Yeni

Murâbete'nin Altıncı Makamı Olan Nefsin Kınanması


10.Murâbete'nin Altıncı Makamı Olan Nefsin Kınanması

En şedid düşmanın, kaburgalarının arasında bulunan nefsindir. O nefis, kötülüğü emredici, şerre meyyal, hayırdan uzaklaştırıcı olarak yaratılmıştır. Sen de onu tezkiye etmek, düzeltmek, kahrın zincirleriyle rabbinin ibadetine çekmekle, şehvetlerinden menetmek, lezzetlerinden alıkoymakla memursun.
Eğer onu başıboş bırakırsan, serkeşlik ve saldırganlık yapar. Artık onu bir türlü mağlup edemezsin. Eğer kınamak, ceza vermek, uzaklaştırmak ve kınamak suretiyle onun yakasına yapışırsan, bu takdirde nefsin, Allah Teâlâ'nın kendisiyle kasem ettiği nefs-i levvâme olur. Ümit ederim ki Allah'ın nimetinden razı ve Allah'ı hoşnut eden kullarının zümresine dahil olmaya seni davet eden nefs-i mutmainne olur. Bu bakımdan hiçbir an ona hatırlatmaktan ve onu kınamaktan gafil olma! Nefsine etmekle meşgul olmadan önce başkasına nasihat etmekle meşgul olma!
Allah Teâlâ Hz. İsa'ya (a.s) vahyederek şöyle buyurmuştur: 'Ey Meryem'in oğlu! Nefsine nasihat et! Eğer nefsin kabul ederse halka nasihat et. Aksi takdirde benden utan!'
Ama yine de hatırlat, çünkü hatırlatmak mü'minlere fayda verir.(Zâriyat/55)
Senin yapman gereken şey nefse yönelip nefsin yanında cahilliğini tesbit etmektir ve nefsin, zeki oluşuyla ve hidayette bulunuşuyla mağrurlaşıp, burnunun büyüdüğünü iyi bil! Ne zaman onu ahmaklığa nisbet edersen, ona şöyle demelisin: 'Senin cehaletin ne kadar da büyük! Sen hikmet ve zekâ iddia ediyorsun! Oysa insanların en ahmağısın. Sen önündeki cennet ve cehennemi bilmiyor musun? Yakında onların birine gideceğini anlamıyor musun? O halde neden seviniyor, gülüyor, tepiniyorsun? Oysa sen bu büyük olay için aranmaktasın. Belki bugün, belki yarın götürüleceksin. Ey nefis! Seni görüyorum ki ölümü uzak sanıyorsun. Oysa Allah onu yakın görüyor. Bilmez misin her gelecek yakındır. Uzak olan şey, gelmeyecek şeydir. Bilmez misin ölüm, herhangi bir elçi göndermeksizin aniden gelir.
Arada herhangi bir sözleşme olmadan konar. O bir durumda gelir de başka bir durumda gelmez değildir. O kışta gelip yazda gelmez, yazda gelip kışta gelmez, gece gelip gündüz gelmez, gündüz gelip gece gelmez değildir. O, çocukluk devrinde gelmez de gençlik devrinde gelir veya çocukluk devrinde gelir de gençlik devrinde gelmez değildir. Aksine her nefeste, ansızın, ölümün gelmesi mümkündür. Eğer ansızın ölüm gelmezse ansızın hastalık gelir. Sonra ölüme sirayet eder. Öyleyse her yakından sana daha yakın olan ölüme neden hazırlanmıyorsun? Allah Teâlâ'nın şu ayetini düşünmez misin?
İnsanların hesap vakti yaklaştı, fakat onlar hâlâ gaflet içinde yüz çevirmektedirler. Rablerinden kendilerine gelen her yeni ihtarı mutlaka eğlenerek dinlerler. Kalpleri eğlencededir.(Enbiya/1-3)
Ey nefis! Eğer Allah'ın seni görmeyeceği inancıyla ona karşı isyana cüret edersen senin küfrün ne kadar da büyüktür. Eğer Allah'ın senin yaptıklarına muttali olduğunu bildiğin halde isyana dalarsan senin ahmaklığın ne kadar da şiddetli, ne kadar da utanmazsın. Ey nefis! Eğer kölelerinden veya ihvanından biri, hoşuna gitmeyen bir hareketle karşına çıksa ona ne kadar kızıp öfkeleneceğini düşün! O halde Allah'ın gazabına, şiddetli cezasına hangi cesaretle kendini maruz bırakıyorsun? Sen O'nun azabının altından kalkabileceğini mi sanıyorsun? Heyhat! Nerede!Ey nefis! Kendini tecrübe et! Eğer baştan çıkmak seni Allah'ın azabının şiddetinden meşgul ederse, bir saat güneşte veya hamamın külhanında kendini hapset veya parmağını ateşe yaklaştır ki senin gücünün miktarı sana belirmiş olsun! Yoksa sen Allah'ın kerem ve fazlına mı aldanıyorsun? Senin ibadetine ihtiyaç olmadığına mı kanıyorsun? O halde önemli işlerinde neden Allah'ın keremine yaslanmıyorsun? Bir düşmanın seni sıkıştırdığında neden onu defetmek için çareler düşünüyorsun? Neden onu Allah'ın keremine havale etmiyorsun? Herhangi bir ihtiyaç seni, ancak para ile elde edilen dünya işlerinin birine mecbur ettiğinde neden onun peşinden çarelere başvurarak onu yapabilmek için kendini zorluklara sokuyorsun? Neden bu hususta Allah'ın keremine güvenmiyorsun ki Allah seni herhangi bir hazineye muttali veya kullarından birini sana musahhar kılsın da o senin çalışman ve çabalaman olmaksızın senin ihtiyacını sana alıp getirsin? Acaba Allah'ın dünya hususunda değil de sadece ahiret hususunda mı kerîm olduğunu sanıyorsun? Oysa Allah'ın kanun-u ilâhîsi olduğunu ve bu kanunun değişmez bulunduğunu biliyorsun ve yine biliyorsun ki ahiret ve dünyanın sahibi birdir. İnsanoğlu için ancak ne yapmışsa o vardır.
Ey nefis! Senin münafıklığın ne acaiptir? Bâtıl davaların ne hayret verici! Sen dilinle imân ettiğini iddia ediyorsun. Oysa münafıklığın eseri senin üzerinde görünmektedir. Efendin sana şöyle dememiş midir?
Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a ait olmasın!(Hûd/6)
İnsana çalışmasından başka birşey yoktur.(Necm/39)
İşte görüldüğü gibi Allah, sadece dünya işi için sana kefil olmuş, seni o hususta zayi olmaktan kurtarmıştır. Oysa sen fiillerinle O'nu yalanladın. Kendinden geçmiş sarhoşun dalışı gibi dünyanın talebine dalmış bir vaziyette sabahladın. Dünya ve ahiret işini senin çalışmana tevkil ettiği halde hakir sayan, mağrur olan bir kimse gibi ahiretten yüz çevirdin. Bu imanın alametlerinden değildir. Eğer iman dil ile olsaydı, o halde münafıklar neden ateşin en alçak tabakasında olacaklardır?
Ey nefis! Sanki sen hesap gününe iman etmiyorsun. Öldüğünde kurtulacağını zannediyorsun. Heyhat! (Kurtuluş nerede!) Başıboş bırakılacağını mı sanıyorsun?
Sen, dökülen bir damla meniden ibaret değil miydin? Sonra bir et parçası olmadın mı? Sonra Allah Teâlâ seni yarattı ve tam âzalı bir şekle getirdi. Böyle yapan Allah ölüleri diriltmeye kâdir değil midir? Eğer senin kalbinde bu inanç saklı ise sen ne acaip bir kâfir ve ne acaip cahilsin? Hiç düşünmez misin, O seni hangi maddeden yaratmıştır?
Seni bir nutfeden yarattı. Sonra çıkış yolunu senin için kolaylaştırdı. Sonra seni öldürdü, mezara gömdürdü. Acaba 'Sonra o, dilediği zaman seni diriltecektir' sözünde O'nu yalanlıyor musun? Eğer O'nu yalanlayıcı değilsen neden sakınmıyorsun? Oysa bir yahudi doktor sana en lezzetli yemek hakkında 'Hastalık halinde bu sana zararlıdır' dese, sabreder ve onu terkedersin, o yemek hususunda nefsinle cedelleşirsin. Acaba mu'cizelerle takviye edilen peygamberlerin ve Allah Teâlâ'nın peygamberlere indirmiş olduğu kitablardaki sözleri, senin nezdinde tesir bakımından, tecrübe, tahmin ve zandan haber veren eksik akıllı, eksik ilimli bir yahudinin sözünden daha mı eksiktir?
Hayret edilecek şeydir? Eğer bir çocuk sana 'Elbisenin içinde akrep vardır!' dese, çocuktan delil istemeksizin derhal elbiseni çıkarıp atarsın.
Acaba peygamberlerin, âlim, hukema ve bütün evliyanın sözleri, senin katında, sühefa sınıfından sayılan bir çocuğun sözünden daha mı az kıymet taşır? Veya cehennemin harareti, bukağı ve kelepçeleri, zakkumu, tokmakları, irini, zehirleri, yılan ve akrepleri senin nezdinde, ancak bir gün veya bir günden daha az bir zaman elemini hissedeceğin bir akrebin ısırmasından daha mı azdır? Senin bu yaptıkların akıllı kimselerin yaptığı şeyler değildir. Hatta hâlin, akılsız hayvanlara bile keşfolunsa, senin du-rumuna gülerler, aklınla alay ederler.
Ey nefis! Eğer sen bütün bunları bilmiş ve iman etmişsen, o halde neden ameli geciktiriyorsun? Oysa ölüm seni beklemektedir. Mühlet vermeksizin ölümün seni yakalaması mümkündür. Ecelin gecikeceğinden nasıl emin oldun? Sana yüz senelik bir mühlet verilse bile, zanneder misin ki gediğin en derininde bineğine yediren bir kimse o binekle felaha kavuşur, o gediği geçebilir. Eğer böyle zannedersen, cehaletin ne kadar da büyüktür!
Eğer bir kişi, gurbet diyarında, fıkıh öğrenmek için sefere çıksa, senelerce orada boş dursa bu kişi memleketine dönüşünde, kendini fıkıhla donatılmış sayabilir mi? Böyle bir kimse kısa zamanda fakîh olunur düşüncesinde olsa veya fakîhlerin mertebelerinin fıkıh okumaksızın sadece Allah'ın keremine yaslanmak suretiyle kazanıldığını sansa, onun aklına gülmez misin?
Sonra ömrün sonunda hummalı çalışmanın fayda verdiğini ve insanı yüce derecelere ulaştırdığını düşün! Böyle olsa bile içinde bulunduğun günün, senin ömrünün sonu olması mümkündür. O halde neden bugün de ibadetlerle meşgul olmuyorsun? Eğer Allah Teâlâ sana mühlet vermezse, acaba o ecelin acelece gelmesine ne mâni olabilir? Veya seni ibadeti geciktirmeye teşvik eden ne olabilir? Bunun sebebi; şehvetlerine muhalefet etmek zor ve meşakkatli olduğu için acizlik göstermenden başka ne olabilir? Acaba bir gün mü bekliyorsun ki o gün gelsin de o günde şehvetlere muhalefet senin için zor olmasın? Böyle bir günü, Allah Teâlâ yaratmamış ve yaratmayacaktır. Bu bakımdan cennet hiçbir zaman zorluklarla çevrili olmaktan kurtulmaz. Zorluklar da hiçbir zaman nefislere hafif gelmez. Bu, varlığı muhal birşeydir.
Düşünmez misin, ne zamana kadar nefsine va'dedip ona 'Yarın yarın' diyeceksin? Oysa 'Yarın' geldi ve 'Bugün' oldu. Öyleyse onu nasıl gördün? Bilmez misin o 'Yarın' gelip 'Bugün' olmuştur. Onun için 'Dün'ün hükmü vardır. Hayır! Sen bugün ondan acizsin. Öyleyse 'Yarın' ondan daha da aciz olursun; zira şehvet kökleşmiş bir ağaç gibidir. Öyle ağaç ki kul onu kaldırmakla görevlendirilmiştir. Kul onun kaldırılmasından aciz olup onu tehir edince, tıpkı genç ve kuvvetli olduğu halde bir ağacın sökülmesinden aciz olup onu başka bir seneye tehir eden bir kimse gibi olur. Oysa bu kimse biliyor ki zamanın uzaması ağaca kuvvet ve kök salma imkânını verir. Sökmekle görevli bulunan kimseyi de zaman güçten düşürür. Bu bakımdan gençlik zamanında güç yetirilmeyen bir şeye ihtiyarlık zamanında hiçbir zaman güç yetirilemez. İhtiyarlığın tâlimi meşakkattandır. Kurt'u edeplendirmek de azap çekmektir. Yaş ağaç eğilmeyi kabul eder. Kuruyup, üzerinden seneler geçtiğinde eğilmeyi kabul etmez.
Ey nefis! Sen bu açık şeyleri anlamıyorsan, ameli geciktirmeye meylediyorsan o halde, hikmeti iddia etmek senin neyine gerek? Senin bu ahmaklığından daha fazla bir ahmaklık var mıdır? Umulur ki sen şöyle diyorsun: 'Beni müstakim olmaktan, ancak, şehvetlerin lezzetine karşı olan harisliğim, elem ve meşakkatlara karşı olan sabırsızlığım menediyor!'
Bu takdirde ahmaklığın pek şiddetlidir. Mazeretin pek çirkindir. Eğer sen bu hususta doğru isen, daima saf ve temiz şeylerle nimetlenmeyi ara! Bu da ancak cennette elde edilir. Eğer yemek istersen, bunu muhalefet ederek yap; zira nice yemek vardır ki birçok şeyleri meneder. Acaba doktor hastaya sıhhat bulması ve hayatı boyunca rahatça içmesi için üç gün soğuk suyu terketmesini söylese ve kendisine 'Eğer soğuk su içersen müzmin hastalığa tutulacak ve ömür boyu soğuk su içemeyeceksin' dese, böyle bir hastanın durumu hakkında senin hükmün nedir? Bu durumda aklın gereği ne olmalıdır? O kesinlikle hayat boyunca soğuk sudan istifade etmek için üç gün sabır mı etmelidir, yoksa üç günlük muhalefetten korktuğundan dolayı hal-i hazırdaki isteğini mi yerine getirmelidir? Üç gün soğuk su içmenin elemi üçyüz gün veya üçyüz bin gün onun yakasını bırakmayacaktır!
Senin bütün hayatın, cennet ehlinin nimet ve cehennem ehlinin azap müddeti olan sonsuzluğa nisbeten üç günün ne kadar uzun olursa olsun bütün ömre nisbetinden daha azdır. İsteklere karşı sabretmenin eleminin mi daha büyük ve müddet bakımından daha uzun, yoksa ateşin eleminin mi daha büyük ve daha uzun olduğunu keşke bilseydim!
Kim mücâhedenin elemine karşı sabretmeye güç yetiremiyorsa, Allah'ın azabının elemine karşı nasıl güç yetirecektir?
Ey nefis! Seni kendi nefsine bakmaktan gizli bir küfrün veya açık bir ahmaklığın alıkoyduğunu görüyorum.
Gizli küfre gelince o, hesap gününe olan inancın zâfiyetidir. Sevapla ikabın miktarının büyüklüğüne olan marifetinin azlığıdır. Açık ahmaklığa gelince o da Allah'ın kerem ve affına güvenmektir. Buna rağmen Allah'ın azabına, istidracına ve senin ibadetinden müstağni olmasına iltifat etmemektir. Oysa sen ekmek lok-masında veya bir tanede veya halktan işittiğin bir kelime hakkında O'nun keremine yaslanmıyorsun. Aksine bu hususlarda bütün çarelere başvurarak hedefine varmak istiyorsun. Bu cehaletle Hz. Peygamber tarafından verilen hamâkat (ahmaklık) hükmüne müstehak olursun. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Akıllı o kimsedir ki nefsini hesaba çekmiş ve ölümden sonraki durum için çalışmıştır. Ahmak odur ki nefsini hevâsına tâbi kılmış, Allah'tan (amel etmeksizin) birtakım isteklerde bulunmuştur.
Ey nefis! Dünya hayatının seni aldatması uygun değildir. Şeytan seni kandırmasın. Nefsine dikkat et! Senin işin başkası için mühim değildir. Vakitlerini zayi etme! Nefesler sayılıdır. Senden bir nefes çıktıktan sonra senin bir kısmın gitmiş demektir. Hastalıktan önce sıhhatten ve meşguliyetten önce hoşluktan, fakirlikten önce zenginlikten, ihtiyarlıktan önce gençlikten, ölümden önce hayattan istifade et, ahirette kalacağın kadar ahirete hazırlan!
Ey nefis! Kış için, uzunluğu kadar hazırlık yapmıyor musun?
Kışta yiyecek, içecek, odun ve bütün gerekli şeyleri topluyorsun. Bu hususta Allah'ın fazl ve keremine güvenerek cübbe, keçe, odun ve diğer ihtiyaçlar olmaksızın Allah'ın kışın soğuğunu defetmesini beklemiyorsun. Oysa Allah buna kâdirdir.
Ey nefis! Cehennemin zemherîrinin, kış zemherisinden daha kısa ve daha az olduğunu mu sanıyorsun? Hayır! Asla böyle olamaz? Şiddet ve soğuklukta aralarında herhangi bir münasebet de yoktur. Kulun çalışmaksızın cehennemin zemherîrinden kurtulacağını mı zannediyorsun? Heyhat! Nerede! Nasıl ki kışın soğuğunu cübbe, ateş ve diğer kış tedbirleri defediyorsa, cehennemin hararet ve soğukluğu da ancak tevhid kalesine ve ibadetlerin mevziine sığınmakla bertaraf edilir. Allah'ın keremi ancak kalenin yolunu sana tanıtmasında, sebeplerini sana kolaylaştırmasındadır. Yoksa kale olmaksızın azabı senden defetmekte değildir. Allah Teâlâ'nın, kış soğuğunu defetmek hususundaki keremi; ateşi yaratmakta, o ateşle kışın soğuğunu nefsinden uzaklaştırman için onu demir ile taş arasından çıkarma yolunu göstermekte ve tıpkı odunun ve cübbenin satın alınmasına yaratanın değil, senin muhtaç olup nefsin için satın alman gibidir. Zira bunları istirahatının sebebi olarak yaratmıştır.
Bu bakımdan senin ibadet ve mücâhedelerinden de Allah müstağnidir. O ibadetler senin kurtuluşuna giden yolundur. Bu bakımdan iyilik yapan nefsi için yapar. Kötülük yapan nefsinin aleyhinde yapar. Allah âlemlerden müstağnidir.
Ey nefis! Cehaletinden vazgeç! Ahiretini dünyanla kıyas et! Sizin yaratılışınız ve ölümden sonraki dirilişiniz bir kişinin dirilişi gibidir. İlk yaratılışa nasıl başlanmışsa öylece ölümden sonra diriltilecek. Allah nasıl yoktan yaratmış ise, öylece ölümden sonra da diriltecek. Allah'ın kanun-u ilâhîsi budur. O kanun-u ilâhînin değiştiğini göremezsin!
Ey nefis! Görüyorum ki sen dünyaya ülfiyet vermiş, onunla dost olmuşsun. Ondan ayrılmak sana gayet zor gelir. Sen onun yakınlığına yönelmişsin. Nefsinde onun sevgisini perçinleştirmişsin. Sen Allah'ın ceza ve sevabından, kıyametin dehşet ve hallerinden gafilsin. Acaba seninle dostlarının arasını ayıracak ölüme inanmıyor musun? Bir sultanın evine, bir taraftan girip öbür taraftan çıkmak için giren, bakışını güzel bir yüze uzatan, bu yüzün sevgisinin kalbinin tamamını kaplayacağını, sonra o yüzden ayrılmaya mecbur edileceğini bilen bir kimse acaba akıllılardan mı veya ahmaklardan mı sayılır? Bilmez misin, dünya, sultanlar sultanının evidir: Dünyada senin için her ne varsa hepsi mecazdır. Dünyadaki herşey, dünyadan geçenlere ölümden sonra yâr olmaz.
Bu sırra binanen beşerin efendisi (s.a) şöyle buyurmuştur:
Rûh'ul-Kuds benim kalbime şöyle ilham etti: İstediğini sev, elbette ondan ayrılacaksın! Dilediğini yap! Elbette onunla cezalandırılacaksın! İstediğin kadar yaşa! Elbette öleceksin!'57
Ey nefis! Bilmez misin, dünyanın zevklerine iltifat eden, arkasında ölüm olduğu halde dünyaya ünsiyet yeren, ayrılık anında üzüntüsünü çoğaltmış olur. Bilmediği halde öldürücü zehirden azıklanır. Sen geçmişlerin nasıl inşa edip yükselttiklerine, sonra harabe bırakıp gittiklerine bakmıyor musun? Nasıl Allah Teâlâ onların arazisini, memleketlerini düşmanlarına nasip etmiştir hiç görmüyor musun?
Onların yemeyip nasıl topladıklarını, içinde oturmadıkları köşkleri nasıl bina ettiklerini görmedin mi? Yetişemedikleri hedefi nasıl ümit etmişlerdir. Her biri göklere yükselen bir köşk inşa etmiştir. Oysa yeri, toprak altında kazılan bir mezardır. Acaba dünyada bundan daha ahmaklık ve daha büyük bir tepetaklaklık var mıdır? Biri çıkıp dünyasını tamir eder. Oysa kesinlikle o dünyadan göçecektir. Ahiretini tahrip eder. Oysa kesinlikle oraya gidecektir.
Ey nefis! Bu ahmaklara, hamâkatlarında yardım etmeye utanmıyor musun? Farzet sen bütün bu durumları bilecek basiret sahibi değilsin, sadece tabiatınla başkasına uymaya meylediyorsun, o zaman peygamberlerin, âlim ve hakimlerin aklını, şu dünyaya dalanların aklıyla kıyas et! Bu iki gruptan, senin nezdinde hangisi daha akıllı görünürse, ona uy! Eğer sen nefsinde akıl ve zekaya inanan bir kimse isen...
Ey nefis! Senin durumun ne kadar da hayret vericidir. Cehaletin ne kadar da katı... Tuğyanın ne kadar da belirgin! Bu apaçık şeylere rağmen nasıl kör olduğuna hayret ediyorum! Ey nefis! Ümit edilir ki mertebe sevgisi seni sarhoş edip çıldırtmış ve bunları anlamaktan seni alıkoymuştur. Mertebenin mânâsının bazı insanların kalplerini sana meylettirmek olduğunu hiç düşünmüyor musun? Yeryüzündeki bütün insanların sana secde edip, itaat ettiğini farzedelim, elli sene sonra ne sen, ne de sana ibadet edip secde edenlerden yeryüzünde herhangi bir kimsenin kalmayacağını bilmiyor musun? Bir zaman gelecek, ne senin, ne de seni ananların nâm ve nişânları kalmayacaktır. Nitekim senden önceki sultanların başına bu durum gelmiştir.
Şimdi onlardan hiç birini görüyor musun? Yahut onların gizli bir sesini işitiyor musun?(Meryem/93)
Ey nefis! Daimî olarak kalacak bir şeyi, kalsa bile elli seneden fazla kalmayacak birşey ile nasıl değiştirirsin? Eğer yeryüzünün sultanlarından biri isen, şark ve garp sana teslim olmuş, bütün insanların boyunları önünde eğilmiş ve sebepler senin için tanzim edilmişse durum böyledir! Nasıl böyle olur? Oysa gerilemen ve şekavetin mahallenin işini, hatta evinin işini bile sana teslim etmeye mâni olurlar!
Ey nefis! Eğer cehaletinden ve basiretinin körlüğünden ötürü ahiret için dünyayı terketmiyorsan bile, hiç olmazsa dünyadaki ortakların hasisliğinden uzak kalmak için neden dünyayı terketmiyorsun? Dünyayı, meşakkatinin çokluğundan, çabukça yok olmasından ötürü neden bırakmıyorsun? O dünyanın çoğu, senin elinde olmadıktan sonra sen neden onun azı hakkında zâhidlik yapmayasın? Sana ne olmuş ki dünya, hatta memleketin yahudi ve ateşperestlerden boş olmadığı halde hoşuna gidiyor? Oysa onlar senden daha fazla dünyanın fayda ve süsüne mazhar olmuşlardır. Bu bakımdan yuh o dünyaya ki bu hasisler onu senden daha önce edinirler. Sen ne kadar da cahilmişsin, senin himmetin ne kadar da düşük, görüşün ne kadar da eksik ve bozukmuş! Zira peygamberler ve sıddîklardan müteşekkil olan zümrenin içinde olup âlemlerin rabbinin komşuluğunda ebedî olarak kalmaktan yüz çevirdin. Bunu da az zaman cahil ahmakların sınıfından olup ayakkabılar safında olmak için yaptın! Sana yazıklar olsun! Çünkü hem dünyada, hem de dinde zarar ettin.
Ey nefis! Acele et! Helâk olmaya yaklaştın. Uyarıcı geldi, ölüm yaklaştı. Ölümden sonra senin yerine kim namaz kılacak? Ölümden sonra senin yerinde kim oruç tutacak? Ölümden sonra rabbini senden razı edecek kim var? Ey nefis! Senin için, ancak sayılı günler var!. Eğer o günlerde ticaret yaparsan onlar senin sermayendir. Zaten onların çoğunu zayi ettin. Eğer geri kalan hayatında zayi etmiş olduğun hayatından ötürü ağlasan, yine kendi nefsin hakkında kusurlu sayılırsın. Geri kalan kısmı zayi ettiğinde ve aynı şekilde yaşamaya devam ettiğinde acaba durum nasıl olur?
Ey nefis! Bilmez misin, ölüm sana va'dedilmiştir. Kabir senin evin, toprak döşeğin, böcekler arkadaşındır. En büyük korku (kıyamet dehşeti) önündedir.
Ey nefis! Bilmez misin, ölümün askeri şehrin kapısında seni beklerler. Onlar şiddetli yeminlerle yemin etmişlerdir ki seni beraberlerinde alıp götürmeyince yerlerinden kıpırdamayacaklardır. Ey nefis, onların bir gün için olsa bile dünyaya dönmeyi temenni edeceklerini ve yapmış oldukları kusurları telafi etmek isteyeceklerini bilmiyor musun? Oysa sen de onlar gibi temenni edeceksin. Senin ömrünün bir günü onlara, dünya ve içindekilerin karşılığında satılsa, eğer güçleri yetiyorsa muhakkak satın alırlardı. Oysa sen günlerini gaflet ve tembellikte zayi ediyorsun.
Ey nefis! Görünür tarafını halk için süslenip, gizlide de büyük günahlarla Allah'a karşı mübareze etmeye utanmıyor musun! Acaba insanlardan utanıyor da Allah'tan utanmıyor musun? Azap olasıca! Allah, senin katında, acaba seni görenlerin en kıymetsizi midir? Halka hayrı emredersin, kendin ise rezaletlerle dolusun. Kendin Allah'tan kaçtığın halde halkı Allah'a davet ediyorsun. Kendin Allah'ı unuttuğun halde halka O'nu hatırlatıyorsun(!)
Ey nefis! Bilmez misin, günahkâr bir kimse insan pisliğinden de daha pistir. Bilmez misin, insan pisliği, başka pislikleri temizlemez. Sen kendi nefsinde temiz olmadığın halde nasıl başkasını temizlemeye çalışırsın?
Azap olasıca nefis! Eğer nefsini tam mânâsıyla tanımış olsaydın insanlara gelen belanın ancak senin uğursuzluğundan ötürü geldiğini düşünürdün.
Azap olasıca nefis! Kendi nefsini İblis'in merkebi yaptın. İblis seni istediği yere çekip götürüyor. Seninle istihza ediyor. Buna rağmen sen kendi amelini beğeniyorsun. Oysa onun içinde öyle âfetler vardır ki eğer başıboş onlardan kurtulursan kâr etmiş sayılırsın. Birçok hata ve günahlarına rağmen nasıl amelini beğeniyorsun? Oysa Allah Teâlâ İblis'i, bir hatadan ötürü ikiyüzbin sene (Âdem yaratılmadan önce) kendisine ibadet ettikten sonra dergâhından kovdu. Âdem Allah'ın peygamberi ve seçilmiş kulu olmasına rağmen Allah onu bir zelleden ötürü cennetten çıkardı.
Ey nefis! Sen ne kadar da aldanmışsın. Sen ne kadar da ahmaksın. Sen ne kadar da cahilsin. Seni günahlara, bu kadar cüretli kılan nedir?
Azap olasıca ey nefis! Ne zamana kadar söz verip pişman olacaksın?
Azap olasıca nefis! Ne zamana kadar va'dedip hile yapacaksın!
Azap olasıca nefis! Bütün bu hatalarla beraber sen dünyanın imarı ile mi meşgul oluyorsun!
Sanki dünyadan göç etmeyeceksin! Kabir ehline bakmıyor musun? Nasıl oldular? Mallar topladılar, sağlam evler yaptılar. Çok uzun emellere daldılar. Onların cemiyetleri dağıldı, evleri mezar, emelleri aldanış oldu.
Azap olasıca nefis! Onlardan hiç ibret almıyor musun? Onlara bir kere bakmıyor musun? Onların ahirete gittiğini, kendinin ebedî kalacağını mı zannediyorsun? Heyhat! Ne gezer! Ne kötü birşey vehmediyorsun! Sen annenin karnından yere düştüğünden beri ömrünü yıkmaya çalışmaktasın. Yeryüzüne köşkünü yap! Muhakkak ki yerin altı yakın bir zamanda senin kabrin olacaktır. Can gelip boğaza dayandığı zaman ve rabbinin elçilerinin siyah renkler, somurtkan yüzler ve azap ile sana geldiklerinde korkmaz mısın? Acaba o zaman pişman olmak sana fayda verir mi? Üzülmek senden kabul edilir mi? Veya ağlamak sana merhamet getirir mi? Hayret! Kocaman bir hayret sana ey nefis! Buna rağmen sen basiret sahibi ve zeki olduğunu iddia ediyorsun! Senin şekavetindendir ki her gün malının artmasıyla seviniyor, ömrünün eksilmesiyle üzülüyorsun. Oysa artan bir mal, eksilen bir ömür fayda vermez! Azap olasıca ey nefis! Ahiret sana yöneldiği halde ahiretten yüz çeviriyorsun. Dünya senden yüz çevirdiği halde ona yöneliyorsun. Nice bir günü istikbâl eden kimse vardır ki onu tamamlamaz. Nice yarını ümit eden kimse vardır ki ona varamaz. Sen bunu arkadaş, akraba ve komşularında müşahede edersin. Ölüm anında onların hasretini gördüğün halde cehaletinden dönmüyorsun!
Ey miskin nefis! Öyle bir günden kork ki Allah o günde nefsine yemin etmiş ki dünyada emrettiği ve sakındırdığı hiçbir kulunu amelinden sormayınca bırakmayacaktır. O amelin incesinden, giz-lisinden, açığından soracaktır.
Ey nefis! Hangi bedenle Allah'ın huzurunda duracak, hangi dille ona cevap vereceksin? Allah'ın sualine cevabı hazırla! Cevap için de doğruluğu! Hayatının geri kalmış kısmında kısa günlerde uzun günler için, zeval evinde ikamet evi için, üzüntü evinde nimet ve ebediyet evi için amel et! Amel edemeyeceğin gün gelmeden önce amel et! Kendi isteğinle hür kimselerin çıkışı gibi, dünyadan zorla çıkarılmadan önce çık! Senin eline gelen dünya çiçekleriyle sevinme! Nice sevinen vardır ki zarar eder. Nice zarar eden vardır ki sezmez.
Bu bakımdan onun için azap olduğu halde bunu sezmeyip, gülüp oynayan, sevinip zıplayan, yeyip içen kimseye azap olsun! Oysa Allah'ın kitabında onun cehennemin yakıtından olacağı hükme bağlanmıştır. Öyleyse ey nefis, dünyaya ibret nazarıyla bak. Dünya için çalışman mecburî, dünyayı terkedişin ihtiyarî, ahireti araman acele olsun! Sen kendisine verilen nimetin şükründen aciz olan kimselerden olma! Bütün bunlara rağmen bu kimse, ha-yatının geri kalan kısmında hâlâ fazla şeyler ister. Kendisi sakınmadığı halde halkı sakındırır!
Ey nefis bil ki dinin bedeli yoktur. İmanın bedeli ve bedenin halefi bulunmaz. Kimin bineği gece ve gündüz olursa, o gitmese de onu götürürler.
Ey nefis! Bu nasihattan ibret al, bu nasihati kabul et; zira nasihattan yüz çeviren muhakkak ateşe razı olmuştur. Oysa ateşe razı olacağını sanmıyorum ve bu nasihati dinlediğini de zannetmiyorum. Eğer kalbinin katılığı bu nasihati dinlemekten seni menediyorsa kalbinin katılığı için teheccüd namazına devam ve gece ibadetine kalkmaktan yardım talep et! Eğer bununla da ortadan kalkmazsa oruca devam etmekle yardım talep et! Eğer bununla da ortadan kalkmazsa az konuşmaktan yardım talep et! Eğer bununla da gitmezse, sılayı rahim yapmakla ve yetimlere lütûfta bulunmakla, eğer bununla da ortadan kalkmazsa, bil ki Allah Teâlâ senin kalbini mühürlemiş, ona kilit vurmuştur. Günahların karanlığı kalbinin zâhir ve bâtını üzerinde birikmiştir. O halde, nefsini ateşe hazırla; zira Allah Teâlâ, cenneti ve cennete lâyık olanları, cehennemi ve cehenneme lâyık olanları yarattı. Öyleyse herkes ne için yaratılmış ise, onu yapmak ona kolaylaştırılır. Eğer sende nasihat dinlemek için bir mecâl kalmazsa, nefsinden ümitsiz ol! Oysa Allah'ın rahmetinden ümitsiz olmak büyük bir günahtır. Ümitsizliğin şerrinden Allah'a sığınırız. Hayır yolları önüne kapanınca ümide giden yol da ümitsizliğe giden yol da senin için yoktur; zira böyle bir yol aldanıştır.
Ey nefis! Şimdi müptela olduğun musibetten ötürü üzülüp üzülmediğine dikkat et! Veya gözünün bir damla yaş akıtmaya müsamaha edip etmediğine dikkat et! Eğer müsamaha ederse damlanın kaynağı rahmet denizidir. Bu bakımdan muhakkak ki sende ümidin yeri kalmıştır. Öyleyse ağlamaya devam et! Erhamürrâhimînden imdat iste! Ekrem'ül-ekremîn'e şikayette bulun. İmdad istemeye devam et! Şikayet etmekten usanma. Umulur ki Allah, senin zayıflığına acıyıp yardımına gelir. Muhakkak ki senin musibetin oldukça büyüktür. İsyana dalışın oldukça uzamıştır. Kurtuluş imkânları elinden kaçmış, illetler sende derinleşmiştir. Senin için ne yol, ne arama, ne yardım eden, ne kaçmak, ne sığınmak, ne de kurtulmak yoktur. Ancak Allah'a sığınmak bundan müstesnadır. O halde, yalvarmak suretiyle mevlâya sığın. Cehaletinin büyüklüğü nisbetinde, günahlarının çokluğu oranında yalvarmanda huşû göster. Çünkü mevlân, zillet gösterip yalvarana merhamet eder. Üzüntülü tâlibin yardımına koşar. Mecbur olanın davetini kabul eder.
Sen ise ey nefis! Bugün O'na mecbur ve rahmetine muhtaçsın! Yollar önünde daralmış, çıkar noktaları kapanmıştır. Elindeki imkânlar kesilmiştir. Vaazlar sende (müsbet bir) tesir göstermez. Kınanmak seni kırmaz. Kendisinden istenilen ise kerîm ve cömerttir. Yardımı talep edilen zat iyilik şefkat sahibidir. Rahmeti geniştir. Keremi akıcıdır. Affı ise kapsayıcıdır.
Allah'a şöyle yalvar: Ey erham'ür-râhimîn! Ey Rahmân, ey Rahîm, Ey Halîm, ey Azîm, ey Kerîm! Israr edici günahkâr benim. Benim o, cüretkâr ki hiç günahtan vazgeçmedim. Benim o günaha dalan ki hiç utanmadım. Burası miskinliğin ve yalvarmanın, fakir ve zayıfın, boğulmuş ve helâk olmuşun makamıdır. O halde, beni çabuk kurtar ve sevindir! Rahmetinin eserlerini bana göster. Mağfiretinin serinliğini bana tattır. Ey Erham'ur-Râhimîn! İsmetinin kuvvetini bana rızık olarak ver!Bu sözlerini (ey nefis), baban Âdem'e uyarak söyle!
Vehb b. Münebbih şöyle diyor: Allah Teâlâ Âdem'i (a.s) cennetten yere indirdiğinde Âdem'in (a.s) gözyaşları durmadan aktı. Yedinci gününde Allah Teâlâ, Âdem'e baktığında onu mahzun, üzüntülü, gamlı, başı önüne eğik bir vaziyette buldu. Bunun üzerine, Allah Teâlâ ona vahiy göndererek şöyle buyurdu: 'Ey Âdem! Sende gördüğüm yorgunluk nedir?' Âdem dedi ki: 'Yârab! Benim musibetim oldukça büyüdü! Günahım (zellem) beni kapladı. Rabbimin melekûtundan atıldım. Kerametten sonra zillet evine, saadetten sonra şekavet ve rahattan sonra yorgunluk evine vardım. Afiyetten sonra bela, istikrardan sonra zeval, ebediyet ve bekâdan sonra ölüm ve fenâ evine vardım. Bu durumda nasıl ağlamayayım?'
Bunun üzerine Allah Teâlâ ona vahiy göndererek şöyle dedi: 'Ey Âdem! Ben seni nefsim için seçmedim mi? Seni evime yerleştirip seni kerametimle tahsis etmedim mil Öfkeden sakındırmadım mı? Seni kudret elimle yapmadım mı? Kudretten olan ruhumdan sana üfürmedim mi? Meleklerimi sana secde ettirmedim mi? Sen, bütün bunlara rağmen emrime isyan ederek ahdimi unuttun, kendini benim öfkeme maruz bıraktın! İzzet ve celâlime yemin olsun eğer sen yeryüzünü, hepsi senin gibi bana ibadet edip tesbihde bulunan kişilerle doldursan, sonra onlar bana isyan etseler, muhakkak ki onları günahkârların konaklarına in-diririm'. Bunun üzerine Âdem (a.s) üçyüz sene ağladı!
Ubeydullah el-Becelî58 çokça ağlardı. Ağlamasında bütün gece boyunca şöyle diyordu: 'Ey rabbim! Ben o kimseyim ki ömrüm uzadıkça günahım artar. Ben o kimseyim ki bir hatayı ne kadar terketmeyi istesem başka bir şehvet önüme çıkar! Ubeydullah'ın vay haline! Bir günah daha çürümeden o günahın sahibi başka bir günahın peşinde! Eğer ateş benim için sığınak ve istirahat yeri ise Ubeydullah'ın vay haline! Eğer cehennem tokmakları benim başım için hazırlanıyorsa Ubeydullah'ın vay haline! Talihlerin ihtiyaçları verildi. Oysa senin ihtiyacın verilmemiştir'.
Mansur b. Ammar şöyle anlatıyor: Bazı gecelerde Kûfe'de, bir âbidi dinledim. Rabbine münâcât ederek şöyle diyordu: 'Ey rabbim! Senin izzetine yemin ederim. Günah işlemek sana karşı gelmeyi istemedim. Makamını bilmediğim, cezana kendimi maruz bıraktığım, bakışını hafife aldığım halde sana isyan etmedim. Fakat nefsim beni aldattı. Şekavetim de bu hususta aleyhimde ona yardımcı oldu. Benim üzerime sarkıtılan perden beni aldattı. İşte dolayısıyla cehaletimle sana isyan, fiilimle sana muhalefette bulundum. Şu anda senin azabından beni kim kurtaracak? Veya sen, sarkıtmış olduğun ipi benden kesersen kimin ipine sarılayım? Yarın senin huzurunda durmaktan vay benim rezaletime! O zaman ki yükleri hafif olanlara 'Geçiniz!' yükleri ağır olanlara da 'Yüklerinizi koyunuz' denir. Ancak yükleri hafif olanlarla beraber geçecek miyim, yoksa yükleri ağır olanlarla beraber yükümü bırakacak mıyım bilmiyorum! Senelerim ilerledikçe günahım çoğalır! Ömrüm uzadıkça masiyetlerim çoğalır! Ne zaman tevbe edecek, ne zaman dönüş yapacağım? Yaklaşmadı ki rabbimden utanayım!'
İşte bunlar selefin mevlâlarıyla yapmış oldukları münacâtlardaki yolları ve nefislerini cezaya vermekteki mesnedleridir.
Onların münacâttan gayeleri rablerini razı etmektir. Nefislerine ceza vermekteki maksatları onu uyarmak ve gözetmektir. Bu bakımdan kim nefsini kınamayı ve rabbiyle münacât etmeyi terkederse, nefsini gözetmiş olmadığı gibi, Allah da ondan razı olmaz! Vesselâm!
Muhâsebe ve Murâkabe Kitabı burada tamamlanmış bulunuyor. Allah'ın izniyle bu bölümü Tefekkür Kitabı takip edecektir. Hamd Allah'a mahsustur. Selâm Efendimiz Muhammed'in, onun âlinin ve ashabının üzerine olsun! Yârab! Onlara salât ve selâm et!
57) Şirazî
58) Becle'ye mensubdur. Bazı nüshalarda Nehlî'dir.

islam