Yeni

Tevazu'nun Fazileti


Tevazu'nun Fazileti

Hadîsler
Affetmekten dolayı Allah Teâlâ, kulunu izzet yönünden yükseltir. Hiçbir kul yoktur ki Allah için tevazu göstersin de Allah onu yüceltmesin!30
Hiçbir kul yoktur ki, onunla beraber iki melek bulunmasın! O kulun ağzında (manevî) bir gem vardır. Melekler onu o gemle zaptetmektedirler. Eğer kul nefsini yüceltirse o gemi, ikisi birden çekerler. Sonra derler ki: 'Ey Allahım! Onu alçalt!' Eğer mütevazi olursa, şöyle dua ederler: 'Ey Allahım! Onu yücelt!31
Cennet o kimseye olsun ki zillet ve meskenet olmaksızın tevazu gösterir. Helâlinden kazandığı malını infak eder. Zillet ve meskenet ehline merhamette bulunur, Fıkıh ve hikmet ehliyle haşır-neşir olur.32
Ebu Seleme el-Medinî, babasından, o da babasından rivayet ediyor. Hz. Peygamber (s,a) Kuba'da, oruçlu olduğu halde yanımızda bulunuyordu. Biz iftar edeceği zaman kendisine bir bardak süt ge-tirdik. O sütün içine biraz da bal koyduk. Sütü tattığı zaman balın tadını hissetti ve şöyle dedi: 'Bu nedir? Biz 'Ey Allah'ın Rasûlü! Süte biraz bal karıştırdık!' dedik. Bunun üzerine süt bardağını elinden yere koyarak şöyle buyurdu:
Dikkat ediniz! Ben bunun içilmesini haram kılmıyorum. (Fakat) kim Allah için tevazu gösterirse, Allah onu yüceltir. Kim gururlanırsa, Allah onu alçaltır. Kim tutumlu hareket ederse, Allah onu zengin eder. Kim israf ederse Allah onu fakir eder. Kim Allah'ı daha çok zikrederse, Allah onu sever.33
Rivayet ediliyor ki, Hz. Peygamber (s.a) evinde birkaç ashabıyla beraber yemek yerken bir dilenci kapıya geldi. Dilencide bir ak-saklık vardı. Hz. Peygamber, onun içeriye girmesine izin verdi. İçeri girince Hz. Peygamber (s.a) onu dizine oturttu. Sonra kendisine yemesini söyledi. Kureyş'ten bir kişi bundan alınarak sıkıldı. Bilâhare o kişi, o dilenci gibi topal olduktan sonra öldü.34
Rabbim beni kul ve rasûl olmak veya sultan ve nebî35 olmak arasında serbest bıraktı. Ben hangisini seçeceğimde mütereddit kaldım, başımı dostum Cebrail'e (a.s) doğru kaldırıp bakınca bana 'Rabbine karşı mütevazi ol!' dedi. Bunun üzerine 'Kul ve Rasûl olmayı istiyorum!' dedim.36
Allah Teâlâ, Musa'ya (a.s) vahiy gönderip şöyle buyurmuştur: 'Ben ancak benim azametime tevazu gösteren, mahlûklarıma karşı büyüklük taslamayan, kalbine korkumu yerleştiren, gününü zikrimle geçiren, benim için nefsini şehvetlerden koruyan kimsenin namazını kabul ederim'.
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Kerem, takva demektir. Şeref, tevazu demek, yakîn ise zenginlik demektir.37
Mesih İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Ne mutlu dünyada mütevazi olanlara... Onlar kıyamette minberlerin sahipleridirler. Ne mutlu dünyada insanların arasını bulanlara... Onlar kıyamet gününde Firdevs'i elde ederler... Ne mutlu dünyada kalplerini pâk edenlere... Allah Teâlâ kıyamette onlara lûtuf ve merhametiyle bakar.
Allah Teâlâ bir kulu İslâm dinine hidayet ettiği, suretini güzelleştirdiği, kendisini ayıp sayılmayan bir yerde yerleştirdiği ve bununla beraber kendisine tevazu'yu rızık olarak verdiği zaman, bu kul Allah'ın seçtiği (kimseler)dendir.38
Dört haslet vardır. Allah onları sevdiği kimseye verir: Birincisi sükûttur. Sükût ibâdetin evvelidir, İkincisi Allah'a tevekkül etmektir. Üçüncüsü tevazudur. Dördüncüsü ise dünya hakkında zühddür.39
İbn Abbas (r.a) Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet ediyor:
Kul tevazu gösterdiği zaman Allah onu yedinci göğe yüceltir.40
Tevazu, kulu yücelik yönünden geliştirir. Bu bakımdan siz tevazu gösteriniz ki Allah size rahmet etsin!41
Hz. Peygamber (s.a) yemek yiyordu. Bu arada siyah, yüzü çiçekli ve çiçekleri kabuk tutmuş bir kişi çıkageldi. Adam kimin yanına otursa, o adam onun yanından kalkıp uzaklaşıyordu. Hz. Peygamber onu yanına oturttu.42
Kişinin aile efradının ihtiyacını gidermesi ve nefsinden de kibri defetmesi benim hoşuma gider.43
Birgün ashabına şöyle buyurmuştur: 'Ne oluyor ki sizin üzerinizde ibâdetin halâvetini görmüyorum?' Ashab-ı kirâm İbâdetin halâveti nedir?' deyince, Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: 'Tevazudur'.44
Benim ümmetimden mütevazi kimseleri gördüğünüz za-man, onlara tevazu gösteriniz. Mütekebbirleri gördüğünüz zaman onlara karşı kibirleniniz. Çünkü böyle yapmanız, onlar için zillettir.45
Ashab'ın ve Âlimlerin Sözleri
Hz. Ömer (r.a) şöyle demiştir: "Kul, Allah için tevazu gösterdiğinde Allah onun hikmetini artırır, vekili bulunan melek şöyle der: 'Yücel! Allah seni yüceltsin!' Gururlandığı ve haddini aştığında ise, Allah onu yere batırırcasına alçaltır ve melek ona der ki: 'Alçal! Allah seni alçaltsın!' Bu kimse nefsinde büyük, halkın gözünde küçüktür. Hatta bu kimse halkın gözünde, domuzdan daha hakirdir!"
Cüreyr b. Abdullah el-Bücelî şöyle anlatıyor: Bir ağacın altında ekmek dağarcığını kendisine gölge yapıp yatan bir kişi vardı. Güneş dağarcığı geçmişti. Bunun üzerine ben dağarcığı onun üzerine örttüm. Sonra kişi uyandı. Baktım ki o kişi, Hz. Peygamber'in ashabından Selman-ı Fârisî'dir. Ben ona yaptığımı söyledim. Bana nasihat olarak şunu söyledi: 'Ey Cüreyr! Dünyada Allah için tevazu göster! Çünkü dünyada Allah için mütevazi olan bir kimseyi Allah kıyamet gününde yüceltir! Ey Cüreyr! Kıyamet gününde ateşin zulmetinin ne olduğunu biliyor musun? O, insanların dünyada bazısının bazısına yapmış olduğu zulümdür!'46
Hz. Aişe (r.a) şöyle demiştir: 'Muhakkak sizler, ibâdetin en üs-tünü olan tevazudan gafil bulunuyorsunuz!'
Yusuf b. Esbat şöyle demiştir: 'Takvanın azı, ibâdetin çoğunun yerine geçer. Tevâzunun azı, fazla gayretin yerine geçer'.
Kendisine tevazunun mânâsı sorulduğunda, Fudayl b. Iyaz şöyle demiştir: 'Tevazu demek, senin hakka karşı alçalman ve hakkı kabul etmen demektir. Eğer hakkı bir çocuktan veya insanların en cahilinden dinlesen bile kabul etmelisin!'
İbn Mübarek şöyle demiştir: 'Tevazunun başı dünya nimetinde senden aşağıda olanın yanında nefsini alçaltmandır. Böyle yapmakla dünyalığından ötürü bu zata herhangi bir üstünlüğün olmadığını bilmiş olursun. Dünyalıkta senden üstün olana karşı nefsini yüceltmendir ki onun dünyasından ötürü sana bir üstünlüğü olmadığını öğrenmiş olasın!'
Katâde şöyle demiştir: 'Kime mal veya güzellik veya elbise veya ilim verilirse, o da bu hususta tevazu göstermezse bu nimet, kıyamet gününde onun için vebâl olur'.
Allah Teâlâ, Hz. İsa'ya şöyle vahiy gönderdi: 'Seni herhangi bir nimetle nimetlendirdiğim zaman o nimeti tevazu göstermek suretiyle karşıla! Bu takdirde o nimeti senin için tamamlarım!'
Kâ'b şöyle der: 'Allah (c.c) dünyada bir kuluna herhangi bir nimeti ihsan eder, o kul da o nimetten dolayı Allah'a teşekkür eder, o nimetten dolayı Allah'a karşı tevazu gösterirse, muhakkak Allah ona, dünyada o nimetin faydasını gösterir, ahirette o nimetten ötürü derecesini yüceltir. Allah Teâlâ dünyada bir kuluna, herhangi bir nimeti ihsan ettiği halde, o kul o nimetin şükrünü edâ etmez ve ondan ötürü Allah'a karşı tevazu göstermezse, Allah Teâlâ dünyada onun faydasını o kuldan menettiği gibi, ona cehennemden bir pencere açar. Dilerse ona azap eder, dilerse azabından vazgeçer.
Abdülmelik b. Mervan'a şöyle denildi: 'Kim daha fazla faziletlidir?' Abdülmelik 'Gücü ve kuvveti olduğu halde tevazu gösteren isteği olduğu halde dünyaya karşı zâhidlikte bulunan, muktedir olduğu halde nefsinin yardımını terkeden kişi' diye cevap verdi.
İbn Semmak, Harun Reşid'in huzuruna girip şöyle dedi:
-Ey mü'minlerin emîri! Şerefinin içinde gösterdiğin tevazu senin için şerefinden daha şereflidir.
-Senin sözlerin ne kadar da güzel!
-Ey mü'minlerin emîri! Allah'ın yaradılışında bir güzellik,nesebinde bir şeref, malda genişlik ihsan ettiği kişi, güzelliğinde hafif davranır, malından muhtaçlara yardımda bulunursa, o kimse Allah divanında, Allah'ın hâlis velîlerinden yazılır.
Bunun üzerine Hârun Reşid bir kâlem ile kâğıt istedi ve bunu eliyle yazdı.
Süleyman b. Dâvud (a.s) sabahleyin dışarıya çıktığı zaman zenginlerin ve eşrafın yüzüne baka baka yanlarından geçer, fakirlere gelirdi. Onlarla beraber oturur ve şöyle derdi: 'Fakir (kendi nefsini kastediyor) fakirlerle beraberdir'.
Biri şöyle demiştir: 'Nasıl ki zenginlerin seni kirli elbiselerle görmelerini istemiyorsan, fakirlerin de seni lüks elbiseler içerisinde görmesini isteme!'
Yunus b, Abîd, Eyyub es-Sahtıyanî ve Hasan Basrî bir araya gelip tevazu meselesini müzakere ettiler. Hasan onlara dedi ki: Tevazu'nun ne olduğunu bilir misiniz? Tevazu senin evinden çıktığında rastladığın her müslümanın senden üstün olduğunu düşünmendir'.
Mücâhid de şöyle demiştir: 'Allah Teâlâ, Nuh'un kavmini (Tûfan'da) boğduğu zaman, dağlar yükseldi.47 Ancak Cûdi dağı alçaldı ve tevazu gösterdi. Bu bakımdan Allah Teâlâ onu dağların üzerine çıkardı ve Nuh'un gemisinin onun üzerinde durmasını kararlaştırdı'.
Ebu Süleyman ed-Dârânî şöyle demiştir: 'Allah Teâlâ, Âdemoğullarının kalbine muttali oldu. Musa'nın kalbinden -tevazu yönünden- daha kuvvetli bir kalbe rastlamadı ve bundan dolayı da insanlar arasında Musa'yı kendisiyle konuşma şerefine yükseltti'.
Yunus b. Ubeyd Arafat'tan döndüğü zaman şöyle demiştir: "Ben Allah'ın hacılara merhamet etmesinden -eğer ben hacılarla beraber olmasaydım- şüphe etmezdim. Korkuyorum ki hacılar benden ötürü rahmetten mahrum olmuş olsunlar'.
Deniliyor ki: 'Mü'minin Allah katında en yüce olduğu an, nefsinin katında en alçak bulunduğu andır. Allah katında en alçak bulunduğu an da nefsinin yanında en yüce bulunduğu andır'.
Ziyad b. Abdullah en-Nemrî dedi ki: 'Tevazuu olmayan zâhid meyvesiz ağaç gibidir!'
Mâlik b. Dinar şöyle demiştir: "Eğer caminin kapısında dellal '(Ey camidekiler!) Sizin en kötü olanınız dışarıya çıksın!' diye bağırsaydı, yemin olsun, benden önce kapıya çıkan olmayacaktı.
Ancak benden daha güçlü ve çabuk olduğu için, benden önce dışarı çıkan kişi müstesna!"
Bu söz, İbn Mübarek'in kulağına gittiği zaman şöyle dedi: 'Mâlik, bu mârifetiyle Mâlik olmuştur'.
Fudayl b. Iyaz şöyle demiştir: 'Riyaseti seven bir kimse ebediyyen iflâh olmaz!'
Musa b. Asım şöyle demiştir: "Bizim yanımızda deprem oldu ve kırmızı rüzgâr (âfet) esti. Muhammed b. Mukatil'e gittim ve dedim ki: 'Ey Ebu Abdullâh! Sen bizim imamımızsm! Bizim için Allah'a yalvar!' Bunun üzerine ağlayarak şöyle dedi: 'Keşke sizin helâk olmanızın sebebi ben olmasaydım (bu bana yeterdi)'.
Bunun üzerine Hz. Peygamber'i rüyamda gördüm. Bana şöyle dedi: 'Muhakkak Allah, Muhammed b. Mukatil'in duası himmetiyle sizden bu felâketi kaldırdı!'
Bir kişi Şiblî'ye geldi, Şiblî kendisine dedi ki: 'Sen necisin?' (Böyle sormak Şiblî'nin âdetiydi ve bunun mânâsı 'senin halin nedir' demektir). Adam, Şiblî'ye cevap olarak şöyle dedi: 'Ben, B har-finin altındaki noktayım'. Bunun üzerine Şiblî ona 'Allah senin şahidini helâk etti. Sen nefsine bir kıymet mi veriyorsun?' dedi.
Şiblî konuşmalarının birinde dedi ki: 'Benim zilletim yahudinin zilletini muattal kıldı!'
Deniliyor ki: 'Nefsine kıymet verenin tevazudan nasibi yoktur!'
Ebu Fetih b. Şahref den şöyle rivayet ediliyor: 'Rüyamda Ali b. Ebî Talib'i gördüm. Ona 'Ya Ebu Hasan! Bana nasihatta bulun!' dedim. Dedi ki: 'Fakirlerin meclislerinde zenginlere tevazu ne güzel yakışır! Eğer bunu Allah'ın sevabına nail olmak için yapıyorlarsa..'
Bundan daha güzeli Allah'a güvenerek zenginlere karşı fakirlerin böbürlenmesidir.
Ebu Süleyman ed-Dâranî şöyle demiştir: 'Kul nefsini bilmedikçe mütevazi olamaz!'
Ebu Yezid şöyle demiştir: 'Kul, halk arasında kendisinden daha şerli bir kimsenin bulunduğunu sandıkça mütekebbirdir'. Bunun üzerine Ebu Yezid'e denildi ki: 'O halde, kul ne zaman mütevazi olabilir?' Ebu Yezid şöyle cevap verdi: 'Kendine bir makam ve değer vermediği zaman. Çünkü rabbini ve nefsini bilmesi nisbetinde insanlar tevazu gösterdiği zaman mütevazi sayılır'.
Ebu Süleyman ed-Dârânî şöyle demiştir: 'Eğer bütün insanlar beni kendi kendimi düşürdüğüm gibi düşürmek hususunda birleşse buna güçleri yetmez'.
İrve b. Verd şöyle demiştir: Tevazu, şerefin tuzaklarından biridir. Her nimetten ötürü, o nimetin sahibine hased edilir. Ancak tevazu nimeti bunun dışındadır'.
Yahya b. Hâlid el-Bermekî dedi ki: 'Şerefli bir insan ibâdet yaptığı zaman tevazu gösterir. Alçak bir insan ibâdet yaptığı za-man büyür, gururlanır!'
Yahya b. Muaz 'Malıyla sana karşı kibirlenenlere karşı kibirlenmen tevazunun ta kendisidir!' dedi.
Deniliyor ki: 'Tevazu, bütün insanlarda güzeldir. Fakat zenginlerde daha güzeldir. Kibir bütün insanlarda çirkindir. Fakat fakirlerde daha çirkindir!'
Deniliyor ki: 'Ancak Allah'a karşı zelilliğini kabullenen bir kimse için izzet vardır. Allah'a karşı tevazu gösteren için yücelik, Allah'tan korkan için emniyet, Allah'ın azabından nefsini satın alıp kurtaran için kâr etmek sözkonusudur'.
Ebu Ali el-Cüzcânî (Cürcânî değil) dedi ki: 'Nefis kibir, hırs ve hasedle yoğrulmuştur. Bu bakımdan Allah kimin helâk olmasını irade ederse, ondan tevazu, nasihat ve kanaati meneder. Allah Teâlâ bir kimseye hayrı irade ederse, bu hususta ona lütûfta bulu-nur'.
O halde, kişinin nefsinde kibrin ateşi alevlendiği zaman tevâzu ona yetişir. Allah'ın yardımıyla onu söndürür, kişinin nefsinde hasedin ateşi alevlendiği zaman Allah'ın tevfikiyle nasihat ona yetişip onu durdurur, kişinin nefsinde hırs ateşi alevlendiği zaman, Allah'ın yardımıyla beraber kanaat ona yetişir (ve söndürür).
Cüneyd-i Bağdâdî'den rivayet edildiğine göre meclisinde bir cum'a günü şöyle dedi: Eğer bana Hz. Peygamber'den şöyle dediği rivayet edilmeseydi sizin için konuşmazdım:
Zamanın sonunda, kavmin önderi en rezilleri olacaktır.48
Yine Cüneyd-i Bağdâdî şöyle demiştir: 'Tevhid ehlinin katında, tevazu, tekebbürdür'.
Umulur ki bu sözden gayesi şudur: Tevazu göstermek suretiyle, kişi nefsini isbatlar, sonra düşürür. Muvahhid bir kimse ise, ne nefsini isbatlar, ne onu birşey olarak görür, ne de onu düşürmeye ve yüceltmeye hasret duyar!
Amr b. Şeybe'den şöyle rivayet ediliyor: Ben Mekke'de, Safâ ile Merve arasında bulunuyordum. Bir katıra binmiş, önünde hizmetçiler olan bir kişi gördüm. Baktım ki onlar halkı şiddetle uzaklaştırıyorlar. Bir zaman sonra tekrar dönüp Bağdad'a geldim. Köprünün üzerinde iken baktım yalınayak, başı kabak, saçları upuzun bir kişi yanıma geldi. Dikkatle onu süzdüm ve tedkik ettim. O bana 'Sana ne oldu ki beni böyle dikkatle izliyorsun?' deyince, ben cevap olarak dedim ki: 'Seni Mekke'de gördüğüm bir kişiye benzettim de ondan...' Bunun üzerine ben ona Mekke'de gördüğüm kişinin sıfatlarını saydım. O bana 'Ben o kişiyim!' dedi. Ona 'Allah sana ne yaptı (ki bu hale gelmişsin?)' dedim. Dedi ki: 'Halkın te-vazu gösterdiği bir yerde yücelik tasladım. Bu bakımdan Allah Teâlâ da halkın yüceldiği bir yerde (başkent Bağdad'ı kasdediyor) beni alçalttı'.
Muğîre b. Müslim dedi ki: 'Biz emirlerimizi tâzim ettiğimiz gibi, İbrahim en-Nehâî'yi de tâzim eder ve kendisinden korkardık. O şöyle derdi: 'Benim Kûfe'nin fakîhi olduğum şu zaman, ne kötü zamandır!'
Atâ es-Sülemî, gök gürültüsünü duyduğu zaman yerinden kalkar, otururdu. Sanki doğum sancıları çeken bir kadın gibi karnını tutar ve derdi ki: 'Bu yıldırımlar benim hatamdan dolayı size isabet ediyor! Keşke Atâ ölseydi de insanlar rahat etseydi!'
Bişr el-Hafî şöyle demiştir: 'Dünya âşıklarına selâm vermemek suretiyle onları selâmette bırakınız!' Yani onlara selâm vermemek, sizin için, selâm vermekten daha selâmetlidir.
Bir kişi, Abdullah b. Mübarek için dua etti ve dedi ki: 'Sen neyi umarsan Allah onu sana versin!' Bunun üzerine İbn Mübârek o
kişiye dedi ki: 'Ummak, mârifetten sonra olur! Mârifet bende ne gezer!'
Kureyşlilerden bir cemaat, günün birinde Selman-ı Fârisî'nin yanında övündüler. Selman şöyle dedi: Takat ben necis bir damla sudan yaratıldım. Sonra iğrenç bir leşe dönüşeceğim. Sonra mizana geleceğim, Eğer mizanım ağır basarsa ben şerefliyim. Eğer hafif olursa ben alçak ve kötüyümdür.'
Ebubekir Sıddîk (r.a) şöyle demiştir: 'Biz keremi takvada, zen-ginliği yakînde ve şerefi tevazuda bulduk!7
Kerîm olan Allah'tan hüsnü tevfîkini talep ederiz!
____________________
30)Müslim
31)Ukaylî, Zuafâ; Beyhakî, Şuab'ul-İman
32)Begavî, İbn Kaniğ ve Taberî
33)Bezzar
34)Irâkî bu hadisin aslına rastlamadığını söylemektedir.
35)Rasûl, kendisine müstakil şeriat verilen peygamber demektir. Başka bir
tâbirle Rasûl, ümmet sahibi peygamber demektir. Nebî ise müstakil bir
şeriata sahip değildir, kendisinden önceki peygamberin şeriatıyla amel eder.
Hz. Dâvud'un, Hz. Musa'nın (a.s) şeriatıyla amel ettiği gibi.
36)Ebu Yâ'lâ, (Hz. Aişe'den); Taberânî, (İbn Abbas'tan)
37)İbn Ebî Dünya, (mürsel olarak)
38)Taberânî, (mevkuf olarak)
39)Taberânî ve Hâkim
40)Beyhakî
41)İsfehanî, Terğib ve Terhib
42)Irâkî, hadîsi bu şekilde görmediğini kaydeder. Ancak Ebu Dâvud ve
Tirmizî Hz. Peygamber'in cüzzamlı bir kimse ile oturup yemek yediğini belirten bir hadîs rivayet etmişlerdir.
43)Hadîs-i Garib'dir.
44)Hadîs-i Garib'dir.
45)Hadîs-i Garib'dir.
46)Ebu Nuaym, Hilye
47) Yani her biri peygamberin ve mü'minlerin kendi üzerinde durmalarını istedi, ancak Musul'un yakınında bulunan Cûdî dağı böyle bir şerefe kendisinde liyakat görmediğinden o şerefe nâil oldu.
48) Tirmizî, (Ebu Hüreyre'den)

islam