Yeni

Sultanların Verdikleri Maaşlar ve Hediyeler ile Bunlardan Helâl ve Haram Olan Kısımlar

 

Sultanların Verdikleri Maaşlar ve Hediyeler ile Bunlardan Helâl ve Haram Olan Kısımlar

Sultandan mal alan bir kimse üç noktaya dikkat etmelidir.
a) Malın sultanın eline nereden geçtiğine...
b) Sultanın malı hangi sıfatla aldığına...
c) Aldığı miktara müstahak olup olmadığına; yani kendi hâline ve o işte çalışanların hâline aldığı miktar nisbet edilirse müstahak olduğundan fazla alıp almadığına...
Bir
Malın sultanın eline nereden geçtiğine dikkat etmelidir. Sahipsiz araziyi ihyâ etmek hariç, sultan için helâl olan ve bütün raiyenin sultan ile ortak bulunduğu mal iki kısma ayrılır:
Birinci kısım: Kâfirlerden alınan maldır. Bu da (düşmanı) mağlûp etmekle alınan ganimet ve savaşsız sultanın eline geçen faydalı mal ile şartlar ve akidlerle alınan musalâha ve haraç malıdır.
İkinci kısım: Müslümanlardan alınan maldır. Müslümanlardan alınan malın ancak iki kısmı helâldir:
a) Miras olarak alınan veya belli bir sahibi olmayıp zâyi olan sair mallar ve mütevellisi bulunmayan vakıf mallarıdır. Sadakalara gelince, onlar şu zamanda bulunmaz.
b) Bunların dışında kalan, müslümanlardan alınan haraç, müsadere edilen mallar ve alınan rüşvetin çeşitleri, bütün bunlar haramdır.
Sultan, bir fakihe veya başka birine maaş, hediye, sıla-i rahim veya bir hilatı herhangi bir cihetten verilmesini yazdığı zaman bu mal sekiz durumdan birine girer:
1. Bu malın haraçtan verilmesi
2. Miras yoluyla gelen mallardan ödenmesi
3. Vakıflardan ödenmesi
4. Sultanın ihya ettiği bir araziden ödenmesi
5. Satın aldığı bir mülkten verilmesi
6. Müslümanların haracını toplamaya memur bir kimseden tahsil edilmesi
7. Tüccarlardan bir satıcının ödemesi
8. Devlet hazinesinden ödenmesi
Birincisi: Haraçtır. Haracın beşte dördü müslümanların umumi menfaatlarına tahsis edilmiştir. Beşte biri ise, belirli cihetlere sarfedilir. Bu bakımdan o cihetlere sarfedilen haracın beşte birinden veya geri kalan beşte dörtten müslümanların maslahat ve menfaati olduğu için ödenmesini yazmış ve verilen maaş miktarında ihtiyatlı hareket etmişse, bu maaş helâldir. Ancak haracın meşru bir şeklide tayin edilmesi, alman haraç da bir veya dört dinardan fazla olmadığı şartıyla helâl olur. Çünkü haraç da ictihad yeridir. (Yani haracın tayini hususunda fukaha çeşitli ictihadlara sahip olmuşlardır).
Sultan için, ictihad yoluyla bir şeyi yapmak selâhiyeti vardır. Bir de haraçtan ödenen maaşın helâl olması için şu şart ileri sürülmüştür: Kendisinden haraç alınan zimmî o malı haram bir kaynaktan kazanmamış olmalıdır. Bu bakımdan o zimmî, zâlim bir sultanın memuru, içki satan bir kimse, çocuk ve kadın olmamalıdır. Zira çocuk ve kadınlardan haraç alınmaz. İşte zımmîlere haraç konulduğu zaman, gözetilen hususlar bunlardır. Gözetilen miktar ve o haracın sarfedildiği kimsenin sıfatı ve ona ne kadar sarfedileceği bövlece dikkate alınmalıdır. Bu bakımdan bütün bu hususları tedkik etmek farzdır.
İkincisi: Miraslar ve müslümanların umumî maslahat ve menfaatine tahsis edilen zâyi olmuş mallardan maaşın verilmesidir. Bu takdirde o malı bırakan bir kimsenin durumu tedkik edilmelidir. Acaba bıraktığı mal tamamen mi haramdır, yoksa çoğu veya azı mı haramdır? Bu hususların hükmü daha önce geçti, Eğer bıraktığı mal haram değilse, maaşı alan kimsenin maaşı hakettiği sıfata bakılır. Yani kendisine maaş verilmesine sebep olan sıfat bütün müslümanların faydasına olan bir sıfat olmalıdır. Bunu tedkik ettikten sonra maaşın miktarı hakkında inceleme yapmak gerekir!
Üçüncüsü: Vakıflardır. Böylece miras malı hakkında cereyan eden incelemeler vakıflar hakkında da cereyan eder. Buna fazla olarak bir husus daha eklenir. Şöyle ki: O malı vakfedenin şartı da dikkate alınır ki, alınan mal bütün şartlarında vakfedenin isteğine uygun olsun.
Dördüncüsü: Sultanın ihya ettiği sahipsiz arazidir. Bu hususta hiçbir şarta itibar olunmaz. Zira sultan, mülkünden dilediği kadarını dilediğine verebilir. Ancak bu konuda şu husus incelenebilir. Sultanın ihya ettiği sahipsiz araziler, çoğu zaman işçileri zorla çalıştırmak veya çalıştırdığı işçilerin ücretini haramdan vermek suretiyle ihya edilir. Çünkü bir araziyi ihya etmek onun kanallarını açmak, su yollarını temizlemek suretiyle olur. Onun duvarlarını yapmak, topraklarını tesviye etmek şekliyle ihya edilir. Sultan ise, bu vazifeleri bizzat yapmaz. Eğer bu vazifelerde çalıştırdığı kimseler zoraki çalıştırılmışsa, sultan bu arazinin mülkiyetine sahip olamaz ve bu arazi haramdır. Eğer burada çalıştırdığı kimseleri ücretle çalıştırmışsa, sonra ücretleri haramdan ödemişse, bu da daha önce kerahiyeti bedellere bağlamak hususundaki şüpheyi getirir.
Beşincisi: Sultanın zimmetinde olan şey satın aldığı arazi veya hilat elbisesi veya at veya başkasıdır. Bunlar sultanın mülküdür. Sultan istediği şekilde bu mülkte tasarruf edebilir. Fakat eğer onun ücretini daha sonra haramdan ödüyorsa, hem haram olasını, hem de şüpheli olmasını icabettirir. Bunun tafsilâtı daha önce de geçmişti.
Altıncısı: Müslümanların haracını toplayan memurun üzerine veya taksimat ve müsadere edilen malları toplayanın üzerine o maaşı yazıp ondan ödetmesidir! Böyle bir maaş, içinde zerre kadar şek ve şüphe bulunmayan katıksız haramdır. Bu zamanın birçok maaşları böyledir. Ancak Irak arazisinin gelirinden ödenen
maaşlar müstesnadır. Çünkü o araziler, İmam Şâfiî'ye göre, bü-tün müslümanların menfaati için vakfedilmiş arazilerdir.78
Yedincisi: Sultan ile alış veriş yapan bir satıcıya yazıp ödetmesidir. Eğer bu satıcı sultandan başka hiç kimse ile alış veriş yapmıyorsa, onun malı sultanın hazinesinde bulunan mal gibidir. Eğer sultanlardan başkasıyla daha fazla alışveriş yapıyorsa, onun, sultanın emriyle maaş olarak verdiği sultan üzerine borçtur. O borcunun bedelini bilâhere sultanın hazinesinden alır. Bu takdirde şüphe, verilen maaşın bedeline sıçramış olur. Daha önce haram sermayenin hükmü geçmişti.
Sekizincisi: Hazine üzerine veya yanında helâl veya haramdan mal biriken bir memur üzerine yazılan maaştır. Eğer sultanın haramdan başka bir gelir kaynağı olduğu bilinmezse, sultandan bu şekilde alınan maaş katıksız haramdır. Eğer kesinlikle sultan hazinesinde helâl ve haram malların bulunduğu bilinirse ve maaşları dağıtan kimseye teslim edilen maaşın helâlden olma ihtimali var ise, haramdan olma ihtimali de varsa ki bu da galip ihtimaldir. Çünkü bu asırda sultan mallarının çoğu haramdandır. Onların ellerinde helâl, ya hiç yok veya pek azdır bu takdirde ulema bu hususta ihtilâfa düşmüşlerdir. Bir grup kesinlikle haram olduğunu bilmediğim herşeyi almak benim için caizdir demişlerdir.
Diğer bir grup, 'Aldığı malın kesinlikle helâl olduğunu bilmeden alması helâl değildir. Bu bakımdan hiçbir şekilde şüpheli mal helâl olmaz' demişlerdir. Bu iki grup da aşırı hareket etmiştir. Normal hareket ise, daha önce zikrettiğimizdir. Şöyle ki malın çoğunun haram olduğuna hükmettiğimiz zaman alınan haramdır. Çoğunun helâl olduğuna fakat içinde haramın kesinlikle bulunduğuna hükmettiğimizde de daha önce zikrettiğimiz gibi burada duraklamamız gerekir.
Sultanların mallarında helâl ve haram olduğu zaman, o mallardan almayı caiz görenler eğer alınan haramın tâ kendisi olmazsa sahabenin bir grubundan rivayet edilen şu hâdiseyi delil olarak göstermişlerdir:
Sahabe, zâlim imamların zamanlarına yetişmişler ve onlardan mal almışlardır.
Bunlardan Ebu Hüreyre, Ebu Saîd el-Hudrî, Zeyd b. Sâbit, Ebu Eyyûb el-Ensârî, Cerir b. Abdillah, Câbir, Enes b. Mâlik ve Misver b. Mahreme zikredilebilir. Bu bakımdan Ebu Saîd el-Hudrî ile Ebu Hüreyre, Mervan ve Yezid'den ve Abdülmelik'ten de mal almışlardır. İbn Ömer ve İbn Abbas da Haccac-ı Zâlim'den mal almıştır.
Şâ'bî, İbrahim en-Nehaî, Hasan Basrî, İbn Ebî Leyla gibi tâbiînden birçok kimse zâlim sultanlardan mal almışlardır. İmam Şâfii defalarca Hârun er-Reşid'den bin dinar almıştır. İmam Mâlik, zâlim sultanlardan birçok mal almıştır.
Hz. Ali (r.a) şöyle demiştir: 'Sultanın sana verdiğini al! Çünkü o ancak helâlinden sana verir. Onun helâlden aldığı daha fazladır'.
Bütün bunlara rağmen sultanların hediyelerini kabul etmeyenler sadece takvâ bakımından ve helâl olmayan birşeyi yüklenmek hususunda dinlerinden korkarak almamışlardır. Ebu Zer-i Gıfârî'nin Ahrıef b. Kays'a söylediğini görmez misin? 'Helâl oldukça sultanların atiyyelerini alın. Eğer o atiyyeler dininize karşılık olursa, o zaman terkedin'.
Ebû Hüreyre der ki: 'Bize verildiği zaman kabul ederiz. Bize verilmediğinde de istemeyiz'.
Said b. Müseyyeb'den rivayet ediliyor ki, Ebu Hüreyre, Muaviye kendisine verdiği zaman susardı. Eğer Muaviye kendisinden mal esirgerse onun aleyhinde atıp tutar, 'Maaşımı geciktirdi' şeklinde konuşurdu.
Şa'bî'den, o da Mesruk'tan79 şöyle rivayet ediliyor: 'Sultanların hediyeleri o hediyeleri kabul edenlerin yakasını tutup onları cehenneme sokuncaya kadar yakalarını bırakmaz'.
Nâfî (İbn Ömer'in âzâd edilmiş kölesidir) İbn Ömer'den şöyle rivayet ediyor: Muhtar b. Ebî Ubeyd es-Sakafî, İbn Ömer'e mal gön-derirdi. İbn Ömer de gönderilen malı kabul ederdi. Sonra derdi ki: 'Ben kimseden birşey istemem. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın rızık olarak bana gönderdiğini de geri çevirmem'.
Muhtar, bir ara İbn Ömer'e deve hediye etti. O da bu hediyeyi kabul etti ve o deveye 'Muhtarın Devesi' adı verildi. Fakat Nâfî'in bu rivayeti, İbn Ömer hakkında 'Hiç kimsenin hediyesini geri çevirmedi, ancak Muhtar'ınki hariç' şeklinde rivayet edilen hadîse ters düşmektedir. Muhtar'dan gelen hediyeyi reddettiği hakkındaki sened, daha kuvvetlidir.
Nâfi'den rivayet edildiğine göre, İbn Muammer (Ömer b. Ubeydullah) İbn Ömer'e altmışbin dirhem gönderdi. İbn Ömer o altmışbin dirhemi fakir fukaraya dağıttı. Para bittikten sonra bir dilenci gelip İbn Ömer'den birşey istedi. Bunun üzerine İbn Ömer para dağıttığı bir kimseden borç alarak o dilenciye verdi.
Hz. Hasan Muaviye'ye geldiği zaman, Muaviye kendisine şöyle dedi: 'Sana öyle bir hediye vereceğim ki, senden önce hiçbir Arab'a öyle hediye vermiş değilim ve senden sonra da hiçbirine onu vermeyeceğim'.
Râvî diyor ki: Muaviye, Hz. Hasan'a dörtyüz bin dirhem verdi ve Hz. Hasan da bunu kabul etti. (Ebu Talib el-Mekkî).
Habib b. Ebî Sâbit'den şöyle rivayet ediliyor: Ben Muhtar b. Ubeyd es-Sakafî'nin İbn Ömer'e (Muhtar'ın enşitesidir) ve İbn Abbas'a hediye gönderdiğini, onların da kabul ettiğini gördüm. Bunun üzerine Habib'ten 'O hediye neydi?' diye soruldu. Habib 'O hediye mal ile giyecek maddeleriydi' dedi.
Zübeyr b. Adiy'den rivayet edildiğine göre, Selman-ı Fârisî şöyle demiştir: 'Senin memur veya tacir bir dostun varsa, aynı zamanda o dostun muamelelerinde faizden sakınmıyorsa, bu dost seni yemeğe veya benzerine dâvet ederse veya sana herhangi birşey verirse, onun teklifini kabul et. Zira kolaylıkta senin için lezzet vardır. Günah ise, onun boynundadır'. Eğer faiz ile muamele yapan bir kimse hakkında hüküm böyle olursa, zâlim bir kimse de bunun gibidir.
Câfer'den, o da babasından şöyle rivayet ediyor: Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin (r.a) Muaviye'den gelen hediyeleri kabul ederlerdik Hâşim b. Câbir der ki: Said b. Cübeyr'in yanından geçtik. Kendisi Fırat'tan aşağı da bulunan memleket öşrünü toplamakla vazifelendirilmişti. Öşür toplayan memurlara şöyle bir haber gönderdi: 'Sizin yanınızda bulunan yemekten bize de gönderiniz'. Memurlar yemek gönderdiler. Kendisi yediği gibi biz de onunla beraber yedik.
Ulâ b. Züheyr el-Ezdî dedi ki: İbrahim en-Nehaî babam Züheyr'e geldi.Babam da o zaman (Irak)ın Hilvan kasabasının öşrünü toplamakla görevli memurdu. Babam kendisine hediye verdi ve İbrahim de babamın hediyesini kabul etti.
İbrahim en-Nehaî şöyle demiştir: Âmillerin (zekât toplayanların) hediyelerini kabul etmekte sakınca yoktur. Çünkü âmillik vazifesini yürütmek için bir nafaka ve maaş vardır. Aynı zamanda âmilin bütçesine haram ile helâl mal birden girer. Sana verdiği helâl maldandır. Bu bakımdan bütün bu büyükler zâlim sultanların hediye ve atiyyelerini almışlardır ve yine de Allah'a isyan etmek hususunda bu zâlimlere itâat edenlere de şiddetle hücum etmişlerdir. Bu grup der ki: Selefin bir cemaatinden zâlim sultanlar ve emirlerden hediye kabul etmeyişleri hakkında nakledilen rivayetler bu kabil hediyelerin haram olduğuna delâlet etmez. Aksine bu kabil hediyeleri kabul etmemenin takvâdan olduğuna delâlet eder. Hulefa-i Râşidin, Ebu Zer-i Gıfârî ve diğer zâhidlerin yaptıkları gibi.
Çünkü bu insanlar, zühd ve takvâ yönünden mutlak mânada helâl olan şeylerden bile kaçınmışlardır. Yine takvâ yönünden harama sürüklemesinden korkulan helâli de bırakmışlardır. Bu bakımdan bu son gelen grubun sultanlar ve emirlerden çekinmeden hediye kabul ettiği gibi, öbürlerinin kabul etmeyişi de haram olduğuna delâlet etmez. Saîd b. Müseyyeb'in maaşını almayıp hazine de biriken maaşlarının otuz bin küsür dirheme ulaştığı, Hasan Basrî'nin 'Ben sarraf bir kimsenin testisindeki sudan vakit daralsa dahi abdest almam. Çünkü onun malının esasını bilmemekteyim' dediği şeklinde gelen nakillerin tamamı takvâdan ibarettir ve inkâr edilemez. Ancak selefe bu gibi takvalarında tâbi olmak, geniş hareketlerinde tâbi olmaktan daha evlâdır. Fakat genişlikte de onlara tâbi olmak, haram değildir. İşte zâlim sultanın malını almayı caiz gören bir kimsenin şüphelendiği nokta budur.
Cevap şudur: Bunların bu hediyeleri kabul etmeleri hakkında naklolunan rivayetler, kabul etmediklerine ve kabul edenlere hücum ettiklerine nisbet edilirse, az ve belirli kalmış olur. Eğer kabul etmeyişlerinde takvâ ihtimâli sözkonusu ise, kabul edenlerin ka-bullenmelerinde de üç ihtimal vardır. Bu ihtimaller, onların takvâ hususundaki değişikliklerine göre değişir!
Çünkü sultanlar hakkında takva için dört derece vardır:
1. Birinci derece, selefin muttakîlerinin yaptığı gibi sultanların malının zerresini bile almamaktır. Nitekim hulefa-i raşidin de böyle yaptılar. Hatta Hz. Ebubekir (r.a) devlet hazinesinden bütün aldıklarını hesap etmiş, altı bin dirhem çıkmıştı. Kendisini hazineye altıbin dirhem borçlu saymıştır.
Hz. Ömer birgün hazineden mal dağıtıyordu. O sırada küçük kızı içeriye girerek bir dirhem aldı ve gitti. Ömer kızının arkasından koştu. Hatta omuzlarındaki abası düştü. Kızı ağlayarak eve koştu ve dirhemi ağzına soktu. Hz. Ömer parmağını kızının ağzına sokarak dirhemi çıkardıktan sonra şöyle dedi: 'Ey İnsanlar! Ne Ömer'in, ne de Ömer'in ailesinin, uzak yakın hiçbir müslümandan fazla bir hakkı yoktur'.
Ebû Musa (Beytülmalin içindeki serveti dağıttıktan sonra), hazineyi süpürdü ve süpürürken yerde bir dirhem buldu. O esnada Hz. Ömer'in küçük oğlu oradan geçti. Ebû Musa, o dirhemi Hz. Ömer'in oğluna verdi. Dirhemi oğlunun elinde gören Ömer, bunu nereden aldığını çocuktan sordu. Bunun üzerine çocuk 'Ebû Musa bana verdi' dedi. Hz. Ömer Ebû Musa'nın yakasına yapışarak haykırdı: Tâ Ebû Musa! Acaba Medine'de senin yanında Ömer'in aile efradından daha ehven (rütbece daha düşük) bir ev halkı yok muydu? Ümmet-i Muhammed'den bir tek kişi kalmaymcaya kadar herkesin zulmettiğimizden dolayı bizini yakamıza yapışmasını mı istedin?' Bu sözleri söyledikten sonra dirhemi Beytülmal'e geri verdi. İşte mal, helâl olduğu halde Hz. Ömer'in durumu bu oldu. Fakat Hz. Ömer bu kadar mala müstehak olmayacağından korktu. Dinini ve diyanetini şüpheden korumak için Allah Rasûlü'nün 'Seni şüpheye düşüreni bırak. Şüpheli olmayanı yap' ve 'Kim şüpheliyi bırakırsa, o namusunu ve dinini töhmetten kurtarmıştır'80 hadîs-i şeriflerine uyarak en az ile yetiniyordu. Bir de saltanat mallarının hakkında Allah Rasûlü'nün ağzından işittiği tehditlerden kaçınarak böyle yapıyordu.
Allah'ın Rasûlü (s.a) Ubâde b. Sâmit'i zekât malını toplamak üzere gönderdiği zaman şöyle buyurmuştu:
'Ey Ebû Velîd! Allah'tan kork! Kıyâmet gününde bağıran bir deveyi veya böğüren bir sığırı ya da meleyen bir koyunu ensene (veya omuzuna) aldığın halde Allah'ın huzuruna gelme!' Bunun üzerine Ubâde (r.a) Allah'ın Rasûlü'ne 'Durum böyle mi olacaktır yâ Rasûlullah?' diye sordu. Rasûlullah (s.a) cevap olarak şöyle buyurmuştur: 'Evet! .Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin ederim durum böyle olacaktır. Ancak Allah'ın rahmet ettiği bir kimsenin durumu hariç'.81
Bu söz karşısında kalan Ubâde şöyle demiştir: Seni hak ile gönderen Allah'a yemin ederim ki? artık hiçbir zaman hiçbir hususta memur olmayı kabul etmeyeceğim. Benden sonra sizin için Allah'a ortak koşacağınızdan endişelenip korkmuyorum. Ancak, sizin için korktuğum şey dünyaya dalmanızdır.82
İşte görüldüğü gibi, Hz. Peygamber dünyaya dalmaktan korkmuştur. Bunun içindir ki, Ömer (r.a) uzun bir hadîste hazine malından bahsederken şöyle demiştir: 'Ben nefsimi, o maldan ancak yetimin malına velâyet eden bir kimsenin nefsi gibi gördüm. Zengin olduğum takdirde o malı yemekten çekmiyorum. Eğer fakir olursam mâruf (normal) bir şekilde ondan yiyorum'.
Rivayet ediliyor ki: Tâvus'un oğlu (Abdullah b. Tâvus), ba-basının ağzından bir mektup uydurarak Halife Ömer b. Abdülaziz'e götürdü. Halife kendisine üçyüz dinar verdi. Bunun üzerine Tâvus (r.a) bir gayr-i menkulünü satarak onun pa-rasından üç yüz dinarı Ömer b. Abdülâziz'e geri gönderdi. İşte Ömer b. Abdülâziz gibi bir kimseye karşı Tavûs böyle hareket etti. Bu derece, takvâda en yüce derecedir.
2. İkinci derece, sultanın malını almaktır. Fakat aldığı malın helâl bir kaynaktan geldiğini bildiği zaman alabilir. O halde sultanın elinde başka bir haramın bulunması zarar vermez. İşte daha önce nakledilen eserlerin tamamını veya bir çoğunu veyahut da sahabenin büyüklerine mahsus olan ve onların muttakîleriden İbn Ömer gibi, çünkü bu zat takvâda çok ileride hareket edenlerdendi hareket edenlerin durumları bu şekilde değerlendirilmelidir. Muttakîlerin hepsinden daha şiddetli ve daha fazla sultanlara hücum eden ve mallarını zemmeden İbn Ömer (r.a) nasıl olur da sultanın malından geniş bir şekilde istifade edip tasarrufta bulunur?
İbn Ömer'in sultanlara ve mallarına herkesten daha fazla hücum ettiğine gelince, sahabe ölüm hastalığında bulunan İbn Amir'in evinde bir araya gelmişti, Bu esnada İbn Âmir vâlilik kabul ettiğinden ötürü nefsini kınadı. Allah nezdinde bu memuriyetten dolayı sorumlu olacağından korktuğunu belirtti. Kendisini teskin etmek bakımından orada bulunanlar şöyle dediler: 'Biz senin için hayır ummaktayız. Çünkü sen (Basra'dan Mekke'ye gelen yolda) kuyular açtın. Hacılara su içirdin. Şunu şunu yaptın'. Orada hazır bulunan İbn Ömer (r.a) sükût edip dinliyordu. Bunun üzerine yatağında bulunan İbn Âmir, İbn Ömer'e hitâben 'Ey İbn Ömer, sen ne diyorsun?' diye sordu. İbn Ömer 'Eğer kazancın helâl ve nafakan temiz ise, bende arkadaşlarımın demin söylediklerine iştirâk ederim. Sen (kıyâmet gününde) Allah'ın huzuruna vardığında güzel neticeyi göreceksin' demiştir. Yine İbn Ömer şöyle demiştir: 'Haram (veya habis) mal, haram (veya habis) malın kefareti olamaz. Sen ise (yâ İbn Âmir) Basra valiliği yaptın. Sanmam ki sen şerre bulaşmadan o vazifeyi yürütmüş olasın. Bunun üzerine İbn Amir dedi ki: 'Acaba sen benim için duâ etmez misin?' Bu suâle karşılık İbn Ömer şu cevabı verdi: "Allah'ın Rasûlü'nden dinledim: 'Abdestsiz namaz ile hırsızlıktan verilen sadakayı Cenâb-ı Hak kabul etmez'83 Oysa sen Basra valiliğinde bulunan bir kimsesin!"
İşte İbn Amir'in hayır yollarında harcadığı mal hakkında İbn Ömer'in görüşü bu idi.
İbn Ömer Haccac-ı Zâlim'in devrinde şöyle demiştir: 'Medine-i Münevvere'de Hz. Osman'ın öldürülüp, evi yağma edildiği günden itibaren bugüne kadar doyasıya yemek yemedim'.
Hz. Ali kapalı bir kaptan kavut şerbeti içerdi. Bunun üzerine kendisine 'Siz nimeti bol olan Irak'ta bulunduğunuz halde yine de böyle mi yapıyorsunuz?' diye sorulunca cevap olarak şöyle demiştir: 'İyi bilin ki ben cimrilikten dolayı kabın ağzını mühürlenmiyorum. Fakat ben onun içine birşey karışmasından korktuğum için böyle yapıyorum. Karnıma helâl olmayanın girmesini kerih görüyorum' İşte selef-i sâlihînde görülen durum buydu.
İbn Ömer (r.a) hoşuna giden bir şeyi elinden çıkarırdı. Kendisinden kölesi Nâfi otuz bin dirhem karşılığında istenilince şöyle dedi: 'İbn Amr'in dirhemlerinin beni fitneye sevkedeceğinden korkuyorum'. Kölesi Nafi'nin müşterisi İbn Amr idi. Kölesine 'Ey Nâfî! Seni âzâd ediyorum' dedi.
Ebu Saîd el-Hudrî (r.a) der ki: 'Bizden bir kimse yok ki, dünya onu kendine çekmesin. İbn Ömer müstesnâ'. İşte bu söz açıkça gösterir ki, İbn Ömer ve onun mertebesinde olan sahâbîlerin helâl olduğunu bilmedikleri bir malı aldıklarından ötürü onları kınamak uygun bir davranış değildir.
3. Üçüncü derece sultandan aldığını ancak şu niyetle almaktır: Fakirlere sadaka vermek veya hazinede bulunan malda hakkı olan kimselere dağıtmaktır.Zira sahibi belli olmayan bir malın hakkında şer'î hüküm budur. Eğer sultanın verdiği kişi, sultandan o malı kabul etmezse, sultan da o malı hak sahiplerine vermeyip onunla zulme yardım ederse, o zaman deriz ki: Bu adamın sultandan birşey alıp, fakirlere dağıtması, o malı sultanın elindebırakmasından daha evlâdır.
İşte bazı âlimler böyle fikir yürütmüşlerdir. Bu fikrin gereği ileride gelecektir ve selefin sultandan aldıkları da böylece tefsir edilmelidir. Bunun içindir ki İbn Mübarek şöyle demiştir: 'Bizim zamanımızda sultanların hediyelerini kabul edip İbn Ömer ye Hz. Aişe'nin aldığını delil gösterenler, hiç de İbn Ömer ile Hz. Âişe'ye uymamaktadırlar. Çünkü İbn Ömer, aldığını dağıtmıştır. Hatta altmış bin dirhemi dağıttığı mecliste otururken kendisinden sadaka isteyen bir fakir için biraz önce mal verdiği bir kimseden borç istemiştir. Âişe validemiz de aynı şeyi yapmıştır'.
Câbir b. Zeyd'e (r.a) bir mal geldi. Onu kabul ederek sadaka verdikten sonra şöyle demiştir: 'Şunu kabul edip sadaka olarak dağıtmayı onların elinde bırakmaktan daha uygun gördüm'. İmam Şâfiî de (r.a) Hârun er-Reşid'den kabul ettiği hediyeyi böyle yapmıştır. Zira rivayet edildiğine göre, onu hemen Kureyş fakirle-rine dağıtmış hatta kendisi için bir habbe (para birimidir) dahi bırakmamıştır.
4. Dördüncü derece, sultandan aldığı malın helâl olduğunu kesinlikle bilmemek ve alınanı fakirlere dağıtmamaktır. Fakat malının çoğu helâl olan sultandan almaktadır. İşte sahâbe ve tâ-
biin zamanında hulefa-i râşidinden sonra halifelerin durumu bu idi. Onların malının çoğu haram değildi. Böyle olduğuna Hz. Ali'nin sözü de delâlet eder. Zira Hz. Ali şöyle demiştir: 'Onun aldığı helâl mal, haramdan daha fazladır'. Bu şekilde almayı âlimlerden bir cemaat caiz görmüştür. Bu cemaatin mesnedi ise,
malın çoğunun helâl olmasına dayanmaktadır. Biz ise, fertler hakkında bu meselede tevakkuf ederek herhangi bir hükme varmadık. Sultanın malı ise, had ve hesabı olmayan bir mala daha fazla benzemektedir. Bu bakımdan herhangi bir müctehidin o malın haram olduğunu bilmediği zaman helâlin fazla olmasına dayanarak o malın alınmasının caiz olduğuna dair ictihad etmesi, uzak bir ihtimal değildir. Biz malın çoğu haram olduğu zaman böyle bir hükme varmayı menettik.
Sen bu dört dereceyi anladığın zaman kesinlikle bileceksin ki, zamanımızdaki zâlimlerin verdiği maaşlar o zaman alınan malların yerine geçmez, O zamankiler zamanımızdaki maaşlar ve atiyyelerden iki kesin cepheden ayrılmaktadır:
1. Zamanımızdaki sultanların mallarının tamamı veya çoğu haramdır. Nasıl haram olmasın? Oysa helâl mal, sultanlar için fey ve ganimetten gelen mallardır. Böyle bir malın varlığı ise, bu zamanda sözkonusu değildir. Bu malların bir çoğu sultanın eline geçmez. Bu bakımdan sultanların elinde haraçtan başka birşey
kalmamıştır. Bu zamandaki haraç ise, çeşitli zulüm yollarından alınır. Oysa böyle alınan haraç da helâl değildir. Zira haraç alanlar, alınan miktar ve haracı verenin hakkındaki dini çizgiyi aşmaktadırlar. Haraç karşılığında haracı verene va'dedilen yatırım yerine getirilmemektedir. Bütün mallardan sonra sen bu
alınan haracı, müslümanlardan tahsil edilen vergi, müsadere edilen mallar, alınan rüşvet ve zulmün çeşitlerine nisbet ettiğin zaman, bu haraç onların binde biri olmaz.
2. Geçmiş asırdaki zâlimler, raşid halifeler zamanına yakın olduklarından ötürü zulmettiklerini idrâk edip ondan korkmaktaydılar.Zâhir ve bâtında sahâbe ve tâbiinin kalplerini kazanmaya gayret sarfederlerdi Sahâbe ve tâbiînin kendilerinden atiyye ve hediyeler kabul etmelerine âzamî gayret gösterirlerdi. Sahabe ve tâbiîn istemeden ve boyun eğmeden, o zamanki yöneticiler kendiliğinden onlara hediyeler gönderirdi. Hatta sahâbîler ve tabiin hediyelerini kabul ettiğinden dolayı yöneticiler onlara minnettar olur, bu duruma sonsuz bir şekilde sevinirlerdi. Sahâbî ve tâbiîn de yöneticilerden aldıkları hediyeleri fakirlere dağıtır, yöneticilerin fâsid hedeflerinde yöneticilere yardımcı olmaz, onların meclislerine gitmez, etraflarındaki topluluğu, katılmak suretiyle çoğaltmazlardı ve onların saltanatlarının devam etmesini sevmez ve istemezlerdi. Aksine aleyhlerinde bedduâ ederlerdi. Aleyhlerinde alabildiğine tenkid savurarak konuşurlardı. Yöneticilerin yaptığı kötülükleri açık ve sert bir şekilde reddederlerdi. Bu bakımdan yöneticilerden aldıkları hediyeler karşılığında, yöneticiler için dinlerinden tâviz vereceklerinden korkulmazdı. Onların idarecilerden hediye kabul etmelerinde hiçbir zaman sakınca yoktu. Şimdi ise, sultanlar ancak kullanabilecekleri ve kendilerine yağcılık yapabilecek karakterde olup çirkin amellerine yardımcı olanlara, meclislerinde kaypaklık gösterenlere daima yapmacık bir şekilde duâ, medh ve senâda bulunanlara huzur-larında ve gıyablarında kendilerini tezkiye edip ifrat derecesinde övenlere atiyye ve hediye verirler. Eğer sultanın hizmetine koşmazsa, onu övüp duâda bulunmazsa, idareye yardım etmezse, onun yaptığı kötülükleri, kabahatlerini ve zulmünü örtmezse, sultan ona bir tek dirhem dahi vermez. Hatta o adam İmam Şâfiî'nin âyârında bir kimse olsa dahi...
Bu bakımdan şu zamanda bu mahzurlara götürdüğü için sultanların malının kesin olarak helâl olduğu bilinmediği takdirde onlardan hediyeler kabul etmek câiz olamaz. Acaba haram olduğu bilinen veya haram olduğu hakkında şüphe edilen bir mal nasıl helâl olur? Bu bakımdan onların hediyelerini alıp kendisini sahâbe ve tâbiîne benzeten bir kimse, âdeta melekleri demircilere benzetmiş olur! O halde, onlardan mal almak, onlarla haşr ü neşr olmaya, onların isteklerini gözetmeye, hizmetlerine koşmaya, zilletlerini kabullenmeye, kendilerini övmeye, kapılarına sık sık gidip gelmeye yol açıp muhtaç etmektedir. Oysa bu bölümden sonra beyan edeceğimiz gibi, bütün bunlar günahkârlıktan başka birşey değildir. O halde, daha önce söylediklerimizden sultanların mallarının durumu, helâl olan ve olmayan kısımları anlaşıldı. Faraza bîr insanın, müstehak olduğu ve evinde oturduğu halde o malın kendiliğinden ona geldiğini, o malı elde etmesi için herhangi bir memuru aramadığını ve onun hizmetinde bulunmadığını, onu övmediğini ve onun yardımına koşmadığını tasavvur edersek, o zaman böyle bir insanın bu kabil malı alması haram değildir. Fakat gelecek bölümde belirteceğimiz mânâ ve sebeplerden ötürü böyle bir malı kabullenmek dahi mekruhtur!
İki
Biz alınan malı müminlerin faydasına sarfedilen maldan farzedelim. Fey malının beşte dördü ve miras malları gibi... Zira bu malların dışında kalan mallardan hak sahipleri için tâyin edilmiş kısımlar eğer vakıftan veya sadakadan veya feyin beşte birinden veya ganimetin beşte birinden, sultanın ihya ettiği sahipsiz arazi
den veya satın aldığı maldan edindiği özel mülkiyetinden olursa sultan bunların dilediği miktarını dilediği kimseye verebilir. Ancak zâyi olan ve toplumun yararına sarfedilen mallar hakkında düşünmek gerekir. Bu gibi malların ancak kendisinde umumî maslahat bulunan ve çalışmaktan âciz bulunduğundan ötürü muhtaç olan bir kimseye sarfedilmesi caizdir. Kendisinde maslahat olmayan zengine gelince, ona devlet hazinesinin malını sarfetmek caiz değildir. Her ne kadar âlimler bu hususta ihtilâf etmişlerse de doğru olan fetva budur. Hz. Ömer'in sözünde, her müslümanın müslüman olduğundan ve müslümanlarm sayısını çoğalttığından beytülmal'de hakkı bulunduğuna işaret eden delil vardır. Fakat bununla beraber Hz. Ömer, bütün müslümanlara beytülmal'ı taksim etmiyordu. Aksine birtakım özel sıfat ve nitelik-lere sahip olanlara veriyordu.
Bu bakımdan bu sabit olduğu zaman hükmü şöyledir: Bir zât ki, herhangi bir işle görevlendirildiğinde o görevi yerine getirir, onun faydası bütün müslümanların olur, bu zat nafakası için çalıştığı takdirde yüklendiği görevi yerine getiremeyecektir. İşte böyle kimse için, yetecek kadar beytülmâl'de hak (maaş) vardır.. Bütün ulema bu durumun içine dahildir. Ulemadan gayem dinin maslahatlarıyla ilgili bulunan fıkıh, hâdis, tefsir ve kırâat ilimlerini bilenlerdir. Hatta muallimler, müezzinler ve bu ilimlerin öğrencileri de bu târifin içine girerler. Çünkü bu kimselerin nafakaları beytülmal'den karşılanmadığı takdirde ilmî gelişmeye imkân bulamazlar. Bir de bunun altına ummallar da girer. Ummallar, o kimselerdir ki, dünyanın maslahatları onların çalışmalarına bağlıdır. Onlar paralı askerlerdir. Memleketi kılıçlarıyla düşmanın, zâlimin ve İslâm düşmanlarının saldırganlıklarından koruyan askerlerdir.
Kâtibler, muhâsibler, vekiller ve haraç divanının tertibinde kendisine ihtiyaç olan herkes bu târife dahildir ve beytülmâl'den yetecek kadar nafakasını almalıdır. Haraç divanını (devletin gelir ve gider kaynaklarını) tertip ve tedvir etmekte kendisine ihtiyaç duyulanlardan gaye; helâl mallar üzerine çalışan ve geliştirenlerdir. Haram mallar üzerinde çalışanlar ise, bu kayda dahil değildirler. Zira beytülmâl'in serveti müslümanların menfaat ve maslahatı içindir. Bu ise ya din veya dünya ile ilgilidir. Bu bakımdan âlimlerle din korunur askerlerle dünya korunur.
Din ile idare ikizdirler. Birisi diğerinden müstağni değildir. Yâni biri diğeriyle korunur. Doktor da buna dahildir. Her ne kadar doktorun ilmine dinî bir iş bağlı değilse de, onun ilmine bedenin sıhhati bağlıdır. Din ise, bedene bağlıdır. Bu bakımdan doktor için ve bedenlerin maslahatı veya memleketin maslahatı için muhtaç olunan ilimlerde doktorun yerine geçecek bir kimse için, bu mallardan maaş ayırmak caizdir ki, bunlar müslümanların tedavisinde tam mânâsıyla imkân sahibi olsunlar. Benim gayem; müslümanları ücretsiz tedavi eden doktordur. (Yâni devlet kasasından maaş alan doktor). Bu kimselerin devlet hazinesinden istifade etmeleri için ihtiyaç sahibi olmaları şart koşulmaz. Aksine zengin olsalar bile kendilerine maaş vermek caizdir. Çünkü Hulefâ-i Râşidîn, muhacirlere ve ensara verirlerdi. Oysa muhacirler ve ensar ihtiyaç sahibi de değildiler.
Bu kimselerin muhtaç olmaları şart olmadığı gibi, kendilerine verilen miktarın sınırı da yoktur. O miktarın tahdid ve takdiri dev-let başkanının ictihadına bağlıdır. Devlet başkanı fazla verip onları zengin edebildiği gibi, kısıtlama da yapabilir. Kısıtlama yapıp sa-dece günlük yaşantılarının gereğini verebilir ve bütün bu durum-larda hazinenin fakirlik ve zenginliğini de hesaba katmak mecbu-riyetindedir. Hz. Hasan, Muaviye'den bir defada dörtyüz bin dir-hem para almıştır.
Hz. Ömer (r.a), bir cemaate senede eritilmiş hâlis gümüşten yapılan oniki bin dirhem verirdi. Hz. Âişe (r.a) bu oniki bin dirhem alanların defterinde kayıtlı idi. Başka bir gruba da onar bin dirhem veriyordu. Üçüncü bir gruba da altışar bin dirhem veriyordu. İşte böylece herkesin mertebe ve derecesine göre devlet hazinesinden maaşı dağıtılıyordu. İşte bu mal, bu kimselerin malıdır. Bir dirhemi kalıncaya kadar onlara verilir. Eğer devlet başkanı içlerinden birine bol bir mal verirse, ona bu şekilde vermesinde sakınca yoktur. Böylece sultan da beytülmal'dan özel sıfatlar ve niteliklere (âlimler, sâlihler ve şerifler gibi) sahip bulunan kimseleri hediye ve atiyyelere garkedebilir. Selef devrinde de bu yapılırdı. Fakat en uygunu sultan bunu yaparken toplumun yararına bakmalıdır. Ne zaman ki, sultan bir âlimi veya herhangi bir kahramanı bir hediye ile taltif ederse, onun bu yaptığında insanları teşvik ve o hediyeye mazhar olan kimsenin yaptıklarına tergib ve kendilerini ona benzetmeye çalışmaya sevketme vardır. İşte hediye ve atiyyelerin faydası budur. Bütün bunlar sultanın ictihadına bağlı durumlardır. Ancak zâlim sultanların iki hususu dikkate alınıp, incelenmeye değer: Birincisi, zâlim sultana gereken, saltanatından vazgeçmektir. O ya azledilmiş veya azli vâcibdir. Bu bakımdan hakikatte sultan olmayan bir kimsenin elinden hediye, atiyye, maaş gibi paraların alınması nasıl caiz olur?
İkincisi, zâlim sultan verdiği mal ile hazinede hakkı olan herkesi bu maldan istifade ettirmez. Bu bakımdan nasıl olur da fertlerin böyle bir sultandan hediye almaları caiz olur? Acaba bu fertlerin hisselerine düştüğü kadarını bu sultandan almaları caiz midir veya hiç almamaları mı gerekir veyahut herkes bu sultan tarafından verilen miktarı almalı mıdır? Birincisine gelince... Bizim görüşümüz şudur: Kişi hakkını almaktan menedilemez. Çünkü zâlim ve câhil sultana taht ve taç yardım ettikçe onu saltanattan uzaklaştırması çok zordur. Böyle zor oldukça onu yerinde bırakmak ve ona itâat etmek tıpkı âdil emirlere itâat etmek gibi, farz olur. Zira idarecilere itaatsızlık etmenin, onların yardımından el çekmenin yasak olduğunu belirten birçok emir ve yasaklar rivayet edilmiştir. Bu bakımdan bizim kanatimiz şudur:
Hilâfet, Abbâsoğulları'ndan hilafeti yürütmeyi va'd eden zât için geçerli ve oluşmuştur. Velâyet ise, memleketin çeşitli bölgelerinde bulunan ve halifeye biat eden sultanlar için geçerlidir. Biz, Kadı Ebu Tayyib'in Bâtınîlerden olan râfızî gruplarının tamamına cevap teşkil eden Keşf'ul-Esrar ve Hetk'ul Estar kitabından özetlediğimiz (ve Abbâsî halifelerinden Müstezhirbillâh adına izafeten) elMüstezhirî adını verdiğimiz eserimizde; maslahatın âmil ve sebebine işaret eden delilleri zikretmiştik. En öz ve kısa söz şudur: Biz, sultanlar hakkında sıfatları ve şartları dinî ve dünyevî meziyetlere bakarak gözetiriz. Eğer zamanımızdaki velâyetlerin bâtıl olduğuna hükmedersek, o zaman maslahatların tamamı esasında bâtıl olmuş olur. Acaba kâr için sermaye nasıl elden çıkarılır? Zamanımızdaki velâyetler ancak şevket ve kuvvete tâbidirler. Bu bakımdan şevket (ve kuvvet) sâhibi kime bîat etmişse, halife odur ve her kim kuvvet ve şevketiyle müstakil olmuşsa aynı zamanda halifeye de itâat ediyorsa, hutbenin aslında ve sikkede bu kimse hükmü geçerli bir sultandır. İslâm diyarının çeşitli bölgelerinde bulunan kadılar ise, hükümleri geçerli birer vilâyet sahibidirler. Bu hususun tedkik ve tahkikini imamet hükümleri bölümünde el İktisad fi'l-İtikad adlı eserimizde zikretmiştik. Bu bakımdan burada onu uzatmaya ihtiyaç yoktur.
Diğer müşkilata gelince... O müşkilat şudur: Sultan, verdikle-riyle bütün hak sahiplerini faydalandırmadığı zaman sultanın lût-funa mazhar olan bir ferdin kendisine verilen malı alması caiz midir, değil midir? İşte bu mesele ulemanın dört şekilde mütalâa edip ihtilâf ettikleri bir meseledir:
1- Bazı âlimler aşırıya kaçarak demişlerdir ki; ferdin sultandan aldığı herşeyde bütün müslümanlar ortaktır. Fert, kendi payına düşen bir danik midir veya bir habbe midir bilemez. (Bu iki
terim de para birimleridir). Bu bakımdan fert, sultanın verdiğinin hepsini terketmelidir.
2- Başka bir grup, sadece günlük nafakası kadar sultanın verdiğinden alabilir. Çünkü kişi bu miktara müstehaktır. İhtiyacı olduğu için bütün müslümanlara bu miktarı vermek sultana düşer demiştir.
3- Başka bir grup dedi ki: Kişi bir senelik nafakasını sultandan alabilir. Çünkü hergün gidip o gün yetecek kadar nafakasını almak zor bir şeydir. Aynı zamanda kişinin bu malda hakkı vardır. O halde kişi nasıl olur da bu hakkı terkedebilir?
4- Diğer bir grup da dedi ki: Kişiye verilen miktarı alır. Zulme uğramış olanlar ise geri kalanlardır. Bu fetva kıyasın ta kendisidir. Çünkü sultanın elindeki mal, ganimet malının ganimetçiler arasında ve miras malının da vârisler arasında müşterek olduğu gibi, bütün müslümanlar arasında müşterek bir mal değildir.
Çünkü ganimet malı ganimetçilerin, miras malı da vârislerin mülkü olmuştur. Oysa sultanın elindeki mal ise, müslüman fertlerin mülkü olmamıştır. Hatta müslümanlardan Beytülmal'deki servet aralarında taksim olunmadan önce biri ölürse, hayatta iken payına düşen Beytülmal'deki malı, onun vârislerine miras
olarak kalmaz. Beytülmal'deki hak, tayin edilmiş bir hak değildir. Ancak kabzedildiği takdirde tayin olunur. Hazinedeki mal, sadakalar gibidir. Ne zaman ki fakirlere sadakalardan olan payları verilirse, o zaman onların mülkü olur. Mal sahibi, diğer sınıflara zulmeden bir kimse tarafından hakkı verildiği takdirde, onların hakkını vermiyor diye hakkını almaktan çekinmez. Hüküm böyledir. Adama bütün mal verilmeyip de maldan öyle bir miktar kendisine verilmiştir ki, şayet bütün sınıflara vermekle beraber kendisine tercihen verilseydi onu alması caiz olurdu. Çünkü vermekte tercih fazlası caizdir, Hz. Ebubekir beytülmal'den dağıtırken eşit bir şekilde verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer kendisine müracaat ederek neden böyle yaptığını sorduğunda Hz. Ebubekir şu cevabı verdi: İnsanların fazileti ancak Allah nezdindedir. Dünya ise azıktır'.
Hz. Ömer halife olduğu zaman Âişe validemize oniki bin, Cüveyriye validemize altı bin dirhem vermek suretiyle atiyyede aralarında farklılık gözetti, Safiyye validemize de Cüveyriye validemiz gibi altı bin dirhem verdi. Hz. Ömer sadece Hz. Ali'ye mahsus olarak bir arazi verdi. Hz. Osman da (r.a) Sevad'dan (Irak arazisinin bir parçası) beş cennet (veya habbat) ayırarak Hz. Ali'ye onları tahsis etti. Hz. Ali de halifenin tahsisini kabul ettiği gibi ashab da buna itiraz etmediler. Bütün bunlar caizdir. Çünkü bu konu ictihada bağlıdır. Bu, öyle ictihadlardandır ki onların hakkında 'Her müctehid musibdir' denir. Bu ictihadlar, hakkında belli nass olmayan her meselede olur ve aynı zamanda, o meseleye yakın diğer bir mesele yoktur ki, bu mesele açık bir kıyas ile onun mânâsını taşımış olsun. Bizim üzerinde durduğumuz bu mesele ile içki cezası meselesi gibi... Ashab içki içene, kırk değnek vurdukları gibi seksen değnek de vurmuşlardır. Bütün bunlar sünnet ve haktır. Ebubekir ve Ömer'in ikisi de ashabın ittifakıyle isabet etmişlerdir. Zira Hz. Ömer'in zamanında az alan bir kimse Hz. Ebubekir'in zamanında almış olduğu maldan, Ömer'in zamanında Fâdıl'a hiçbir şey geri vermemiştir. Fâdıl da Ömer'in zamanında fazlın kabulünden imtina etmemiştir. Bütün sahâbîler buna iştirak etmişlerdir ve bu iki görüşün ikisinin de hak olduğuna inanmışlardır. Bu bakımdan bu cins ictihadların isabetli olduğu ihtilâflara umumî bir düstur olmalıdır. Fakat hakkında belli bir nass olan meselede veya açık bir kıyas yapılması mümkün olan meselede müctehid gaflete gelerek veya kötü reyinden ötürü onun hakkındaki nasstan habersizce o nass da müctehidin hükmünü yıkacak kuvvet ve kudrette ise, biz böyle bir mesele için burada müctehidlerin hepsi isabet etmiştir' diyemeyiz. Aksine burada hangi müctehid nassa veya nassın mânâsında bulunan delile isa-bet etmişse, ancak o isabetlidir. Bunun toplamından şu netice çıkar: Her kim, din veya dünya maslahatlarıyla ilgili sıfat ile muttasıf ve özel bir gruptan ise, aynı zaman da sultandan hediye, zekât veya haraç mallarından maaşlar almışsa, o sadece bu maaşın yüzünden fâsık sayılmaz. Ancak zâlim sultanlara aynı zaman da hizmet edip yardımcı olursa, onların huzuruna girip çıkar, onları ifrat derecesinde över ve benzeri çirkin hareketlerde bulunursa fâsık olur! Bu çirkin hareketler ki, sultandan mal alanların çoğu ileride beyan edeceğimiz gibi onlardan kendisini kurtaramaz. (Onlar kişinin fâsık olmasına vesile olurlar.)
78) İmam Şâfii'ye göre Irak'ta arazileri işletenler o arazileri icar etmiş kimselerdir. Çünkü Hz. Ömer, ganimetçilerin kalbini hoş etmek için o ara iyi icara vermiştir. Ebu Hanife'ye güre, Sevad arazisi ile cebren fethedilmiş ve ahalisi üzerinde bırakılmış her memleketin arazisi veya sulhen fethe-dilmiş memleketin arazisi haracı verilen arazidir. Çünkü Hz. Ömer Sevad'ı (Irak'ı) fethettiği zaman orada yaşayanlara sahabîlerin huzurunda haraç bağlamıştır. Amr b, As, Mısır'ı fethettiği zaman yine Hz. Ömer ve sahabe oraya haraç konmasında ittifak etmişlerdir. Irak arazisi, işletenlerin mül-küdür. Ancak onun haracı devlete verilmelidir. (İthaf 'us-Saade, VI /III)
79) el-Ecda'nm oğludur. Hemedanlıdır. Tâbiin-i kirâmdandır. Şâyân-ı iti-ma, fakih, âbid bir kimsedir.
80) Müslim ve Buhârî, (Numan b. Beşir'den)
81) İmanı Şâfiî, Müsned, (Tâvus'tan mürsel olarak)
82) Müslim ve Buhârî, (Ukbe b. Âmir'den)
83) Müslim, (İbn Ömer'den)
islam