Yeni

Kulun, Kalbin Vesveselerinden, Himmet ve Hatıratından ve Maksudunun Hangi Kısımlarından Muâhaze Edilip-Edilemeyeceğinin izahı


Kulun, Kalbin Vesveselerinden, Himmet ve Hatıratından ve Maksudunun Hangi Kısımlarından Muâhaze Edilip-Edilemeyeceğinin izahı

Bu konu, çözülmesi çok zor bir iştir. Bu hususta birtakım âyetler ve (zahirde) biri diğeriyle çarpışan haberler gelmiştir. Bu haberleri telif etmek ancak âlimlerin zekî ve ilimde râsih olanlarına kolaydır. Çünkü Hz. Peygamber'den şöyle rivayet edilir:
Ümmetimden, konuşmadıkları veya yapmadıkları takdirde, sadece düşündükleri kötülükler affedilmiştir.72
Ebu Hüreyre Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Allah Teâlâ, koruyucu meleklere 'Benim kulum herhangi bir günahı işlemeye kast ve teşebbüs ederse, onu yazmayın. Eğer onu bilfiil işlerse, o zaman bir günah olarak yazın. Eğer kulum bir sevabı işlemeyi kast ve teşebbüs ettiği halde bilfiil işlememişse, onu bir hasene (bir sevap) olarak yazın. Eğer bilfiil işlerse, o vakit on sevap yazın' buyurur.73
Bu hadîs, kalp amelinin ve günahı işleme teşebbüs ve kasdinin bağışlandığına delildir. Başka bir lâfızda şöyle gelmiştir:
Kim herhangi bir sevabı işlemeyi kastederse, fakat buna rağmen işlemezse, ona bir sevap yazılır, kim herhangi bir sevabı işlemeyi kastederse ve bilfiil işlerse, ona yediyüz katına kadar sevap yazılır, kim bir günah işlemeyi kastederse ve bilfiil işlerse, ona yediyüz katına kadar günah yazılır, kim bir günah işlemeyi kasteder ve bilfiil yapmazsa o günah defterine yazılmaz. Eğer işlerse o zaman yazılır.74
Başka bir lâfızda da şöyle vârid olmuştur:
Kulum herhangi bir günahı işlemeyi tasarlarsa, onu işlemedikçe ben onu affederim.
İşte bütün bunlar, affa delâlet etmektedirler. Muâhazeye delâlet eden deliller ise şunlardır:
Siz içinizde olan şeyi açıklasanız da saklasanız da Allah Teâlâ sizi onunla hesaba çeker. Nihayet dilediğini bağışlar ve dilediğine de azap eder. Allah herşeye kâdirdir.
(Bakara/284)
Hakkında bilgi sahibi olmadığın birşeyin ardından gitme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.(İsra/36)
İşte bu âyet işaret eder ki, kalbin ameli, kulak ve gözün ameli gibi bağışlanmaz.
Şahidliği gizlemeyin kim onu gizlerse muhakkak onun kalbi günah içindedir. Allah ne yaparsanız hakkıyla bilendir.
(Bakara/283)
Allah sehven ve kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutmaz. Fakat bilerek yaptığınız yeminlerden ötürü sizi sorumlu tutar.
(Mâide/89)
Bizim kanâatimize göre insan bu meseledeki hakîkate, başlangıcından meydana çıkıncaya kadar olan kalp amellerini tafsilâtıyla ihâta etmedikçe vâkıf olamaz.
1.Kalbe ilk gelen şey 'Hâtır'dır. Nitekim kişiye yolda giderken arkasında yürüyen, geri baktığında görebileceği bir kadının sûretinin tahattur etmesi gibi...
2.Bakmaya olan rağbetin heyecanıdır. Bu, tabiatta bulunan şehvetin hareketi demektir. Bu hareket 'birinci hâtır'dan doğar.Biz buna 'tabiatın meyli' adını veriyoruz. Birincisine 'nefsin hâdisi' dediğimiz gibi...
3.Kalbin 'şunu yapmak uygundur'; yani o kadına bakmak uygundur hükmüdür. Zira tabiat meylettiği zaman, engeller bertaraf edilmedikçe himmet ve niyet harekete geçmez. Çünkü bazen hayâ veya bakmaktan gelen korku engel olur. Bu engellerin yokluğu
çoğu zaman düşünce ile elde edilir. Bu hüküm her durumda akıldan gelen bir hükümdür ve buna 'îtikad' adı verilir. Bu hüküm 'hâtır' ile 'meyl'e tâbidir.
4.Dönüp kadına bakmak azmini ve bu azimdeki niyetini sadeleştirmektir. İşte biz buna 'bilfiil himmet, niyet ve kasıt' adını veriyoruz. Bu himmet, bazen zayıf bir başlangıçla olur. Fakat kalp, birinci hâtıra kulak verdiği zaman nefsi cezbetmesi uzadığı takdirde, bu himmet kuvvet kazanır. Sonunda kesin bir iradeye dönüşür. İrâde kesinlik kazandığı zaman, insanoğlu bu kesinlikten sonra bazen pişman olur, o fiili terkeder. Çoğu zaman da bir ârızdan ötürü gaflete dalar, onu ne işler, ne de iltifat eder. Bazen de herhangi bir engel onu geciktirir ve böylece onu işlemesi zorlaşır. Bu bakımdan burada âza ile işlemezden önce kalbin dört hâl ve durumu vardır:
1.Hâtır (Buna nefsin hadisi adı verilir).
2.Meyl
3.İtikad
4.Himmet
Hâtır'a gelince, Allah Teâlâ ondan dolayı kişiyi muahaze etmez. Çünkü bu, kişinin ihtiyarına bağlı değildir.
Meyl ve Şehvet'in heyecanı da böyledir. Çünkü bunlar da ihtiyar altına girmezler.
Hz. Peygamber (s.a): 'Ümmetimden düşündükleri kötülükler bağışlanmıştır' hadîs-i şerîfleriyle meyl ve şehvetin heyecanını kastetmiştir. Bu bakımdan nefsin hâdisi nefiste hâsıl olan hâtırattan ibarettir. Bunda işlemek azmi yoktur.
Himmet ile Azm'e gelince, bunlara 'nefsin hâdisi' denilmez. Nefsin hâdisi, Osman b. Maz'un'dan rivayet edildiği gibidir.
Zira Osman, Hz. Peygamber'e (s.a) şöyle der:
-Ey Allah'ın Rasûlü! Benim nefsim, eşim Havle'yi boşamamı söylüyor!
Yavaş ol! Muhakkak nikâh benim sünnetimdendir.
-Nefsim bana, kendimi hadım etmemi söylüyor.
Yavaş ol! Benim ümmetimin hadımlaştırılması, oruca devam etmektir.
- Nefsim bana rahiplik etmemi, yani insanlardan uzaklaşıp ibâdete sarılmamı söylüyor.
Yavaş ol! Ümmetimin ruhbanlığı cihad etmek ve hacca gitmektir.
- Nefsim bana et yemeyi terketmemi söylüyor.
Yavaş ol! Muhakkak ben eti severim Eğer onu bulursam yerim. Eğer isteseydim Allah Teâlâ mutlaka bana et yedirirdi.75
İşte bunlar yapılmasına azim olmaksızın nefiste meydana gelen hâtırattır ve nefis hâdisi dediğimiz budur. Bu sırra binaen Osman b. Maz'un Hz. Peygamber ile bunları yapıp yapmaması hususunda istişare etmiştir. Çünkü bu hâtıratla beraber azim ve yapma himmeti yoktur.
Üçüncüsü, yapılmasının uygun olduğuna inanmak ve kalben hükmetmektir. Bu hüküm, ihtiyar ile ıztırar arasında gezmektedir. Yani bazen ihtiyarî, bazen de ıztırarî olur. Buradaki durumlar değişiktir. Bu işin ihtiyarî kısmından insan sorumludur. Iztırarî ve mecburî kısmından sorumlu değildir.
Dördüncüsüne gelince, bilfiil himmet edip kasdetmektir. İnsanoğlu bundan sorumludur. Ancak bilfiil yapmadığı takdirde düşünülür. Eğer Allah korkusundan bırakmış ve bu himmetinden dolayı pişmanlık duymuşsa, bu himmeti kedisine bir hasene olarak yazılır. Çünkü bunu kasdetmek günah, o günahı işlemekten imtina edip bu hususta nefsiyle mücahede etmek ise sevaptır. Tabiatın muvafakatına binaen kasdetmek insanoğlunun Allah'tan tamamen gafil olduğuna delalet eder. Tabiatın hilafına mücahede edip de o işi yapmaktan imtina etmek ise büyük bir kuvvete muhtaçtır. Bu bakımdan tabiata muhalefetindeki çalışma ve gayreti Allah için amel etmektir. Allah için amel etmekse tabiata mutabık ve uygun bir şekilde şeytana uymaktan daha şiddetlidir. Bu bakımdan kişiye bir hasene yazılır. Çünkü kişinin o günahı işlememekteki gayret ve himmeti, bilfiil onu yapmak hususundaki himmetine galip gelmiştir. Eğer işlemesi, herhangi bir sebepten veya Allah'tan korkarak değil de herhangi bir özürden ileri geliyorsa bu takdirde defterine bir günah yazılır. Çünkü himmeti ve kasdı, kalpten gelen ihtiyarî bir fiildir. Bu tafsilâtın delili Sahîh-i Müslim'de mufassalan rivayet edilen hakîkattir. Hz.
Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur
Melekler dediler ki: 'Yârab! O senin kulun yok mu? O bir günâhı işlemeyi irade ediyor', Allah Teâlâ şöyle buyurur: 'Onu gözetleyin! Eğer o, o gün kasdettiği günâhı işlerse, işlediği günâhın bir mislini onun defterine yazın. Eğer terkederse, terkettiği o günâhı kendisi için bir hasene olarak kaydedin. Çünkü o günâhı benim hatırım için terketmiştir.'76
Allah Teâlâ 'Eğer o günâhı işlemezse' sözüyle, 'Onu Allah için terkettiğini murad etmiştir. Ama fâhiş bir fiili işlemeye kesinlikle azmeder, sonra o fâhiş fiili işlemek bir sebep veya gafletten ötürü kendisine zorlaşırsa, bu takdirde kendisine nasıl bir hasene yazılabilir.
Oysa Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
İnsanlar ancak niyetleri üzerine haşrolunurlar.
Oysa biz biliriz ki, geceleyin bir müslümanı öldürmeye veya bir kadınla zina etmeye azmeden bir kimse, o gece ölürse günâhı üzerine ısrar ettiği halde ölmüş olur ve niyeti üzerine haşredilir. Oysa bu kişi, bir günâhı işlemeyi kasdetmişse de bilfiil işlememiştir. Bu husustaki kesin delil, Hz. Peygamberden rivayet edilen şu hadîs-i şeriftir:
İki müslüman kılıçlarıyla çarpıştıkları zaman, ölen de öldürülen de ateştedir.
Bu söz üzerine denildi ki: 'Ey Allah'ın Rasûlü!! Öldüreni anladık! Fakat öldürülenin suçu ne?' Cevap olarak şöyle bu-yurmuştur: 'Çünkü öldürülen de arkadaşını öldürmeyi kasdetmiştir'.
İşte bu, mücerred irade ile kişinin ateş ehlinden olduğuna delâlet eden bir nasstır. Oysa kişi, mazlum olarak öldürülmüştür. Durum bu iken acaba Allah Teâlâ'nın niyet ve kasıttan ötürü insanları muâhaze etmeyeceği nasıl düşünülebilir? Aksine kulun ihtiyarı dahilinde olan her kastından kul muâhaze edilir. Ancak onu bir sevap ile sildirmişse, hüküm değişir. Azmi pişmanlıkla kırmak sevaptır ve bunun için de böyle yapan bir kimseye bir sevap yazılır. Maksadın herhangi bir sebeple yerine getirilmesi ise sevap değildir
Kalbin hâtıratı, nefsin hâdisi, rağbetin heyecanı ise, bunlar insanoğlunun ihtiyarı dahilinde değildirler. Bunlardan ötürü insanoğlunu muâhaze etmek teklîf-i mala yutak (insanın güç yetiremediği ile insanı mükellef kılıp zorlamak) olur.
Siz içinizde olan şeyi açıklasanız da saklasanız da Allah Teâlâ sizi onunla hesaba çeker.(Bakara/ 284)
Bu ayet indiği zaman, ashâb-ı kirâmdan bir grup Hz. Peygamber'e gelip şöyle dediler:
Biz gücümüz ve tâkâtimizin dışında olan bir emirle mükellef kılındık. Muhakkak hepimizin nefsi kalbin istemediği ve sevmediği şeyleri kendisine söylemektedir. Sonra Allah tarafından bundan dolayı hesaba çekilirse (durumumuz ne olur?)
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Zannederim siz, yahudilerin dediği gibi diyorsunuz: 'Biz dinledik ve isyan ettik'. Sakın böyle demeyin, aksine şöyle deyin: 'Biz dinledik ve itaat ettik'.77
Bunun üzerine ashâb-ı kirâm 'Biz dinledik ve itaat ettik' dediler. O zaman Allah Teâlâ bir sene sonra kurtuluş ve sevgiyi şu ayet-i celîlesiyle indiriverdi:
Allah, kimseye gücünün üstünde birşey teklif etmez! (Bakara/286)
Bu ayetle açıklandı ki kalp amellerinden insanoğlunun ihtiyarı dahiline girmeyen her şeyden insanoğlu sorumlu tutulmaz. İşte şüphenin yüzünden perdeyi kaldırmak budur. Herhangi bir kimse kalpte cereyan eden herşeye nefis hadisi adı verilir zannederse ve bu üç kısım arasında ayrım yapmazsa, elbette bu kimsenin yanıldığına hükmetmelidir.
İnsanoğlu hased, nifak, riyâ, ucub ve kibir gibi kalbin amellerinden ve kalp amellerinin diğer kötülüklerinden nasıl muâhaze edilemez? Aksine kulak, göz, kalp ve bütün bunlardan insanoğlu sorumludur. Eğer kişinin gözü -ihti-yarı olmaksızın- namahrem bir kadına takılırsa, ondan muâhaze edilmez. Eğer ikinci bir defa kendi ihtiyarıyla bakarsa, bu defa sorumludur. Çünkü ikinci bir bakışta muhtardır. Kalbin hâtıratı da böylece bu mecrada seyreder. Hatta kalp muâhaze edilmeye daha uygundur. Çünkü kalp, bütün azaların esasını teşkil eder. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Bunu söylerken Hz. Peygamber mübarek kalbine işaret etmiştir.
Onların ne etleri, ne de kanları Allah'a erişmez. Fakat takvânız O'na ulaşır.(Hac/37))
Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: Günah odur ki kalplere tesir eder.79)
Sevap o şeydir ki kalp onunla mutmaindir, sana aksine fetva verseler de, sana aksine fetva verseler de...80
Hatta ben derim ki; kalp, bir şeyin farziyyetine hükmederse ve esasında kalp de burada yanılmışsa, kişi yine bundan dolayı sevap kazanır. Hatta temizlendiğini zanneden bir kimsenin namaz kılması gerekir. Eğer namazı kılıp sonra abdest almadığını hatırlarsa, kılmış olduğu namazdan dolayı sevabı vardır. Eğer hatırlar sonra bırakırsa, o zaman bundan dolayı cezalandırılır. Yatağında bir kadın olsa ve o kadının kendi eşi olduğunu zannetse, onunla yatmaktan dolayı günahkâr olmaz, yabancı bir kadın olsa bile.. Eğer o kadının yabancı olduğunu zanneder, sonra onunla yatarsa, bu fiilinden dolayı günahkâr olur, o kadın kendi eşi olsa bile... Bütün bunlar âzâlara değil, kalbe bakılarak verilen hükümlerdir.
72)Buhârî, Müslim
73)Buhârî, Müslim
74)Buhârî, Müslim
75) Hakim-i Tirmizî, Nevâdir'ul-Usûl
76) Müslim
77)Müslim
78)Müslim
79)İlim bölümünde geçmişti.
80)Taberânî, (Ebu Sa'lebe'den)

islam