Yeni

Sultanlara Emr-i bi'l-Ma'ruf ve Nehy-i An'il-Münker'de Bulunmak

 

Sultanlara Emr-i bi'l-Ma'ruf ve Nehy-i An'il-Münker'de Bulunmak

Daha önce emri bi'l ma'ruf'un derecelerini zikretmiş ve demiştik ki: Bu derecelerin ilki, işlenen günahı, işleyene tarif edip günah olduğunu bildirmektir. İkinci derecesi va'z, üçüncü derecesi sözle hakaret, dördüncü derecesi vurmak ve ceza vermek sûretiyle hakkı yapmaya cebren zorlamaktır.
Bu derecelerin cümlesinden olarak sultanlara ancak tarif ve va'zdan ibaret olan birinci ve ikinci derece uyarmanın tatbiki caizdir; yani saltanat erbabının uyarılması tarif ve va'z yoluyla olur. Cebren menetmek ise, fertler sultan hakkında bunu yapamazlar. Çünkü böyle yapmak, fitneyi tahrik eder, şerri kabartır. Bundan doğan mahzur, işlenen günahtan çok fazla olur!
'Ey zâlim, ey Allah'tan korkmaz' gibi sözle hakaret etmek ise (eğer bu sözden fitne kopup şerri başkasına sirayet etmezse) caizdir. Aksi takdirde caiz değildir. Eğer söylediklerinden ötürü kendisinden başka herhangi bir kimseye kötülük dokunmayacağını biliyorsa böyle söylemesi caiz, hatta mendubdur. Çünkü selefi salihîn perva etmeksizin, canlarını feda ederek ve kendilerini çeşitli işkencelere maruz bırakarak tehlikelere atılır, açıkça saltanat erbabını uyarırlardı. Zira onlar bilirlerdi ki, bu yolda ölmek şehitliktir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
“Şehitlerin en hayırlısı Hz, Hamza'dır. Ondan sonra zâlim bir idarecinin huzuruna varıp Allah rızası için ona iyiliği emreden ve kötülükten meneden ve böyle yaptığından dolayı öldürülen bir kimsedir.”(36)
Hz. Peygamber (s.a) Hz. Ömer'i (r.a) vasfederek şöyle buyurmaktadır:
“O demirden yapılmış bir boynuzdur. Allah yolunda hiç kimsenin kınaması ve azarlaması onu engellemez. Hakikati söylemek Ömer'i öyle bir hale getirmiştir ki, onun tek bir dostu kalmamıştır.”(38)
Dinde kuvvetli olanlar, zâlim sultanın yanında hakkı haykırmanın, konuşmaların en üstünü olduğunu ve böyle konuşan bir kimsenin öldürülürse şehid olduğunu bildikleri için (nitekim bu hususta hadîsler vârid olmuştur) nefislerini bile bile tehlikeye atarak, çeşitli işkencelere göğüs gererek ve Allah yolunda bu hususta sabrederek ve canlarını Allah yolunda hiçe sayarak bu vazifeye atılmışlardır.
Saltanat erbabına yapılan va'z ve nasihatin yolu, selef âlimlerinden nakledilen yoldur. Biz bunun bir kısmını Helâl ve Haram bölümünde Saltanat Erbabının Huzuruna Girme kısmında zikretmiştik. Burada ise, saltanat sahiplerine yapılan va'zın yönünü ve çirkin hareketlerinin nasıl reddedileceğini bildiren bir kısım hikâyelerle yetineceğiz.
O hikâyelerden biri Hz. Peygamberi öldürmeye teşebbüs eden Kureyş önderlerine karşı Hz. Ebubekir'in kullandığı metoddur. Bu metod Hz. Urve'den (r.a) rivayet edilir. Urve der ki: Ben Amr'ın oğlu Abdullah'a dedim ki: 'Kureyşilerin Hz. Peygamber'e düşmanlık güttükleri anda yüce peygambere vermiş oldukları eziyetlerden en şiddetlisi olarak hangisini gördün?' Bu sual üzerine Hz. Abdullah şöyle dedi: 'Günün birinde Kureyş eşrafı, Hz. İsmail’in hicrinde toplanmış bulunuyorlardı. Ben de meclislerine vardım. O esnada Hz. Peygamberin durumunu müzakere ediyorlardı. Dediler ki: 'Bu kişiye (Hz. Peygamber) karşı gösterdiğimiz sabrı hiçbir şeye karşı göstermedik. Bu adam bizi hamakatla itham ediyor. Ecdadımıza küfrediyor. Dinimizi horluyor, cemaatimizi dağıttı. İlahlarımıza sövüyor. Biz ondan sadır olan büyük bir işe karşı sabır gösterdik'. Onlar bu durumdayken Hz. Peygamber (s.a) çıkageldi. Rükni Yemanî'yi istilam edinceye kadar yürüdü. Sonra Kâbe'yi ziyaret ederken toplanan Kureyşlilerin yanından geçti. Onların yanından geçerken ona bazı kötü sözler söylediler. Râvî der ki: 'Ben bu sözün menfi tesirini Hz. Peygamberin mübarek yüzünde hissettim'. Bundan sonra Hz. Peygamber tavafına devam etti. İkinci bir defa onların yanından geçerken, tekrar eski söz gibi ona hakaretâmiz sözler attılar. Ben bunun da Hz. Peygamber'in mübarek yüzünde menfi tesirini gördüm. Sonra Hz. Peygamber yoluna devam etli. Üçüncü defa onların yanından geçerken eski sözler gibi kendisine yine tarizde bulundular. Öyle ki Hz. Peygamber durdu ve onlara şöyle haykırdı:
“Ey Kureyş cemaati! İşitiyor musunuz? Dikkat ediniz! Muhammed'in nefsini kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim. Şu anda size ölümle gelmiş bulunuyorum.”
Kureyşliler bu söze karşılık başlarını önlerine eğdiler. Onlardan tek kişi kalmadı ki, başını eğmesin... Sanki her birinin başına bir kuş konmuştu. Hatta Hz. Peygamber hakkında daha önce onların düşmanlıkta en şiddetlisi olan dahi Hz. Peygambere yalvarıp Hz. Peygamberin hiddetini teskin edici konuşmalar yapmaya başladı. Hatta bu en şiddetli düşman Hz. Peygamber'e şöyle diyordu: 'Ey Ebu Kasım! Reşid olarak dön git. Allah'a yemin ederim, sen cahil bir kimse değilsin'.
Bu yalvarışa karşılık Hz. Peygamber (s.a) dönüp gitti. Ertesi gün Kureyşliler tekrar Hicri İsmail'de toplandılar. Ben de onlarla beraberdim. Birbirlerine şöyle dediler: 'Dün sizin Muhammed'e onun da size karşı söylediklerini hatırlıyorsunuz. Sizi rahatsız eden harekete başlayıncaya kadar yakasını bırakmadınız'.
Onlar bu şekilde müzakere ederlerken yine Hz. Peygamber çıkageldi. Bu sefer toplu halde Hz. Peygamber'in üzerine sıçradılar. Etrafını sardılar.
'Şöyle diyorlardı: Sen misin şöyle diyen, sen misin böyle diyen!' Yani o ana kadar onların ilahları ve bozuk dinleri hakkında Hz. Peygamber ne söylemişse onları tekrar ediyorlardı. Râvî diyor ki: Buna karşılık Hz. Peygamber (s.a) şöyle haykırdı: “'Evet! O sözü söyleyen benim”'.
Onların içinden bir kişiyi gördüm. Hz. Peygamberin mübarek yakasına yapıştı, bu esnada Ebubekir Sıddîk (r.a) ayağa kalktı, ağlayarak şöyle dedi:
“Allah sizi kahretsin! Rabbim Allah'tır dediğinden dolayı bu kişiyi öldürmek mi istiyorsunuz? Oysa o size rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.”
Bu sözden sonra Hz. Peygamber'in yakasını bırakıp hırpalamaktan vazgeçtiler. Bu hâdise, Kureyşlilerin Hz. Peygamber'in başına getirdiği hâdiselerin en katısı ve merhametsizi olarak bilinir.(39)
Abdullah b. Amr el-As der ki: Hz. Peygamber Kâbe'nin önünde duruyordu. O anda Ukbe b. Ebî Muayt çıkageldi. Bu kişi Hz. Peygamberin omuzundan tuttu. Hz. Peygamber'in elbisesini boynuna doladı, şiddetli bir şekilde Hz. Peygamber'i boğmaya çalıştı. Hz. Ebubekir gelip Ukbe'nin omuzuna yapıştı; onu Hz. Peygamber'den uzaklaştırarak şöyle dedi: 'Rabbim Allah'tır dediği ve sizler için rabbinizden apaçık emir ve yasaklar getirdiği için mi bu kişiyi öldürmek istiyorsunuz?'
Rivayete göre Muaviye tabiinden Âta'yı hapsetti. Bunun üzerine Ebu Müslim Havlanî ayağa kalkarak (minberde hutbe okuyan Muaviye'ye) şöyle haykırdı: Ey Muaviye! Devletin hazinesindeki mal ne senin, ne babanın, ne de annenin kazancından hasıl olmuştur!
Bu söz üzerine Muaviye şiddetle öfkelendi, minberden inerek cemaate 'Yerinizden kıpırdamayınız!' dedi. Sonra bir ara gözden kayboldu. Daha sonra çıkageldi, minbere çıkıp dedi ki: 'Ebu Müslim beni çok kızdıran bir konuşma yaptı. Oysa ben Hz. Peygamberden dinledim, şöyle demişti:'Öfke şeytandandır. Şeytan ise ateşten yaratılmıştır. Ateş ise, ancak su ile söndürülür. Bu bakımdan içinizden biri, öfkelendiği zaman yıkansın'. Ben de şimdi içeri girdim, yıkandım. Ebu Müslim doğru söyledi. Devlet hazinesindeki mal ne benim ne de babamın emeğinin karşılığıdır. Bu bakımdan siz mallarınızı ve devlet hazinesindeki haklarınızı almaya geliniz.
Dubbe b. Muhsan el-Anzî şöyle anlatır: Ebu Musa el-Eş'arî Basra'da bizim vâlimizdi. Bize hutbe okuduğu zaman Allah'a hamd ve sena eder, Hz. Peygamber'e salat ve selam getirir, ondan sonra, Hz. Ömer'e dua ederdi. Ebu Musa'nın böyle yapması beni oldukça öfkelendirdi. Hutbe esnasında ayağa kalkıp ona dedim ki: 'Sen neden Ömer'den önce gelen Ebubekir'den bahsetmiyorsun? Neden Ömer'i ondan daha üstün tutuyorsun?' Bu olay birkaç cuma tekrarlandı. Sonra vali, Hz. Ömer'e beni şikâyet etmek maksadıyla bir şikâyetname yazarak şöyle dedi: 'Dubbe el-Anzî hutbe esnasında sözle bana saldırıyor'; Bunun üzerine Hz. Ömer ona, beni Medine'ye göndermek üzere bir emirnâme yazdı. Vali beni Medine'ye gönderdi. Medine'ye vardım. Hz. Ömer'in kapısını çaldım. Dışarı çıktı:
—Sen kimsin?
—Ben Dubbe'yim.
—Ne merhaba, ne ehlen!
—Merhaba Allah'tandır. Ehl ise benim(burada ne ehlim, ne de malım var) ya Ömer! İşlediğim bir günah ve yaptığım bir suç olmaksızın hangi hakka dayanarak memleketimden beni buraya zorla getirdin?
—Seninle memleketine tayin ettiğim vali arasında ne geçti?
—İşte şimdi o hususu sana haber vereyim. Bizim vali Cuma hutbesini okuduğu zaman, önce Allah'a hamd ü sena ve Hz. Peygambere salât ü selâm okuduktan sonra başlıyor sana dua etmeye... Onun bu hareketi beni kızdırdı. Ben de ayağa kalkarak 'Niçin Ömer’den önce Ebubekir’den bahsetmiyorsun! Ömer'i Ebubekir'den üstün tutuyorsun?' dedim. Bu durum birkaç defa tekerrür etti. Sonra beni şikâyet etmek üzere sana mektup yazdı.
Hz. Ömer beni dinledikten sonra ağlayarak gerisin geri çekilip şöyle dedi:
—Allah’a yemin ederim, sen validen daha isabetli ve daha doğrusun. (Ey Allah’ın kulu!) Allah senin günahını affetsin. Acaba benim günahımı affeder misin?
—Ya emir'ul mü'minîn! Allah seni affetsin!
Sonra Hz. Ömer gerisin geriye çekilip şöyle dedi:
—Allah’a yemin ederim, Ebubekir'in bir günü ve bir gecesi vardır ki, Ömer'den, Ömer'in soyundan ve sopundan daha hayırlıdır. Ey Dubbe! İster misin sana Ebubekir'in gününden ve o gecesinden haber vereyim?
—Evet! Ya emir'ul mü'minîn!
—Ebubekir’in gecesi şudur: Hz. Peygamber (s.a) müşriklerden kaçmak istediğinde Mekke'den çıkmaya karar verdi ve geceleyin çıktı. Ona Ebubekir arkadaşlık yaptı. Ebubekir bazen Hz. Peygamber’in önünde yürüyordu. Bu durumu farkeden Hz. Peygamber Ebubekir'e şöyle sordu: 'Neden böyle yapıyorsun ya Ebubekir? Oysa ben senin böyle yaptığını hiç görmemiştim?' Cevap olarak Ebubekir dedi ki: 'Önümüzde pusu kuran birinin olabileceğini düşünüyor, önüne geçiyorum. Arkamızda bizi takip eden birinin olabilme ihtimalini hatırladığım zaman, arkana geçiyorum. Aynı maksatla bazen sağına bazen de soluna geçiyorum. Senin için kendimi emniyet içerisinde hissetmiyorum'.
Hz. Peygamber (s.a) o gece parmakları delininceye kadar parmaklarının ucuna basa basa yürüdü. Ebubekir, Hz. Peygamber'in ayaklarının delindiğini görünce, onu sırtına aldı. Mağaranın kapısına gelinceye kadar koşa koşa yürüdü ve Hz. Peygamber'i mağaranın kapısında indirdi. Sonra Hz. Peygamber'e dedi ki: 'Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim, ben mağaraya girmeden sen girmeyeceksin. Eğer mağaranın içerisinde bir şey varsa önce bana isabet etsin'.
Ebubekir Sıddîk (r.a) mağaraya girdi. İçeride bir şey görmeyince Hz. Peygamber'i sırtladı ve mağaraya götürdü. Mağaranın içerisinde delikler, o deliklerde yılan ve çıyanlar vardı. Ebubekir Sıddîk onlardan biri çıkıp Hz. Peygamber'e eziyet verir diye korkarak mübarek ayağını deliğin ağzına tıkadı. Delikteki yılanlar Ebubekir Sıddîk'ın topuğunu ısırıyorlardı. Acıdan gözyaşları yanaklarına iniyordu. Hz. Peygamber (s.a) onu şu şekilde teskin ediyordu: 'Ey Ebubekir! Üzülme! Muhakkak Allah bizimle beraberdir'. Böylece Allah Teâlâ sekineti Hz. Peygamberin üzerine, itminanı da Ebubekir'in üzerine indirdi. İşte Ebubekir'in gecesi budur.
Onun o gününe gelince, Hz. Peygamber (s.a) vefat ettiği zaman (yeni Müslüman olan) Arap kabileleri dinden çıktılar. Bir kısmı 'biz sadece namaz kılarız', bir kısmı ise 'biz zekât vermeyiz' dediler. Ben Ebubekir'e geldim. Ona nasihat yapmak yönünde elimden geleni esirgemedim ve dedim ki: 'Ey Allah'ın Rasûlü'nün halifesi! Halka şefkat ve merhamet göster!' O bana şöyle haykırdı: 'Sen küfürde iken cebbar ve cesur idin. İslâm dinine girdiğinde korkak mı oldun? Ben ne ile onlara şefkat göstereyim? Hz. Peygamber vefat etmiştir. Vahiy sona ermiştir. Allah'a yemin ederim, Hz. Peygamberin zamanında zekât devesinin boynundaki bir yuları bugün vermezlerse ondan dolayı bile kendileriyle savaşırım'. İşte bundan dolayı biz dinden çıkanlara savaş açtık. Ebubekir kararında gerçekten doğru hareket etmişti. İşte bu da Ebubekir'in günüdür.
Bu olaydan sonra Hz. Ömer, valisi Ebu Musa'ya azarlayıcı bir mektup yazdı.
Esmaî der ki: Âta b. Ebî Rebah(40) Abdülmelik b. Mervanin huzuruna girdi. Abdülmelik tahtı üzerinde oturuyordu; etrafında her soydan eşraf vardı. Bu olay Abdülmelik'in halifeliği zamanında hac mevsiminde Mekke'de cereyan ediyordu. Âta göründüğü zaman, Abdülmelik ayağa kalktı. Onu götürüp tahtının üzerine beraberinde oturttu. Kendisi de Âta'nın huzurunda oturdu ve ona şöyle dedi:
—Ya Ebu Muhammedî Senin ihtiyacın nedir?
—Ey mü'minlerm emiri! Allah'ın ve Hz. Peygamber'in haremi hakkında Allah'tan kork. O muhacir ve ensar ki, sen onların yüzü suyu hürmetine bu tahtta oturuyorsun. İslâm memleketlerinin hududlarmda nöbet bekleyenlerin hakkında da Allah'tan kork. Zira onlar Müslümanların sığmağı ve kalesidir. Müslümanların durumlarını tedkik et! Çünkü onların durumundan mesul olan sensin. Senin kapında bekleyenlerden gafil olma! Kapını onların yüzüne kapatma! Allah'tan kork!
—Evet, bütün bunları yapacağım!
Bundan sonra Âta kalkıp gitmek istedi. Abdülmelik, onun eteğine yapıştı ve dedi ki:
—Ey Ebu Muhammed! Sen sadece başkasını ilgilendiren şeyleri bizden istedin. Biz onu yapmaya söz verdik. Fakat senin şahsî ihtiyacın nedir?
—Benim bir mahluk tarafından yerine getirilecek herhangi bir ihtiyacım yoktur.
Sonra meclisten çıktı. Abdülmelik arkasından şöyle söyledi: 'Babamın hayatıyla yemin ederim, şeref budur!'
Rivayet ediliyor ki, Abdülmelik'in oğlu Velid, bir gün kapıcısına dedi ki: 'Kapıda dur! Yanından geçen ilk kimseyi saraya davet et! Benim huzuruma getir, benimle konuşsun'. Kapıcı bir müddet bekledi. O esnada yanından Âta b. Ebî Rebah geçti. Kapıcı kendisini tanımıyordu. Âta'ya dedi ki:
—Ey ihtiyar! Mü'minlerin emîrinin huzuruna gir! Çünkü emri böyledir.
Bunun üzerine Âta Velid'in huzuruna girdi, o anda yanında Ömer b. Abdülaziz bulunuyordu. Âta, Velid'e yaklaştığı zaman şöyle dedi:
—Ey Velid! Selam sana olsun!
Velid kapıcıya şiddetle kızarak haykırdı: 'Ben sana benimle konuşacak, gecemi şenlendirecek bir kimseyi huzuruma al, dedim. Sen ise benim huzuruma öyle bir kişi getirdin ki, Allah'ın seçip bana verdiği ismi (halifeliği kastediyor) bile benden esirgiyor'.
Kapıcı Velid'e dedi ki: 'Ondan başka kimse benim yanımdan geçmedi ki, onu huzurunuza getirmiş olayım'.
Sonra Velid Âta'ya oturmasını söyledi. Âta oturduktan sonra Velid ona yüzünü çevirip konuşmaya başladı. Âta'nın Velid'le konuşması sırasında şöyle dediği rivayet edilmiştir:
—Bize gelen haberlere göre, cehennemde bir dere vardır. O derenin adına 'Hebheb' denir. Allah Teâlâ o dereyi hükmünde zulmeden devlet başkanları için hazırlamıştır.
Bu sözü dinleyen Velid, meclisin eşiği üzerinde oturduğu halde bağırıp sırt üstü bayılarak meclisin içine düştü. Bu esnada Âta Ömer b. Abdülaziz'in bileğinden tuttu. Oldukça sıktı ve kendisine dedi ki: 'Ya Ömer! İş çok ciddidir, ciddi!' Sonra Âta kalkıp meclisten çıkıp gitti. Bunun üzerine Ömer b. Abdülaziz dedi ki: O olaydan bir sene geçinceye kadar, bileğimde o sıkmanın acısını hissediyordum!'
Bunun üzerine İbn Ebî Şemile dedi ki: 'Ey mü'minlerin emiri! İnsanlar kıyamette, kıyamet acısının dehşetinden kıyametteki felaketin müşahedesinden kurtulamazlar. Ancak nefsini kızdırmak suretiyle Allah'ı razı eden kimse müstesna'. Bunun üzerine Abdülmelik tekrar hüngür hüngür ağladı ve sonra şöyle dedi:
'Şeksiz ve şüphesiz, ben senin bu sözlerini hayatta kaldıkça hatırımda bulunduracağım!'
İbn Âişe şöyle anlatır: Irak valisi Haccacı Zâlim, Basra ve Kûfe fakîhlerini huzuruna davet etti. Biz hep Haccac'ın huzuruna vardık. En son gelen Hasan Basrî Haccac'ın huzuruna girdi. Haccac, Hasan Basrîye şöyle dedi: 'Ebu Said'e merhabalar! Bana yaklaş, yaklaş!'
Sonra emir verdi. Bir iskemle getirtti. İskemlesinin yanma koydurdu. Hasan Basrî'yi onun üzerine oturttu. Haccac bizimle müzakere etti ve bize sualler sordu. Hz. Ali'nin (r.a) bahsini yaptığı zaman aleyhinde konuştu. Biz de onun gözüne girmek ve şerrinden korunmak için Hz. Ali'nin aleyhinde konuşur göründük. Hasan Basrî ise susmuş, başparmağını ısırıyordu. Bu esnada Haccac, Hasan Basrî'ye sordu:
—Ey Ebu Said! Neden seni susmuş görüyorum?
—Ben susmayım da ne diyeyim?
—Ebu Turab (Hz. Ali nin künyesidir) hakkındaki görüşünü bana bildir!
—Ben zikri yüce ve celil olan Allah'ı dinledim. Şöyle buyurmaktadır:
”Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahid olasınız, Peygamber de size şahid olsun. Biz Peygamber'e uyanı, ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye, eskiden yöneldiğin Kâbe'yi kıble yaptık. Bu Allah'ın yol gösterdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı zâyi edecek değildir. Şüphesiz Allah, insanlara şefkatli, merhametlidir.” (Bakara/143)
islam