dedi.
Hz. Ebubekir'in makamı, Allah'ın va'dine güvenme makamı idi. Hz. Peygamber'in makamı ise, Allah'ın azabından korkma makamıdır. Şüphe yok ki Hz. Peygamber'in makamı, Ebubekir'in makamından daha mükemmeldir. Zira korku, Allah'ın sırlarını, gizîli fiillerini ve mekr ile ifade edilen ve bazı neticeler doğuran sıfatlarının mânâlarını tanı olarak bilmek ve anlamaktan kaynaklanır. Peygamberler de dahil hiç kimse Allah'ın sıfatlarının künhüne ve hakikatine vâkıf olamaz. Kim mârifetin hakikatini, işlerin künhünü idrak etmekten âciz olduğunu bilirse, bu kimsenin kor-kusu oldukça büyür. Bu sırra binaen Hz. İsa'ya şöyle söylemiştir:
Allah demişti ki: "Ey Meryem oğlu İsa, sen mi insanlara 'Beni ve annemi, Allah'tan başka iki ilah edinin' dedin?"
Buna karşılık Hz. İsa şöyle demiştir:
Haşa! Sen yücesin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, sen bunu bilirsin, sen benim nefsimde oları herşeyi bilirsin. Fakat ben senin nefsinde olanı bilmem. Çünkü gaybları bilen yalnız sensin sen!(Mâide/116)
Sonra Hz. İsa şöyle demiştir:
Eğer onlara azap edersen, onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, şüphesiz sen daima üstünsün, hikmet sahibisin!(Mâide/118)
Hz. İsa, durumu Allah'ın meşiyyetine havale etti. Nefsini tamamen ortadan çıkardı. Çünkü elinde hiçbir şey olmadığını ve bü-tün işlerin Allah'ın isteğine bağlı olduğunu biliyordu. Bu bakımdan o işler hakkında ne kıyas, ne tahmin ve ne de zan ile bir hüküm vermek bile mümkün değildir. Kesin hüküm vermek nerede kalır?
Ariflerin kalplerini paramparça eden bu durumdur; zira en büyük tehlike senin işinin eğer seni helâk ederse pervası olmayan; senin gibi sayısız kimseleri helâk eden ve durmadan dünyada onlara elem ve hastalıklar tattıran, bununla beraber kalplerini küfür ve nifakla hasta eden, sonra ebediyyen onlara azap eden bir zat-ı kibriyanın meşiyyet ve isteğine bağlanmasıdır. Sonra o zat-ı kibriya o kimselerden haber vererek şöyle buyurmaktadır:
Dileseydik herkese hidayetini verirdik. Fakat benden 'Muhakkak cehennemi cinlerden ve insanlardan bir kısmıyla tamamen dolduracağını' sözü çıkmıştır.(Secde/13)
Rabbinin 'Andolsun! Cehennemi tamamen insanlardan ve cinlerden dolduracağım' sözü tam yerine gelmiştir.(Hûd/119)
Ezelde tahakkuk eden bir bir hükümden nasıl korkulmaz! Böyle bir hükmü geri çevirmek hevesine nasıl kapılınır? Eğer hü-küm yeni tahakkuk etseydi onu çevirme çareleri aranabilirdi. Fakat burada ancak teslimiyet ve kalp ile azalar üzerinde beliren zâhirî sebeplerden ezelde geçen gizli sebepleri araştırmak vardır. Kimin için şerrin sebepleri kolaylaşmış, o kimse ile hayrın sebepleri arasında perde girmiş, dünya ile bağlantısı artmış ise, sanki o kimseye kesin olarak şekavetiyle sebkat eden kaderin sırrı keşfolunmuştur; zira herkes ne için yaratılmış ise ona muvaffak olur.
Eğer hayır müyesser olursa, kalp de tamamen dünyadan kesilmiş, zâhir ve bâtını ile Allah'a yönelmiş ise, bu durum korkunun azaltılmasını gerektirir. Eğer kişi bu durumun daimî olacağına güveniyorsa korkusunu azaltmalıdır. Fakat sonucun tehlikesi ve bu durumun daima durmasının çetinliği, korku ateşini daha da alevlendirir. O ateşi söndürmek kişinin gücü haricine çıkar. Bu durumda kişi halin bozulmasından nasıl emin olabilir? Mü'minin kalbi, Rahman olan Allah'ın kudret parmaklarından iki parmağının arasındadır. Oysa kalp, kaynayan kazandan daha şiddetli sarsılır ve değişir.
Çünkü rablerinin azabına güven olmaz! (Meâric/28)
Bu bakımdan insanların en cahili o kimsedir ki 'Allah'ın azabından emin olmaktan sakın!' dendiği halde o, Allah'ın azabından emin olur. Eğer Allah ârif kullarına lûtfetmeseydi, onların kalplerini ümit ruhuyla canlandırmasaydı, kalpleri korku ateşinden yanardı. Bu bakımdan ümit, Allah'ın halis kulları için bir rahmettir. Gaflet de bir yönden, halk tabakası için rahmettir; zira eğer perde kalksa, kalpleri evirip çevirenin korkusundan paramparça olur.
Ariflerden biri şöyle demiştir: 'Eğer benimle elli seneden beri Tevhid ehlidir' diye tanıdığın bir kimsenin arasına bir direk girse ve o da ölürse, onun tevhid üzere öldüğüne kesinlikle hüküm veremem. Çünkü ben, o direği dolaşırken, kalbinin ne gibi bir değişikliğe uğradığını bilemem!'
Bir kişi şöyle demiştir: 'Eğer şehidlik evin kapısında ise, İslâm üzerine ölmek de ev içindeki odanın kapısında ise muhakkak ki odanın kapısında İslâm üzerine ölmeyi seçerim. Çünkü ben odanın kapısı ile evin kapısının arasında kalbimde ne gibi değişikliklerin meydana geleceğini bilmiyorum!'
Ebu Derda 'Bir kimse ölüm anında imanının kendisinden alınmayacağından emin ise, mutlaka onun imanı kendisinden alınır' diye yemin ederdi.
Sehl derdi ki: 'Sıddîklar her hareketin neticesinin kötü olmasından korkarlar'. Sıddîklar o kimselerdir ki Allah onları vasıflandırarak şöyle buyurmuştur:
Verdiklerini rablerinin huzuruna varacakları düşüncesiyle kalpleri korkudan ürpererek verirler.(Mü'minûn/60)
Süfyân es-Sevrî, ölüm döşeğinde iken ağlayıp sızlandı. Kendisine denildi ki: 'Ey Ebu Abdullah! Recâ makamına yapış! Zira Allah'ın affı senin günahından daha büyüktür'. Karşılık olarak şunları söyledi: 'Ben günahlarım için mi ağlıyorum? Eğer tevhid üzere öleceğimi bilseydim, dağlar kadar günahlarla Allah'a mülâki olmaktan korkmazdım'.
Korkanların birinden hikâye ediliyor ki arkadaşlarının bazısına vasiyet ederek 'Ölüm çağma girdiğimde başımın ucunda otur! Eğer tevhid üzerinde öldüğümü görürsen benim bütün servetimi al! Onunla badem ile şeker satın al. Memleketin çocuklarına benim sevabıma dağıt! Bu, kurtulmuş adamın düğün bahşişidir. Eğer tevhid üzere ölmezsem, halka bu durumu bildir ki benim cenazemde hazır bulunmakla mağrur olmasınlar. Beni seven cenazemde hazır bulunsun ki ölümden sonra riya yakama yapışmasın!'
Arkadaşı dedi ki: 'Senin tevhid üzerine ölüp ölmediğini nasıl bileceğim?'
Allah'tan korkan zat ona bir alâmet söyledi. Böylece o, ölüm anında o tevhid alâmetini gördü, dolayısıyle emrettiği gibi şeker ile bademi satın aldı ve çocuklara dağıttı.
Sehl et-Tüsterî derdi ki: 'Mürid, günahlarla mübtelâ olmaktan korkar. Arif ise, küfürle mübtelâ olmaktan korkar'.
Ebu Yezîd der ki: 'Mescide yöneldiğimde belime bir zünnar bağlı olduğunu düşünüyorum ve o zünnarın beni kiliseye veya ateşgedeye götürmesinden korkuyorum. Bu korku camiye girinceye kadar devam ediyor. Camiye girer girmez, belimde bağlı hissettiğim zünnar çözülüyor. İşte günde beş defa bu durumla karşı karşıya gelirim'.
Hz. İsa 'Ey havariler! Siz günahlardan korkuyorsunuz. Biz peygamberler ise, küfürden korkuyoruz' demiştir.
Peygamberlerin haberlerinden rivayet ediliyor ki o zevât-ı kiramdan biri, Allah Teâlâ'ya, açlık, bit ve çıplaklıktan uzun seneler şikayet etti. Elbisesi yündendi. Bunun üzerine, Allah Teâlâ, o peygamberine vahiy göndererek şöyle buyurdu: 'Kulum! Senin kalbini beni inkâr etmekten koruduğuma razı değil misin ki benden dün-yayı istiyorsun?' Bu ilâhî hitap üzerine, o peygamberi zîşân, yerden toprak alıp başına saçıyor ve diyordu: 'Evet yarab! Razı oldum. Beni küfürden koru!'
Arifler ayaklarının yerleşmesine ve imanlarının kuvvetine rağmen kötü sonuçtan bu kadar korkarlarsa acaba zayıf kimseler nasıl korkmazlar? Kötü sonucun ölümden önce beliren birçok se-bepleri vardır: Bid'at, nifak, gurur ve kötü sıfatlardan birçoğu gibi... Bu sırra binaen, ashab-ı kirâm nifaktan çok korkmuşlardır. Hatta Hasan Basrî der ki: 'Nifaktan beri olduğumu bilsem, bu durum benim nezdimde üzerine güneş doğan herşeyden daha sevimli olur'.
Ashab-ı kirâm bu nifaktan iman esasının zıddı olan nifakı kasdetmiyordu. Onların gayesi; imanın esasıyla bir arada olan ni-faktır. Bu bakımdan (bu mânâ ile) kişi aynı zamanda hem münâfık, hem de müslüman olabilir. Bu nifakın birçok alâmetleri vardır. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Dört haslet vardır. O hasletler kimde bulunursa, o kimse katıksız bir münafıktır; isterse o kimse namaz kılsın, oruç tutsun ve 'ben müslümanım' desin. Eğer kişide o hasletlerden bili bulunursa, o kişide nifaktan bir şûbe var demektir ki o hasleti bırakıncaya kadar bu durum devam eder. O hasletler şunlardır: Kim konuştuğu zaman yalan söylerse, söz verdiğinde sözünde durmazsa, emin sayıldığı zaman hainlik yaparsa ve başkasıyla iddialaştığı zaman, yalan söylerse işte münafık odur.89
Hadîsin başka bir lâfzında 'Söz verdiği zaman hile yaparsa' diye varid olmuştur.
Ashab ve tabiin, nifakı öyle şeylerle tefsir etmişlerdir ki onlardan ancak sıddîk olan bir kimse kurtulur; zira Hasan Basrî 'Kişinin gizli ve açık durumları değişik olursa, dili ve kalbi ayrı ayrı bulunursa, çıkış ve girişi aynı olmazsa bu nifaktandır' demiştir. Acaba bunlardan kim kurtulabilir? Hatta Hasan Basrî'nin nifaktan saydığı durumlar bugün insanlar arasında normal ve âdet haline gelmiştir ve bu durumun münker olduğu unutulmuştur. Hatta bu durum, peygamberlik zamanına yakın olan bir zamanda bile cereyan etmiştir. Madem o zamanda cereyan etmiştir, o halde bizim zamanımızda neler olduğunu düşün! Hatta ashab-ı kirâmdan Huzeyfe (r.a) 'Hz. Peygamberin za-manında kişinin konuşup dolayısıyla münafık olduğu kelimeyi sizlerden bugün günde yirme defa işitmekteyim' demiştir.
Hz. Peygamberin ashabı şöyle derlerdi: 'Sizler gözünüzde kıldan daha ince ve kıymetsiz görünen birtakım amellerde bulunursunuz ki biz o amelleri Hz. Peygamberin zamanında büyük günahlardan sayardık'.
Seleften biri şöyle demiştir: 'Nifakın alâmeti, yapmış olduğun bir şeyi halk yaparsa, çirkin görmendir. Zulümden birşeyi sevmen, hakka buğzetmendir'.
Şöyle denilmiştir: 'Kişi kendisinde bulunmayan bir sıfattan do-layı övüldüğünde, bu hoşuna giderse bu yaptığı münafıklıktandır'.
Bir kişi İbn Ömer'e dedi ki:
- Biz şu emirlerin huzurlarına giriyoruz! Onların dediklerini tasdik ediyoruz. Onların yanından çıktığımızda aleyhlerinde konuşuyoruz.
- Biz bu durumu Hz. Peygamber döneminde münafıklıktan sayıyorduk!
Daha şiddetlisi şu rivayettir: Birkaç kişi Huzeyfe b. Yeman'ın (r.a) kapısında oturup onun çıkışını bekliyorlardı. Bunlar Huzeyfe'nin hakkında bir şeyler konuşuyorlardı. Huzeyfe onların yanına çıktığında ondan utanarak sustular. Bu manzara karşısında kalan Huzeyfe 'Konuştuğunuz konuyu devam ettirin!' dedi. Fakat onlar sustular. Bunun üzerine Huzeyfe 'Biz sizin bu davranışınızı, Hz. Peygamber'in zamanında nifak kabul ediyorduk!' dedi.
İşte bunu söyleyen Huzeyfe münafıkları ve nifakın sebeplerini bilmekle meşhur olmuştur.
Huzeyfe derdi ki: 'Kalbin üzerine, bir an gelir ki kalp imanla dolup taşar. Kalpte iğne ucu kadar nifaka yer kalmaz. Başka bir an ise kalp iman için bir iğne ucu kalmayacak kadar münafıklıkla dolup taşar'.
İşte bununla anlaşıldı ki ariflerin korkusu kötü neticedendir ve yine anlaşıldı ki kötü neticenin sebebi, neticeden önce tahakkuk eden birkaç şeydir. Onlardan biri bid'at, biri günahlar ve biri de nifaktır. Acaba kul ne zaman bütün bunlardan kurtulabilir? Eğer kul bunlardan kurtulduğunu zannederse, onun bu zannı nifaktır. Çünkü 'Nifaktan emin olan bir kimse, münafığın ta kendisidir' denilmiştir.
Ariflerden biri diğerine dedi ki: 'Ben nefsim için nifaktan korkuyorum'. O da cevap olarak 'Eğer sen münafık olsaydın nifaktan korkmazdın!' dedi.
Bu bakımdan ârif kişi, kader-i ezelî ve sonuç arasında ve ikisinde de korktuğu halde kıvranmaktadır. Bu sırra binaen Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Mü'min kul iki korku arasındadır: Allah'ın kendisine ne gibi bir muamele yapacağını bilmediği geçmiş bir ecel ile Allah'ın hakkında ne gibi bir hüküm vereceğini bilmediği gelecek bir ecel arasındadır. Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim, ölümden sonra artık ayıplanacak yoktur, Dünyadan sonra, cennet veya cehennemden başka bir ev yoktur.90
Yardım edici Allah'tır.
78)Bazı nüshalarda 'aynısı' yerine 'gayrisi' geçmektedir. Fakat illet ile ma'lûl bu ikinci tabire göre uyuşmaz. Şârih der ki: 'Düşünüldüğünde bu mi-sâl, hiçbir yönden mümesselün bih'e mutabık değildir!' En yüce misâl Allah içindir. Allah temsil ve teşbihden yüce ve münezzehtir, (ithaf us-Saade,IX/224).
79) "Ben Ademoğullarının efendisiyim dememde böbürlenmek yoktur".
(İmam Ahmed, Tirmizî, İbn Mâce)
80) 'Allah'a yemin olsun, içinizde en fazla Allah'tan korkanınız benim!'
(Müslim)
81) Taberâni
82) Müslim, (Hz. Âişe'den)
83) Buhârî, (Ümm'ül-Ulâ el-Ensârîye'den)
84) Künyesi
85)Beyhakî ve Ebu Ya'lâ.
86)Daha önce geçmişti.77) İmam Ahmed, Buharî, Müslim, Ebu Dâvud, Tirmizî ve İbn Mâce, (Ebu Hüreyre'den); İbn Humeyd, Ebu Ya'la
87) Tirmizî, Hâkim
88) İbn Şahin, Şerh'üs-Sünne
89) Müslim, Buhârî, (Abdullah b. Amr'dan)
90) Beyhakî, Şuab

islam