Yeni

Karınca'nın Ayak Sesinden Daha Gizli Olan Riya


Karınca'nın Ayak Sesinden Daha Gizli Olan Riya

Riya'nın gizli ve açık olmak üzere, iki kısım olduğunu bil! Açık riya, insanı ibâdete,-sevab ve ecir kastı olmaksızın- teşvik eden riyadır. Bu kısım, riyanın en açığıdır.
Bundan az daha gizli olan riya, tek başına insanı ibâdete sevk etmez. Ancak kendisiyle Allah'ın rızasının irade edildiği ibadet, bu tür riya yüzünden kolaylaşır. Her gece teheccüd namazını kılmayı âdet edinen ve bu namazın kendisine ağır geldiği kimse gibi... Bu kimseye misafir geldiğinde teheccüd namazına can atarcasına kalkar ve kalkması kendine hafif gelir. Bilir ki eğer sevabı ümit etmesi olmasaydı, sadece misafirlerin görmesi için kalkıp namaz kılmazdı.
Amele tesir etmeyen, hatta kolaylaştırmak hususunda da bir tesiri olmayan riya çeşidi, bundan daha gizlidir. Fakat bu tür riya, bütün bunlarla beraber kalpte gizli bulunur. İbâdete teşvik etmediği ancak alâmetlerle bilinir. Riyanın en açık alâmeti, halkın ibâdetine muttali olmasına sevinmesidir. Bu bakımdan çok kul vardır ki halis ibâdet yapar, riyaya inanmaz, ondan nefret eder. Böylece de amelini tamamlar. Fakat halk, amellerine muttali olduğu zaman memnun olur, rahat eder. Bu durum, onun kalbinden ibâdetin yorgunluğunu giderir.
Bu sevgi, gizli riyanın varlığını bildirir. Sevgi ondan sızar. Eğer kalbin halka iltifatı olmasaydı, onların ibâdetine muttali olmaları onu sevindirmezdi. Ateşin taşta saklı olması gibi, riya da kalpte saklıdır. Bundandır ki halkın muttali olması, onda ferah ve sevinmeyi meydana çıkarır.
Sonra halkın iltifatı ile sevinme zevkini hissettiğinde, bu durumdan hoşlanmadığını göstermezse bu sevgi riyanın gizli damarının gıdası olur! Öyle ki o damarı, kendi nefsinin aleyhinde gizlice harekete geçer ve târiz yoluyla ibâdetine muttali kılıcı bir sebebin ortaya çıkıp kendisini zorlamasını ister, her ne kadar açıkça konuşmaya kendisini dâvet etmese de arzetmek yönünden konuşmak ister. Bazen de ne târiz, ne de açık konuşmaya çağırmayacak kadar gizli olup ancak takvaya delâlet eden vasıtalarla bilinir: Zayıflığın, sararmanın belirtilmesi, sesin alçalması, dudakların paslanması, tükrüğün kuruması, gözyaşlarının eserleri ve uzunca gece namazı kıldığında uyuklamanın galebe çalması gibi... Bu tür riyadan daha gizli bir çeşidi daha vardır. Bu o kadar gizlidir ki kişi kimsenin ameline muttali olmasını istemez. İbâdetinin bilinmesiyle sevinmez. Fakat bununla beraber halkı gördüğünde kendisine selâm vermelerini umar. Onu güler yüzle karşılayıp hürmet ve tâzimde bulunsunlar, kendisini övsünler, ihtiyaçlarına koşsunlar, alışverişte müsamaha göstersinler, mecliste yer versinler ister. Eğer bu hususlarda kusur eden biri çıkarsa, kalbine ağır gelir. O adamın kalbinden uzaklaştığını hisseder! Sanki sakladığı ve kimseyi muttali kılmadığı ibâdetiyle beraber halkın hürmet etmesini ister. Çünkü eğer daha önce bu ibâdeti yapmamış olsaydı, halkın kendisine hürmet etmelerini istemez, hakkında kusur edenleri uzak saymazdı.
Umumî Bir Kaide
Halk ile ilgili hususlarda ibâdetin varlığı, yokluğu gibi olmadıkça, âbid, Allah'ın ilmi ve bilgisiyle iktifa etmemiştir. Karıncanın izinden daha gizli olan riya kokusundan uzak değildir. Bütün bu riya çeşitleri ecri yakıp kül etmeye yaklaşır. Bundan ancak sıddîklar kurtulur.
Hz. Ali'den gelen rivayette şöyle denilmiştir: 'Kıyamette Allah Teâlâ, âlimlere 'Sizin için mallar ucuza verilmez miydi? Size selâm verilmez miydi? Sizin ihtiyaçlarınız halk tarafından görülmez miydi?' der.
Sizin (bugün) ecriniz yoktur. Çünkü siz ecirlerinizi tastamam aldınız!47
Abdullah b. Mübarek, Vehb b. Münebbih'ten şöyle rivayet eder: Seyyahlardan bir kişi, arkadaşlarına 'Biz ancak tuğyandan (günahtan) korktuğumuz için mal ve evlatlardan ayrıldık. Oysa bu işimizde mal ve çoluk çocuk sahiplerinin başına gelen tehlikeden daha fazlasının bizim başımıza gelmesinden korkarız. Şöyle ki, birimiz başkasıyla karşılaştığında dindarlığından dolayı hürmet görmek ister. Bir ihtiyacını arzettiğinde dindarlığından ötürü görülmesini ister. Birşey satın aldığında dindarlığından ötürü ucuz vermelerini ister' dedi. Bu haberleri, padişahın kulağına gittiğinde halktan bir cemaatle onları karşılamaya geldi. Öyleki dağ-ova insanlarla doldu.
Seyyah 'Bu nedir?' dedi. Denildi ki: 'Bu padişahtır. Seni karşılamaya geldi'. Bunun üzerine seyyah, hizmetçisine 'Bana bir yemek getir' dedi. Hizmetçi kendisine tere otu, zeytinyağı ile 'kelûbuşşecer' denilen ağaç özünden yapılan bir yemek getirdi. Başladı ağzının iki tarafını doldura doldura ve aceleyle hırslı hırslı yemeye...
Padişah 'Sizin arkadaşınız nerede?' diye sorunca 'İşte budur!' dediler. Padişah 'Nasılsın?' dedi. Seyyah 'Halk gibiyim!' (Başka bir rivayette: 'Hayır ve âfiyetteyim!') dedi. Padişah 'Senin yanında hayır yoktur!' deyip onun yanından ayrıldı. Padişahın ayrıldığını görünce, seyyah şunları söyledi: 'Seni benden, aleyhimde olduğun halde uzaklaştıran Allah'a hamd u senâlar olsun'.
Muhlisler daima gizli riyadan korkmuşlardır. Bunun için de sâlih amellerinden insanlara bahsetmemişler, fâhiş hareketlerini gizlemekten daha fazla iyiliğini gizlemeye gayret etmişlerdir. Bütün bunları, halktan salih amellerini gizleyip, riyadan kurtulmak, kıyamet gününde halkın gözü önünde Allah tarafından mükâfatlandırılmak için yapmışlardır. Zira Allah'ın kıyamette ancak riyadan hâlis olanı kabul ettiğini bilirler. Bilirler ki kıyamette şiddetli ihtiyaçları ve fakirlikleri vardır. Kıyametin mal ve evladın fayda vermediği bir gün olması da malûmlarıdır. O gün hiçbir baba evladının yerine ceza görmez. Sıddîklar ancak kendi nefisleriyle meşguldürler. Her biri 'Nefsim, nefsim' diye feryad eder. Başkasına nasıl sahip çıkabilirler?
Riyadan kaçanlar, Kâbe'nin ziyaretine gitmek isteyen hacılar gibidir. Bu hacılar, Kâbe'ye gitmek istedikleri zaman, beraberlerinde Mağrib veya Mısır'ın hâlis altınlarını alırlar. Çünkü çölde yaşayan göçebeler katında, hâlis altından başka şeyin geçerli olmadığını bilirler. Çölde şiddetli ihtiyaç vardır. Sığınılacak vatan, el tutacak akraba da yoktur. Bu bakımdan kişiyi ancak hâlis altın kurtarır.
Kıyamet gününde kalp erbabı da böyle görülürler. Beraberlerinde götürdükleri takva azığı da böyle müşahede' edilir. Çünkü gizli riyanın kokuları sayılmayacak kadar çoktur.
Ne zaman ibâdetine, bir hayvanla bir insanın muttali olması arasında fark görürse, o ibâdette riyadan bir şaibe vardır. Çünkü kişi tamahını ve ümidini hayvanlardan kestiği için ibâdetinde hayvanın veya süt emen çocukların orada bulunup bulunmaması onun için önemli değildir. Hareketine muttali olup-olmadıkları umurunda değildir. Eğer muhlis olup Allah'ın ilim ve kelimesiyle kanaat ederse, çocukları ve delileri bu hususta hakir gördüğü gibi akıllıları da (sadece bu hususta) hakir görmesi gerekir. Hayvanlar, mecnunlar ve çocukların kendisine rızık vermeye, fazla sevap veya fazla ceza tatbik etmeye muktedir olmadıkları gibi, akıllı olanların da bunlara kudretlerinin yetmediğini bilmelidir. Bunu hissetmiyorsa muhakkak kendisinde gizli bir riya kokusu vardır ve her riya kokusu amelleri yakıcı değildir. Ameli ifsad edici olamaz. Bu hususta tafsilât gelecek fasıldadır.
Soru: Hiç kimseyi görmüyoruz ki onun ibâdet ve taatine muttali olunduğunda sevinmesin. O halde bu sevginin tamamı mı kötüdür veya bir kısmı mı, yoksa bir kısmı da güzel midir?
Cevap: Bilinmelidir ki her sürur (sevinç) kötü değildir. Sevgi ve sürur, güzel ve çirkin diye iki kısma ayrılır.
Bir
Güzel olan sevince gelince, birinci kısım, gayesi taat ve ibâdetini gizlemek ve Allah için yapmaktır. Fakat halk ibâdetine muttali olduğunda, Allah Teâlâ'nın onları muttali ettiğini düşünür. Onun güzel ahlâkını belirttiğini, bununla Allah'ın kendisine reva gördüğü iyiliğine ve iltifatına istidlâl eder. Çünkü kendisi hem ibâdetini, hem de günahını gizledikten sonra, Allah günahını örtmüş veya ibadetini göstermiştir. Güzeli belirtmek ve çirkini örtmekten daha büyük bir lûtuf olur mu? Bu bakımdan sevgisi, halkın övgüsü ve kalplerindeki mertebesinden değil, aksine Allah'ın güzel lûtfundandır.
De ki: 'Allah'ın ihsanı ve rahmetiyle, (evet) ancak bununla ferahlansınlar, bu onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır'.(Yunus/58)
Sanki Allah katında makbul olduğunu görmüş de bundan ötürü sevinmektedir.
İki
İkinci kısım, Allah'ın dünyada günahını örtmesi ve iyiliğini açıklamasıyla, ahirette de böyle bir muameleye mazhar olacağına yorumlamasıdır.
Allah dünyada kulun bir günahını örterse, ahirette de o günahı örter.
Bu bakımdan birinci kısımdaki sevgi geleceğe bakmadan, hâli hâzırdaki makbul olmasının mülâhazasından gelmektedir. Bu de-recedeki sevinç ise, geleceğe bakmaktan ileri gelmektedir.
Üç
Üçüncü kısım, ibâdetine muttali olanların bu hususta kendisine uymaya rağbet ve isteklerinin arttığını zannetmesi ve dolayısıyla ecrinin arttığına sevinmesidir. Bu bakımdan kendisine, sonunda açıkladığının ecri ile önceden kasdettiğinin gizlilik ecri vardır.
Bir ibâdette önder olan kimseye, kendisine o hususta uyanların sevabları kadar sevab vardır. Hem de onların sevabından birşey eksilmeden... Böyle büyük bir ecri ümit edenin sevinmesi yerindedir. Çünkü şüphesiz karın karinelerinin belirmesi, zevklenmeyi ve sevinmeyi gerektirir.
Dört
Dördüncü kısım, ibâdetine muttali olanların, kendisine ibâdetinden dolayı teşekkür etmeleridir. Bu teşekkürde Allah'a itâat edip, Allah'a itâat edene kalben meylettiklerinden ötürü sevinme vardır. Çünkü ehl-i imandan bir grup vardır ki taat ehlini gördüklerinde buğz ve hased eder ve aleyhinde bulunup kendisiyle istihzâ eder veya riya ile itham eder. Onu ibâdeti sebebiyle övmez. Öyleyse bu sevinmesi Allah'ın kullarının güzel imanından ötürü gelen bir sevgidir.
Beş
Kötü olan beşinci kısma gelince, bu halkın kalbinde büyüklüğünün yerleşmesinden ötürü sevinmesidir. Öyle yerleşmiştir ki kendisini medhederler, büyütürler, ihtiyaçlarını görürler. Geldiğinde ve gittiğinde ona ikram ve i'zazda bulunurlar. Bu kısım mekruh ve kötüdür!
Allah en doğrusunu bilir!
47) Beyhâkî, (Ebu Hüreyre'den)

islam