Yeni

Kalbin Amelinden Olan Bâtınî Şartlar

Kalbin Amelinden Olan Bâtınî Şartlar

Bu bölümde, namazın huşû ve kalp huzuruyla olan bağlantısını açıklayıp, sonra bâtınî mânâlarını ve bu mânâların hududlarını, sebep ve ilâçlarını zikredeceğiz. Âhiret azığı olmaya elverişli bir hale gelmesi için namazın her rüknünde hazır bulundurulması gereken mânâların tafsilâtını vereceğiz.
Namazda Huzur ve Huşû Şarttır
Bunun birçok delilleri vardır. Şu ayet bu delillerden biridir: Beni anmak için namaz kıl! (Tâhâ/14)
Bu emrin zahirinden Allah'ı anmanın vâcib olduğu anlaşılır. Gaflete dalmak ise, anmaya zıt düşmez mi? (O halde huzur şarttır.)
Namaz boyunca gaflet içerisinde bulunan kimse, nasıl olur da Allah'ı anmak için namaz kılanlardan sayılabilir?
Sarhoşken, ne söylediğinizi bilinceye kadar, namaza yaklaşmayınız (Nisâ/43)
Bu hüküm, sarhoşun namazdan niçin menedildiğinin illet ve hikmetinin beyânıdır. Dünya düşüncelerine dalıp vaktini vesveselerle geçiren her gafil hakkında bu hüküm câri ve mer'îdir.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Namaz ancak (Allah'a karşı izhar edilen) meskenet (zillet) ve tevâzûdan ibarettir.
Bu hüküm 'es-salât' kelimesindeki harf-i tarif ve 'innemâ' kelimesi ile de tekid ve takviye edildi. Buna bir nazire olarak deriz ki;
fakihler 'Şuf'a hakkı sadece taksim kabul etmeyen nesnelerde vardır hadisinden, hasr, isbat ve nefyi anlamışlardır, (Yâni şuf'a taksim kabul etmeyenlerden başka birşeyde olamaz, sadece bunlar için geçerlidir. Bu bakımdan namaz hakkındaki hadîsin mânâsı da şöyle olur: 'Namaz sadece Allah'a karşı gösterilen zillet ve tevazu ile kılınırsa namaz olur. Bunlarsız kılınan namaz, namaz sayılmaz').
Delillerden biri de şudur:
Kimin namazı, kendisini fuhşiyat ve münkerden alıkoymazsa, o kişi gittikçe Allah'tan uzaklaşır.
Gafilin namazı ise, sahibini fuhşiyat ve münkerden menetmez. Bu bakımdan böyle bir namaz kişiyi gittikçe Allah'tan uzaklaştırır.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Nice kâim (namaz kılan) vardır ki namazından nasibi, sadece yorgunluktur.80
Hz. Peygamber bu hadisinde gafilden başkasını kasdetmemiştir.
Kişi namazından ancak anladığı kadarını kılmış sayılır.81
Bunun tahkiki şöyledir: Başka bir hadîste vârid olduğu gibi, namaz kılan rabbine münacaat etmiş olur82, gafletle yapılan münacaat ise hiçbir zaman münacaat olamaz.
İnsanoğlu, zekât verdiğinde gafil olsa bile, zekâtın verilmesi temelde şehvete muhalif ve nefse zor geldiği için ki oruç da böyledir; bedenin kuvvetini kırar; Allah'ın düşmanı şeytanın âleti olan hevâ-i nefsi parçalar böyle bir zekâtın ve tutulan orucun kabul olunması uzak bir ihtimal değildir.
Hac da böyledir; fiillerinde meşakkat ve şiddet vardır. Kalp hu-uru ister olsun, ister olmasın, hac farizasının ifası esnasında elem ve eziyete sebebiyet veren bir çalışma vardır.
Namaza gelince, namazda ancak zikir, kıraat (okuma), rükû, secde, kıyam (ayakta durmak) ve kuud (oturuş) vardır.
Bunların tahlili ise şöyledir: Nasıl ki oruçta yeme, içme ve cinsî münasebetten kesilmekle mide; haccın zorluğuyla beden, zekâtın ve sevilen malın verilmesiyle de kalp denendiği gibi, zikir de ancak Allah ile münacaat ve muhaveredir. Bu bakımdan zikirden ya hitap ve mühavere kastedilir veya dilin çalışmasını denemek için harf ve sesler kastedilir.
Şüphe yoktur ki, bu (ikinci) kısım (kastedildiği takdirde, namaz) bâtıldır; zira dili hezeyanla kıpırdatmak, gafil bir kimseye en hafif gelen birşeydir. Bu bakımdan dil çalışması olduğundan imtihan ve zorluk değil, aksine harflerin telaffuzundan konuşma kastolunur. Konuşma ise, kalpteki mânâları aksettirmedikçe konuşma sayılmaz. Kalpteki mânâların tercümanı ancak kalp huzuru bulunursa olabilir.
Eğer kalp gafil ise, '(Yâ rabbî!) Bizi dosdoğru yola hidayet et!' demenin ne faydası vardır?
Dua ve tazarru kastedilmedikçe dilin gafletle kıpırdanması zorluğuna katlanmanın ne mânâsı olabilir? Hele bu kabil kıpırdanmayı âdet edindikten sonra hiç de faydası olamaz. İşte zikirlerin hükmü budur. Bu hakikatlerden daha öteye giderek derim ki: Eğer birisi, Falan adama teşekkür edeceğim, kendisini övmek suretiyle ondan ihtiyacımı gidermesini isteyeceğim' diyerek yemin etse, sonra da bu mânâları ifade eden kelimeleri uykuda iken (tesadüfen) söylese yeminini yerine getirmiş sayılmaz.
Hatta isteğini karanlıkta tekrarladığı zaman o adam da orada bulunsa, fakat kendisi onun orada olduğundan haberi olmasa ve onu görmese yine yeminini yerine getirmiş sayılmaz. Çünkü kasdettiği adam kalbinde hazır olmadıkça konuşması ona hitap etmek sayılmaz. Eğer kasdettiği kimsenin de bulunduğu bir anda güpe gündüz herhangi bir fikirle meşgul olup konuşurken gayesi o adam olmadığı halde bu kelimeler ağzından çıksa yine de yeminin mesuliyetinden kurtulmuş sayılmaz.
Kıraat ve zikirlerden gaye, hamd, senâ, tazarru ve dua olduğunda zerre kadar şek ve şüphe yoktur. Burada muhatap, Allah Teâlâ'dır. Bu bakımdan bu gafil adamın kalbi, gaflet perdesi ile örtülü olduğundan (mânen) O'nu görüp müşahede edemez. Muhatabı bulunan Allah Teâlâ'dan gafildir. Fakat âdet yerini bulsun diye lisanı hareket eder.
Bu gaflet hali, imanın yerleşmesi, Allah Teâlâ'nın anılmasının yenilenmesi ve kalbin dünya paslarından temizlenmesi için, farz kılınan namazın gayesinden çok uzaktır. Kıraat ve zikrin hükmü işte budur.
Kısaca bu özelliğin konuşmada bulunması ve fiilden ayrı bir varlık olması inkâr kabul etmez bir hakikattir.
Rükû ve secdeye gelince, şüphe yoktur ki, bunlardan gaye Allah'ı tâzimdir. Bu bakımdan eğer O'ndan gafil olduğu halde Allah'ı fiille tâzim etmek câiz olsaydı, önüne konan putu da tabiî fiilleriyle, bilmeyerek tâzimi de hâşâ mümkün olurdu veya kendisinden gafil bulunduğu ve tâzimini aklından bile geçirmediği, önündeki duvarı tâzim etmesi de sözkonusu olurdu.
Gafletle yapılan rükû ve secdeden tâzim ruhu çıktıktan sonra, belini ve başını hareket ettirmekten başka bir mânâsı kalmaz.
Böyle bir harekette imtihana değer bir meşakkat (eğer tâzim ruhu olmazsa) yoktur ki, bu hareket dinin direği, küfür ile İslâm'ın arasını ayırt eden alâmet olup, mertebece hac vesair ibâdetlerden önce gelsin; onu tembellikle terkedenin (had için) katli vâcip olsun. Namaza verilen bu büyüklük ve önemin, sadece zahirî amellerinden dolayı olup bunda kendisinden kastedilen münacaatın rolü bulunmadığı kanaatinde değilim.
Namaz derece bakımından oruçtan, zekât, hacc ve sair ibâdetten ve hatta, hakkında 'Elbette kurbanların ne etleri, ne de kanları Allah'a erişmez. (Allah katında makbul olmaz.) Fakat Allah'a sizden ancak takvâ ulaşır' (Hac/37) ayeti nâzil olan ve maldan eksiklik hesabıyla nefisle mücahede sayılan kurbanlardan da ilerdedir.
Takvâ, kalbe üstün gelip Allah'ın yüce emirlerini yapmaya zorlayan sıfattır. Allah tarafından makbul ve matlup olan da budur. Hâl böyle iken nasıl olur da fiillerinden gafil olunan bir namaz emrolunur? Kalp huzurunun namazda mânen şart olduğuna delâlet eden delil, işte bu zikrettiğimiz gerçektir.
Şayet "Kalp huzurunu namazın sıhhati için şart koşup bu huzur bulunmadığı takdirde namaz bâtıldır hükmünle, 'Kalp huzuru sadece tekbir alırken şarttır' diyen fukahânın icmaına muhalefet etmiş oluyorsun" dersen, bil ki, İlim bölümünde fakihlerin kalbe müdahale etmeye yetkili olmadıklarını, kalbi yarıp bakmaya ve âhirete götüren yolda söz söylemeye salâhiyetleri bulunmadığını, ancak dinin zâhir hükümlerini âzaların zâhir amellerine bina etmeye yetkili bulunduklarını kaydetmiştik.
Amellerin zâhirî icrası, ancak ölüm cezasının kalkmasına, hükümdarın (icra organının) takbih ve ta'zir cezalarının düşüşüne kâfidir. Fakat bu zâhirî amel âhirette fayda verir mi vermez mi, bu konu fıkhın hududu dışındadır. Kaldı ki, huzur-u kalbin namazda sadece tekbir alınacağı sırada şart olup diğer zamanlarda şart olmadığında fakihlerin icmaı bulunduğunu iddia etmek de mümkün değildir. Çünkü Ebu Talib el-Mekkî, Süfyan es-Sevrî yoluyla Bişr el-Hafî'den 'Korkmayanın namazı fasiddir..' hükmünü rivayet etmektedir.
Hasan Basrî'nin 'Kalp huzurundan yoksun olarak kılınan namaz, rahmetten ziyade ceza ve ukûbâtı celbeder' dediği rivayet edilmektedir.
Muaz b. Cebel (r.a) 'Namazda iken sağında ve solunda cereyan eden şeyleri anlamaya çalışan kişinin namazı, namaz sayılmaz' buyurmuştur.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Kul bazan namaz kılar; fakat namazın altıda biri, hatta onda biri kendisi için yazılmaz. Kişinin namazından ancak anlayıp idrak ettiği kadarı kendisi için yazılır...83
Eğer bu sözü, Hz. Peygamber'den başkası söylemiş olsaydı, muhakkak bir mezheb ittihaz edilirdi. Kaldı ki Hz. Peygamber'den gelmiştir, nasıl olur da kabul edilmez?
Abdülvahid b. Zeyd84 (r.a) 'Ulemanın ittifakıyla sabit olmuştur ki, kişinin namazından ancak anladığı kadarı defterine yazılır' buyurmuştur. Dikkat edildiğinde görülür ki; Abdülvahid de ulemânın, kalp huzurunun namaz boyunca şart olduğu hususunda ittifak ettiğini nakletmektedir. Muttakî fakihlerin ve âhiret âlimlerinin bu konudaki hükümleri sayılamayacak derecede çoktur.
Hak, şer'î delillere dönmektir. Bu şartın gerekliliğini belirten eser ve haberlerin açık olmasına rağmen zahirî teklif hususunda fetvâ, halkın kusurlu olduğu gözönünde bulundurularak takdir edilir. Her insana, namaz boyunca kalp huzuru şart koşulamaz; çünkü müstesna bir azınlık hariç, bu yükün taşınmasında bütün insanlar âciz kalır.
Zaruretten ötürü namaz boyunca huzur mümkün olmadığı takdirde buna katılmaktan başka çare bulunmaz. Ancak bir lahza da olsa huzur ismini taşıyan bir halin bulunması şart koşulmuştur.
Huzurun bulunması için en müsait zaman da tekbir getirilme vaktidir. Bunun için biz de ancak bu vakitte huzur ile mükellef olduğumuzu kaydederek kısa kestik. Buna rağmen ümidimiz şudur ki: Bütün namazı boyunca gafil bulunan bir kimsenin hali, namazı büsbütün terkedenin hâli gibi değildir; çünkü gafil, namazını zâhiren edâ edip bir an için de olsa kalp huzuruna varır. Nasıl böyle kabul edilmesin ki? Halbuki unutarak abdestsiz namaz kılan bir kimsenin namazı, her ne kadar fasid ise de, ibadet yaptığından dolayı, kusuru ve özrü kadar da olsa bir ecri vardır. Bu ümide rağmen gaflet ile namaz kılanın halinin büsbütün terkedenin halinden daha şiddetli olmasından da korkulur.
Korkulur; çünkü padişahın hizmetinde bulunup, huzuru ihlâl edici ve küçük düşürücü gafilin konuşması ve gevşek hali, hizmetten tamamen kaçanın halinden daha berbattır. Korku ve ümit sebepleri çatıştığı ve durumun tehlike arzettiği bir zamanda ihtiyatlı ve müsamahakâr davranmak sana aittir; istediğini seçebilirsin. Bütün bunlarla beraber fukahanın gaflet ile kılınan namazın sahih oluşuna dair verdikleri fetvâya muhalefet etmek niyetinde de değilim. Daha önce işaret edildiği gibi, bu hüküm fetvânın zaruretindendir.
Namazın sırrını bilen, gafletin namaza zıt düştüğünü de bilir. Fakat akaid kaideleri bahsinde zahir ve bâtın ilimlerinin farklılığını belirtirken, şeriatın görünen her sır ve hikmetini söylemeye mâni olan sebeplerden birinin de halkın anlayışındaki kusurun olduğunu söylemiştik.
Bu konuyu, bu kadarla kapatalım. Çünkü âhiret yolunun yolcusuna bu kadarı yeter de artar bile. Fazla mücadeleye hevesli olan münakaşacıya gelince, biz şimdilik ona hitap etmeye niyetli değiliz.
Kısacası kalp huzuru, namazın ruhudur. Bu ruhun idamesi en azından tekbir alındığı zaman bulunmasına bağlıdır. Tekbir anında huzurun eksikliği ruhun helâk olması demektir. Huzur, namazın parçalarında ne derece ise ruh da o nisbette gelişir.
Ölüye yakın nice hareketsiz diri vardır. Bütün namaz boyunca gafil olup sadece tekbir alınırken huzura kavuşanın namazı, hareketsiz diriye benzer. Allah'tan yardımını talep ederiz.
80) Nesâî, İbn Mâce, (Ebu Hüreyre'den; hasen bir senedle)
81) Irâkî, merfû olarak görmediğini söylemektedir.
82) Buhârî ve Müslim, (Enes'den)
83) Ebu Dâvud, Nesâî ve İbn Hibban, (Ammar b. Yâsir'den)
84) Abdülvahid, Basralı olup tâbiîn ulemasından müttaki ve âlim bir zâttır.

islam