Yeni

Muhabbet, Sevk ve Üns


Muhabbet, Sevk ve Üns

İnsanların yapmış olduğu şeyler fuzulî ve zârurî diye iki kısma ayrılır. Fuzulî olanı beslenmiş veya alınmış atlar gibidir; zira insanların çoğu, yaya yürümeye muktedir oldukları halde bu atları süs için edinirler. Zârurî olanı da yemek ve içmek gibidir. Biz burada fuzulî olanın çeşitlerini tafsilâtlı bir şekilde sayacak değiliz. Çünkü bunlar bir şekilde zabt u rabt altına alınabilir. Zarurî olanın da bazen miktarında, cinsinde ve vakitlerinde fuzûlîlik olur. Bu bakımdan zârurî olan şeylerin zühd yönünü beyan etmek gerekir. Zârurî olanlar yemek, elbise, mesken, ev eşyası, kadın ve mal olmak üzere altı tanedir.
Dünya mertebesi, birtakım gayeler için talep edilir ki bu altı şey de o gayelerdendir. Daha önce mertebenin mânâsı, halkın mertebeyi niçin sevdiği ve mertebeden nasıl kaçınılacağı 'Rîya' bahsinde zikredilmişti. Şimdilik bu altı zârurî şeyin beyanını zikredeceğiz..
I. Yiyecek
İnsan için belini doğrultacak bir azık lâzımdır. Fakat bunun bir sınırı vardır. Bu bakımdan sınırını ayarlamak lâzım ki onunla zühdü tamam olsun. Bu sınır ömüre nisbetledir. Çünkü yaşadığı günün azığını elde eden bir kimse onunla kanaat etmez. Genişliğine gelince bu da yemeğin miktarı, cinsi ve vaktidir.
Bunun uzunluğu ancak emelin kısalmasıyla kısalır. Bu husustaki zühd derecelerinin en yücesi, ölüm ve hastalık korkusu anında acıkmayı bertaraf edecek miktarla kifayet etmektir. Hali bu olan bir kimse sabah yemeğinden sonra akşamı düşünerek geriye birşey bırakmaz. İşte bu derece, en yüce derecedir.
İkinci derece bir aylık veya kırk günlük azık edinmektir.Üçüncü derece ise bir senelik azık edinmektir. Bu ise zayıfların halidir Kim bir seneden fazlası için azık edinirse, ona zâhid demek yersizdir; zira bir seneden fazla yaşamayı ümit eden uzun emel peşindedir! Bu bakımdan böyle bir kimsede zühdün olması düşünülemez. Ancak başka bir kazancı olmadığı halde nefsi için dilenmeye razı olmaması hali müstesna.
Tıpkı Dâvud-i Tâî gibi; o miras olarak yirmi dinar elde etti. Onu elinde tutup yirmi sene kendisine nafaka yaptı! İşte bu durum zâhidliğin temeline ters düşmez. Ancak 'tevekkül zühdün şartıdır' diyene göre ters düşer! Onun genişliğine gelince, o da miktar nisbetindedir. Yirmi dört saatte en az derecesi yarım batman nafakadır. Normali bir batman, en üstün derecesi bir avuçtur. Bu da kefaret ve fakirlere yedirmek hususunda Allah Teâlâ'nın takdir ettiği miktardır. Bunun ötesinde olan, midenin genişliğinden olup onunla meşgul olmak demektir. Kimin bir avuçla iktifa etmeye gücü yetmiyorsa, mide hakkındaki zâhidlikte onun nasibi yok demektir. Cinse nisbetle genişliğine gelince, onun en azı kepekten bir ekmek olsa dahi gıda olacak her şeydir. Normali arpadan ve darıdan yapılan ekmektir. En üstünü elenmemiş buğday ekmeğidir. Elenip yumuşacık olduktan sonra lezzetlenme kısmına geçmiş olur ki bu da zühdün en üst derecesi değil sonuncusu bile olamaz.
Katığa gelince, onun en azı tuz, sebze veya sirkedir. Ortancası zeytinyağından veya herhangi bir yağdan azıcık bir şeydir. Onun en yüksek derecesi ise et yemektir. Bu da haftada bir veya iki kere olursa böyledir. Eğer bu et yeme daimî bir âdet olursa veya haftada iki defadan fazla olursa zühd kapılarının en sonuncusu olmaktan da çıkar. Bu yemeğin sahibine midesi hususunda zâhiddir denilemez. Vakte nisbetle onun genişliğine gelince, en azı yirmi dört saatte bir defadır. O da kişinin oruçlu olmasıdır. Normali, oruç tutup da geceleyin su içmek, yemek yememektir. Öbür gecede yemek yeyip su içmemektir. En yüksek derecesi ise üç gün veya bir hafta veya daha fazla bir zaman, yemeden, içmeden durmaktır. Yemeği azaltmanın, oburluğu önlemenin yolunu 'Mühlikât' bölümünde zikrettik. Hz. Peygamber'in ve ashab-ı kirâmın yemeklerdeki zühdlerine ve katığı terkedişlerine dikkat edilmelidir.
Nitekim Hz. Âişe (r.a) demiştir ki: 'Bazen kırk gün geçerdi de Allah Rasûlü'nün evinde ne bir çıra yanar, ne de bir ateş yakılırdı!'
Bu söz üzerine Hz. Âişe'ye denildi ki: 'O halde siz nasıl yaşıyordunuz?' Şöyle demiştir: İki siyahla yaşıyorduk; yani su ile hurma..' Onların iki siyahla yaşaması eti, tiridi veya katığı terketmek demektir.99
Hasan Basrî der ki: Hz. Peygamber (s.a.) merkebe biner, yünlü elbise giyer, ayakkabısını yamalardı. Yemek yerken parmaklarını yalar, yemeğini masaya değil toprak üzerine koyup yer ve şöyle buyururdu:
Ben ancak kulum.Kulların yediği gibi yer,kulların oturduğu gibi otururum.
Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Ciddî olarak size diyorum: Firdevs'i talep eden bir kimse için arpa ekmeği yemek ve mezbeleliklerde köpeklerle beraber uyumak bile çoktur!'
Fudayl b. İyaz diyor ki: 'Allah'ın Rasûlü, Medine'de üç gün üst üste buğday ekmeğini doyasıya yemedi'.100
Hz. İsa (a.s) şöyle derdi: 'Ey İsrailoğulları! Berrak su, çöl sebzesi ve arpa ekmeği yeyiniz! Buğday ekmeğinden kaçınınız; zira onun şükrünü edâ etmekten acizsiniz'.
Mühlikât bölümünde yeme ve içme hakkında peygamberlerin ve selefin hallerini zikretmiştik. Onun için bir daha tekrarlamayacağız.
Hz. Peygamber, Kuba'ya geldiğinde, kendisine bal ile karışık süt getirdiler. Kadehi elinden bırakıp şöyle dedi: "İyi bilin ki ben bal yemeyi ve süt içmeyi haram kılmıyorum. Fakat Allah'a tevazu olsun diye terkediyorum'.
Hz. Ömer'e bir yaz günü, bal ve soğuk sudan yapılmış bir şerbet getirildiğinde şöyle demiştir: 'Onun hesabını benden uzaklaştırınız!'
Yahya b. Muaz er-Râzî şöyle demiştir: 'Doğru bir zâhidin nafakası, elbisesi avretini örtendir. Meskeni, nerede bulunursa orasıdır. Dünya onun hapishanesi, kabir yatakhanesi, halvethane meclisi, ibret almak düşüncesi, Kur'an konuşması, Allah Teâlâ onun dostu, zikir onun arkadaşı, zühd yoldaşı, üzüntü şanı, hayâ onun alâmet-i fârikası, açlık katığı, hikmet kelâmı, toprak yatağı, takva azığı, sükût etmek ganimeti, sabır yastığı, tevekkül güvenci, akıl delili, ibâdet sanatı ve cennet varacağı yerdir, eğer Allah dilerse...'
II. Giyecek
İkinci zarûret elbisedir. Onun en az derecesi, hararet ile soğuğu defeden ve avreti örtenidir. Bu da kendisiyle örtülen bir abadır. Normali bir iç gömlek, bir fes ve bir çift pabuçtur. Fazlası ise, onun beraberinde mendil ve donun bulunmasıdır. Miktar bakımından bunu geçen ise, zâhidlik hududunu geçmiş demektir. Zâhidliğin şartı, elbisesini yıkadığı zaman giymek için ikinci bir elbisenin olmamasıdır. Elbisesi kuruyuncaya kadar evinde oturup bekler. Ne zaman iki iç gömleğe, iki dona, iki mendile sahip olursa, miktar bakımından zühdün bütün kapılarından dışarı çıkmış olur! Cinse gelince, onun on azı sert bir cübbedir. Normali sert yünden yapılmış elbise, fazlası ise kalın pamuktan yapılmış elbisedir. Zaman bakımından ise, onun en uzağı bir sene avretini örtendir. En azı ise bir gün sırtında kalabilendir. Hatta zâhidlerden bazısı, elbisesini ağaç yapraklarıyla yamalamıştır. Her ne kadar bu yapraklar tezden kuruyup dökülse de...
Ortancası, bir ay veya ona yakın bir zaman sırtında kalabilecek bir elbisedir. Bu bakımdan bir seneden fazla dayanan elbiseyi talep etmesi uzun emele girer! Bu durum ise zühde ters düşer. Ancak gaye onun sertliği olursa durum değişir. Sonra bunu kuvvetliliği ve devamlılığı tâkip eder. Bu bakımdan söylediğimizden fazlasına sahip olan bir kimse için fazlasını sadaka vermek daha uygundur. Eğer sadaka vermeyip elde tutarsa zâhid olamaz. Aksine dünyanın talibi olur. Bu hususta peygamberlerin ve sahabîlerin halleri dikkate alınmalıdır. Onların elbiseleri nasıl terkettikleri iyi öğrenilmelidir.
Ebu Bürde der ki: "Hz. Âişe keçeleşmiş bir aba ve kalınca bir izan çıkarıp bize gösterdi ve 'İşte Allah'ın Rasûlü bu iki elbisenin içinde ruhunu teslim etti!' dedi".101
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Allah Teâlâ, hangi elbiseyi giydiğine aldırmayan ve üstü başı yırtık olan bir kimseyi sever.102
Amr b. Esved el Ansî103 der ki: 'Hiçbir zaman kaliteli elbise giymem. Hiçbir zaman geceleyin döşek üzerinde yatmam. Hiçbir zaman seçilmiş bir bineğe binmem. Hiçbir zaman hiçbir yemekten karnımı doyasıya doldurmam'.
Hz. Ömer (r.a) şöyle demiştir: 'Hz. Peygamber'in tarz-ı hayatını görmek kimi sevindirirse Amr b. Esved'e baksın!'
Allah katında sevimli olsa bile kul şöhret elbisesini giyince onu sırtından çakarıncaya kadar Allah ondan yüz çevirir.104
Hz. Peygamber (s.a) bir elbiseyi dört dirheme satın almıştır.105 Hz. Peygamber'in iki elbisesinin kıymeti on dirhemdi.106
Hz. Peygamber'in izarı dört buçuk zira uzunluğunda idi.107 Bir iç gömleği üç dirheme satın aldı.108
Hz. Peygamber yünden yapılmış iki beyaz şemle (bir tür elbise) giyerdi. Buna hülle denirdi. Bunlar aynı cinsten olan iki elbise idi. Bazen de Hz. Peygamber Yemen veya Sahulîyye mamûlü kalınca elbiselerden iki bürde giyerdi.
Hz. Peygamber'in gömleği (başına ve sakalına sürdüğü yağların lekelerinden dolayı) yağ satanın gömleği gibi idi. Hz. Peygamber (s.a) bir tek gün sündüsten (atlastan) yapılmış bir alaca elbise giydi ki o elbisenin kıymeti iki yüz dirhemdi. Bunun üzerine ashab-ı kirâm, bu elbiseye dokundular ve şöyle dediler: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Bu elbise sana cennetten mi gönderildi?' Bu şekilde hayranlıklarını izhar etmişlerdi. Bu elbiseyi İskenderiye meliki Mukavkıs hediye etmişti.
Hz. Peygamber bu elbiseyi giymek sûretiyle Mukavkıs'a (elçileri gözünde) ikram etmek istedi. Sonra Hz. Peygamber elbiseyi çıkarıp müşriklerden bir kişiye sıla-yı rahim olarak gönderdi. Bundan sonra ipekli giyinmeyi haram etti. Sanki Hz. Peygamber ipekli hakkındaki haram hükmünün perçinleşmesi için bu elbiseyi giymiştir.
Nitekim altından yapılmış bir yüzüğü de bir iki gün kullanmış, sonra da çıkarıp erkeklere haram etmiştir.
Hz. Âişe'ye de 'Bureyre'109 (Hz. Âişe'nin cariyesi) hakkında 'Onun ehline velâyı şart kıl!'110 dediği gibi... Hz. Âişe, Bureyre'yi velâsı olmak şartıyle satın aldıktan sonra Hz. Peygamber minbere çıkıp bu durumu haram kıldı. Yine nikâh emrinin perçinleşmesi için önce mut'a nikahını üç gün mübah kılıp sonra haram kılması da böyledir.111
Hz. Peygamber (s.a) işlemeli ve siyah bir kürkün içinde namaz kıldı. Selâm verdiği zaman şöyle dedi:
Bu kürke bakmak beni meşgul etti. Onu Ebu Cehl'e112 götürün. Bana onun enbîcaniyesini (abasını) getirin.113
Hz. Peygamber aba giymeyi yumuşak elbise giymeye tercih etti. Hz. Peygamber'in ayakkabısının bağı eskimişti. Onu ipekli ile karışık bir sırımla değiştirdi. Yenisiyle namaz kıldı. Selâm verdiği zaman şöyle dedi:
Bana eski bağı getiriniz. Şu yeni bağı çözünüz. Çünkü ben namazda buna baktım ve dolayısıyla meşgul oldum!
Hz. Peygamber altından bir yüzük taktı. Minber üzerinde iken gözü ona ilişti. Sonra çıkarıp attı ve şöyle buyurdu:
Bu beni meşgul etti. Ona bir bakış size bir bakış, (işte bu olmaz).114
Hz. Peygamber (s.a) bir ara bir çift yeni pabuç giydi. Güzelliği hoşuna gitmişti. Bunun üzerine derhal secdeye yapandı. Kalkarken şöyle buyurdu:
Onların güzelliği hoşuma gitti ve bana buğzetmesinden korkarak rabbime tevazu gösterdim.115
Sonra onları çıkarıp ilk gördüğü fakire verdi.
Sehl b. Sa'd'den rivayet şöyle ediliyor: Hz. Peygamber'e 'mar' yününden bir cübbe ördüm. Etrafını siyah yaptım. Hz. Peygamber onu giydiği zaman şöyle dedi: 'Bakın ne güzel, ne yumuşak!' Sinan der ki: Bir bedevî ayağa kalkarak şöyle dedi: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Bunu bana hediye et!' Hz. Peygamber kendisinden istenilen şeyi verirdi. Bu nedenle cübbeyi bedevîye verip şöyle dedi:
Bana başka bir cübbe örün! O cübbe örülürken Hz. Peygamber vefat etti.116
Cabir'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber, sırtında deve tüyünden yapılmış bir cübbe olduğu halde un öğüten Fâtıma'nın yanına girdi. Fâtıma'nın bu durumunu görünce ağlayarak şöyle dedi: 'Ey Fâtıma! Dünyanın acısını, ebedî nimet için tat!' Bunun üzerine şu ayet nâzil oldu:
Rabbin sana verecek ve sen razı olacaksın!117 (Duhâ/5)
En yüce cemaatin bana haber verdiğine göre ümmetimin hayırlılarından bir kavim vardır. Allah'ın rahmetinin genişliğinden dolayı açıkça gülüp sevinirler. Fakat azabının korkusundan gizlice ağlarlar. Onların nafakası halk üzerinde hafif, kendi nefisleri üzerinde ağırdır. Onlar eskimiş elbise giyerler. Abidlere tâbi olurlar. Onların bedenleri yerde, kalpleri arştadır.118
İşte buraya kadar söylediklerimiz, Hz. Peygamber'in elbiseler hususundaki halidir. Ümmetine kendisine tâbi olmayı tavsiye ederek şöyle buyurmuştur:
Beni seven, benim ahlâkımla ahlâklansın!119
Benim sünnetime ve benden sonraki râşid halifelerin sünnetine yapışın ve onlara bütün gücünüzle tutunun!120
De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın'.(Âlu İmran/31)
Hz. Peygamber (s.a) Hz. Âişe'ye şöyle buyurmuştur:
Eğer bana ulaşmayı istiyorsan zenginlerle oturmaktan kaçın! Yamalamadıkça bir elbiseyi sırtından çıkarma!121
Hz. Ömer'in gömleği üzerinde oniki yama sayıldı. Bu yamaların bazısı deriden idi.
Ali b. Ebî Tâlib, üç dirhemle bir elbise aldı. Halife olduğu halde onu giydi. Onun iki yenini el bileklerinden itibaren kesti ve şöyle dedi: 'Yarattığı hayvanın tüyünden bunu bana giydiren Allah'a hamd olsun!'
Süfyan es-Sevrî ve başkaları dedi ki: 'Seni âlimlerin yanında meşhur etmeyen, cahillerin yanında hakir düşürmeyen elbise giy!'
Yine Süfyan es-Sevri şöyle derdi: 'Namaz kılarken bir fakir önümden geçmek isterse ona karışmazdım. Parlak kumaştan elbise giymiş dünya ehlinden birine ise buğzeder ve geçmesine izin vermezdim'.
Seleften biri şöyle demiştir: 'Süfyan es-Sevrî'nin elbiselerinin ve pabucunun kıymeti bir dirhem, dört danik kadardı'.
İbn Şübrüme dedi ki: 'Elbisemin en hayırlısı bana hizmet edenidir. En şerlisi de benim kendisine hizmet ettiğimdir'.
Seleften biri şöyle demiştir: 'Öyle bir elbise giy ki seni halk ile karıştırsın. Seni onların gözünde meşhur kılıp da sana bakmayı temin eden elbiseyi giyme!'
Ebu Süleyman ed-Dârânî şöyle demiştir: 'Elbise üç kısımdır. Biri Allah içindir. O senin avret mahallini örten elbisedir. İkincisi nefis içindir. O da yumuşaklığından ötürü giyilen elbisedir. Üçüncüsü ise insanlar içindir. O da kalitesi ve güzelliği için giyilen elbisedir'.
Seleften bazısı şöyle demiştir: 'Elbisesi ince olan bir kimsenin dini de ince olur!'
Tâbiînden olan bütün âlimlerin elbisesinin kıymeti yirmi dirhemden otuz dirheme kadardı. 'Havvas' ise iki parçadan fazlasını giymezdi. Giydiği gömlek ve bir izardan ibaretti. Bazen de gömleğinin eteğini başına sarardı. Seleften biri şöyle demiştir: 'İbâdetin evveli elbisedir'.
Süslü olmayan elbiseyi giymek imandandır!122
Kim kudreti olduğu halde, Allah'a tevazu göstermek için süslü elbise giymeyi terkederse, yakut, sandıklar içerisinde cennetin en güzel elbiselerini ona saklamak Allah Teâlâ'ya. (bir lütuf olarak) vâcip olur'.123
Allah Teâlâ bazı peygamberlerine vahiy göndererek şöyle bu-yurmuştur:. "Dostlarıma de ki: 'Düşmanlarımın giydiği elbiseleri giymesinler. Düşmanlarımın girdikleri yerlere girmesinler!'' Yoksa onların düşman oldukları gibi, onlar da düşman olurlar!"
Râfî b. Hadîc,124 Bişr b. Mervan b. Hakem Kûfe minberinin üzerinde va'z ederken başını kaldırıp ona baktı ve şöyle dedi: 'Emîrinize bakınız! Sırtında fâsıkların elbisesi olduğu halde halka va'zediyor!' O anda, emîrin sırtında ince elbiseler vardı.
Abdullah b. Amir b. Rebia yeni bir elbiseyle, Ebu Zer'in yanına geldi. Başladı zühd hakkında konuşmaya... Bunun üzerine Ebu Zer, eliyle onun ağzını öyle kapattı ki nefesi aşağıdan çıktı. Bu yaptığından İbn Amir öfkelendi ve Ebu Zer'i Hz. Ömer'e şikayet etti. Hz. Ömer İbn Amir'e 'Başına bu durumu getiren sensin! Bu şık elbiselerde Ebu Zer'in yanında zâhidlik hakkında nasıl konuşuyorsun?' dedi.
Hz. Ali şöyle demiştir: 'Allah Teâlâ, hidayet önderlerinden en aşağıdaki insanların seviyelerine inmeleri için söz almıştır ki zenginler onlara uysun ve fakir fakirliğinden dolayı tahkir edilmesin!'
Hz. Ali elbisesinin kabalığı hakkında kınandığı zaman şöyle demiştir: 'Bu elbise tevazûya daha yakın ve müslümana daha lâyıktır'.
Hz. Peygamber (s.a) fazlasıyla nimete dalmaktan nehyederek şöyle buyurmuştur:
Allah Teâlâ'nın birtakım kulları vardır ki onlar alabildiğine nimete dalmazlar.125
Fudale b. Ubeyd, Mısır valisi iken, üstü başı topraklı olup yalınayak gezdiği görüldü. Kendisine 'Sen emîrsin. Bunu nasıl yaparsın?' diye sorulunca şöyle demiştir: 'Hz. Peygamber bizi, fazla refaha kaçmaktan sakındırdı, bazen yalınayak gezmeyi tavsiye etti'.
Hz. Ali, Hz. Ömer'e (r.a) hitâben şöyle dedi: 'Eğer iki arkadaşına (Hz. Peygamber ve Ebu Bekir'e) iltihak etmek istiyorsan, gömleğini yamalat! İzarını alçalt! Ayakkabına yama vur! Doymayacak kadar ye!'
Mü'min bir kimsenin izarı, bacaklarının yarısına kadar ise, o izar ile topuklar arasındaki mesafenin açık kalmasında sakınca yoktur. Ondan daha aşağı sarkan ise ateştedir. Allah Teâlâ kıyamet gününde, gururdan dolayı izarını yerlerde sürüyen bir kimseye şefkatle bakmaz.128
Ebu Süleyman ed-Dârânî'nin rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir: 'Benim ümmetimden, riyakâr ve ahmak hariç hiç kimse kıldan yapılmış kumaşı giymez!'
Evzâî şöyle demiştir: 'Sefer halinde yünlü giymek sünnettir. Hazerde yünlü giymek ise bid'at!'
Basralı bir âbid olan Muhammed b. Vasi!', Kuteybe b. Müslim'in huzuruna, sırtında yünlü cübbe olduğu halde girdi. Kuteybe ona 'Bu kaba yünlü abayı giymeye seni zorlayan nedir?' diye sordu. Muhammed sükût etti. Kuteybe 'Ben seninle konuşuyorum, sen cevap vermiyorsun ha!' dedi. Muhammed cevap olarak dedi ki: 'Nefsimi tezkiye ederek zühdden dolayı giymiş olduğumu söylemekten çekindiğim gibi, fakirlikten dolayı giyiyorum diyerek rabbimi şikayet etmekten de çekiniyorum'.
Ebu Süleyman şöyle demiştir: "Allah Teâlâ, Hz. İbrahim'i dost edindiği zaman ona 'Avretini yerden setret' diye vahyetti".
Hz. İbrahim'in (a.s) elbisesi bir tane olur, fakat donu iki tane olurdu. Birini yıkadığı zaman diğerini giyerdi ki başına bir hâl geldiğinde avret yeri örtülü bulunsun.
Selman-ı Fârisî'ye (r.a) şöyle denildi: 'Sen neden güzel elbise giymiyorsun?' Şöyle dedi: 'Kul nerede, güzel elbise nerede! Kul âzâd edildiği zaman, Allah'a yemin ederim, onun ebediyyen çürümeyecek bir elbisesi var demektir'.
Ömer b. Abdülaziz'in kıldan yapılmış bir cübbe ve abâsı vardı. Geceleyin ibâdet ederken onları giyerdi.
Hasan, Ferkad b. Yakub es-Sebhî'ye129 dedi ki: 'Sen cübbenden ötürü halktan daha üstün olduğunu mu sanıyorsun? Kulağıma geldiğine göre, cehennemin arkadaşlarının çoğu, münafıklıklarından dolayı sırtlarına cübbe giyenlerdir'.
Yahya b. Maîn şöyle demiştir: Ebu Muaviye el-Esvedî'nin mezbeleliklerden paçavra toplayıp yıkadığını, yamalayıp giydiğini gör-düm. Bunun üzerine kendisine 'Sen bundan daha iyisini giyebilirsin' dedim. Buna karşılık şöyle dedi: 'Onlara dünyada isabet eden musibetler zarar vermez. Allah Teâlâ cennet ile onlar için her musibeti cebreylemiştir!' Yahya b. Maîn, bu sözü tekrarlayıp ağlardı.
III. Mesken
Zarûri olan üçüncü şey meskendir. Mesken hakkındaki zühdün üç derecesi vardır: En yükseği, kendine mahsus bir yer talep etmemesidir. Cami köşelerine, ashab-ı suffe gibi kanaat etmesidir. Normali, kendine mahsus bir yer talep etmesidir. Hurma dallarından, kamıştan veya onlara benzer şeylerden yapılmış bir ev gibi... En düşük derecesi, yapılmış bir hücreyi ya satın almak veya kiralamak sûretiyle talep etmesidir. Eğer meskenin genişliği, ihtiyacı kadarsa ve içinde süs yoksa, bu miktar onu zühd derecelerinin sonuncusundan çıkarmaz. Eğer sağlam yapmak, sıvamak, genişletmek ve dört zira'dan daha fazla yükseltmek talebinde bulunursa, mesken hususunda zühdün hududunu tamamen aşmış demektir. Kireçten, kamıştan, çamurdan ve tuğladan olan binanın değişik cinsi, genişlik ve darlık hususundaki miktarının değişikliği, mülkü olmak veya kiralamak veya emanet almak sûretiyle olan değişikliğinde zaruretin müdahalesi vardır. Kısacası; zaruret için istenilen her şeyin, zaruretin hududunu aşmaması gerekir.Dünyadan zaruret miktarı, dinin alet ve vesilesidir. Bunu geçen miktar ise dine ters düşer.
Meskenden gaye; yağmur, soğuk ve yabancıların bakışını ve eziyetlerini defetmektir. Buradaki derecelerin en azı malûmdur. Fazla olan fuzulîdir. Bütün fuzulî şeyler de ateştedir. Fuzulî şeyleri isteyen ve fuzulî şeyler için koşan zâhidlikten uzaktır.
Hz. Peygamber'den sonra ilk ortaya çıkan şeyin uzun emel, tedriz ve teşdid olduğu söylenmiştir. Tedriz elbiseleri güzel bir şekilde dikmektir. Elbiseler Hz. Peygamber'in zamanında, birbirlerine tutuşturulan parçalar halindeydi. Teşdid ise kireç ve tuğladan yapılan binalardır. Oysa Asr-ı Saadet'te hurma dalları ve ağaçlarıyla bina yapılırdı.
Haberde şöyle vârid olmuştur: 'Halk üzerine bir zaman gelecektir ki Yemen mamülü kürklerin nakışlandığı gibi, halk, elbiselerini nakışlayacaktır!'
Hz. Peygamber (s.a) amcası Abbas'a yüksek yaptığı bir evi yıkmasını emretti.130
Hz. Peygamber (s.a) yüksek bir kubbenin yanından geçerken 'Bu kimindir?' diye sordu. 'Filân adamındır' dediler. Ev sahibi Hz. Peygamber'e geldiğinde ondan yüzünü çevirdi. Eskiden olduğu gibi ona yönelmez oldu. Bunun üzerine kişi, ashaba, Hz. Peygamber'in neden değiştiğini sordu. Durum kendisine anlatılınca gidip o kubbeyi yıktı.
Bunun üzerine Hz. Peygamber oradan geçerken kubbeyi görmeyince ona ne olduğunu sordu ashab Hz. Peygamber'e hâdiseyi anlattılar. Hz. Peygamber o adama hayır duada bulundu.131
Hasan der ki: 'Hz. Peygamber bir kerpiçi kerpiç üzerine, kamışı kamış üzerine koymadan dünyadan göç edip gitti.132
Allah bir kuluna şer irade ettiğinde onun malını su ile çamurda helâk eder.133
Abdullah b. Ömer (r.a) der ki: Kamıştan bir ev yapıyorduk. Hz.Peygamber (s.a) yanımızdan geçerken 'Bu nedir?' diye sordu. Bizde 'Bizim çürümeye yüz tutan kamıştan evimizdir. Tamir ediyoruz!' dedik. Hz. Peygamber şöyle dedi: 'Ben ahiret işini bundan daha acele görüyorum'.134
Nuh (a.s) kamıştan bir ev yaptı. Kendisine 'Keşke çamurdan iyi bir ev yapsaydın!' denildiğinde, şöyle demiştir: 'Ölecek bir insan için bu da çoktur'.
Hasan Basrî şöyle anlatıyor: Safvan b. Muhayrız135 yıkılmaya yüz tutan kamıştan yapılan bir evde otururken yanına girdim. Kendisine 'Keşke bunu tamir etseydin!' deyince, şöyle dedi: 'Nice kişiler öldü de bu hâlâ bu haliyle ayakta duruyor'.
Kim ihtiyaçtan fazla bina yaparsa kıyamet gününde o binayı sırtlaması istenir.136
Kulun bütün nafakalarından dolayı kendisine ecir yazılır. Ancak su ve çamura harcadığı hariç!
İşte ahiret yurdu: Onu yeryüzünde böbürlenmek ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere veririz. (Güzel) sonuç, sakınanlarındır.(Kasas/83)
Ayette kötülenen sıfatın, riyaset davası gütmek ve yüksek binalar yapmak olduğu söylenmiştir.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Her bina kıyamet gününde sahibinin boynuna bir vebâldir. Ancak sıcak ve soğuktan koruyan bina müstesnadır.137
Hz. Peygamber kendisine evinin darlığından şikayet eden bir kişiye 'Göktekini (cennette) genişlet' buyurmuştur.138
Hz. Ömer, Şam yolunda, kireç ve kerpiçten yapılı, oldukça yüksek bir bina gördü. Allahu Ekber diyerek şöyle dedi: 'Bu ümmette, Hâman'ın Firavun'a yapmış olduğu binayı yapanların bulunacağını zannetmiyordum'. Hz. Ömer bu sözüyle Firavun'un şu sözünü kastediyor:
Haydi benim için çamurun üzerinde ateş yakarak tuğla imal et de bana bir kule yap.(Kasas/38)
Çamurdan pişirilen kerpiçten maksad, binalarda kullanılan tuğladır. Deniliyor ki: Kendisi için kireç ve kerpiçten ilk bina yapan Firavun'dur. Bunu ilk kullanan da Hâman'dır... Sonra zâlimler onların izini takib ettiler. İşte 'Zuhruf' budur.
Seleften biri bir şehirde bir cami gördü. Dedi ki: 'Ben bu mescidin hurma ağacından ve yapraklarından yapılı olduğu zamana yetiştim. Duvarlarının çok alçak olduğu zamanı gördüm. Şu anda da tuğla ile yapıldığını görüyorum. Hurma yapraklarıyla yapanlar, duvarlarını alçak yapanlardan daha hayırlıydılar. Onlar da tuğla ile yapanlardan daha hayırlıdır'. Seleften öyleleri vardı ki çürük yaptığı, emeli kısa olduğu ve binaları kuvvetli yapmak hususunda zâhid olduğu için hayatında, binasını birkaç defa yeniden yapmaya mecbur kalırdı. Onlardan öyleleri vardı ki hacca gittiğinde veya gazaya çıktığında evini elden çıkarır veya komşularına hibe ederdi. Döndüğü zaman kendisine geri verilirdi. Selefin evleri ot ve deridendi. Bu tip evler şu anda da Yemen'de Arapların âdetidir. Tavan yüksekliği ayakta durup ellerini kaldırdığında değecek kadar idi.
Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Hz. Peygamber'in odalarına girdiğimde elimi tavana vururdum'.
Amr b. Dinar139 der ki: Kul altı ziradan daha fazla binayı yükselttiğinde bir melek ona şöyle haykırır: 'Ey fâsıkların en fâsığı nereye?'
Süfyan es-Sevrî, mükemmel yapılan bir binaya bakmayı yasaklayarak şöyle demiştir: 'Eğer o binalara hayran hayran bakılmasaydı sahipleri onları öyle yapmazdı. Bu bakımdan o binalara bakmak onları o şekilde yapmaya yardım etmek demektir'.
Fudayl b. İyaz şöyle demiştir: 'Ben yapıp da terkedene hayret etmiyorum. Fakat bakıp da ibret almayana hayret ediyorum!'
İbn Mes'ud (r.a) şöyle demiştir: 'Bir kavim gelecek ve çamuru yükseltecek, dini alçaltacaktır! (Rum) atlarına binecekler, kıblenize durup namaz kılacaklar, fakat dininizin gayrisi üzerinde öleceklerdir!'
IV. Ev Eşyaları
Dördüncüsü ev eşyalarıdır. Bu hususta da zühd'ün birçok dereceleri vardır. O derecelerin en yükseği Hz. İsa'nın halidir; zira Hz. İsa beraberinde ne tarak, ne testi taşımazdı. Sakalını parmaklarıyla tarayan birini gördü. Yanındaki tarağı attı. Nehirden elleriyle su içen birini gördü. Yanındaki testiyi attı. İşte bu, bütün ev eşyaları hakkındaki hükümdür. Çünkü o ancak bir hedef için istenilir, kişi ondan müstağni oldu mu, o hem dünya hem de ahiret için kişinin boynuna vebâl olur. İnsan müstağni olmadığı şeyin de en azıyla yetinmelidir. Çamurdan yapılmış kaplar kifayet ettiği yerde çamur kap, o kabın bir tarafı kırık ise ona aldırış edilmez; zira maksat onunla hâsıl olur.
Mertebelerin normali ise, ihtiyaç miktarı ev eşyasının olmasıdır. Fakat (bu takdirde) bir tek alet birçok maksat için kullanılır. Tıpkı beraberinde bulunan bir çanaktan yemek yiyen, su içen ve içine bazı nevalelerini koyan kimse gibi...
Selef âlimleri azaltmak için birçok yerde bir aleti kullanmayı severlerdi. Mertebelerin en düşüğü, her ihtiyaç için düşük cinsten bir âletin olmasıdır. Eğer sayı veya kaliteyi artırırsa, zühdün bütün kapılarından dışarı çıkmış ve fuzulîye meyletmiş olur. Bu bakımdan Hz. Peygamber'in (s.a) ve ashab-ı kirâmın (r.a) yaşantısına bakmalıdır!
Hz. Âişe (r.a) der ki: 'Hz. Peygamber'in üzerinde yaslanıp yattığı döşek, tabaklanmış deriden yapılmış ve içi hurma lifiyle dolu bir yastıktı'.140
Fudayl b. Iyaz der ki: 'Hz. Peygamber'in yaygısı iki katlı bir aba, içi hurma lifiyle dolu ve tabaklanmış deriden yapılmış bir yastıktan fazla birşey değildi'.141
Rivayet ediliyor ki Hz. Ömer (r.a) Hz. Peygamber'in huzuruna geldi. Hz. Peygamber de bir hasır üzerine yatıyordu. Hz. Ömer hasırın Hz. Peygamber'in yanlarında iz bıraktığını görünce gözlerinden yaşlar aktı. Hz. Peygamber 'Seni ağlatan nedir ey Ömer?!' buyurunca, Ömer 'Kisrâ ile Kayser'i ve içinde yüzdükleri zevk ve sefayı hatırladım. Sen Allah'ın habîbi, seçilmiş kulu ve rasûlü olduğun halde hasır üzerinde yatıyorsun' dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle dedi: 'Ey Ömer! Onlar için dünyanın bizler için de ahiretin rahatlığına razı değil misin?' Ömer 'Evet, ey Allah'ın Rasûlü! Razıyım' deyince şöyle dedi: 'İşte o durum öyledir!'142
Bir kişi, Ebu Zer-i Gifârî'nin yanına girdi. Gözünü Ebu Zer'in evine gezdirdi ve dedi ki: 'Ey Ebu Zer! Senin evinde bir meta gör-müyorum ve bir ev eşyası da gözüme çarpmıyor!' Ebu Zer 'Bizim bir evimiz vardır. Güzel eşyalarımızı oraya gönderiyoruz' dedi. Adam 'Sen burada durduğun müddetçe sana mutlaka bir meta lâzımdır' dedi. Ebu Zer 'Bu evin sahibi bizi burada bırakmaz' dedi.
Umeyr b. Sa'd143 Humus valisi iken Hz. Ömer'in huzuruna vardı. Hz. Ömer valiye 'Beraberinde dünyadan ne var?' diye sordu. Vali 'Beraberimde âsam vardır. Ona yaslanarak gidiyorum. Rastlarsam onunla yılan öldürüyorum. Dağarcığım vardır. Onunla içecek ve namaz için abdest suyumu taşıyorum. Bunlardan geri kalanı benim beraberimde olanlarındır!' dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer 'Allah senden razı olsun! Doğru söyledin' dedi.144
Hz. Peygamber (s.a) bir seferden gelip Fâtıma'nın evine girdi. Kapısında sarkıtılmış bir perde, ellerinde gümüşten yapılmış bir bilezik gördü. Geri döndü. Sonra Ebu Râfi, Hz. Fâtıma'nın evine girdi. Baktı ki Fâtıma ağlıyor. Fâtıma, ağlayışının sebebini Hz. Peygamber'in dönüp içeri girmeyişinden ileri geldiğini söyleyince, Ebu Râfi Hz. Peygamber'e, bu dönüşün sebebini sordu. Hz. Peygamber 'O perde ile iki bilezik için geri dönüp geldim' dedi. Bunun üzerine Fâtıma (r.a) o iki bileziği Bilâl'in eline verip Hz. Peygamber'e göndererek şöyle dedi: 'Bunların ikisini de sadaka verdim. İstediğin yerde harcayabilirsin!' Hz. Peygamber Bilâl'e 'O halde git, bu bilezikleri sat. Parasını ashab-ı suffe'ye ver!' dedi. Bilâl, bilezikleri iki buçuk dirheme satıp parayı ashab-ı suffe'ye verdi. Bu hâdiseden sonra Hz. Peygamber Fâtıma'nın evine gidip şöyle dedi: 'Ey Fâtıma! Anam babam sana fedâ olsun. Güzel olanı yaptın, sen bendensin!'145
Hz. Peygamber (s.a) Hz. Âişe'nin kapısında bir perde gördüğünde yırtıp şöyle buyurmuştur:
Bu perdeyi her gördüğümde dünyayı hatırlıyorum. Bu perdeyi filanın ailesine gönder.146
Hz. Âişe bir gece Hz. Peygamber'e yeni bir döşek serdi. Hz. Peygamber o zamana kadar katlanmış abanın üzerinde yatıyordu. Bütün gece durmadan yan değiştirdi. Sabahladığı zaman, Âişe'ye dedi ki:O yırtık abayı geri getir. Bu döşeği benden uzaklaştır. O beni bu gece uykusuz bıraktı.147
Hz. Peygamber'e geceleyin beş veya altı dinar geldi. Onları o gece evde bıraktı. Fakat uyuyamadı, onları gece dağıttı.
Hz. Âişe diyor ki: 'Onları çıkarıp verdikten sonra uyudu. Hatta uykuda horladığını bile işittim'. Sonra şöyle demiştir: 'Acaba bu para yanında olduğu halde rabbine kavuşursa, Muhammed rabbine ne cevap verecek?'148
Hasan der ki: 'Güzidelerden yetmiş kişiye yetiştim. Onların hiç birinin bir elbiseden fazla elbisesi yoktu. Hiç biri bedeniyle toprak arasında sergi bile yaymazdı. Biri uyumak istediği zaman bedenini toprak üzerine bırakırdı. Elbisesini üstüne atar, öylece uyurdu'.
V. Kadın
Beşincisi hanımdır. Birçok kimseler 'Nikâhın (evlenmenin) esasında ve çokluğunda zühd yapmak mânâsızdır' demişlerdir.
Sehl b. Abdillah da bu fikirdedir ve şöyle demiştir: 'Zâhidlerin efendisine (Hz. Muhammed'e) kadınlar sevdirilmiştir. O halde biz kadınlar hakkında nasıl zâhidlik yaparız?'
İbn Uyeyne de bu fikirdedir ve bununla beraber şöyle demiştir: 'Ashab-ı kirâmın en zâhidi Hz. Ali idi. Oysa Hz. Ali'nin de dört karısı, on küsür cariyesi vardı'.
En sıhhatli fetva, Ebu Süleyman ed-Dârânî'nin şu sözüdür: 'Kadın, mal, evlat, ne olursa olsun, seni Allah'tan uzaklaştıran herşey senin için uğursuzdur'.
Kadın da bazen insanı Allah'tan uzaklaştırıcı olur. Buradaki hakîkatin keşfi şöyledir: Nikâh bahsinde geçtiği gibi bazı hallerde, bekârlık evlilikten daha üstündür. İşte bu halde evlenmeyi terketmek zâhidliktir. Evlenmenin galebe çalan şehveti defetmek için daha üstün olduğu yerde ise evlenmek vâcib olur. Vâcib olduktan sonra onu bırakmak nasıl zâhidlik olabilir? Eğer kişinin ne evlenmemekte, ne de evlenmekte herhangi bir âfeti yoksa, kalbinin kadınlara meyletmesi için ve Allah'tan uzaklaştırıcı bir şekilde onları düşünmemesi için evlenmek tercih edilir. Bu durumda evlenmeyi terketmek ise zâhidlik olur. Eğer kadının kendisini Allah'ın zikrinden meşgul etmeyeceğini bilir ve fakat cima lezzetinden sakınmak için terkederse bu zâhidlik değildir.
Çünkü kişinin neslinin devam etmesi için çocuk edinmek ve Ümmet-i Muhammed'i çoğaltmak Allah'a yaklaştırcı ibâdetlerdendir. Hayatın zarurî icaplarından olup bu hedefin tahakkukunda insanda beliren lezzet ise zarar vermez; zira maksat ve hedef o lezzet değildir. Bu tıpkı yemek ve içmek lezzetinden sakınmak için ekmek yemeyi ve su içmeyi terkeden bir kimse gibidir(!) Böyle yapmanın zühdle alâkası yoktur. Çünkü bunları terketmekle bedenin yok olması sözkonusudur. Aynen bunun gibi evlenmeyi terketmekte de zürriyetin kesilmesi sözkonusudur. Bu bakımdan başka bir âfet korkusu olmaksızın sadece lezzet hakkında zühd göstermekten dolayı evlenmeyi terketmek caiz değildir. Şüphesiz ki Sehl de bunu kastediyordu. Bunun için Hz. Peygamber evlendi. Bu durum sabit olduğu zaman kimi kadınların çokluğu Allah'tan meşgul etmezse, onların ıslahı ile kalbi meşgul olmazsa, onlara nafaka vermek kendisini ibâdetten alıkoymazsa sadece cinsî münasebetin ve kadınlara bakışın lezzetinden sakınarak kadınlar hakkında zâhidlik yapması mânâsızdır. Fakat peygamberlerin ve velî olan kulların haricinde olan bir kimse için, bu ne zaman düşünülebilir? Birçok kimseyi kadınların çoğu meşgul eder. O halde kendisini meşgul ederse, evlenmeyi temelinden bile bırakması uygundur. Eğer kendisini meşgul etmezse ve kadınların çok olmasının kendisini meşgul etmesinden veya kadının güzelliğiyle kendisini meşgul etmesinden korkarsa, güzel olmayan bir kadını nikâh edip bu hususta kalbini gözetmelidir.
Ebu Süleyman ed-Dârânî şöyle demiştir: 'Kadınlar hakkında zühd, güzellik bakımından düşük veya öksüz kadını, güzel ve soylu kadına tercih etmesi demektir'.
Cüneyd şöyle demiştir: Yeni başlayan mürîd için üç şeyle kalbini meşgul etmemesi güzeldir. Aksi takdirde hali değişir.
1. Kazanç,
2. Hadîs talep etmek,
3. Evlenmek.
Yine şöyle demiştir: 'Sûfî için yazmaması ve okumaması güzeldir. Çünkü bu durum, sûfînin himmetinin derli toplu kalmasına daha elverişlidir'.
Bu bakımdan evlenmenin lezzetinin, yemenin lezzeti gibi olduğu tebellür ettiğinde insanı Allah'tan meşgul eden herşey bu iki hususta da mahzurludur.
VI. Mal-Mertebe
Altıncısı vesiledir. Zarûri olan altıncı şey, bu sayılan beş şeye vesile olan şeydir. O da mal ve mertebedir. Mertebe'nin mânâsı; kalplerde yer edinmek için kalpleri elde etmektir. Böylece hedefle-rinde ve işlerinde o kalplerden yardım görmeyi düşünür. Kim bütün ihtiyaçlarını tek başına gidermeye muktedir değilse, kendisine hizmet eden birine muhtaçsa, hiç kuşkusuz hizmetçinin kalbinde bir mertebe edinmeye mecbur olur. Çünkü hizmetçi onu saymazsa hizmetini yapmaz. Kalplerde kıymetinin olması mertebe demektir. Bunun yakın bir başlangıcı vardır. Fakat bu, insanı derinliğinin dibi olmayan bir çukura doğru sürükleyip götürür. Çünkü korunun etrafında dolaşırsa koruya girmesi pek yakın olur! Evet, insan ya bir fayda için veya zararı defedip zulümden kurtulmak için kalplerde mevkî edinmeye muhtaç olur. Faydaya gelince, mal insanı ondan mütağni kılar. Çünkü ücretle hizmetçi çalıştıranın hizmeti yapılır isterse çalışanın nezdinde onun hiçbir değeri olmasın. Ancak ücretsiz çalıştırdığının kalbinde mevkî edinmeye muhtaçtır. Zararın define gelince, Bunun için de adaletin tam kemâle ermediği bir memlekette veya kendisine zulmeden komşular arasında mertebeyi elde etmek için ona muhtaç olur. Çünkü içinde bulunduğu insanların şerrini ancak kalplerini elde etmek veya sultanın yanında büyük bir nüfuza sahip olmak sûretiyle defedebilir. Bu husustaki ihtiyacın miktarı sınırlandırılamaz. Hele buna korku ve neticeleri kötü olan düşünceler de eklenirse mevkîye olan ihtiyaç daha da artar! Mevkî ve mertebe talebine dalan bir kimse tehlikeli yolun yolcusudur. Halbuki zahidliğin gereği kalplerde takdir kazanmak için çalışmamaktır. Çünkü zâhidin din ve ibâdetle iştigal etmesi, kalplerde kâfirler arasında olsa dahi kendisinden eziyeti uzaklaştıran bir mevkî sağlar.
Acaba müslümanlar arasında olursa nasıl olur? Çalışmaksızın elde edilen şey üzerine bina edilen mertebeyi daha fazla elde etmek için muhtaç olunan takdirlere, faraziye ve vehimlere gelince, onlar yalan vehimlerden ibaret şeylerdir; zira mertebe ve mevkî isteyen de bazı hallerde eziyetten kurtulamaz. Bunun tedavisi tahammül etmektir. Bu sıkıntıyı sabretmekle tedavi etmek, mertebeyle tedavi etmekten daha evlâdır. Durum bu iken kalplerde mevkî talep etmek, asla ruhsatlı değildir. Çünkü azı, insanı çoğuna götürür. Bunun zararı içkinin zararından daha korkunçtur. Bu bakımdan hem azından, hem de çoğundan sakınmak gerekir. Mala gelince, geçim için mal zarurîdir; elbette yeterli malı kastediyorum. Eğer kişi çalışan bir kimse ise, çalışıp günlük nafakasını temin edince, derhal çalışmayı terketmesi uygundur. Seleften biri iki habbe kazandığı zaman sergisini toplayıp giderdi. Bu, zühdün şartıdır. Eğer günlük nafakasını geçip bir senelik yiyeceğini kazanıncaya kadar çalışırsa, zâhidliğin en düşük derecesinden bile çıkmış olur. Eğer gayri menkulü varsa tevekkül hususunda yakîne sahip değilse, bir sene yetecek kadar kârını yanında bırakırsa, böyle yapmakla zühdden ayrılmış olmaz. Fakat şu şartla ki bir senelik nafakasından fazla olanı sadaka vermesi gerekir. Ancak böyle yaptığında zâhidlerin zayıflarından sayılır. Eğer Üveys-i Karanî'nin (r.a) şart koştuğu gibi tevekkül, zühd'de şart koşulursa bu kişi zâhidlerden olamaz.
Bizim daha önce 'zâhidlerin hududunu aşmış olur' demekteki gayemiz, ahirette zâhidler için va'dedilen güzel makamlara vara-maz demektir. Yoksa fuzulî ve çokluktan ibaret olan birtakım şeyler hakkında zühde yapışmış ise onlara nisbeten kendisine zâhid de denir. Tek başına olan bir insanın bütün bunlardaki durumu, aile sahibi olan bir kimsenin işinden daha hafiftir.
Ebu Süleyman demiştir ki: 'Kişinin aile efradını zâhidliğe zor-laması uygun değildir. Onları zâhidliğe davet eder. Eğer icabet ederlerse ne âlâ! Aksi takdirde, onların yakasını bırakıp kendisi dilediği şekilde hareket eder'.
Bu sözün mânâsı, şart koşulan sıkıntının sadece zâhide mahsus oluşudur. Zâhid bunu bütün aile efradına teşmil edemez. Evet! Normalin hududunu aşan hususlarda onlara uymaması uygundur. Bu hususu, Hz. Peygamber'den öğrenmelidir; zira Hz. Peygamber Fâtıma'nın kapısına perde asıldığını, elinde bilezik olduğunu görünce geri dönmüştür. Çünkü bunlar zarurî ihtiyaç değil süstür. Fakat Fâtıma'yı bunları terketmeye zorlamamıştır.
Madem durum budur, insanın kendisine mecbur olduğu mevkî ve malı edinmesi mahzurlu değildir. Fakat ihtiyaçtan fazlası öldürücü zehirdir. Sadece zarurî miktarla yetinmek faydalı ilaç gibidir. Bu ikisinin arasında, biri diğerine benzeyen çok dereceler vardır. O derecelerden, zaruretten fazla olanları her ne kadar öldürücü zehir değilse de zarar vericidir. Zarurete yakın olan ise, her ne kadar faydalı ilaç gibi değilse de yine de faydalıdır. Zehirin içilmesi mahzurludur. İlacın ise alınması farzdır. Bu ikisinin arasında bulunanların durumu şüphelidir. Bu bakımdan ihtiyatlı davranan bir kimse nefsi için yapmıştır. Gevşeklik gösteren bir kimse ise yine nefsinin aleyhinde gevşeklik göstermiştir.
Çünkü bir kimse dini için ihtiyatlı davranır, şüpheliyi bırakıp şüphesize giderse, nefsini zarurî olanın darlığına gönderirse, o, en kuvvetli kulpa yapışmış bir kimsedir. Şüphesiz kurtuluşa eren zümredendir. Zarurî miktarla iktifa eden bir kimsenin dünyaya nisbet edilmesi caiz değildir. Aksine dünyanın bu miktarı dinin ta kendisidir. Çünkü bu miktar dinin şartıdır. Şart ise meşrûtun cümlesindendir.
Buna Hz. İbrahim'den gelen şu rivayet delalet eder: İbrahim'in (a.s) bir ihtiyacı başgösterdi. Bir dostuna gidip borç istedi. Dostu ona borç vermeyince üzüntülü olarak geri döndü. Bunun üzerine Allah Teâlâ kendisine vahiy göndererek şöyle dedi: 'Eğer dostundan (Allah'tan) isteseydin muhakkak verirdi'. Hz. İbrahim 'Yarab! Senin dünyadan nefret ettiğini biliyordum. Bunun için dünyanın bir şeyini senden istemekten korktum' dedi. Bunun üze-rine Allah Teâlâ vahiy göndererek şöyle buyurdu: 'İhtiyaç dünyadan değildir ki!'
Madem ki durum budur, ihtiyaç miktarı dindendir. Onun dışında kalan ise günahtır. Dünyada da günah ve sıkıntı vericidir.
Zenginlerin hallerini ve mal derlemek ve korumak hususundaki zilleti kabul etmelerindeki durumlarını gören bir kimse bunu bilir. Zenginin malla saadetinin son haddi, malı vârislerine terkedip onların malı yemesini sağlamaktır ve o zaman da vârisler kendisine düşman olurlar. Bazen de onun bıraktığı mal ile günah işlerler. İşte bu takdirde o da o günahları işlemekte onlara ortak olur. Bu sırra binaen dünya malını toplayıp şehvetlerin arkasına takılan bir kimse ipek böceğine benzetilmiştir. Bu böcek durmadan, kendisi için ipek örer. Sonra ördüğü kozadan çıkmak ister. Fakat yol bulamaz. Kendi yaptığı yüzünden helâk olup gider! Bu bakımdan dünya şehvetlerine tâbi olan herkes de böyledir. O da kalbini mey-lettiği zincirleriyle sağlamca bağlar. Öyle ki kendisini bağlayan zincirler birbirini takviye etmektedir. Bu bakımdan mal, mevkî, aile efradı, evlat, düşmanların sevinmesi, dostların aynası ve diğer dünya lezzetleri onu bağlar. Eğer bu hususlarda yanıldığını sezip, dünyadan çıkmak isterse çıkamaz. Kalbinin, kırılması mümkün olmayan zincir ve bukağılarla bağlı bulunduğunu görür. Eğer kendi iradesiyle sevdiklerinden birini terkederse, nefsini öldür-meye yaklaşır. Bu durum ölüm meleği gelip de kendisini bütün dostlarından ayırıncaya kadar devam eder. O zaman onun kalbinde zincirler elden çıkan ve geride bırakılan dünya ile bağlı kalır! O zincirler onu dünyaya, ölüm meleğinin pençeleri de onun kalbinin damarlarına geçmiş olarak onu ahirete çeker. Bu bakımdan ölüm çağında onun en kolay durumu testere ile biçilen, parçalarının biri çekilmek sûretiyle diğerinden ayrılan bir şahsın durumu gibi olur! Testere ile ikiye bölünen bir kimsenin bedenine o elem verici alet dokunur. Fakat eseri bakımından sirayet yoluyla kalbi bundan elem duyar. Acaba önce kalbin derinliğine sirayet yoluyla değil de direkt bir şekilde yerleşen elem hakkında ne düşünürsün? İşte a'lâ-yı illiyyine inip âlemlerin rabbinin komşuluğunda bulunmanın elden kaçmasının hasretini çekmeden önce ilk rastladığı azap budur. Bu bakımdan dünyaya dalan kişi Allah'ın mülâkatından perdelenir. Perdelenme anında cehennem ateşi ona musallat olur; zira ateş, ancak perdelenmiş bir kimse üzerine musallat olur.
Hayır, onların işleyip kazandığı şeyler, kalplerinin üzerine pas olmuştur. Hayır! Doğrusu o gün onlar, rablerinden perdelenmiştir. Sonra onlar elbette cehenneme gireceklerdir.(Mutaffîfîn/14-16)
Görüldüğü gibi Allah Teâlâ, ateşle yapılan azabı perdelenmenin elemine bağlamıştır. Perdelenmenin elemi, ateş olmasa da ceza bakımından insana yeter de artar! Ona bir de ateş ilave edilirse acaba durum nasıl olur! Allah'tan, Hz. Peygamber'in ruhuna üflenen şeyi kulaklarımıza yerleştirmesini dileriz; zira Hz. Peygamber'e şöyle denilmiştir:
Sev sevdiğini! Muhakkak onlardan ayrılacaksın!149
Zikrettiğimiz misâlin mânâsı hakkında şair şöyle söylemiştir: 'İpek böceği gibi çok çalışır. Durmadan örer, fakat ördüğünün arasında üzüntülü bir şekilde can verir!'
Allah'ın velî kulları, insanın kendini, nefsinin hevasının arkasına takılmak sûretiyle ipek böceğinin nefsini helâk ettiği gibi helâk ettiğini müşahede ettiklerinde dünyayı tamamen bıraktılar.
Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Bedir savaşına iştirak eden yetmiş kişiyi gördüm. Sizin haram kılınan şeyler hakkındaki zâhidliğinizden daha fazla kendilerine helâl kılınan şeyler hakkında zâhidlik yaparlardı'. Başka bir lâfızda "Sizin bolluk ve genişlikten sevindiğinizden daha fazla belâya sevinirlerdi. Eğer onları görseydiniz. 'Bunlar delidir!' derdiniz. Onlar da sizin hayırlılarınızı görseydiler 'Bunların Allah katında hiçbir nasibi yoktur' derlerdi. Eğer sizin şerlilerinizi görseydiler 'Bunlar hesap gününe iman etmemişlerdir' derlerdi", şeklinde vârid olmuştur.
Onlardan birine helâl mal gelir, onu almaz ve 'Kalbimi ifsâd edeceğinden korkuyorum' derdi. Bu bakımdan kalp erbabı olan bir kimse, şüphesiz ki kalbinin fesada gitmesinden korkar. Kalpleri dünya sevgisiyle ölen kimselere gelince, Allah onlardan haber ve-rerek şöyle buyurmuştur:
Bizimle buluşmayı ummayanlar dünya hayatına razı olup onunla bizim ayetlerimizden gaflet edenler...(Yunus/7)
Kalbini bizi anmaktan alıkoyup nefsinin arzusuna uyan ve işi hep aşırılık olan kişiye itaat etme!(Kehf/28)
149) Daha önce geçmişti.
Bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka birşey istemeyen kimseden yüz çevir. İşte onların ilimden erişebildikleri (sınır) budur.(Necm/29-30)
Allah Teâlâ bütün bunları gaflet ve ilimsizliğe hamletmiştir.
Bir kişi Hz. İsa'ya 'Seyahatında beni de beraberinde götür' deyince şöyle demiştir: 'Malını elden çıkar! Bana yetiş!' Kişi 'Buna gücüm yetmez' dedi. Hz. İsa (a.s) şöyle dedi: 'Zengin hayretle veya şiddetle cennete girer!'
Bazıları şöyle demiştir: "Ziyası yayılan hiçbir gün yoktur ki o günde dört melek göklerin âfakında bağırmasın. Onların ikisi doğuda, ikisi de batıda bağırır. Doğuda olanların biri der ki: 'Ey hayrı talep eden! Gel! Ey şerri talep eden! Talebini kısalt!' Diğeri der ki: 'Yarab! Malını infak edene, infak edilenin yerini dolduracak miktarı ver! Malını sımsıkı tutanın malını telef eyle!' Batıda olanların biri 'Ölmek için çoğalıp üreyiniz! Harap olması için inşa ediniz!' der. Diğeri de 'Hesabın uzunluğu için yeyiniz, lezzetleniniz! der".
99) İbn Mâce
100) Daha önce geçmişti.
101) Daha önce geçmişti.
102) Deylemî
103)el-Hamedânî, kendisine Umeyr de denir. Güvenilir bir âlim olan bu zat Muaviye döneminde vefat etmiştir.
104)İmam Ahmed
105)İbn Mâce
106) Ebu Yâ'lâ
107) Irâkî aslına rastlamadığını söylemektedir.
108) Ebu Şeyh
109) Bureyre, Ensar'dan bir kavmin cariyesi idi. Hz. Âişe'ye hizmet ederdi,
110) Müslim, Buhârî
111) Müslim, (Seleme b. Ekva'dan)
112) Adl Ebu Cehm b. Huzeyfe b. Gânem el-Kureşî'dir. Fetih günü müslüman olmuştur. Kureyş'in en yaşlısı ve sözü dinlenir kimselerindendi.
113) Müslim, Buhârî
114) Daha önce geçmişti.
115) Daha önce geçmişti.
116) Ebu Dâvud et-Tayalisi, Taberânî
117) Ebubekir b. Lâl
118) İyad b. Gânem'den
119) Ebu Ya'lâ
120) Ebu Dâvud, Tirmizî, İbn Mâce
121) Tirmizî
122) İmam Ahmed, İbn Mâce
123) Tirmizî
124) Ensar'ın Evs kabilesindendir. Önce Uhud'a, sonra Hendek savaşınakatılmış ve H. 73'de vefat etmiştir.
125) İmam Ahmed
126) İmam Ahmed, Ebu Dâvud ve Taberânî, (hadîs-i merfû olarak bir benzeri); 'Kim kendisini bir kavme benzetirse, o onlardandır!'
127) Taberânî
128) Mâlik, Ebu Dâvud, Nesâî ve İbn Hibban
129) Basralı bir âbiddir ve H. 31'de vefat etmiştir.
130) Taberânî, (Ebu Aliyye'den)
131) Ebu Dâvud, (Enes'ten)
132) İbn Hibban
133) Ebu Dâvud
134) Ebu Dâvud, Tirmizî
135)Doğrusu Saffan b. Muharriz'dir. Mâzinî kabilesinden olan bu zat,
Basralı bir âbiddir. H. 74'de Abdülmelik'in hilafeti döneminde vefat
etmiştir.
136) Taberânî
137) Ebu Dâvud
138) Ebu Dâvud
139) Adı Ebu Muhammed el-Asrem el-Mekkî'dir. Güvenilir bir âlimdir. H. 126'da vefat etmiştir.
140) Ebu Dâvud, Tirmizî ve İbn Mâce
141) Tirmizî, Şemâil
142) Müslim ve Buhârî
143)Ensar'ın Evs kabilesindendir. Hz. Ömer kendisini takdîr ettiği için 'biricik şahıs' mânâsına gelen 'Nesîcu vahdehu' derdi. Ölünceye kadar Hz.Ömer tarafından Hıms valiliğine tayin olundu. Kendisi zâhidlerdendir.
144) Ebu Nuaym, Hilye
145) Irâkî hadîsi bu ibare ile görmediğini söylemektedir.
146) Tirmizî
147) İbn Hibban
148) İbn Hibban

islam