Yeni

Mûtad Yolu Takip Etmeksizin ve Bir Öğrenme Olmaksızın Ehl-i Tasavvufun Marifet'i Elde Etmesinin Sahih Oluşuna Delâlet Ede

 

Mûtad Yolu Takip Etmeksizin ve Bir Öğrenme Olmaksızın Ehl-i Tasavvufun Marifet'i Elde Etmesinin Sahih Oluşuna Delâlet Ede

İlham yoluyla ve bilmediği bir yönden kalbe gelmek sûretiyle -az da olsa- kendisine birşey keşfolunan bir kimse, tasavvuf ehlinin yolunun doğru olduğunu bilen bir ârif olur. Hiç bir zaman nefsinde bunu idrâk etmeyen bir kimsenin kalben bunu tasdik etmesi uygundur. Çünkü buradaki marifet derecesi cidden pek nadirdir. Bunun hakikatine şer'î deliller, tecrübeler ve hikâyeler şahitlik etmektedirler. Şer'î delillere gelince, onlardan biri şu ayet-i celîledir:
Bize itâat uğrunda mücahede edenlere gelince, elbette biz onlara yollarımızı gösteririz.(Ankebût/69)
Bu nedenle öğrenmeksizin, ibadete devam etmekten ötürü kalpte oluşan her hikmet keşif ve ilham yoluyla olmuştur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur
Bildiğiyle amel eden bir kimseye Allah Teâlâ bilmediğinin ilmini ihsân eder. Cennete müstehak oluncaya kadar onu çalıştığı sahada muvaffak kılar. Bildiğiyle amel etmeyen bir kimse ise bilmediğinde şaşkına döner ve çalışma sahasında muvaffak olamaz. Dolayısıyla ateşe müstehak olur.31
Allah Teâlâ da şöyle buyurmuştur:
Kim de Allah'tan korkarsa, ona (darlıktan) genişliğe bir çıkış yolu ihsân eder.(Talâk/2)
Yani Allah Teâlâ müşkilât ve şüphelerden çıkmak için kendisine bir yol ihsân eder, öğrenmeksizin ona bir ilim öğretir, tecrübe olmaksızın kendisini tecrübe sahibi yapar.
Ey müminler! Eğer Allah'tan korkarsanız, O size hak ile bâtılı ayırdedecek bir anlayış verir.(Enfal/29)
Bazı müfessirler 'Bu anlayıştan gaye, hak ile bâtılı ayırdedecek bir nûrdur' demişlerdir. Kişi bu nur vasıtasıyla şüphelerin içinden çıkar ve bunun içindir ki Hz. Peygamber (s.a) duasında Allah'tan çokça nûr isteyerek şöyle dua etmiştir:
Ey Allahım! Bana nûr ver, nûrumu artır. Kalbimde bana bir nûr kıl! Kabrimde bana bir nûr kıl! Kulağımda nûr, gözümde nûr kıl! Hatta devamla şunu da buyurmuştur: Kıllarımda, derimde, etimde, kanımda ve kemiğimde nûr kıl!32
Allah'ın İslâm dini için kalbine genişlik verdiği kimse, kalbi mühürlü, nûrsuz kimse gibi midir? Elbette o rabbinden bir hidayet üzeredir.(Zümer/22)
Bu ayet-i celîle'de geçen genişlik 'ten gayenin ne olduğu Hz. Peygamber'e sorulduğu zaman, şu cevabı vermiştir:
Nûr bir kalbe atıldığı zaman, göğüs oldukça genişleşir ve inşiraha kavuşur.33
Hz. Peygamber, İbn Abbas için şöyle demiştir:
Ey Allahım! Onu dinde anlayışlı kıl ve ona Te'vîl'i öğret!34
Hz. Ali (r.a) der ki: 'Biz ehl-i beyt'in yanında Hz. Peygamberin gizlice bize teslim ettiği herhangi birşey yok! Ancak Allah'ın kuluna verdiği anlayış vardır'. Hz. Ali'nin sözünde bahsi geçen kulun anlayışı öğrenmekle değildir.
'Hikmeti dilediğine verir' (Bakara/229) ayetinin tefsirinde denilmiştir ki:
'Bu hikmetten gaye Allah'ın Kitabı'nda anlayış sahibi olmaktır'.
'Biz o meselenin hükmünü Süleyman'a bildirdik'. Hz. Süleyman'a (a.s) keşif yoluyla görünen hakîkat 'fehm' kelimesiyle tahsis edilmiştir.
Ebu Derdâ şöyle der: 'Mü'min o kimsedir ki incecik bir perdenin arkasından Allah'ın nûruyla bakar. Allah'a yemin ederim! Allah hakîkati onun diliyle söyletir'.
Mü'minin ferâsetinden sakınınız! Çünkü mü'min, Allah'ın nûruyla bakar!35
Seleften biri şöyle demiştir: 'Mü'minin zannı kehanettir'. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Elbette bunda keskin anlayışlılar için ibret alâmetleri vardır.
(Hicr/75)
Biz kesinlikle inanan bir kavim için ayetleri beyan ettik. (Bakara/118)
Hasan, Hz. Peygamber'den şöyle rivayet eder:
İlim iki kısımdır: Bir bâtın ilim vardır ki kalpte saklıdır. İşte en fazla fayda veren ilim odur.36
Bazı âlimlerden 'bâtın ilmin' ne olduğu sorulduğunda, cevap olarak şöyle demişlerdir: 'Allah Teâlâ'nın sırlarından bir sırdır. Allah Teâlâ o sırrını dostlarının kalbine atar. O sırra ne bir melek, ne de bir insan muttali olabilir'.
Yine Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Muhakkak ki benim ümmetimde ilham alanlar, öğretilenler ve kendileriyle konuşulanlar vardır ve muhakkak ki Ömer de bunlardan biridir.37
İbn Abbas 'Senden önce hiçbir peygamber göndermedik' (Enbiya/25) ayetinin hemen akabinde 'Nebî ve ilham alan da göndermedik' ibaresini eklemiştir. İbn Abbas 'ilham alanlar' dan sıddîkları kastetmiştir. Hadîste ve İbn Abbas'ın sözünde geçen 'Muhaddes' kelimesi 'ilham alan' mânâsına gelir. İlham alan o kimsedir ki dâhilî cihetten onun kalbinin bâtınında ona hakîkat keşfolunmuştur. Hariçten ve mahsusat cihetinden değil... Kur'an, takvânın hidayet ve keşif anahtarı olduğunu açıkça belirtmektedir.Bu ise öğrenmeksizin elde edilen bir ilimdir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı bütün varlıklarda, Allah'tan korkan bir kavim için büyük deliller ve ibretler vardır.(Yunus/8)
Görüldüğü gibi, Allah Teâlâ, Allah'tan korkan muttakîleri bu delil ve ibretlerden anlayan kimseler olarak ilân etmektedir.
Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
İşte Kur'an-ı Kerîm'de olan bu kıssalar bütün insanlar için hak sözü açıklamadır ve Allah'tan korkanlar için de bir öğüt!(Âli İmran/138)
Ebu Yezid ve bir başka âlim der ki: 'Âlim, kitaptan birşeyler ezberleyen değildir. Çünkü ne zaman ezberlediklerini unutursa câhil kesilir. Aksine âlim o kimsedir ki istediği vakitte ezberlemeksizin ve ders okumaksızın ilmini rabbinden alandır'. İşte rabbânî âlim, bu âlimdir!
Nihayet kullarımızdan bir kul buldular ki biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve katımızdan bir ilim öğretmiştik!(Kehf/65)
Bütün ilimler Allah'ın nezdinden gelmesine rağmen ilimlerin bir kısmı insanların öğretmesi vasıtasıyla olduğundan ona 'ledünnî ilim' denilmez. Bilakis 'ledünnî ilim' o ilimdir ki hariçten gelen ve bilinen bir sebep olmaksızın kalpte açılıp inkişaf eder. İşte bunlar naklî delillerdir. Eğer bu konuda gelen ayet, haber ve eserlerin tamamı bir araya getirilirse hadde hesaba sığmaz.
Tecrübelerle bunu görmeye gelince, bu da hesaba sığmayacak kadar çoktur. Sahabîler, tâbiîn ve onlardan sonra gelenlerde meydana gelmiştir. Nitekim Ebubekir Sıddîk (r.a) vefat edeceği zaman, kızı ve mü'minlerin vâlidesi Hz. Aişe'ye şöyle demiştir: 'Ancak onlar senin iki kardeşin ve iki kız kardeşindirler'. Ebubekir Sıddîk bu sözü söylediği zaman hanımı hamile idi ve bir müddet sonra bir kız doğurdu. İşte görüldüğü üzere, Ebubekir Sıddîk, hanımının doğumundan önce karnındaki yavrunun kız olacağını bilmiştir.
Hz. Ömer (r.a), hutbesinin ortasında şöyle haykırdı: 'Ey Sâriye! Dağa, dağa koş!' Çünkü Hz. Ömer'e keşfolundu ki düşman, dağın tepesine çıkmaktadır. Bunu bildiğinden dolayı kumandanı Hz. Sâriye'yi bundan sakındırdı. Hz. Ömer'in sesinin Sâriye'nin kulağına gitmesi büyük kerâmetlerdendir.38
Enes b. Mâlik şöyle anlatır: Ben yolda giderken bir kadına rastladım ve keskin bakışlarla ona baktım. Kadının güzelliği hakkında düşündüm ve böylece Hz. Osman'ın huzuruna girdim. Osman (r.a) beni görünce şöyle dedi: 'Sizden herhangi biriniz, iki gözünde zinanın eseri açıkça görüldüğü halde huzuruma giriyor! Ey Enes! Sen bilmez misin? Gözlerin zinası, nâmahrem bir kadına bakmaktır. Allah'a yemin ederim, ya sen bu günahtan tevbe edeceksin veya seni cezalandıracağını!7
Bu söz üzerine ben şöyle îtirazda bulundum:
-Hz. Peygamber'den sonra vahy var mıdır?
-Hayır! Ondan sonra vahy yoktur. Fakat bâsiret, burhan ve doğru feraset vardır. (Yani ben basiret ve ferâsetimle bunu anladım).
Ebu Said el-Harraz'dan şöyle rivayet ediliyor: Mescid-i Harâm'a girdim, orada sırtında iki hırka olan bir fakir gördüm. İçimden şunları geçirdim: Bu ve benzeri kimseler, halkın sırtından geçiniyorlar, halkın boynunda asalaktırlar! Derhal bana döndü ve dedi ki: 'Ey kişi! Allah senin içinden geçeni biliyor! O halde Allah'ın kahrından kork!' Bunun üzerine Allah'tan af talep ettim. Tekrar bana haykırdı ve dedi ki: 'Ey kişi! Kulun tevbesini kabul eden O'dur!' Sonra benim gözümden kayboldu ve kendisini bir daha da görmedim.
Davud'un oğlu Zekeriyya der ki: Mesruk'un oğlu Ebu Abbas, hasta olan ve Haşim soyundan gelen Ebu Fadl'ın yanına gitti. Ebu Fadl denilen bu zat, aynı zamanda çoluk çocuk sahibi idi ve belli bir geliri de yoktu. Ebu Abbas der ki: Ziyaretinden kalkıp çıkmak istediğim zaman içimden şöyle dedim: 'Bu kişi nereden yiyor?'Arkamdan şöyle bağırdı; 'Ya Ebu Abbas! Bu kötü töhmeti kalbinden at! Çünkü Allah Teâlâ'nın gizli olan nice lûtufları vardır',
Ahmed en-Nakib der ki: Ebubekir eş-Şiblî'nin huzuruna girdim. Beni görünce dedi ki: 'Ya Ahmed! Fitnelendik!' Ben 'Durum nedir?' diye sorunca dedi ki: "Oturuyordum. Kalbimden 'sen cimrisin' diye geçti'. Dedim ki: 'Ben cimri değilim'. İkinci bir defa aynı şey hatırımdan geçti: 'Sen cimrisin'. Bunun üzerine kendi kendime dedim ki: 'Bugün bana ne gelirse, ilk rastladığım fakire onu vereceğim'. Şiblî devamla dedi ki: Kalbimden geçen bu söz henüz tamam olur olmaz, baktım ki halifenin hizmetçilerinden Mü'nis'in bir arkadaşı huzuruma girdi. Beraberinde elli dinar vardı. Bana dedi ki: Bunu maslahatına sarfet! Bunun üzerine ben kalktım, o elli dinarı aldım. Dışarı çıktım, baktım ki iki gözünden âma bir fakir bir berberin önünde oturmuş, başını traş ettirmekte... ona yaklaştım ve elli dinarı eline uzattım. Bana dedi ki: 'Bunu berbere ver!' Dedim ki: 'Onun hakkı şu kadardır!' Bunun üzerine âma zat bana şöyle dedi: "Biz daha önce sana 'sen cimrisin' demedik mi?" Bu söz üzerine parayı berbere uzattım. Berber bana 'Bu fakir benim önümde oturduğu zaman aramızda ücret almayacağımıza dair sözleştik'. Şiblî der ki: Bu durum karşısında kalınca parayı Dicle'ye fırlattım ve dedim ki: 'Seni aziz eden bir kimse muhakkak Allah tarafından zelîl edilmiştir'.
Abdullah el-Alevî'nin oğlu Hamza diyor ki: Ebu Hayr et-Tinânî'nin39 huzuruna girdim. Ona selâm vermek ve onun evinde birşey yemeden çıkıp gelmek niyetindeydim. Evinden çıktığım zaman baktım ki, arkamdan bir kap yemek yetiştirdi ve dedi ki: 'Ey genç! Sen artık bu saatte o kalbindeki niyetin dışına çıkmış bulunuyorsun! Onun için ye!' Ebu Hayr et-Tinânî denilen zat, kerametlerle şöhret bulmuştu.
İbrahim er-Rukkî diyor ki: Ebu Hayr et-Tinânî'ye selâm vermek maksadıyla gittim. Akşam namazı oldu, nerede ise doğru dürüst Fâtiha'yı sonuna kadar okuyamayacak bir durumdaydı. İçimden dedim ki: 'Benim' buraya kadar gelişim boşuna gitti!' Selâm verdiğim zaman abdeste çıktım. Bir yırtıcı hayvan bana hücum etti. Ben Ebû Hayr'ın yanına geri döndüm ve kendisine dedim ki: 'Bir yırtıcı hayvan bana hücum etti'. Bu söz üzerine dışarı çıktı ve o yırtıcı hayvana 'Sana, benim misafirlerime karışma demedim mi?'
Bu söz üzerine arslan geri geri çekildi. Ben de abdest alıp eve dönünce Ebu Hayr şöyle dedi: 'Siz dışınızı düzeltmeye çalışmışsınız! Fakat arslandan korkuyorsunuz. Biz de iç âlemimizi düzeltmeye çalışmışız. Arslan bizden korkuyor'.
Meşâyih-i kirâmın ferâsetinden, halkın inancını okuyuşlarından ve birçok kimsenin kalbinden geçirdikleri niyetleri keşfedişleri hakkında gelen hikâyeler sayılamayacak kadar çoktur. Hatta onların Hızır'ı görmeleri, Hızır'dan sormaları, gaybdan gelen sesleri işitmeleri ve kerametlerin diğer türleri sayılamayacak kadar çoktur. Fakat inkâr eden, nefsinde bu durumu müşahede etmedikçe bu hikâyeler kendisine fayda veremez. Aslı inkâr eden bir kimse tafsilâtı da inkâr eder. Kesin delil odur ki hiç kimse tarafından inkâr edilmez, bunlar iki tanedir.
1.Doğru rüyaların acaiplikleridir. Zira doğru rüyalarla gayb âlemi keşfolunur. Madem ki bu uyku halinde caizdir ve oluyor, öyleyse uyanıklık halinde de olması muhal değildir demek olur.Çünkü uyku ancak beş duyunun durmasıyla uyanıklıktan ayrılır.O duyuların görünen şeylerden ilgisini kesmesiyle uyku uyanıklıktan ayrılır. Oysa nice uyanık kimseler vardır ki oldukça dalmış, ne dinler, ne de görür! Çünkü nefsi ile meşguldür.
2.Hz. Peygamber'in gaybdan ve gelecekte olacak şeylerden haber vermesidir. Nitekim Kur'an bu durumu kapsamaktadır. Madem ki peygamberle gaybdan ve gelecekten haber vermek caiz ve mümkündür, öyleyse başkalarının da gaybdan haber vermesi caiz ve mümkün demektir. Çünkü peygamber (a.s) işlerin hakikatine vâkıf ve halkın ıslahıyla meşgul olan bir şahıs demektir. Bu bakımdan dünyada işlerin hakikatini keşfedip halkın ıslahıyla meşgul olmayan başka bir şahsın varlığı muhal değildir. Bu ikinci şahsa 'Peygamber' denilmez, 'Velî' denir. Kim peygamberler inanır, doğru rüyayı tasdik ederse, şeksiz ve şüphesiz kalbin iki kapısı olduğuna inanması gerekir. Bu kapılardan biri,duyulardan ibaret olan ve dışa açılan kapıdır. İkincisi kalbin dahilinde melekûta açılır. Bu iç kapı ilham, kalbe üfürme ve vahy kapısıdır. Ne zaman ki kişi bu iki kapıyı tasdik ederse, bu takdirde ilmi sadece öğrenmek ve bilinen sebeplere öğrenmeyi hasretmek onun için mümkün değildir. Hatta mücahede etmenin de ilme varan bir yol olmasını caiz görür. İşte bu hüküm, bizim söylediklerimizin hakikatine dikkati çekmektedir. O söylediklerimiz de şehâdet ve melekût âleminin arasındaki kalbin acaip bir şekilde tereddüdüdür.
İşin rüyâ âleminde tabire muhtaç olan bir misâl şeklinde keşfolunmasının ve böylece peygamberlere ve velîlere çeşitli şekillerde görünmesinin sebeplerine gelince, bunlar da kalp acâipliklerinin esrarındandır. Bunu izah etmek, mükâşefe ilmine dâhildir. Bu bakımdan biz söylediklerimizle kalalım. Çünkü söylediklerimiz, mücâhedeye teşvik ve mücâhede yoluyla keşfi elde etmeye teşvik hususunda yeterlidir.
Keşif erbabından biri dedi ki: Allah'ın meleği bana göründü! Melek benden kendisine, tevhidî müşahedemden gelen gizli zikrimden birşeyler okumamı istedi ve devamla melek bana dedi ki:
-Biz senin herhangi bir amelini yazmıyoruz. Oysa biz istiyoruz ki seni Allah'a yaklaştırıcı bir amelini Allah'ın huzuruna yükseltip götürelim.
-İkiniz farzları yazmıyor musunuz?
-Evet, yazıyoruz!
-O halde bu sizin için kâfidir!
Bu söz işaret eder ki 'Kirâmen kâtibîn' melekleri kalbin sırlarına muttali olmazlar, ancak zâhirî amellere muttalî olurlar.
Ariflerden biri der ki: Abdalların birinden yakînin müşahedesini sordum. Bu sual üzerine abdal, soluna baktı ve dedi ki: 'Allah senden razı olsun! Bu hususta fikrin nedir?' Sonra sağına baktı ve yine 'Allah senden razı olsun! Bu hususta fikrin nedir?' dedi. Sonra başını öne eğerek 'Allah senden razı olsun! Sen ne dersin?' diye sordu. Sonra dünyada işittiğim cevapların en garibini verdi ve ben kendisine şöyle sordum: 'Neden önce soluna, sağına sonra önüne bakarak birşeyler sordun?' Dedi ki: "Mesele hakkında benim kuvvetli bir cevabım yoktu. Önce soldaki melekten sordum. O 'bilmem' dedi. Sonra sağdaki melekten sordum -ki sol-dakinden daha âlimdir- o da 'bilmem' dedi. Sonra kalbime baktım; ona sordum. İşte sana vermiş olduğum cevabı kalbim bana haber verdi. Bu bakımdan kalbim iki melekten de daha âlimdir".
Sanki bu olay Hz. Peygamberin şu hadîs-i şerifinin mânâsıdır. 'Muhakkak benim ümmetimden ilham alanlar vardır ve muhakkak Ömer, onlardan biridir'.
Bir hadîs-i kudsî'de şöyle buyurulmuştur: 'Herhangi bir kulun kalbine bakıp, onun kalbinde zikrime yapışma düşüncesini görürsem, o kulumun idaresini yürüten ben olurum. Onun arkadaşı ben, onunla konuşan ben olurum'.
Ebu Süleyman ed-Darânî der ki: 'Kalp, kurulmuş bir çadır mesabesindedir. Onun etrafında kapalı kapılar vardır. Ona hangi kapı açılırsa oradan girer'. Böylece anlaşıldı ki kalbin kapılarından bir kapı, melekût ve mele-i âlâ âleminin tarafına açılır ve o kapı ancak mücahede ve takvâ ile açılır. Dünya şehvetlerinden yüz çevirmek sûretiyle açılır ve bunun için de âdil halîfe Hz. Ömer (r.a), hududlarda çarpışan ordu kumandanlarına şöyle yazdı: 'Allah'a itaat eden kullardan dinlediklerinizi ezberleyin! Çünkü Allah'a itaat eden kullara birçok doğru şeyler keşfolunur'.
Âlimlerden biri şöyle demiştir: 'Allah'ın kudret eli hükemanın ağızları üzerindedir. Bu bakımdan hükema, ancak Allah Teâlâ'nın kendilerine hazırladığı hakikati haykırırlar'.
Başka biri de şöyle demiştir: 'Eğer dilersem diyebilirim ki muhakkak Allah Teâlâ, kendisinden korkan kullarını birtakım sırlarına muttali kılar'.
31)ilim bölümünde geçmişti.
32)Buhârî, Müslim
33)İlim bölümünde geçmişti.
34)Buhârî, Müslim
35)Tirmizî
36)İlim bölümünde geçmişti.
37)Buhârî
38) Vâkıdî, (Usame b. Zeyd'den, o da Hz. Ömer'den)
39) Tinan, Musul'un köylerindendir. Bu zat aslen Mağriblidir, el-Ekda mahlasıyla tanınmaktadır.
islam