Yeni

Tevbe'nin Tamamı, Şartları ve Hayatın Sonuna Kadar devamlılığı


Tevbe'nin Tamamı, Şartları ve Hayatın Sonuna Kadar devamlılığı

Biz tevbe'nin azim ve kasdî gerektiren bir pişmanlıktan ibaret olduğunu söyledik. O pişmanlığı, günahların insan ile sevdiğinin arasında perde olduğunu bilmek doğurur.
İlim, pişmanlık ve azmin her biri için devamlılık ve tamam olmak sözkonusudur. Bunların tamam olmalarının alâmeti, devamlılıklarının da şartları vardır. Bu bakımdan onları belirtmek gerekir. İlim, ilmi düşünmek, tevbe'nin sebebini düşünmek ve tedkik etmek demektir. Bu ileride gelecektir.
Pişmanlığa gelince, pişmanlık sevdiğinin elden kaçacağını hissettiğinde kalbin elem duyması demektir. Bunun alâmeti; hasretin, üzüntünün, gözyaşı dökmenin, ağlamanın ve düşünmenin meydana gelmesidir.
Bu bakımdan evlâdının veya nezdinde aziz olan bazı kimselerin başına gelen bir felâketi hisseden bir kimsenin musibeti ve ağlaması uzar. Acaba insanın nezdinde nefsinden daha aziz olan ne vardır? Ateşten daha şiddetli hangi felâket sözkonusudur? Felâketin gelişine günahtan daha fazla delâlet eden hangi şey vardır? Acaba Allah ve peygamberinden daha doğru olan hangi haber verici vardır? Eğer doktor denilen bir tek insan kişiye 'evladının hastalığı iyileşmeyen bir hastalıktır' ve 'evladın ölecektir' dese, derhal onun üzüntüsü artar. Bu bakımdan evladı nefsinden daha aziz, doktor da Allah'tan ve Hz. Peygamber'den daha sadık ve bilgin, bu üzüntü de ölüm ve ateşten daha şiddetli değildir.
Günahların Allah'ın öfkelendiğine delâlet etmesi, hastalığın ölüme delâlet etmesinden daha keskindir. Günahlarla ateşe maruz kalmak, hastalıkla ölüme mâruz kalmaktan daha şiddetlidir. Bu bakımdan pişmanlığın elemi ne kadar şiddetli olursa, günahların pişmanlıktan ötürü bağışlanması da o kadar fazla ümit edilir. Öyleyse pişmanlığın doğruluğunun alâmeti kalbin rikkati, gözyaşlarının fazlasıyla akmasıdır.
Tevbe edenlerle oturun! Çünkü onların kalbi daha incedir.53
Pişmanlığın doğruluğunun alâmetlerinden biri de o günahların rahatlığı yerine acısının kalbe yerleşmesidir. Bu bakımdan günaha meyletmenin yerini günahtan tiksinme, günaha rağbetin yerini de nefret alır.
İsrailiyat'ta şöyle vârid olmuştur ki peygamberlerinden biri, uzun seneler ibâdete daldıktan sonra tevbesinin kabul olunmasına dair bir işaret görmeyen bir kulun tevbesini kabul etmesi hususunda Allah'a ricada bulunduğu zaman, Allah Teâlâ o peygambere şöyle buyurmuştur: 'İzzet ve celâlim hakkı için, eğer göklerin ve yerin ehli, bu kişi hakkında şefaatta bulunsalar bile, kendisinden tevbe ettiği günahın tadı kalbinde oldukça onun tevbesini kabul etmeyeceğim'.
Soru: Günahlar tabiaten sevilen amellerdir. Bu bakımdan kişi bunların acısını nasıl hissedecektir?
Cevap: İçinde zehir elan bir balı yiyen, lezzeti sebebiyle onu idrâk etmezse ve lezzetli sayarsa hastalanır, hastalık ve elemi uzarsa, kılları dökülürse, azaları felç olursa, bu durumda ona o zehir gibi içinde zehir bulunan bir bal ikram edilse, o da aç ve tatlıya iştiyaklı ise böyle bir kimse o baldan nefret eder mi, etmez mi? Eğer 'Hayır etmez!' dersen, senin bu sözün, görüneni ve zarurî olanı inkâr etmektir. Aksine o kişi, içinde zehir olmayan baldan da zehirli bala benzediği için çoğu zaman nefret eder.
İşte tevbe edenin günahın acılığını hissetmesi de böyle olur. Çünkü bilir ki her günahın zevki, balın zevki gibidir. Yapacağı da zehirin yapacağı şeydir. Tevbe ancak böyle bir iman ile olduğu zaman sahih olur. Böyle bir iman pek nadir olduğundan dolayı tevbe de pek nadir olur. Tevbe edenleri Allah'tan yüzçevirmiş, günahları hafife almış ve üzerinde ısrar eder görürsün!
İşte tevbe'nin tamam olmasının şartı budur ve bu şartın ölüme kadar devam etmesi gerekir. Bütün günahlarda da bu acıyı hissetmesi gerekir. Her ne kadar o günahlar daha önce işlenmemiş ise de.... Nitekim bal içinde zehir içen bir kimse ne zaman soğuk suyun içinde, balın içinde olduğu gibi zehir olduğunu bilse, soğuk sudan dahi nefret eder; zira onun zararı baldan değil de balın içindeki zehirden gelmektedir.
Tevbe edenin zararı da yaptığı hırsızlık ve zina cihetinden gelmez. Aksine bu hareketin Allah'ın emrine muhalefet olması cihetinden gelir. Bu her günahta câridir.
Bundan doğan niyete gelince, o niyet geçmişi telafi etmenin iradesidir. Onun hal-i hazırla ilgisi vardır. O hal-i hazırda yapmış ve hal-i hazırda yapmakta olduğu her mahzurlu şeyin terkini gerektirir. Hal-i hazırda kendisine teveccüh eden her farzın edasını vâcib kılar. Onun mâzi ile de ilgisi vardır, o da ölüme kadar ibadetlerin ve günahı terketmenin devamlı olmasıdır. Mazi ile ilgili olan tevbe'nin doğru olmasının şartı şudur: Fikrini bâliğ olduğu ilk güne döndürüp, geçmiş ömrünü sene be sene, ay be ay, gün be gün, nefes be nefes tedkik etmektir. Geçmiş ibâdetlerde hangi kusurları işlemiş olduğuna bakmalıdır. Geçmişte hangi günahları işlediğine bakmalıdır! Eğer bir namazı terketmişse veya o namazı pis bir elbise ile kılmışsa veya niyetin şartını bilmediğinden sahih olmayan bir niyetle kılmışsa, onu kaza etmelidir.
Eğer elden kaçırdığının sayısında şüphe ederse bâliğ olduğu müddetten itibaren hesap etmelidir. Kesinlikle edâ ettiği miktardan geri kalanı kaza etmelidir. Bu hususta zann-ı galiple hükmedebilir. Zann-ı galibe ise araştırma ve ictihâd yoluyla varır.
Oruca gelince, eğer onu sefer halinde terketmiş, daha sonra kaza etmemiş ise veya kasden bozmuşsa veya gece niyeti unutmuş ve orucunu kaza etmemiş ise, bütün bunları araştırma ve ictihadla anlamalı ve kazasıyla meşgul olmalıdır.54
Zekâta gelince, bütün malını saymalı, malı kazandığı günden itibaren senelerin sayısını hesaplamalıdır, bâliğ olduğu zamandan itibaren seneleri hesaplamasına gerek yoktur. Çünkü çocuğun malında da zekât vâcibdir.55
Zann-ı galiple zimmetinde olduğunu bildiği zekâtını vermelidir. Eğer mezhebine uygun bir şekilde değil de başka bir şekilde zekâtını vermişse, mesela ayette bahsi geçen sekiz sınıfa değil de (Hanefî mezhebinde olduğu gibi) bazılarına vermiş ise veyahut da Şafiî mezhebinden olduğu halde malın bizzat kendisini zekât olarak vermemiş de (Hanefî mezhebinde olduğu gibi) bedelini vermişse, bütün bunları kaza etmelidir. Çünkü mezhebine muhalif vermiş olduğu zekât kâfi değildir. Zekâtın hesabı ve onu bilmek oldukça uzar. Burada şifa verici bir düşünceye ihtiyaç vardır. Bunu zimmetinden çıkarması için âlimlerden bu mesuliyetten çıkış keyfiyetini sorması gerekir.
Hacca gelince, eğer geçmişte hacca gitmeye gücü olduğu halde, bir türlü hacca gitmemiş, şimdi ise iflas etmişse bu durumda hacca gitmesi gerekir. Eğer iflasla beraber, hacca, gitmeye gücü yetmiyorsa, bu durumda helâlinden yol azığı kazanmalı (ve hacca gitmelidir). Eğer kazancı ve malı yoksa, bu takdirde, halktan zekât veya sadaka isteyip, onunla hacca gitmelidir; zira haccetmeden önce ölürse âsi olarak ölmüş olur.
Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
(Kendisine farz olup da) haccetmediği halde ölen bir kimse, ister yahudi, ister hıristiyan olarak ölsün!56
Güçten sonra meydana gelen âcizlik, hac farizasını düşürmez. İşte ibâdetleri tedkik ve telafi etmenin yolu budur.
Günahlara gelince, bâliğ olduğunun başlangıcından itibaren kulağını, gözünü, dilini, karnını, elini, ayağını, tenasül uzvunu ve diğer azalarını tedkik etmesi farzdır.
Sonra günlerinin ve saatlerinin tamamını gözden geçirmelidir. Günahlarının defterini tafsilatlı bir şekilde incelemelidir ki günahlarının küçük ve büyük hepsine birden muttali olsun! Kendisiyle Allah arasında vâki olan, kulların zulmüyle ilgisi bulunmayan, mahrem olmayan kadına bakmak, cünüp olarak camide oturmak, abdestsiz mushafa dokunmak, bir bid'ata inanmak, içki içmek, çalgı dinlemek ve kulların zulmüyle ilgili olmayan diğer günahlar gibi... Bu günahlardan tevbe etmek, pişmanlık ve bunlardan ötürü hasret duymakla olur. Şöyle ki: Büyüklük ve müddet bakımından o günahların miktarım saymalı ve o günahların her biri için o günaha uygun bir ibadet yapmalıdır. Bu bakımdan günahlar kadar sevap yapmalıdır.
Bunu da Hz. Peygamber'in şu hadîsinden ilham alarak ayarlamalıdır:
Nerde olursan ol, Allah'tan kork! Günahın akabinde sevap işle ki günahı silsin!57
Çünkü haseneler (sevaplar) günahları giderir. (Hûd/114)
Bu bakımdan çalgı aletlerini dinleyen bir kimse, bunları Kur'ân dinlemekle, zikir meclisinde oturmakla telafi etmelidir. Abdestsiz olarak mushafa dokunmaya, mushafa ikram etmek ve onu çokça okumak ve öpmek suretiyle telafi etmelidir. Bir mushaf yazdırıp telafi etmelidir, İçki içmeyi, helâl içecekleri sadaka vermekle telafi etmelidir. Bu helâl içecekleri de o haramdan daha güzel ve nezdinde daha sevimli olduğu halde sadaka olarak vermelidir.
Bütün günahları saymak mümkün değildir. Ancak maksad, günahın zıddı oları yola girmektir; zira hastalık zıddıyla tedavi edilir. Öyleyse kalbe günahtan ötürü gelen her karanlık ancak o günahın zıddı olan bir haseneyle gelen nur ile silinir. Zıdlar birbirlerine uygun olanlardır. Bunun için her günahı cinsinden olan bir hasene ile silmek uygundur. Fakat bu hasene onun zıddı olmalıdır; zira beyaz siyahla giderilir. Hararet veya soğuklukla değil... Bu tecrîd ve tahkik, silme yolunda hakîmâne hareket etmenin bir kısmıdır. Bu bakımdan burada ümit daha doğrudur, ibâdetlerin bir türüne devam etmekten daha fazla buna güvenilir. Her ne kadar ibâdetin bir türüne devamlılık da günahı silmekte müessir ise de...
İşte Allah ile kul arasındaki günahın silinmesi hakkındaki hüküm budur. Birşeyin zıddıyla telafi edilmesine 'Dünyanın sevgisi, her hatanın başıdır' hadîsi delâlet eder. Dünya peşine gitmenin alâmeti, onunla sevinmek, ona meyletmektir. Bu bakımdan şüphe götürmez durum şudur: Müslümana isabet eden ve ondan dolayı müslümanın kalbini dünyadan nefret ettiren her eziyet müslüman için kefaret olur; zira kalp, üzüntülerden ve sıkıntılardan dolayı üzüntülerin evinden (dünyadan) uzaklaşır.
Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Günahlardan bir kısmı vardır ki onlara ancak üzüntüler kefaret olur ve sildirtir.53
Hadîsin başka bir lâfzında 'Ancak. maişeti aramaktan ileri gelen yorgunluk ve üzüntü onun kefareti olur' diye vârid olmuştur.
Hz. Âişe'nin (r.a) hadîsinde 'Kulun günahları çoğaldığı ve o günahların kefareti olacak amelleri olmadığı zaman, Allah Teâlâ o kulun üzerine üzüntüleri sevkeder. Dolayısıyla günahlarına kefaret olur' şeklinde vârid olmuştur.
Şöyle denilmiştir: 'Kulun bilmediği halde kalbinin üzerine akan üzüntü, günahların zulmetidir. O zulmetten dolayı üzülmek ise, kalbin hesaba çekileceğini ve mahşerin dehşetini sezmesidir.
Soru: İnsanoğlunun üzülmesi, çoğu zaman malından, evladından ve mertebesinden dolayıdır. Böyle bir üzüntü hatadır. Nasıl günahına kefaret olabilir?
Cevap: Yukarıda bahsi geçenleri sevmek hatadır. Onlardan mahrum olmak ise günahların kefaretidir. Eğer insanoğlu onlarla lezzetlenmiş olsaydı günahı tamam olurdu.
Nitekim rivayet edilmiştir ki Cebrail (a.s), Yusuf (a.s) hapiste iken yanma varmış, Yusuf Cebrail'e şöyle sormuş:
- Sen o mahzun ihtiyarı (Hz. Yakub'u kastediyor) ne durumda
iken gördün de buraya geldin?
- İlk çocuğunun matemini tutan yüz kadının üzüntüsü kadar
senin için üzüldüğü halde bırakıp geldim!
- Bu üzüntüden dolayı Allah katında, onun ne gibi bir mükâfatı
vardır?
- Yüz şehidin mükâfatı!59
Madem ki durum budur, üzüntüler de Allah'ın haklarının kefaretleri olurlar. Bu, kul ile Allah arasındaki şeylerin hükmüdür. ?Kullara yapılan zulümlere gelince, o zulümlerde de hem günah, hem de Allah'ın hakkına tecavüz vardır. Çünkü Allah Teâlâ, kullara zulmetmeyi de yasaklamıştır. Bu bakımdan o zulümden Allah'ın hakkıyla ilgili olan kısmı, pişmanlık, hasret çekmek, gelecekte onları yapmamak ve zıdları olan haseneleri yapmakla telafi eder.
Öyle ise halka yapmış okluğu eziyet onlara iyilik yapmakla telafi edilir. Gasbettiği malların yerine helâl mülkünden sadaka vermekle günahını telafi edebilir.
Gıybet ve tenkid etmek suretiyle dokunduğu namusların hakkını, diyanet ehlini övmekle, akran ve emsalinin iyiliklerinden bildiklerini izhar etmekle öder. Adam öldürmeyi, köleleri âzâd etmekle telafi edebilir. Çünkü köleleri âzâd etmek, onları diriltmek demektir; zira köle, nefsi için değil, efendisi için vardır. Âzâd etmek ise insanın daha fazlasına gücü yetmeyeni var etmesi demektir. Bu bakımdan yok etmeye var etmekle karşılık vermelidir.
Bununla anlaşıldı ki günahların keffaretlendirilmesi ve sildirilmesi hususunda zıtlarıyla hareket etmekte zikretmiş olduğumuz yolun şeriatta aslı vardır. Nitekim katl (öldürmek), kö
leyi âzâd etmekle kefaretlendirilmiştir. Sonra kişi bunların hepsini yaptığı zaman, kullardan zulmen aldıklarını ödemedikçe kendisine kâfi gelmez. Kullara yapılan zulümler, ya canlarda veya mallarda veya namuslarda veyahut kalplerdedir. Bundan katıksız eziyeti kastediyorum.
Canlara gelince, eğer yanlışlıkla birini öldürürse, onun tevbesi, diyetini teslim etmek ve o diyeti hak sahibine ya kendi malından veya yakınlarının inalından ulaştırmaktır. O diyet yerine ulaşmadan önce, kişi onun mesuliyeti altındadır. Eğer kasten ve kısası gerektirecek bir şekilde öldürmüşse, tevbesi kısasla kabul olunur. Eğer ne şekilde cereyan ettiğini bilmezse, kan sahibinin yanında bunu öğrenmeli ve onu ruhuna hâkim kılmalıdır. Kan sahibi dilerse onu affeder, dilerse onu öldürür. Bu sorumluluk, ancak bu şekilde boynundan sâkıt olur. Bunu gizlemek kendisi için asla caiz değildir. Bu zina ettiği veya içki içtiği veya hırsızlık yaptığı veya yol kestiği veya kendisine Allah'ın cezasının farz olduğu birşeyi yapması gibi değildir. Çünkü bu takdirde tevbe ettiği zaman nefsini rezil etmeye, perdesini yırtmaya ve vali de Allah Teâlâ'nm hakkını kendisinden almayı talep ötmeye mecbur değildir. Aksine Allah'ın örtüsüyle örtmeli, cezasını mücâhede çeşitleriyle nefsine tatbik etmelidir; zirâ sadece Allah'ın affı, pişman olarak tevbe edenlere yakındır. Eğer bu işi valiye götürüp vali tarafından cezayı nefsine tatbik ettirirse yerini bulur, tevbesi sahih ve Allah katında makbul olur.
Delili de şu rivayet edilen ha-dîs-i şeriftir:
Maîz b. Mâlik Hz. Peygambere gelerek dedi ki: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Ben nefsime zulmederek zina ettim. Beni temizlemeni istiyorum!' Hz. Peygamber onu reddetti. Ertesi gün yine gelerek 'Ey Allah'ın Rasûlü! Ben zina ettim' dedi. Hz. Peygamber ikinci defa onu reddetti. Üçüncü gün de tekrar gelince Hz. Peygamber onun recmedilmesini emretti. Kendisi için bir çukur açtılar ve recmettiler! Bunun üzerine halk, Maiz hakkında iki gruba ayrıldı kimi 'Maiz helâk oldu! Günahı onu kapladı dedi. Kimi de 'Onun tevbesinden daha doğru bir tevbe yoktur dedi.
Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
O öyle bir tevbe yaptı ki onun tevbesi bir ümmetin fertleri arasında taksim olunsa, onların hepsini kaplayacak ve yetecek niteliktedir.60
Gamidiye kabilesine mensup bir kadın Hz. Peygambere gelerek şöyle dedi: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Ben zina ettim. Beni temizle!' Hz. Peygamber onun sözünü kabul etmedi ve kendisini reddetti. Ertesi gün yine 'Ey Allah'ın Rasûlü! Maiz'i reddettiğin gibi beni de reddetmek mi istiyorsun. Allah'a yemin ederim, ben gebeyim!' dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle dedi: 'Şimdi git! Çocuk doğuncaya kadar bekle!' Kadın doğurduğu zaman beze sarılmış bir çocuğu Hz. Peygamber'in huzuruna getirerek şöyle dedi: 'İşte çocuğu doğurdum!' Hz. Peygamber şöyle dedi: 'Git onu sütten kesilinceye kadar emzir'. Kadın çocuğu sütten kestiği zaman, çocukla, çocuğun elinde bir parça ekmek olduğu halde Hz. Peygamber'in huzuruna geldi ve şöyle dedi: 'Ey Allah'ın Rasûlü! İşte ben onu sütten kestim. Yemeği de yedi!' Bunun üzerine Hz. Peygamber çocuğu müslümanlardarı birine teslim etti. Sonra kadın hakkında emir verdi. Bir çukur açıldı. Göğsüne kadar kadını çukura gömdüler. Halka emir verildi. Kadını recmettiler. Hâlid b. Velid bir taş ile gelip onun başına attı. Kan, Hz. Halid'in yüzüne sıçradı. Bunun üzerine Hz. Hâlid kadına küfretti. Hz. Peygamber, Halid'in ona yaptığı küfrü işitti ve şöyle buyurdu:
Ey Hâlid! Yavaş ol! Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim! O öyle bir tevbe yaptı ki eğer o tevbeyi haraç sahibi bile yapsa onun günahı da bağışlanırdı.
Sonra Hz. Peygamber şöyle devam etti: 'Onun namazı kılınıp cenazesi defnedilsin!'61
Kısas ve kazfm (zina iftirası) cezasına gelince, bu hususta hak sahibi olan kimseden helâllik istemek lâzımdır. Eğer almış olduğu mal ise, o malı gasb veya hainlik veya bir nevi kandırma ile bir muamelede çürük malı tervic etmek veya satılan malın ayıbını örtmek gibi veya ücretlinin ücretini eksiltmek veya menetmek gibi kandırmak yoluyla elde etmiş ise bütün bunları tedkik etmesi lâzımdır.
Ancak bâliğ olduğu andan itibaren değil, varlığının müddetinin başlangıcından itibaren incelemelidir. Çünkü çocuğun malında verilmesi farz olanı, eğer velisi onu vermek hususunda kusur etmişse, çocuk bâliğ olduktan sonra vermek mecburiyetindedir. Eğer çocuk bunu yapmazsa, zâlim olur ve sorumludur; zira çocuk ve bâliğ ikisi de malî haklarda eşittirler.
Bu bakımdan hayatının ilk gününden, tevbe ettiği güne kadar nefsini, habbeler ve danikler (para birimleri) üzerine, kıyamette hesaba çekilmeden önce hesaba çekmelidir. Sorguya çekilmeden önce kendini sorguya çekmelidir. Çünkü dünyada nefsi ile hesaba girişmeyen bir kimsenin âhirette hesabı oldukça uzar. Eğer üzerinde olan şeylerin toplamı galip bir zanla ve bir nevi ictihadla hâsıl olursa, zulme uğrayan kimselerin isimlerini teker teker yazmalıdır.
Dünyanın dört köşesine gidip onları aramalıdır. Onlarla helâlleşmeli veya haklarını ödemelidir. Bu tevbe zâlim ve tüccar kimselere zor gelir. Çünkü onlar kendileriyle muamele ettikleri insanların hepsini aramaya muktedir değildirler, varislerini de aramaya muktedir değildirler. Fakat onların her birine mümkün olanı yapmak gerekir. Eğer bunu yapmaktan aciz ise, çıkar yolu fazla sevap işlemesidir ki kıyamet gününde sevapları fazla olsun ve sevabları alınıp zulme uğrayanların terazilerine konulsun! Bu bakımdan sevaplarının çokluğu zulümlerinin çokluğu nisbetinde olmalıdır; zira sevapları zulümlerine karşılık veremezse, zulme uğrayanların günahlarından alınır, kendisinin günahlarına eklenir. Dolayısıyla başkasının günahlarıyla helâk olur.
İşte zulümleri telafi etmekte tevbe etmenin yolu budur. Bu da ömrünü sevapları işlemeye vermeyi gerektirir. Eğer zulüm müddetinin uzunluğu nisbetinde ömrü uzarsa böylece telafi edebilir. Acaba bilmeyen bir kimsenin bu husustaki durumu ne olabilir? Çoğu zaman da ecel yakın olur. Bu bakımdan vakit dar olduğu zaman, sevaplara dalması, vakitlerin genişliğinde günahlara olan dalışından daha kuvvetli olmalıdır. Bu da kişinin zimmetinde sabit olan zulümlerin hükmüdür.
Hazır olan mallara gelince, eğer o malların sahibini biliyorsa, derhal sahibine vermelidir.
Sahibini bilmediği bir mala gelince, onu sadaka vermesi gerekir. Eğer helâl harama karışırsa, ictihâd etmekle haramın miktarını takdir etmesi lâzımdır. Helâl ve haram bahsinde tafsilatı geçtiği gibi, o miktarı sadaka vermelidir.
Halka kötü söz söylemek veya gıyablarmda onları kötülemek suretiyle kalplere karşı işlenen cinayete gelince, diliyle kime hücum etmiş, bir fiiliyle kimin kalbini kırmış ise, teker teker onlardan helâllik istemelidir. Kim ölür ve kaybolursa, artık ondan helâllik istemek, mümkün değildir. Bu bakımdan fazla sevaplar işlemek suretiyle otıu telafiye çalışmalıdır ki kıyamette o kötülüğün bedeli olarak sevaplarından alınmış olsun. Ama gotüp de rızasıyla helâlliğini elde eden kimseye gelince, bu helâllik onun kefareti olur. Ona karşı yaptığı kötülüğün miktarını ve ona ne kadar taarruz ettiğini söylemesi boynunun borcudur.
Bu bakımdan mübhem bir şekilde helâllik kâfi değildir. Çoğu zaman, kişi o kötülüğü bilse kötülüğün çokluğunu anlasa onu helâl etmeye razı olmaz. Onu kıyamette kendisine zahîre yapar, onun hasenatından alır veya günahlarını ona yükletir. Başkasına yaptığı kötülüklerin arasında öyle bir kötülük vardır ki onu söyleyip, mazlumu ondan haberdar etse, mazlum onu bilmekle ezaya uğrar. Mesela cariyesiyle veya zevcesiyle zina ettiği veya diliyle mazlumu gizli ayıplarından birine nisbet etmesi gibi... Bunu diliyle söylediği zaman, mazlumun eziyeti oldukça büyür ve helâl etme yolu da kapanmış olur. Bu bakımdan kapalı bir şekilde helâllik istemelidir. Sonra bir kısım zulmü kalır. Onu da ölünün veya kaybolanın hakları sevaplar işlemekle telafi ettiği gibi, sevaplarla telafiye çalışmalıdır.
Günahı söylemeye ve tarif etmeye gelince, bu yeni bir günahtır. Bu günahtan helâllik istemek farzdır. Ne zaman bir kötülüğü hatırlarsa ve kendisine karşı kötülük işlenen bir kimse de bunu biliyorsa, fakat bir türlü nefsi helâllik istemeye müsamaha etmiyorsa o zulüm, kötülük işleyenin üzerinde kalmış olur. Çünkü bu kişinin hakkıdır. Bu bakımdan o mazlum kişiye yumuşak davranmak, onun mühim işlerine koşmak, onun kalbini razı edecek tarzda kendisine şefkat göstermek ve muhabbetini izhar etmek zâlimin vazifesidir; zira insan iyiliğin kulu ve kölesidir. Kim bir kötülükle ürkütülmüş ise, bir iyilikle kalbi zâlime meyledebilir. Bu bakımdan kalbi, suçlunun sevgisi ve yumuşaklığıyla dolduğu zaman nefsi helâl etmeye yanaşır. Eğer suçlunun bütün iyi davranışlarına rağmen yine de helâl etmemekte ısrar ederse, suçlunun ona karşı gösterdiği yumuşaklık ve beyan ettiği mazeret, suçlunun sevaplarına eklenir. Öyle sovaplar ki kıyamette onlarla kötülüğünün kapatılma imkânı olabilir.
Bu bakımdan suçlunun mazlumu sevindirmek hususunda çalışması, kalbinin sevgisini izhar etmek ve yumuşak davranmakla mesrur etmesi, eziyeti nisbetinde olmalıdır. Hatta bu iki durumdan biri diğeriyle eşitlik veya fazlalık arzederse, Allah'ın o fazlalığın üzerine hükmetmesiyle kıyamette fazla olanın bedeli alınır. Tıpkı dünyada bir malı telef edip, sonra onun mislini getirdiğinde, mal sahibinin o getirilen malı kabul etmekten imtina etmesi gibi. Çünkü bu takdirde hakim, ister mal sahibi istesin, ister istemesin, telef edilen malının mislini kabul etmeyi kendisine gerekli kılar. Kıyamette hâkimlerin hâkimi ve adillerin adili Allah da böyle hükmeder.
Sahîh-i Müslim ve Sahîh-i Buhârinin ittifakla Ebû Said el-Hudrî'den rivayet ettikleri bir hadîste Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:
Sizden önce, geçmiş milletlerin içinde bir kişi vardı. Bu kişi doksan dokuz kişiyi öldürmüştü. Bu katil yeryüzünün en âlim kişisini sordu. Kendisine bir âbid gösterildi. Katil, âbi-din yanma vardı ve dedi ki:
- Ben doksan dokuz kişiyi öldürdüm! Acaba tevbe edersem
kabul olunur mu?
- Hayır! Kabul olunmaz!
Katil, bunun üzerine âbidi de öldürdü ve böylece öldürdüklerinin sayısı yüz oldu. Sonra yeryüzünün en âlimini sordu. O âlim bir kişiye gönderildi. O âlim kişiye dedi ki: 'Ben yüz kişi öldürdüm. Acaba tevbe edebilir miyim?' Âlim dedi ki: 'Evet! (Tevbe edebilirsin). Seninle tevbe arasına kim girebilir? Şöyle şöyle bir memlekete git. O memlekette Allah Teâlâ'ya ibâdet eden birtakım insanlar vardır. Onlarla beraber Allah'a ibadet et! Sakın memleketine dönme. Çünkü memleketin kötülük memleketidir'. Bu söz üzerine katil, âlimin yanından ayrıldı. Yolun yarısına gelince ölüm meleği yakasına yapıştı. Bu manzara karşısında rahmet ile azap melekleri bunun hakkında tartıştılar. Rahmet melekleri 'Tevbe ettiği ve kalbiyle Allah'a yöneldiği halde geldi dediler. Azap melekleri 'O hayatında hiçbir hayır işlememiştir3 dediler. Bunun üzerine insan suretinde bir melek onların yanma geldi ve o meleği aralarında hâkem yaptılar. O hâkem dedi ki: 'İki memleketin arasını Ölçün! Hangisi daha yakın ise o memleketin malıdır!' Bunun üzerine melekler, esas memleketi ile ibâdet yapmak üzere gittiği memleket arasını ölçtüler. Gitmek istediği memlekete daha yakın olduğunu gördüler. Bunun üzerine rahmet melekleri onu alıp götürdüler.
Hadîsin başka bir rivayetinde 'Sâlih memlekete, öbür memleketten bir karış daha yakın idi. Bu bakımdan sâlih memleketin ehlinden oldu' şeklinde vârid olmuştur.
Başka bir rivayette "Allah Teâlâ o kötü memlekete biraz uzaklaş, sâlih memlekete de biraz yaklaş diye vahyetti ve şöyle buyurdu: 'İki memleketin arasını ölçün!' Bunun üzerine onlar kulun, sâlih memlekete bir karış daha yakın olduğunu gördüler. Bundan dolayı kul affedildi".
İşte bu hadîsle anlaşılmıştır ki kurtuluş ancak sevapların zerre kadar da olsa, ağır gelmesine bağlıdır. Bu bakımdan tevbe eden bir kimse için fazla sevap işlemek gerekir. İşte mâzi ile bağlı bulunan niyetin hükmü budur.
İstikbâl ile bağlı bulunan azme gelince, o şu demektir: Allah ile kuvvetli bir akid yapmalıdır. Bir daha o günahlara ve onların benzerlerine dönmemeye söz vermelidir. Tıpkı hastalığında, meyvenin kendisine zarar verdiğini bilen ve hastalığı iyileşmedikçe meyve yememeye azmeden bir kimse gibi... Zirâ bu azim -her ne kadar ikinci halde şehvetin ona galebe çalması tasavvur edilirse de hal-i hazırda kuvvet bulur. Fakat azmi hal-i hazırda kuvvetli olmadıkça kişi tevbe etmiş sayılmaz. Bu kuvvetli azmin tevbe eden bir kimse için ilk başta tamam olmasının düşünülmesi ancak uzlete çekilmek, susmak, az yemek ve az uyumakla ve helâl gıdayı edinmekle mümkün olur. Eğer helâl ve babasından kalan bir malı varsa veya nafakası kadar kazanç temin eden bir sanatı varsa, sadece bununla yetinmelidir; zira günahların başı haram yemektir. Haram yemekte ısrar eden bir kimse nasıl tevbe etmiş olabilir? Giyecek ve yiyeceklerde şehvetlerin terkine gücü yetmeyen ve mübhemleri terketmeye tâkat yetiremeyen bir kimse, helâlle nasıl iktifa edebilir? Bir zat şöyle demiştir: 'Kim şehvetin terkinde doğruluk gösterip Allah için nefsiyle yedi defa cihad ederse, o şehvetle müptela olmaz!'
Bir başkası da şöyle demiştir: 'Kim bir günahtan tevbe eder ve yedi sene istikamet gösterirse artık ebediyyen o günaha dönemez!'
Tevbe eden bir kimsenin mühim vasıflarından biri, eğer âlim değilse, gelecekte kendisine farz ve haram olanları bilmektir ki istikamet imkânını bulabilsin. Eğer uzlete çekilmeyi tercih etmezse, mutlak mânâda istikamete varamaz. Ancak günahların bir kısmından tevbe etmiş olur. İçkiden, zinadan ve öfkeden tevbe eden bir kimse gibi, bu tevbe mutlak bir tevbe değildir. Hatta bazı insanlar 'Bu tevbe sahih değildir' demiştir!
Başkaları 'Sahihtir demiştir. Buradaki 'doğruluk mânâsına gelen 'sahih' kelimesi mücmeldir. Biz 'Sahih değildir' diyene deriz ki: Eğer bu ibareden 'kişinin bazı günahları terketmesi asla fayda vermez. Hatta terkedişin var olması, yok olması gibidir' mânâsını kastediyorsan senin hatan pek büyüktür! Zira biz kesinlikle biliyoruz ki günahların çokluğu azabın çokluğuna, azlığı da azabın azlığına sebeptir. Ve yine 'sahihtir' diyene de deriz ki: Eğer bu ibareden gayen; 'Bazı günahlardan tevbe etmek insanı kurtuluşa veya zafere vardıracak bir kabulü gerektirir' ise, senin de bu hükmün yanlıştır. Kurtuluş ve zafer tümünü terketmekle olur. Zahirin hükmü budur. Biz Allah'ın affının sırlarının gizliliklerinden konuşamayız.
Eğer 'Bazı günahların tevbesi sahih değildir' diye hüküm veren kişi dese ki: 'Ben bu hükümle şunu kastediyorum: Tevbe pişmanlıktan ibarettir. Hırsızlıktan insan ancak hırsızlık olduğu için değil günah olduğu için pişman olur. Eğer hırsızlık günah olduğu için, ona elem veriyorsa, zinadan pişman olmaksızın sadece hırsızlıktan pişman olması muhaldir. Çünkü pişmanlığın illeti, bunların ikisine de şamildir; zira evladının kılıçla öldürülmesinden dolayı ciğeri yanan bir kimse, bıçakla da öldürülse yine ciğeri yanar; zira ciğerin yanması sevdiğinin helâk olmasından ötürüdür. İster kılıçla, ister bıçakla ölsün farketmez. Kulun sevdiği için elden çıkmasından dolayı üzülmesi de böyledir. Sevdiği için bu çıkışı da masiyetle olur. İster hırsızlık, ister zina ile günahta bulunsun! Öyle ise nasıl olur da masiyetin bazısından elem duyar, diğerinden duymaz? Oysa pişmanlık öyle bir durumdur ki masiyetin, mâsiyet olduğundan mahbubu elden çıkarıcı olmasını bilmek bu durumu gerektirir. Bu bakımdan bu pişmanlığın günahların bazısından ötürü olup da diğerlerinden olmaması tasavvur olunamaz. Eğer böyle bir pişmanlık caiz olsaydı bir küpten şarap içmekten tevbe etmek, diğer küpten içmekten tevbe etmemek de caiz olurdu. Eğer böyle bir tevbe, iki tür şarap hususundaki günahın bir olması bakımından ve ancak 'küplerin kap olmaları' yönünden
muhal ise, günahların kendileri de günahın aletleridir. Günah, emre muhalefet bakımından birdir.
Bu bakımdan durum bu iken sahih olmamanın mânâsı şudur; Allah Teâlâ tevbe edenlere bir mertebe va'detmiştir. O mertebeye ancak pişmanlıkla varılır. Benzerlerin bazısından pişman olmak, bazısından olmamak tasavvur olunamaz. Bu bakımdan tevbe îcâb (verdim) ve Kabul (kabul ettim) üzerine terettüp eden mülk gibidir. Öyleyse icab ve kabul tamam olmadığı zaman 'Akid sahih değildir!' deriz. Bu bakımdan akdin semeresi üzerine terettüb etmez. O semere de mülktür. Bu itirazın tahkiki şöyledir: Mücerred terkin semeresi, geçmişi kefaretlendirmektir. Bu bakımdan hırsızlığın terki, hırsızlığın kefareti olmaz, hırsızlıktan dolayı nedamet duymak onun kefareti olur. Pişmanlık ancak hırsızlığın günah olmasından ötürü tasavvur olunabilir. Bu ise, bütün günahları kapsamaktadır.
Bu söz, anlaşılır bir sözdür. Bu söz insaf sahibini, tafsilatlı bir şekilde konuşturur. Bu tafsilat perdeyi kaldırır. Bu bakımdan deriz ki: Bazı günahlardan tevbe etmek, ya büyük günahlardan tevbe edip küçük günahlardan tevbe etmemektir veya küçük günahlardan tevbe edip büyük günahlardan tevbe etmemektir veya bir büyük günahtan tevbe edip diğerinden tevbe etmemektir. Büyük günahlardan tevbe edip küçüklerden tevbe etmemeye gelince, bu mümkün bir şeydir. Çünkü kişi bilir ki büyük günahlar, Allah katında daha büyük felâketi, Allah'ın öfke ve gazabını daha fazla celbedici-dirler! Küçük günahlar da affedilmeye daha yakındırlar. Bu bakımdan en büyükten tevbe edip onun için pişman olması muhal değildir.
Tıpkı padişahın aile fertlerine ve haremine karşı, bir de hayvanına karşı cinayet işleyen bir kimse gibi... Bu kimse, aile efradına karşı irtikâb ettiği cinayetten korkar. Hayvana karşı işlemiş olduğu cinayeti ötekine nisbeten hafif sayar. Pişmanlık günahın büyüklüğü nisbetinde ve günahın Allah'tan uzaklaştırıcı olmasına inanmak nisbetindedir. Bunun şeriatta varlığı mümkündür; zira geçmiş zamanlarda tevbe edenler pek fazladır, onlardan hiçbiri de masum değildi. Bu bakımdan tevbe, ismet sıfatını gerektirmez. Doktor bazen hastaja şiddetli bir şekilde baldan sakındırır. Ondan daha hafif bir şekilde şekerden sakındırır. Öyle bir şekilde sakındırır ki onunla beraber şekerin zararı asla görülmez. Bu bakımdan hasta, doktorun sözüyle baldan sakınır, şekerden sakınmaz. Bunun varlığı muhal değildir. Eğer ikisini birden yerse şekeri yemesinden değil, balı yemesinden pişman olmalıdır Kişinin büyük günahların bir kısmından tevbe edip bir kısmından tevbe etmemesi de imkân dahilindedir. Çünkü büyük günahların bir kısmı diğerinden daha şiddetli ve Allah katında daha fazla azabı gerektirici olduğuna inanmaktadır. Tıpkı cinayet, yağmacılık, kullara yapılan zulümlerden tevbe eden bir kimse gibi... Çünkü bu kimse bilir ki kulların defteri terkedilmez.
Kendisi ile Allah arasında vâki olan günahları daha çabuk bağışlanır. Küçük ve büyük günahların değişik olmalarının da mümkün olduğu gibi; zira büyük günahlar da haddi zatında ve günahkârın inancında değişiktirler. Bu sırra binaen günahkâr, kullarla ilgili bulunmayan birtakım büyük günahlardan tevbe eder. Nitekim zinadan değil de şarap içmekten tevbe ettiği gibi; zira ona şarabın serlerin anahtarı olduğu, akıl ortadan kalktığı zaman günahları bilmeden işleyebileceği ihtimali görünmektedir. İçki içmenin ve hameti kanaatinde daha galip geldiğinden dolayı, gelecek zamanda içki içmeyi terk ve geçmiş zamanda yapmış olduğu bu hatadan dolayı kendisinde pişmanlığı gerektiren bir korku oluşur.
Üçüncüsü bir veya birçok küçük günahlardan tevbe edip büyük olduğunu bildiği halde bir büyük günahta ısrar etmesidir. Gıybetten veya mahremi olmayan bir kadına bakmaktan veya bunların yerine geçen herhangi bir küçük günahtan tevbe eden bir kimse gibi... Oysa şarabın içilmesine devam eder. Böyle bir tevbe de mümkündür. Bunun imkân yönü şudur: Hiçbir mü'min yoktur ki günahlardan korkmasın, yapmış olduğundan ya zayıf veya kuvvetli bir şekilde pişman olmasın. Fakat onun o günahta nefsinin duymakta olduğu zevk, aynı günahtan kalbinin sezdiği korkuyu bastırmaktadır. Bu durum korkunun zafiyetini gerektiren cehalet ve gaflet gibi sebeplerden, şehvetin kuvvetini gerektiren birtakım diğer sebeplerden doğup meydana gelir. Bu bakımdan pişmanlık mevcuttur. Fakat azmi harekete geçirecek kuvvette değildir. Eğer korkudan daha kuvvetli bir şehvetten uzak ise, yani korkuya korkudan daha kuvvetli bir şehvet karşı çıkmazsa korku şehveti mağlup eder ve durum da günahı terketmeyi gerektirir. Bazen fâsık kimsenin şaraba karşı saldırganlığı oldukça şiddetlenir. Bir türlü şarapsız sahredemez hale gelir. Gıybet ve halkın iffetine tecavüz etme ve namahreme bakmak hususunda zayıftır. Fakat Allah'tan korkması öyle bir raddeye gelmiştir ki bu şehveti silip süpürür, fakat kuvvetli şehvete güç yetiremez. Bu bakımdan korku böyle bir kimseye günahı terketme azmini harekete geçirmeyi terkettirir. Hatta bu fâsık, nefsinde der ki: 'Eğer şeytan, şehvetin galebe etmesi vasıtasıyla, bazı günahlarda beni yenmişse de tama
men dizginimi onun eline vermek ve haya perdesini tamamen yırtmak uygun değildir. Bazı günahlarda onunla mücadeleedeceğim. Umulur ki ben, onu bu hususta mağlup etmiş olayım.
Dolayısıyla bazı günahlarda onu mağlup etmem, bazı günahlarımın kefareti olur!'
Eğer bu durum, fâsık kişi hakkında düşünülmezse, fâsığm namaz kılması, oruç tutması da düşünülemez ve fâsığa şöyle denilir: 'Eğer senin namazın Allah için olmazsa sahih olmaz! Eğer Allah için ise, fışkı da Allah için terket! Çünkü Allah'ın bu husustaki emri birdir. Bu bakımdan fışkı terketmek suretiyle Allah'a yaklaşmadıkça namazınla Allah'a yaklaşman düşünülemez'.
Bu durum muhaldir. Çünkü fâsık der ki: 'Allah için üzerimde iki emir vardır. Muhalefetten dolayı benim için orada iki ceza gerekir. Ben ise şeytana galebe çalmaktan ötürü onların birinde güçlüyüm. Diğerinde ise acizim. Bu bakımdan ben güçlü olduğum yerde şeytanı mağlup ederim ve oradaki şeytanla olan çarpışmamın şehvetin galebesinden dolayı yapmaktan aciz olduğum şeylerin bir kısmına kefaret olmasını umarım'.
Fâsığm böyle demesi nasıl tasavvur olunamaz? Oysa bu, her müslümanın halidir; zira hiçbir müslüman yoktur ki ibadet ile mâsiyeti bir arada toplamamış olsun! Onun bundan başka sebebi yoktur. Bunu anladığın zaman, bazı günahlarda korkunun şehveti mağlup etmesinin mümkün olduğunu anlamış olursan! Korku, geçmiş bir fiilden dolayı ise pişmanlığı gerektirir. Pişmanlık da azmi gerektirir.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Pişmanlık tevbedir.
Oysa Hz. Peygamber (görüldüğü gibi) her günah için pişmanlığı şart koşmamıştır ve şöyle buyurmuştur:
Günahtan tevbe eden bir kimse günahı olmayan bir kimse gibidir.
Dikkat edilirse 'bütün günahlarından tevbe eden' dememiştir. Bu mânâlarla itirazcının şu sözü düşmüş oluyor: 'Bazı günahlardan tevbe etmek mümkün değildir. Çünkü günahlar Allah'ın öfkesine maruz kalmak hakkında birbirine benzerler'.
Evet! Nebiz'in içilmesinden değil de, şarabın içilmesinden tevbe etmek caizdir. Çünkü şarap ile nebiz, Allah Teâlâ'nm öfkesini gerektirmek hususunda değişik özellikler taşırlar. Azdan değil, çoktan tevbe etmek caizdir. Çünkü günahın çokluğunun cezanın çokluğunda büyük tesiri vardır. Bu bakımdan aciz olduğu miktarla şehvete yardım etmiş olur. Bir kısım şehvetlerini de Allah için terkeder. Tıpkı meyve yemekten, doktor tarafından sakındırılan hastagibi... Bu hasta bazen biraz meyve yer, ama pek fazla yemez.
Bundan şu hüküm çıkar ki bir şeyden tevbe edip onun mislinden tevbe etmemek mümkün değildir. Aksine kendisinden tevbe ettiği günah boynunda kalan günaha zıt olmalıdır. Ya günahın şiddetinden veya şehvetin galebe çalmasından zıt olmalıdır. Buzıddiyet tevbe edenin inancından meydana geldiği zaman, korku ve pişmanlık hakkındaki halinin değişikliği de düşünülebilir. Bu bakımdan günahı terketmek hususundaki halinin değişikliği tasavvur edilir. O günahı işlemekten dolayı pişman olması, bir daha günah işlememek hususundaki azmini yerine getirmesi, hiç günah işlememiş bir kimseye kendisini ilhak ettirir. Her ne kadar bütün emir ve yasaklarda Allah'a itaat etmemiş ise de..
Soru: Cima'dan aciz olan bir kimsenin, aciz olmadan önce yapmış olduğu zinadan tevbe etmesi doğru mudur?
Cevap: Hayır! Kabul olunmaz! Çünkü tevbe, yapabileceği birşey hususunda terketnıe azmini gerektiren bir pişmanlıktan ibarettir. Yapmasına muktedir olunmayan birşey ise, o kişinin terkiyle değil kendiliğinden yok olmuştur. Fakat derim ki: Cima iktidarı olmadıktan sonra kendisinde bir keşif ve marifet meydana gelirse, onunla daha önce yapmış olduğu zinanın zararını kesinlikle bilirse, ondan dolayı içi yanar, hasret çeker, pişman olursa öyle ki eğer kendisinde cima şehveti olmuş olsaydı pişmanlık yangını o şehvetini söndürür mağlup ederdi bu takdirde bu tevbe'nin o eski günahına kefaret olacağını ümit ederim; zira iktidarsızlıktan önce tevbe edip hemen akabinde ölürse -velev ki şehvetini kabartan ve şehvetin isteğini kolaylaştıran bir hale maruz kalmasın- kasdî olsa dahi pişmanlığının, kaselini zinadan çevirecek bir raddeye varması itibariyle tevbe edici sayılır.
Durum bu iken cima'dan iktidarsız olan bir kimsenin pişmanlığının bu raddeye varması muhal değildir. Ancak bunu kendi nefsinde tanımamaktadır. Çünkü bir şeyi canı çekmeyen bir kimse onu terketmek hususunda az bir korku ile nefsinin muktedir olduğunu zan ve takdir eder. Oysa onun kalbine Allah muttalidir. Pişmanlığının miktarını Allah bilir. Umulur ki Allah ondan kabul eder. Zahire göre, Allah onun tevbesini kabul eder. Bütün bunlardan sonra hakîkat, günahın zulmeti kalpten iki şeyle silinir noktasına dönüşür:
Onlardan biri pişmanlıktan gelen yangın, diğeri gelecekte o günahı terketmek için yapılan mücâhedenin şiddetidir. Mücâhede, şehvetin ortadan kalkması ile kalkmış olur. Fakat pişmanlığın mücâhedesinin, günahın karanlığını silmeye güç yetirebilecek bir şekilde kuvvet kazanması muhal değildir. Eğer bu olmasaydı 'Tevbe eden, tevbesinden sonra bir müddet yaşamadıkça, aynı şehvette nefsiyle birkaç defa mücâhede etmedikçe tevbesi kabul olunmaz' demek gerekirdi. Fakat bu hükmün şart olmasına şeriatın zahiri delâlet etmez.
Soru: Tevbe eden iki kişiden birinin nefsi günaha iştiyak duymaktan sükûnete kavuşmuş, birinin kalbinde günaha karşı meyil vardır. Fakat nefsi ile mücâhede edip nefsini meneder. Bunlardan hangisi daha üstün ve faziletlidir?
Cevap: Bu husus, âlimlerin ihtilâf ettiği bir husustur. Ahmed b. Ebî Havarî ve Ebû Süleyman Dârânî'nin arkadaşları 'Mücâhede eden daha üstündür' demişlerdir. Çünkü mücâhede edene, tevbe ile beraber, cihadın fazileti vardır.
Basra âlimleri 'Öbürü daha üstündür. Çünkü o, eğer tevbesinden gevşerse, cihaddan gevşemek tehlikesiyle karşı karşıya olan mücahidden daha fazla selâmete yakındır' demişlerdir. Bu iki
grubun dediği ne haktan uzak, ne hakikatin kemâlindeki kusurdan uzaktır. Burada hakîkat şudur: Nefsinin iştiyakı tamamen kesilen bir kimsenin iki durumu vardır: Bu durumlardan biri; günaha olan iştiyakın kesilmesi sadece şehvetin nefsindeki gevşemesiyledir. Bu bakımdan mücâhid bundan daha üstündür;
zira mücahidin mücâhede yoluyla günahları terketmesi, yakînin kuvvetine ve dininin şehvetine galip gelmesine delâlet eder. Evet bu, yakînin ve dinin kuvvetine kesin bir delildir. Dinin kuvvetinden gayem; yakînin işaretiyle gelişen ve şeytanların işaretiyle ka
barmış şehveti silen irade kuvvetidir. Bunlar iki kuvvettir ki mücâhede bunlara delâlet eder.
İtirazcının 'Bu daha üstündür, zirâ eğer gevşerse, günaha dönmez sözüne gelince, bu söz doğru bir sözdür. Fakat burada daha üstündür lâfzını kullanmak yanlıştır. Bu da itirazcının şusözü gibidir: 'Cimâ iktidarı olmayan, iktidarı olandan daha efdaldir. Çünkü iktidarı olmayan, şehvetin tehlikesinden emindir. Çocuk, bâliğ bir kimseden daha efdaldir. Çünkü daha selâmettedir. İflas eden, kahredici ve düşmanlarını yok edici padişahtan daha
efdaldir; zira müflisin düşmanı yoktur. Padişah ise bazen mağlup olur. Her ne kadar çoğu zaman galip ise de!'
Bu konuşma, kalbi selim, nazarı sadece zahirlerde kalan kısa görüşlü, azizliğin tehlikelerde olduğunu bilmeyen, yüceliğin şartının tehlikelere dalmak olduğunu anlamayan bir kimsenin sözüdür.
Hatta bu söz, itirazcının şu sözü gibidir: 'Atı ve köpeği olmayan avcı, avcılık sanatında köpeği ve atı olandan mertebe bakımından daha yücedir. Çünkü atı olmayan, atının kendisini düşürüp azalarının kırılmasından emindir. Köpeği olmayan, köpeğin kendisini ısırmasından ve kendisine saldırmasından emindir'. Oysa bu hüküm yanlıştır. Aksine at ve köpeğin sahibi, kuvvetli olduğu ve onları edeblendirme yolunu bildiği zaman, mertebe bakımından daha yüce, avcılık saadetini elde etme bakımından daha lâyıktır.
İkinci durum, günaha karşı olan iştiyakın yok olması, yakîn kuvvetinin ve geçmiş bir mücahedeııin doğruluğunun sebebiyledir; zira kişi öyle bir raddeye varmıştır ki şehvet heyecanını yok etmiştir. Sonunda şeriatın edebiyle edeplenmiş. Ancak dinden gelen bir işaretle kabarmaktadır. Din, şehvete galip geldiğinden dolayı, şehvet sakinleşmiştir. Böyle bir kimse şehvetin heyecanından ve gemlemesinden zahmet çeken bir mücahidden mertebe bakımından daha yüksektir. 'Bu kimse için cihad fazileti yoktur' denmesi, cihad maksadının ihâta edilmesindeki kusurluluğun ifadesidir. Çünkü cihad, zati için kasdedilir.
Cihaddan maksad, düşmanın saldırmasını kesmektir ki düşman seni şehvetlerine çekmesin veya seni şehvetlerine çekmekten aciz olursa, din yoluna devam etmekten alıkoymasın. Onu kahrettiğin zaman zaferyâb olursun. Mücâhede içinde bulunduğun müddetçe zaferin arkasında koşuyorsun demektir. Bunun misali, hâlâ savaş saflarında cihadla meşgul olup savaşa devam eden, nasıl selâmet kalacağını bilmeyen bir kimseye nisbeten, düşmanı kahredip köle edinen bir kimsenin misali gibidir. Bunun misali bir de hâlâ köpeğini ve atını terbiye etmekle meşgul olan bir kimseye nisbeten av köpeğini ve atını terbiye eden, köpeği saldırganlığı; atı da serkeşliği terk ettikten sonra yanında bulunan bir kimsenin durumuna benzer, Bir grup bu hususta hata etmiştir. Zannetmişler ki en yüce maksad, cihaddır.
Bilmemişler ki cihad, yolun tehlikelerinden kurtuluş için istenir. Başkaları da zannetmiştir ki şehvetleri frenlemek ve tamamen ortadan kaldırmak maksad ve hedeftir. Hatta bazıları nefsini denemiş, bundan aciz kalmıştır ve demiştir ki: 'Bunu yapmak muhaldir'. Dolayısıyla şeriatı yalanlamış, herşeyi mübâh görme yoluna girmiş, şehvetlerin arkasından alabildiğine koşmuştur. Bütün bu hareketler, cehalet ve dalâlettir. Biz bunu Mühlikat bölümünün, Riyazet-i Nefis bahsinde takrir etmiştik.
Soru: Tevbe eden iki kişi var; biri günahı unutmuş onu düşünmekle meşgul olmamış, diğeri günahı gözünün önüne koymuş, daima onu düşünüyor, yana yakıla pişmanlık duyuyor. Bu iki kişi hakkında ne dersin? Hangisi daha üstündür?
Cevap: Bu hususta da âlimler ihtilâf etmiştir. Sehl Tüsterî 'Tevbe'nin hakikati, günahı iki gözünün önüne getirmendir' demiştir. Cüneyd-i Bağdadî de 'Tevbe'nin hakikati, senin günahını unutmandır' demiştir. Bu görüşlerin her ikisi de bizce doğrudur. Fakat iki duruma nisbet ve oranla... Tasavvufçuların konuşması, daima eksiktir. Çünkü onların herbirinin âdeti, sadece kendi halinden haber vermektir. Başkasının hali onu alâkadar etmez.
Böylece hallerin değişikliğinden dolayı cevaplar da değişik ve çeşitli olur. Bu himmet, irade ve ciddiyete nisbeten bir eksikliktir. Çünkü bunun sahibi sadece nefsinin halini tedkik eder. Başkasının durumu onu alâkadar etmez; zira onun Allah'a giden yolu nefsidir. O yolun konakları onun durumlarıdır. Bazen de kulun Allah'a giden yolu ilim olur. Bu bakımdan Allah'a giden yollar çoktur. Her ne kadar bu yollar, yakınlık ve uzaklıkta değişik manzaralar arzediyorlarsa da... Bütün bunlar hidayet esasında ortak olmakla beraber yol bakımından hangisinin daha doğru olduğunu Allah herkesten daha iyi bilir. Günahı düşünmek, hatırlamak ve günahtan dolayı ızdırab çekmek, mübtedi bir kimse hakkında kemâldir; zirâ mübtedi bir kimse günahı unuttuğu zaman yüreği yanmaz, iradesi ve hak yolda gitmesi kuvvet bulmaz. Bir de günahı unutmak, insanı o günahın benzerine dönmekten meneden korku ve üzüntüyü kalbinden çıkarır.
Bu durum da hak yolun yolcusuna nisbeten eksikliktir. Çünkü bu, hak yolda gitmekten insanı meneden bir meşguliyetir. Hak yolunun yolcusu, o yolculuktan başka birşeye kaymamahdır. Eğer kendisine, vâsıl olmanın başlangıçları görünürse, marifetin nurları ve gaybın pırıltıları belirirse, bu durum onu tamamen içine alır. Bu durumda geçmiş durumlarına bakmaya artık vakit kalmaz. Bu ise, kemâlin ta kendisidir. Herhangi bir memlekete giden bir yolcuyu taşkın bir nehir yoldan geri bırakırsa, o nehri geçinceye kadar misafirin yorgunluğu gayet uzar. Çünkü o nehir, daha önce bulunan bir köprüyü yıkmıştır. Eğer o kişi nehri geçtikten sonra nehrin kıyısında oturup nehrin köprüyü yıkmasından dolayı ağlarsa, bu da o mâniden kurtulduktan sonra kendisiyle meşgul olduğu ikinci bir mâni olur. Eğer vakit, göç etme vakti değilse, gece de yürümek zorlaşırsa, veyahut yolunda başka nehirler varsa, o nehirlerden geçmekten korkuyorsa, o zaman o gecede uzun uzadıya ağlasın, köprünün harâb olmasından dolayı üzüntü çeksin ki üzüntüsünden dolayı böyle bir harekete dönüş yapmaması hususundaki azmi kuvvet bulsun.
Eğer 'boyle bir harekete' dönüş yapmayacağına dair nefsinde bir uyarıcı durum hâsıl olursa, köprünün tahrib edilmesini anmak ve onun için ağlamakla meşgul olmaktansa, yola devam etmek daha iyidir. Bu durum, ancak yolu bilen, maksada vâkıf olan, engeli sezen, sülûkün yolunu iyice kavrayan bir kimse için sözkonusudur. Biz Kitab'ul-İlim'de ve Mühlikât bölümünde bunun birçok parıltılarına işaret etmiştik. Yine deriz ki tevbe'nin devam etmesinin şartı, çokça ahiret nimetlerini düşünmesidir ki o nimetlere karşı rağbeti artsın. Fakat eğer genç ise huri ve köşkler gibi, dünyada benzeri olan nimetlerin hiçbirinin hakkında uzun uzadıya düşünmemelidir. Çünkü böyle bir düşünce, bazen rağbet ve isteğini tahrik eder.
Bu bakımdan gelecek zamandaki nimete razı olmaz, acil ve hal-i hazırdaki nimeti ister. Genç bir yolcuya, Allah'ın cemaline bakmaktaki zevki düşünmek uygundur. Çünkü bu zevkin benzeri dünyada yoktur. Bu bakımdan günahın hatırlanması böylece bazen şehveti tahrik edici olur. Öyleyse mübtedi bir kimse de bazı defa günahı hatırlamakla zarar görür. Bu bakımdan onun günahı unutması, onun katında daha üstün olur. Davud'un (a.s) ağlamasından ve figan etmesinden hikâye olunan durumlar seni bu tahkiki tasdik etmekten menetmesin.
Çünkü kendi nefsini peygamberle kıyas etmen, dolaşıklığın zirvesinde olan bir kıyastır. Çünkü o peygamberler, söz ve fiilerinde ümmetlerine uygun derecelere inmişlerdir; zira onlar ümmetlerin irşâdî için gönderilmişlerdir. Bu bakımdan peygamberler ümmetlerin faydalanacağı şeyleri yaparlar. Her ne kadar bu durum onlar için yüce makamlarından aşağılara inmek ise de (yine böyle yapmak gerekir).
Meşayihten öyleleri vardır ki müridine bir riyazet işaret ettiği zaman, onunla beraber o riyazete katlanır. Oysa mücâhede devresini kapatmış, nefsini terbiye etmiştir. Fakat işi müridine kolaylaştırmak için bu duruma katlanır.
Bu sırra binaen Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Ben unutmam! Fakat, hükümleri vaz'edeyim diye unuturum.
Başka bir lâfızda 'Yol göstereyim diye unuturum' şeklinde vârid olmuştur. Hz. Peygamberin bu hadîsine şaşmaman gerekir. Çünkü, çocukların babalarının şefkatinin himayesinde oldukları gibi, ümmetler de peygamberlerin şefkatinin himayesindedirler. Koyunların çobanın himayesinde oldukları gibi, ümmetler de peygamberlerin gözetimindedirler. Babayı görmez misin? Küçük çocuğunu konuşturmak istediği zaman nasıl onun derecesine iner? Nitekim Hz. Peygamber (s.a) Hz. Hasan'a 'Kih, kih (at, at; alma, alma)' demiştir.
Bunu Hz. Hasan, zekât hurmasından bir hurmayı alıp ağzına koyduğu zaman söylemiştir. Oysa Hz. Peygamberin fesahati 'o hurmayı ağzından at! O haramdır' diyemiyecek kadar eksik değildi. Fakat Hz. Peygamber, Hasan'm konuşmasını anlamayacağını bildiği için fesahati terkedip çocuğun derecesine iniverdi. Koyunu veya kuşu terbiye eden bir kimse, koyunun melemesine benzer veya kuşun ötüşüne benzer bir ses ile ona seslenir. Bunu da terbiyesinde yumuşaklık göstermek için yapar. Öyle işe bu gibi inceliklerden gafil olma. Çünkü bu gibi inceliklerden gafil olmak, değil gafillerin, ariflerin bile ayaklarını kaydırır! Allah Teâlâ'dan lütuf ve keremiyle, hüsn-i tevfîkini talep ederiz.
53) İbn Ebî Dünya, (Avn b. Abdullah'tan)
54) Geceleyin niyeti unutmakta Hanefî ve Mâlikî mezhebine göre bir sakınca
yoktur. Kuşluğa kadar niyet edilebilir.
55) Hanefîlere göre hüküm bunun aksinedir; yani çocuğun malında zekât
yoktur.
56) Hac bölümünde geçmişti.
57) Tirmizî
58) Taberânî; Ebû Nuaym, Hilye
59) İbn Cerîr
60) Müslim
61) Müslim, (Bureyde'den)

islam