Yeni

Nefis, Ruh, Kalp ve Akıl Kelimelerinin Mânâları ve Bu Kelimelerle Murâd Olunan Hakikatler


Akıl Kelimesinin Anlamı

Akıl da İlim Kitabı'nda bahsettiğimiz gibi çeşitli mânâlarda müşterek kullanılmaktadır. Bizim gayemizle ilgili olan, o mânâların sadece ikisidir.
1.Akıl bazen emirlerin hakikatini bilmek mânâsında kullanılır. O zaman, merkezi kalp olan ilim sıfatından ibaret olur.
2.Akıl bazen zikredilir, kendisinden ilimleri idrâk eden şey
kasdedilir. O vakit kalbin kendisi demektir. Kalpten gayem; o lâtifedir. Bizler biliyoruz ki, nefsinde varlığı olan her âlim, kendi nefsiyle kâim olan bir asıl ve esastır. İlim de o asıldan bir sıfattır.
Sıfat ise, mevsufun gayrisidir, aynısı değildir. Akıl 'dan bazen
âlimin sıfatı kastolunur. Bazen de idrâkin mahalli; yani idrâk
olunan kastedilir ve bu ikinci mânâ, Hz. Peygamberin şu hadîs-i
şerifiyle kastolunan mânâdır:
Allah Teâlâ'nın ilk yarattığı şey akıldır.
Çünkü ilim araz'dır. İlk yaratılmış olması tasavvur olunamaz. Elbette onun kâim olacağı yer ondan önce veya onunla beraber yaratılmalıdır. Çünkü ilme hitâb etmek mümkün değildir. Haberde varid olmuştur ki, Allah Teâlâ ilk yarattığı akla şöyle dedi: 'Gel! O da geldi. Sonra ona 'Git!' dedi ve o da gitti. Madem ki durum budur, öyleyse bu isimlerin mânâları mevcuttur. O mânâlar ise şunlardır: Cismânî kalp, cismanî ruh, şehvanî nefis ve ilimler...
İşte bunlar dört mânâdır. Bahsi geçen dört lâfız, bu mânâlarda kullanılırlar. Bir de bu kelimelerin beşinci ve ortak bir mânâsıvardır ki o da şudur:
İnsanoğlunun bilici ve idrâk edici lâtifesidir. Bu bakımdan mânâlar beş, lâfızlar dörttür ve her lâfız iki mânâda kullanılır. Âlimlerin çoğuna, bu lâfızların ihtilâfı ve değişik mânâlarda kullanılması karanlık görünmüştür. Bunun için de onların hâtırat hakkında konuşup, 'Bu akl'ın hâtırıdır. Bu ruh'un hâtırıdır. Şu kalb'in, şu da nefs'in hatırıdır!' dediklerini görürsün!
Düşünmeyen kimseler, bu isimlerin mânâları arasındaki farkları idrâk etmemektedirler. İşte bu karanlık kalan cepheden perdeyi kaldırmak için, biz bu isimlerin açıklamasını yaptık. Kur'an ve Sünnet'te kalp lâfzı vârid olduğu zaman, ondan gaye; insanoğlunun anlayan ve şeylerin hakikâtini bilen tarafı kasdedilir. Bazen göğüste bulunan kalpten kinâye olur. Çünkü o lâtife ile kalbin cismi arasında özel bir alâka ve irtibat vardır. Zira kalp, her ne kadar bedenin diğer parçalarıyla alâkalı ve bütün beden mânâsında kullanılıyorsa da, yine de göğüsteki cismanî kalp vasıtasıyla alâkalıdır. Bu bakımdan onun ilk ilgisi kalpledir. Sanki cismanî kalp, onun yeri, memleketi, âlemi ve merkebidir ve bunun içindir ki Sehl et-Tüsterî kalbi arşa, göğsü kürsiye benzeterek şöyle demiştir:
'Kalp arştır, göğüs kürsüdür'. Sakın zannedilmesin ki Sehl et-Tüsteri kalbi Allah'ın arşı, göğsü de Allah'ın kürsüsü ola-rak görüyor! Zira böyle olması muhaldir. Aksine Sehl et-Tüsterî şunu kastediyor: Kalp, Allah'ın memleketi ve tasarruf yeridir. Allah'ın tedbîr ve tasarruf için birinci mecraıdır. Bu bakımdan kalp ile göğsün, tedbîre nisbeti, tıpkı arş ve kürsünün Allah'a nisbeti gibidirler ve bu teşbih de ancak bazı yönlerden doğru olabilir ki o yönleri açıklamak da bizim gayemize uygun değildir. Bu bakımdan biz onu açıklamaktan vazgeçiyoruz.


Kalp Kelimesinin Anlamı

Kalp iki mânâ için kullanılır:
1.Çam kozalağı şeklinde olan bir et parçasıdır ve bu et parçası
göğsün sol tarafına konulmuş özel bir et parçasıdır. İçinde oluğa benzer boşluklar vardır. O boşluklarda simsiyah bir kan bulunur.
Burası ruhun kaynağı ve mâdenidir. Şu anda kalbin şeklini ve
keyfiyetini îzah etmek istemiyoruz. Zira bu doktorların vazifesidir.
Dinî gaye ve maksatlar bununla ilgili değildirler. Bu kalp aynı
zamanda hayvanlarda da vardır. Hatta ölülerde de vardır. Biz bu
kitabımızda kalp kelimesini kullandığımızda, onunla bu et par
çasından ibaret olan kalbi kastediyor değiliz; zira bu bir et par
çasıdır, hiçbir kıymeti yoktur, mülk ve şehâdet âlemindendir.
Hayvanlar da görme duyularıyla onu idrâk ederler. İnsanların
onu idrâk etmemesi nerede kaldı?
2.Kalp, rabbânî ve ruhânî bir lâtife ve inceliktir. Onun cismanî
kalp ile ilişkisi vardır. O lâtife, insanoğlunun hakikatidir. İdrâk
eden, bilen ve kavrayan odur. Muhatap olan, cezalandırılan,
kınanan ve sorumlu tutulan o! Onun cismanî kalp ile bir ilgisi
vardır. İnsanların çoğunun akılları bu ruhî kalp ile cismanî kal
bin arasındaki ilişkiyi idrâk etmek hususunda hayrete
düşmüştür. Çünkü rabbânî kalbin cismanî kalple olan irtibatı
tıpkı renklerin cisimlerle, sıfatlar ve niteliklerin mevsuflarla olan
irtibat ve ilişkisi gibidir veya âleti kullananın âletle ilişkisi gibidir
veyahut da oturanın oturduğu yerle ilişkisine benzer.Bunun açıklamasından iki mânâdan dolayı kaçınmaktayız.
O mânâlardan birincisi, bu konuyu açıklamak mükâşefe ilimleriyle alâkalıdır. Oysa bu kitapta bizim gaye ve hedefimiz sadece muamele ilmidir. İkincisi, o konuyu açıklamak, ruhun sırrını ifşâ etmeyi gerektirir. Ruh'un sırrını ifşâ etmek ise Hz. Peygamberin bile hakkında konuşmadığı konulardandır. Bu bakımdan Hz. Peygamber'den başkasının bu konuda konuşmaya yetkisi yoktur. Biz bu kitapta kalp kelimesini kullandığımız zaman, onunla bu rabbânî ve ruhânî latifeyi kastediyoruz. Gayemiz onun vasıf ve hallerini zikretmektir. Onun zâtındaki hakîkat ve künhünü değil! Muamele İlmi onun sıfatlarının mârifetine ve hallerine muhtaçtır. Onun hakikatinin ve mahiyetinin zikrine muhtaç değildir.


Nefis Kelimesinin Anlamı

Nefis de birçok mânâya gelir. Bu mânâlardan sadece ikisi bizim hedefimizle ilgilidir:
1.Nefis'ten insanoğlundaki şehvet ve öfke kuvvetini toplayan
mânâ murâd edilir. Nitekim bunun açıklaması ileride gelecektir
ve tasavvuf ehli çoğu zaman bu mânâyı kullanmaktadırlar.
Çünkü ehl-i tasavvuf nefisten, insanoğlunun çirkin sıfatlarını
toplayan asıl ve esası kastederek 'Nefisle mücâhede etmek ve nefsi
kırmak muhakkak lâzımdır' demektedir. Nitekim bu mânâya Hz.
Peygamberin şu hadîs-i şerîfi işaret etmiştir:
Senin en şiddetli düşmanın, iki yanının (kaburgalarının) arasında bulunan nefsindir!
2.İnsanın hakikati olan ve daha önce zikrettiğimiz lâtifedir.
Bu lâtife insanın zâtıdır. Fakat bu lâtife aynı zamanda hallerinin
değişmesi hasebiyle çeşitli sıfatlarla sıfatlanır. Bu bakımdan em
rin altında durduğu ve şehvetlerin muhalefetinden ötürü tirtir titrediği zaman kendisine nefs-i mutmainne adı verilir. Allah Teâlâ
bu nefsin benzeri hakkında şöyle buyurmaktadır: 'Ey itaatkâr nefis! Dön rabbine! Sen O'ndan razı, O da senden razı olarak..'
Birinci mânâya gelen nefis için Allah'a dönüş tasavvur
edilemez. Çünkü o mânâdaki nefis, Allah'tan uzaklaştırıcıdır ve o
nefis, şeytanın partisindendir. Nefsin sükûneti tamam olmadığı,
fakat şehvâni nefse karşı direndiği ve itiraz ettiği zaman, ona nefs-i levvâme adı verilir. Çünkü bu nefis; sahibi, mevlâsının ibâdetinde
kusur yaptığı zaman sahibini kınar. Nitekim Allah Teâlâ 'Kasem
ederim pişmankâr nefse ki...'(Kıyame/2) buyurmuştur.
Eğer nefis itiraz etmeyi terkederse, şehvetlerin isteğine ve şeytanın çağırısına itaat edip baş eğerse ona nefs-i emmâre-i bi's-sui (kötülüğü emreden nefis) adı verilir. Allah Teâlâ, kulu ve peygamberi olan Hz.
Yusuftan veya Azîz'in hanımından haber vererek şöyle buyurmuştur: 'Ben nefsimi temize de çıkarmıyorum. Çünkü nefis gerçekten kötülüğü şiddetle emreder. Ancak rabbimin esirgediği müstesnadır'. (Yusuf/53).
Bazen nefs-i emmâre'den gaye; nefsin birinci mânâsıdır demek de câiz olur. Bu bakımdan, nefis, birinci mânâ açısından gayet çirkin ve kötüdür, İkinci mânâsıyla mahmûd ve güzeldir. Çünkü ikinci mânâ ile insanın nefsi; yani insanın zâtı Allah'ı ve diğer bilinenleri idrâk eden hakikatidir.

 

Ruh Kelimesinin Anlamı

Ruh da gayemiz açısından iki mânâ için kullanılır.
1.Lâtif bir cisimdir, kaynağı, cismanî kalbin oluklarıdır. Bu
bakımdan bedene yayılan damarlar vasıtasıyla bedenin diğer âzalarına ve parçalarına dağılır. Onun bedene dağılışı ve ondan koklamanın, dinlemenin, görmenin, hissetme ve hayat nûrlarının beden âzaları üzerine dağılıp yayılması, tıpkı evin bir köşesinde
yakılan lâmbadan çıkan ışığın dağılıp yayılmasına benzer. Çünkü o lâmbanın ışığı, evin hangi parçasına ve hangi köşesine ulaşırsa mutlaka orası onunla aydınlanır. Hayatın misâli ise duvarlarda meydana gelen ışık gibidir. Bunun misâli ise lâmbadır. Ruhun geçişi ve bâtındaki dalgalanması ise, çıra ışığının evin etrafına hareket edicinin hareket ettirmesiyle dalgalanması misâlidir.
Doktorlar, ruh kelimesini kullandıkları zaman, bu mânâyı kaste
derler. Bu lâtif bir buhardır. Onu kalbin hareketi oluşturur. Bu
mânâdaki ruhun îzahını yapmak, bizim vazifemiz değildir.
Çünkü bu, doktorların hedefiyle ilgilidir. O doktorlar ki bedeni te
davi etmektedirler. Kalbi, Allah Teâlâ'nın komşuluğuna
varıncaya kadar tedavi eden din doktorlarının hedefine gelince,
onların hedefi kesinlikle bu ruh ile ilgili değildir.
2.Ruh insandaki idrâk edici ve bilici lâtifedir. O lâtife ki biz
onu daha önce kalbin mânâlarından birisinde îzah ettik. Allâh
Teâlâ'nın şu ayetinde kasdettiği ruh da bu ruh'tur: De ki: Ruh,
rabbimin emrindendir' Ruh, rabbânî ve acâib bir şeydir.
Onun hakikatini idrâk etmekten akılların ve anlayışların çoğu
âciz kalmaktadır.

islam