Yeni

Kimlere Karşı Kibirlenildiği, Kibir'in Dereceleri, Kısımları ve Neticeleri


Kimlere Karşı Kibirlenildiği, Kibir'in Dereceleri, Kısımları ve Neticeleri

Kendisine karşı kibir taslanan ya Allah'tır veya O'nun rasûlleri veya diğer mahlûkatıdır. İnsanoğlu pek zâlim ve pek câhil olarak yaratılmıştır. Bazen halka karşı kibir taslar, bazen yaradana karşı... Bu bakımdan kibir, kendisine karşı kibir taslanana nisbeten üç kısımdır:
Birincisi: Allah'a karşı-kibirlenmektir. Bu, kibir çeşitlerinin en fâhişi ve çirkinidir. Bunu katıksız cehalet ve haddi bilmemezlikten başka kabartan bir sebep yoktur. Nitekim Nemrud da böyle yapmıştır. Nemrud, göklerin rabbiyle çarpışmayı, nefsinde tasarlıyordu. Nitekim câhillerden müteşekkil bir cemaattan da bu durum hikâye edilmektedir. Rubûbiyyet iddia eden Firavun ve benzerinden de hikâye edildiği gibi... Firavun, kibrinden dolayı 'Ben sizin en yüce rabbinizim' (Nâziât/24) dedi; zira Firavun Allah'a kul olmayı bir türlü nefsine yediremedi ve bunun için Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Bana ibâdet etmekten büyüklenip yüz çevirenler, küçülmüş kimseler olarak cehenneme gireceklerdir.(Mü'minûn/30)
Kâfirlere 'Rahman'a secde edin' denildiği zaman 'Rahman ne imiş? Senin bize emrettiğine secde eder miyiz hiç' derler ve bu onların nefretini artırır.(Furkan/60)
İkincisi: Peygamberlere karşı gururlanmaktır. Nefsin kendisi gibi bir beşere itaat etmeye tenezzül etmemesi ve böbürlenmesi bakımından bu kibir oluşup meydana gelir. Bu kibir bazen kişiyi düşünmekten ve görmekten uzaklaştırır, dolayısıyla kişi gururundan ötürü cehalet karanlığında kalır. Davasında haklı olduğunu sanarak peygamberlere itaat etmekten imtina eder. Bazen de bildiği halde itaat etmez. Bilmesine bilir, fakat nefsi bir türlü kendisine hakka teslim olmak hususunda itaat etmez. Peygamberlere tevazu göstermek sadedinde râm olmaz. Nitekim Allah Teâlâ on-ların sözlerinden hikaye ederek şöyle buyurmaktadır:
Bizim gibi iki insana mı iman edelim?(Mü'minûn/47)
Siz ancak bizim gibi bir beşersiniz.(İbrahim/10)
Eğer sizin gibi bir insana itaat edecek olursanız o takdirde siz mutlaka ziyana uğrayanlarsınız demektir.(Mü'minûn/34)
'Bize melekler indirilmeliydi, yahut rabbimizi görmeli değil miydik?' dediler. Yemin olsun ki onlar nefislerinde büyüklük tasladılar ve büyük bir azgınlıkla haddi aştılar.(Furkan/21)
'Ona bir melek indirilmeli değil miydi?' dediler. (En'âm/8) Firavun da Allah'ın haber verdiği bir hâdisede şöyle diyor:
Yahut da beraberinde (kendisine yardım edecek ve kendisini tasdik edecek) melekler gelmeli değil miydi?(Zuhruf/53)
O (Firavun) ve askerleri yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve bize döndürülmeyeceklerini sandılar.(Kasas/39)
Firavun, Allah'a ve bütün peygamberlere karşı büyüklük tasladı. Vehb der ki: Musa (a.s) Firavun'a İman et de senin sultanlığın senin olsun!' dedi. Firavun, Hz. Musa'ya 'Bana mühlet ver ki Hâman'la müşavere edeyim!' dedi. Bunun üzerine Hâman'la istişare etti. Hâman ona 'Sen ibâdeti yapılan bir rab olduğun halde, ibâdet yapan bir kul olursun!' dedi. Bunun üzerine Firavun, Allah'a itaat etmekten ve Hz. Musa'ya uymaktan kaçındı.
Allah Teâlâ'nın haber verdiği gibi, Kureyşliler Hz. Peygamber'e karşı şöyle dediler:
Şu Kur'an iki şehirden (Mekke ve Tâif ten) bir büyük adama (mal ve mevkii büyük bir kimseye) indirilseydi ya!(Zuhruf/31)
Katâde der ki: Mekke ve Taif in büyüğü, Velid b. Muğire ile Ebu Mes'ud es-Sakafî idiler. Kureyşliler reislik bakımından Hz. Peygamber'den daha büyük olanı aradılar. Çünkü Hz. Peygamber yetim bir çocuktu. 'Allah onu nasıl peygamber olarak bize gönderir?' diye itirazda bulundular. Allah Teâlâ da cevap olarak şöyle buyurmuştur:
Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? (Zuhruf/32)
Böylece biz onların kimini kimiyle denedik ki 'Allah aramızdan şunlara mı lütfu lâyık gördü?' desinler.(En'âm/53)
Onları fakir gördükleri, onların mânen ilerlemelerini uzak saydıkları için böyle diyorlardı. Kureyşliler Hz. Peygamber'e 'Biz nasıl senin yanında otururuz? Zira senin yanında şunlar vardır!' diyerek fakir müslümanlara işaret ettiler. Fakirliklerinden dolayı onları alaya aldılar. Onlarla bir arada oturmaktan böbürlendiler. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu ayeti indirdi:
Sabah akşam rablerinin rızasını dileyerek O'na dua edenleri kovma! Onların hesabından sana bir sorumluluk yok ki onları kovup da zâlimlerden olasın!
(En'âm/52)
Nefsini, sabah akşam rızasını dileyerek rablerine dua eden kimselerle beraber tut! Gözlerin, dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan başka yana sapmasın!(Kehf/28)
Allah onların cehenneme girdikleri zaman hayrete kapıldıklarından haber verdi; zira onlar cehennemde dünyada alaya aldıkları kimseleri görmediler ve dediler ki: 'Bize ne oluyor ki, biz, şerirlerden saydığımız birtakım kişileri görmemekteyiz?'
Deniliyor ki: 'Onlar bu kişilerle, Ammar, Bilâl, Süheyb ve Mikdad'ı kastediyorlar'.
Başka bir grup vardır ki anlamış, fakat kibir onu itiraf etmekten alıkoymuştur. Allah Teâlâ onlardan haber vererek şöyle buyurmuştur:
Ne zaman ki onlara Allah tarafından yanlarında bulunan (Tevrat)ı doğrulayıcı bir Kitab (Kur'an) geldi, daha önce inkâr edenlere karşı yardım isteyip dururlarken o bildikleri kendilerine gelince onu inkâr ettiler.(Bakara/89)
Vicdanları, onları(n doğruluğuna) kanaat getirdiği halde sırf haksızlık ve böbürlenme yüzünden onları inkâr ettiler.(Neml/14)
Bu gurur, Allah'a karşı taslanan gurura yakındır. Her ne kadar tehlike bakımından ondan aşağı ise de... Fakat bu da Allah'ın emrinin kabulüne karşı bir gururdur. Hz. Peygamber'e karşı tevazu göstermekten kaçınmaktır.
Üçüncüsü: Kullara karşı kibirlenmektir. Bu kibirlenme, onlara karşı nefsini büyütme, başkasını nefsinden hakir görmekle meydana gelir. Dolayısıyla nefsi onlara itaat etmekten imtina eder, onlara karşı böbürlenmeye kalkışır. Onlarla istihza eder. Onları küçümser. Onlarla eşit olmaktan kaçınır. Gururun bu derecesi, her ne kadar birinci ve ikinci dereceden, tehlike bakımından, daha ehven ise de bunun da iki yönden tehlikesi büyüktür.
1. Kibir, kendisini galip görmek, büyüklük taslamak, yücelik iddia etmektir. Bu ancak kâdir olan sultana lâyık olan bir vasıftır. Hiçbir şeye kudreti yetmeyen âciz, zayıf ve başkasının mülkü olan kula gelince, o nerede, kibir taslamak nerede? Bu bakımdan kul, ne zaman kibirlenirse muhakkak Allah'ın celâlinden başka birşeye yakışmayan bir sıfat hususunda Allah ile mücadele etmiş olur.
Bunun misali şudur: Hizmetçi, sultanın tacını alır, başına koyar, padişahın tahtına oturur. Böyle yapan bir hizmetçi büyük bir cezaya müstehaktır. Bu hizmetçiye mahrumluk ve azaba hedef olmak yakışır. Efendisine karşı cüreti ne kadar da fazladır! Yapmış olduğunun çok çirkin olduğu meydandadır. Bu duruma Allah Teâlâ'nın (bir hadîs-i kudsîdeki) sözüyle işaret edilmiştir:
Büyüklük benim izârımdır, kibir benim ridamdır. Bu bakımdan bu iki sıfat hususunda benimle mücadele edenin belini kırarım.
Yani bu benim sıfatımın özelliğidir. Ancak bana lâyıktır ve bana yakışır. Bu hususta mücadele eden bir kimse benim sıfatlarımdan biri hakkında mücadele etmiş olur.
Hâl bu iken kullarına karşı kibirlenmek O'ndan başkasına yakışmaz. Bu bakımdan O'nun kullarına karşı böbürlenen O'na karşı cinayet işlemiş olur; zira sultanın özel hizmetkârını rezil etmek isteyen ve onları çalıştırmak talebinde bulunan, onlara karşı böbürlenen, sultanın onlara karşı yapacaklarını yapmış olur. Bu bakımdan böyle bir kimse sultanın bir kısım emirlerinde sultan ile mücadele ediyor demektir. Her ne kadar bu kimsenin derecesi sultanlık tahtının üzerinde oturan bir kimsenin derecesine varmamış ve sultanlık yapmaya yetişmemiş ise de... Bu bakımdan bütün insanlar Allah'ın kullarıdır. Onlara karşı azamet ve kibriya, ancak Allah'ın hakkıdır. O halde, Allah'ın kullarından birine karşı böbürlenen bir kimse, Allah'ın hakkında Allah ile mücadele etmiş olur.
Evet! Bu mücadele ile Nemrud ve Firavun'un mücadelesi arasındaki fark, aynen sultanın birtakım kölelerini küçük görüp çalıştıran bir kimsenin sultan ile mücadele etmesi ile sultandan yönetimin esasını almak isteyenin mücadelesi arasındaki fark gibidir.
2. Gurur rezaleti artan bir kimse Allah'ın emirlerinde Allah'a muhalefet etmeye çağırır. Çünkü gururlanan bir kimse, Allah'ın kullarından birinden hakkı dinlediği zaman, onu kabul etmekten istinkâf kaçınır. Derhal onu inkâra kalkışır. Bu sırra binaen dinî meselelerde münazara edenleri görürsün ki 'dinin sırlarını araştırıyoruz' martavalını savururlar. Sonra onlar mağrur kimselerin inkâr ettiği gibi, hakkı inkâr ederler. Onlardan birinin diliyle hak vuzuha kavuştuğu zaman diğeri onu kabul etmez. Derhal onu inkâra kalkışır. Gücünün yettiği hilelerle onu bertaraf etmeye yeltenir. Böyle yapmak kâfirlerin ve münafıkların ahlâkındandır; zira Allah Teâlâ onları vasıflandırarak şöyle buyurmuştur:
İnkâra sapanlar dediler ki: 'Bu Kur'an'ı dinlemeyiniz! O okunurken gürültü çıkarınız! Belki (böylece) ona üstün gelirsiniz'.
(Fussilet/26)
Hasmını mağlup etmek ve susturmak için mücadele eden, hakkı elde etmeye fırsat bulduğu zaman bu fırsatı değerlendirmeyen bir kimse bu kötü ahlâkta onlara katılmış ve ortak olmuştur. Böylece kibirlenme, mütekebbir insanı nasihati kabul etmekten alıkoyar.
Ona 'Allah'tan kork' denildiği zaman gururu, kendisini günaha sürükler.(Bakara/206)
Hz. Ömer bu ayeti okuduğu zaman İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn! (Biz Allah içiniz ve Allah'a döneceğiz) demek suretiyle zik-redeceği hâdisenin büyük bir musibet olduğuna işaret ederek şöyle demiştir: "Bir kişi (halk arasında) kalkıp 'emr-i bilma'rûf yaptı ve öldürüldü. Başka biri kalktı. Öldürenlere şöyle haykırdı: 'İnsanlardan adaleti emreden kimseleri mi öldürüyorsunuz?'
Bunun üzerine, mağrur kişi, hem kendisine muhalefet edeni, hem de kendisine iyiliği emredeni, gururundan ötürü öldürdü!"
İbn Mes'ud şöyle demiştir: "Günah bakımından kişiye 'Allah'tan kork' denildiği zaman böyle diyene 'Sen kendi nefsine karış ve kendini düzelt!' diye karşılık vermek yeter de artar bile!"
Hz. Peygamber (s.a), bir kişiye 'Sağ elinle ye!' deyince o kişi 'Benim sağ elimle yemeye gücüm yetmiyor!' dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber 'Gücün yetmesin!' dedi. O kişiyi sağ eliyle yemekten gururu menetmişti. Râvî der ki: 'Bu kişinin, Hz. Peygamber'in bedduasından sonra artık sağ elini kaldırmaya gücü yetmedi'.51
Durum bu iken kişinin halka karşı gururlanması büyük bir musibettir. Çünkü kişinin bu tür gururu kendisini Allah'ın emrine karşı gelmeye dâvet eder. İblis'i ve onun durumlarını Allah Teâlâ insanlar ondan ibret alsın diye kibir ve gurur'a misal olarak beyan buyurmuştur. Çünkü İblis şöyle demiştir:
Ben ondan (Adem'den) daha hayırlıyım! (Sad/76)
İşte İblis'in bu gururu, soy ve mezheble olan bir gururdur. Bu bakımdan İblis'in bu gururu Allah'ın emir buyurduğu secde'yi yapmaktan kendisini menetmiştir. Oysa bu gururun başlangıcı Âdem'e (a.s) karşı idi ve ona karşı olan kininden kaynaklanmıştı. Dolayısıyla İblis'i Allah'ın emrine karşı gelmeye sürükledi ve bu da ebediyyen İblis'in helâk olmasına sebep oldu.
İşte kibir ve azamet taslamanın âfetlerinden biri olan bu âfet, âbidler için büyük bir tehlike teşkil etmektedir ve bunun için de Hz. Peygamber, kibri bu iki âfetle izah buyurmuştur. Çünkü Sâbit (r.a) Hz. Peygamber'e 'Ey Allah'ın Rasûlü! Ben öyle bir kişiyim ki senin gördüğün gibi, güzellik (iyi giyinmek) bana sevdirilmiştir! Acaba bu güzellikleri takmam kibirden sayılır mı?' diye sorunca, cevap olarak şöyle buyurmuştur:
Hayır sayılmaz! Fakat kibir, hakka tecavüz eden ve insanları hakir gören bir kimsenin hareketidir.52
Bu söz 'Hakkı reddeden mütekebbir olur!' şeklinde de vârid olmuştur.
Hadîs-i şerifteki 'Gemise'n-nâse' cümlesinin mânâsı 'Onlarla alay eder! Onlar kendisi gibi veya kendisinden daha hayırlı oldukları halde hakir sayar' demektir.
İşte birinci âfet budur! 'Sefihe'l-hakka' ibaresinin mânâsı ise, 'hakkı reddetmek' demektir. Bu da ikinci âfettir. Bu bakımdan kendisini müslüman kardeşinden daha hayırlı gören, o kardeşini hakir sayan, onunla alay eden, ona küçük bakan veya bildiği halde hakkı reddeden bir kimse, insanlara karşı kibirlenmiş demektir. Allah'a boyun eğmekten çekinen, Allah'a ibadet etmek ve peygamberlerine tâbi olmak suretiyle Allah'a tevazu göstermekten imtina eden bir kimse ise Allah'a ve Allah'ın peygamberlerine karşı kibirlenmiştir!
______________
51)Müslim
52)Müslim, Tirmizî

islam