Yeni

Ticarî İlişkilerin Sıhhatini Bilmek

Ticarî İlişkilerin Sıhhatini Bilmek

Kesb/Alışveriş, Ribâ (Fâiz), Selem, İcare, Kırad ve Şirket (Ortaklık) ve Çalışıp-Kazanmanın Hareket Noktasını Teşkil Eden Bu Tasarrufların Sıhhatli Olması İçin Şer'an Gereken Şartlar
Her çalışan müslümana bu konunun ilmini elde edip bilmek farzdır. Zira ilmin elde edilmesi, her müslüman için farzdır ve müslümanların boynunda farz olan ilim de, muhtaç olduklarının ilmidir. Çalışan bir müslüman ise, çalışma ilmine muhtaçtır. Ne zaman ki, bu konunun ilmini elde ederse, muâmeledeki bozucu unsurlara vâkıf olur ve böylece onlardan sakınır. Bu konunun dışında kalan müşkül ve girift fer'î meseleler ise, o meselelerin neden girift olduklarına vâkıf olup onları bilen kimselerden sorup hakîkatlerini öğreninceye kadar onlar hakkında menfî veya müsbet bir hüküm vermekten kaçınmalıdır; zira kişi, fesadın sebeplerini icmalî de olsa bilmediği zaman, ne zaman duraklamasını ve ne zaman meseleyi soracağını bilemez. Eğer kişi 'Ben çalışma ile ilgili ilmi daha önceden öğrenmeyi bir ihtiyaç saymam. Ancak çalışıp sabrederim. Ne zaman bir hâdise vâki olursa, o zaman gidip öğrenirim ve bilmediğim için de ehlinden fetva isterim' derse, ona şöyle cevap verilir: Akidleri nelerin bozduğunu özet olarak bilmediğin zaman, hâdisenin meydana geldiğini ne ile bileceksin? Zira özet olarak akidleri nelerin bozduğunu bilmeyen bir kimse fasid olduğu halde- alışverişine ve tasarruflarına devam edip gider. Onların sahih ve mübah olduklarını zanneder. Bu bakımdan mübah olanı, mahzurlu olandan ayırmak, girift yerleri açık yerden tefrik etmek için az da olsa ticaret ilmini bilmek gerekir. Bu sırra binaen Hz. Ömer çarşıda gezer, bazı tüccarları kamçısıyla dövüp şöyle derdi:
Bizim çarşımızda ancak bilenler alışveriş yapabilir. Aksi takdirde bilmeyen Allah'ın haram kıldığı ribâyı ister istemez yer!
Akidlerle ilgili ilim çoktur. Ancak yukarıda beyan ettiğimiz bu altı akidden çalışan bir kimse hiçbir zaman ayrılamaz. Bu altı akid de şunlardır:
1. Bey' (Alışveriş)
2. Riba
3. Selem
4. İcare
5. Şirket
6. Kırâd
Bu bakımdan biz bu akidlerin şartlarını izaha çalışalım.

1. Bey' (Alışveriş)

Allah Teâlâ (c.c) alışverişi helâl kılmıştır. Alışverişin (sahih olması için) üç rükün vardır:
a)Akdi yapan (satıcı veya alıcı)
b)Akdi yapılan (satılan veya alınan mal)
c)Lâfız ('sattım' veya 'şu kadar miktar mukabilinde aldım' gibi sîgalar)
a) Akdi Yapan (Satıcı veya Alıcı)
Tüccar bir kimsenin, kör, köle, mecnun veya çocuk ile alışveriş yapmaması gerekir; zira çocuk mükellef değildir. Mecnun da onun gibi... Bu bakımdan çocuk ve mecnunun alışverişleri bâtıldır. İmam Şâfiî'ye göre, çocuğun velîsi kendisine alışveriş yapabileceğine dair izin verse dahi, onun alışverişi sahih değildir. O halde tüccar, çocuk ve deliden aldığı şeyleri tazmin etmeye mec-burdur. Tüccarın çocuk ve deliye sattığı şeyleronların elinde zâyi olursa tüccarın kesesinden gitmiş olur. Akıllı köleye gelince, onun alışverişi, ancak efendisinin izniyle sahih olabilir. Bu bakımdan bakkala, fırıncıya, kasaba ve bunlara benzer ticaret erbabına gereken şudur: Kölelerle, efendileri onlara alışveriş izni vermeden onlarla alışveriş etmemektir. Efendilerinin kölelere izin verdiklerini ya kendi kulaklarıyla işitmelidirler veya memlekette 'Bu köle alışverişte efendisi tarafından görevli ve onun adına alışveriş yapmak hususunda yetkilidir' şeklinde bilinmesi gerekir. Bu bakımdan tüccar, bu yaygın habere güvenerek veya kendisine kölenin efendisi tarafından görevlendirildiğini söyleyen âdil bir kimsenin haberine itimad ederek onunla alışveriş yapabilir. Eğer kölenin efendisi, köleyi görevlendirmediği halde tüccar onunla muamele yaparsa, aralarında yapılan bu akid bâtıldır. Tüccar köleden neyi alırsa, o kölenin efendisine ait bir tazminat olarak tüccarın yanında bulunuyor demektir ve tüccar, köleye birşey teslim ettiği takdirde, kölenin elinde o teslim edilen zâyi olursa ne kölenin efendisi zayi olan malı toplamaya mecbur olur ne de o mal kölenin boynuna yüklenen bir hak olur. Bilâkis tüccar, ancak bu köle âzâd edildiği zaman, o hakkını kendisinden isteyebilir. Kör bir kimseye gelince; kör görmediği bir nesneyi satmış veya almış olur. Bu bakımdan onun ne satışı, ne de alışı sahihtir. Biz köre demeliyiz ki; 'Kendine gözü gören bir vekil tâyin et. O vekil senin hesabına alışveriş yapsın'. O halde âmânın vekil tutması sahihtir vekilinin de alışverişi (müvekkili için) sahihtir. Eğer tüccar bilfiil iki gözden âmâ olan kimse ile alışveriş yaparsa, muamelesi fâsiddir. Âmâdan ne alırsa, aldığı mal kıymeti nisbetinde elinde bir nevi emanet gibi bulunur ve ondan sorumludur. Âmâya teslim ettiği maldan da kıymeti nisbetinde âmâ sorumludur. Kâfire gelince, onunla muamele caizdir. Ancak mushaf kâfire satılamaz. Müslüman bir köle, kâfire satılmaz. Eğer kâfir müslümanlarla savaş halindeyse, ona silah satmak da haramdır. Bütün bunlara rağmen tüccar kâfire mushaf-ı şerif, müslüman köle ve savaş ha-lindeki kâfire de silah satarsa, bu muameleleri merduddur ve bu muamelerlerden ötürü kendisi de âsidir. Türkten, Türkmenden, Arap ve Kürtten olan askerlere, hırsız, hain, faizci, zâlim ve malının çoğu haram olan kimselere gelince, onların elinden herhangi bir şeyi almak tüccar için uygun bir hareket değildir. Çünkü bunların . malı, çoğu zaman haramdır. Ancak onlardan aldığı şeyin helâl olduğunu biliyorsa o vakit alabilir. Bunun tafsilâtı Helâl ve Haram bölümünde gelecektir.18
b) Akdi Yapılan (Satılan veya Alınan Mal)
Bu ise, akidlerin birinden diğerine nakil edilmesi istenen maldır. İster o mal semen (nakit yerine geçen mal) olsun ister musemmen (satılan mal) olsun... Bu bakımdan satılan malda altı şart aranır.
1.Maddesinin pis olmaması gerekir.
Bu bakımdan köpeği, domuzu, gübreyi ve insan pisliğini satmak sahih değildir. (Bu hüküm Şâfiî'ye göredir. Ebu Hanife'ye göre tezek ve gübreler satılabilir). Fildişi ve o dişten yapılan kapların satılması da sahih değildir. Zira kemik, ölüm ile necis olmuştur. Fil ise, kesilse dahi temiz sayılamaz. Bu bakımdan filin kemikleri kesilmesiyle dahi temiz olmaz. İçkinin satılması caiz değildir. Eti yenilmeyen hayvanların içinden çıkartılan yağların satışı da caiz değildir. Her ne kadar bu yağlar çırada yakmak ve gemileri yağlamak için yararlı ise de...
Maddesi temiz olan ve fakat daha sonra necasetin düşmesiyle veya içinde bir farenin ölmesiyle necis olan yağın satılmasında herhangi bir beis yoktur. (Ancak alıcıya durumu izah etmek farzdır). Zira böyle bir yağdan, yemek dışında yararlanmak caizdir. Esasında necis de değildir. İpek böceklerinin satışında bir beis görmemekteyim; zira bu tohum, kendisinden faydalanan bir hayvanın aslını teşkil etmektedir. Bunu tavuğun yumurtasına benzetmek, bunu gübreye benzetmekten daha evlâdır. Misk kesesinin satışı caizdir. Diri olarak geyiğin boynundan koparıldığı zaman temizliğine hükmedilir.
2.Satılan malın faydalı olması gerekir.
Bu bakımdan haşaratları, fareyi ve yılanı satmak caiz değildir. Sihirbazların yılandan istifade etmeleri ise, dikkate alınmaz. Yine yılanı sepetten çıkarıp halka göstermek suretiyle fayda sağlamaya da itibar edilmez. Kedinin, arının (çakır ve doğan gibi öğretilmeye kabiliyetleri olan) pars ve arslanın satışı caizdir. Avlanmak için elverişli olan veya derisinden faydalanılan hayvanın satışı da caizdir. Fili yük taşımak için satmak caizdir. Etleri yenilmese de, Tuti, Tavus ve şekli güzel olan bütün kuşların satışları caizdir. Zira onların seslerini dinlemek ve onları seyretmek mübah bir şeydir. Güzelliğine hayran kalındığı halde köpeğin alınıp satılmaması, Hz. Peygamber'in yasaklamasından ötürüdür.19
Ud (saz), sanç (zenç), oyun-eğlence aletlerinin satışı caiz değildir. Zira şer'an bunların hiçbir yararları yoktur. (Bu görüş İmam Şâfiî'ye aittir).
Çamurdan yapılmış ve bayramlarda çocukların oynaması için satılan hayvan heykelleri gibi nesnelerin satışı melâhi aletlerinin satışı gibidir. Zira bütün bunları kırmak dinen vaciptir. Ağaçların resimlerini yapmak için müsamaha gösterilmiştir.
Üzerinde hayvan resimleri bulunan elbise ve tabaklara gelince... Onları satmak sahihtir. Resimli perdeleri satmak da böyledir. Hz. Peygamber (s.a) Aişe validemize şöyle buyurmuştur:
Ondan yastıklar yap!20
Fakat resimli elbiseler ve örtüleri duvara asmak suretiyle kullanmak caiz değildir. Madem bir şekilde insan bunlardan faydalanabilir, o halde bu şekil için onların satışı sahihtir.
3. Kendisinde tasarruf edilen mal, akid yapanın malı olmalı veya esas mal sahibi tarafından, kendisine tasarruf izni verilmiş olmalıdır.
Malın sahibi olmayan bir kimseden, mal sahibinin o kimseye izin vermesini beklemek kaydıyle satın almak caiz değildir. Bilâkis malın sahibi daha sonra o satan kimseye satış iznini verse bile, akdin yenilenmesi farzdır. Kadından, kocasının malını satın almak uygun bir hareket değildir. Nitekim kocadan da karısının malını satın almak uygun olmadığı gibi... Babadan evladının malını, evlattan da babasının malını almak da uygun değildir. Bütün bu muameleler eğer mal sahibi bu yakınları tarafından malının satıldığını bilse, o satışa rıza gösterecektir kanaatine dayanarak yapılsa bile yine de uygun değildir. Çünkü alışverişten önce, mal sahibinin rızâsı olmadığı takdirde alışveriş, doğru olmaz. Bunun benzerleri, çarşı ve pazarlarda cereyan etmektedir. Bu bakımdan dindar olan bir kimseye böyle bir alışverişten sakınmak gerekir.
4.Satılan mal şer'an ve görünüşte teslim edilmesi mümkün
olan birşey olmalıdır.
Bu bakımdan teslim edilmesi görünüşte mümkün olmayan şeyin satışı doğru değildir. Meselâ efendisinden kaçmış köle, suda yüzen balık, hayvanın karnında bulunan cenin ve boğanın belinde bulunan meni satılamaz. Böylece koyunun sırtındaki yünü, hayvanın memesindeki sütü satmak da caiz değildir. Zira onu alıcıya teslim etmek pek zordur. Çünkü satılan kısım satılmayan kısım ile karışıktır. Rehinde bulunan, vakfedilen ve efendisine çocuk doğuran cariye gibi şer'an teslim edilmesinden âciz olunan şeylere gelince, onların da satışları doğru değildir. Anneyi küçük yavrusundan ayırıp satmak caiz değildir. Çünkü küçük yavru annesiz tahammül edemez! Böylece yavruyu da annesiz satmak caiz değildir. Zira satılan yavruyu müşteriye teslim etmek, anneden yavruyu ayırmak olur ki, bu da haramdır. Bu bakımdan satış suretiyle de olsa, hayvanı yavrusundan ayırmak doğru değildir.
5.Satılan malın maddesi, miktarı ve vasfının belli olması gerekir.
Satılan malın maddesini bilmek ise, satıldığı anda maddesine işaret etmek suretiyle mümkün olur. O halde eğer (Ali) dese ki: 'Şu sürüden bir koyunu sana sattım veya şu dükkânda bulunan elbiselerden birini sana sattım veya şu toptan bir metre sana sattım. Hangi taraftan istersen kes veya şu araziden sana on zira (arşın) sattım. Hangi taraftan istersen al' Bütün bu suretlerde satış bâtıldır. Bütün bu işlemler dinde küstahça hareket eden ve dinî emirlere pek önem vermeyenlerin âdet edindikleri işlemlerdir
Ancak miktarı bilinen bir şeyin bir kısmını bu şekilde satmak caizdir. Meselâ bir şeyin yarısını veya onda birini satarsa, böyle bir satış caizdir.
Miktarın bilinmesine gelince, satılan malın miktarı ancak ölçek veya tartı veya bakmak suretiyle tayin edilir. Şayet Amr 'Sana şu elbiseyi, falanın elbisesini sattığı fiyatla sattım' dese ve o anda satıcı da alıcı da onun fiyatını bilmeseler, bu alış veriş bâtıldır. Yine Amr 'Sana şu terazi taşı ağırlığınca sattım' dese ve 'terazi taşı' denilen Sanca'nın ağırlığı belli değilse, böyle bir alışveriş bâtıl olur. Eğer Zeyd dese ki: 'Şu buğday yığınını sana sattım'. Bu satış da bâtıldır. (Çünkü miktarı belli değildir). Eğer 'Şu para kesesi veya şu altın parçası mukabilinde sana sattım' derse ve müşteri de, o para kesesini veya altın parçasını görüyorsa, bu alışveriş sa-hihtir. Müşterinin bakmak suretiyle tahmini, miktarın bilinmesi için kâfidir.
Satılan malın vasfının bilinmesine gelince... Bu husus görmekle sabit olur. Bu nedenle müşteri tarafından daha önce görülmemiş ortada olmayan bir malı satmak, caiz değildir; meğer ki, müşteri onu çok kısa bir zaman önce görmüş olsun ki, o zaman zarfında onun değişmesi genellikle mümkün olmasın. İşte aradan bu kadar az bir zaman geçmişse hazırda olmayan bir mal satılabilir. Satılan malın vasfını tarif etmek onun vasfını tesbit etmek yerine geçmez. Bu, Şâfiî mezhebinin en kuvvetli görüşüdür. (Bunun karşılığı olan bir görüş daha vardır). Makinede bulunan bir elbiseyi rakamlara itimad ederek satmak caiz değildir. Nitekim başakta bulunan buğdayın caiz olmadığı gibi. İçinde korunduğu kabuğuyla pirincin satılması caizdir. Böylece muhafazası bulunan kabuğun içinde cevizin ve bademin de satışları caizdir. Yeşil baklanın korunması için üstündeki kabuğa ihtiyaç olduğundan kabuğunun da satışı caizdir. Üzüm hoşafının (veya şerbet kabının) satışında müsamaha gösterilir. Çünkü selef-i Salihîn onun dibine bakmaksızın, onu satıyor ve alıyorlardı. Onların âdetleri bu şekilde cereyan ediyordu. Fakat şu kadar var ki, biz onu bir bedel mukabi-linde mübah görüyoruz. Eğer onu satmak için alırsa, böyle bir satış kıyasa göre bâtıldır. Zira su içindeki daneler, yaradılışta bir kabukla örtülü değillerdir ki, onlara bakılmasın. Fakat böyle bir satışta da müsamaha göstermek, uzak bir ihtimal değildir. Zira o daneleri sudan çıkarmakta onların ifsad edilmesi tehlikesi vardır.
Onlar, o vakit nar taneleri gibi olurlar. Tıpkı beraberinde kabuk varmış gibi muamele görürler.
6. Satılan malın teslim edilmiş olması gerekir.
Yani kişinin sattığı mal, kişinin elinde bulunmalıdır. Şu şartla ki, kişi onun mülkiyetini para karşılığında almış olsun... Bu hususî bir şarttır. Hz. Peygamber (s.a) daha birinci sahibinden alınmamış bir malı, ikinci bir kimseye satmayı yasaklamıştır.21 Bu hükme, gayr-ı menkul akarlar ve menkul malların hepsi dahildir. Bu bakımdan teslim alarak mülkiyetine geçirmediği bir malı satın alması veya satması bâtıldır. Menkul bir malın teslim alınması, nakledilmesiyledir. Gayr-i menkul akarların teslim alınması ise, satan tarafından tahliye edilmesine bağlıdır. Ölçmek şartıyla sattığı bir malın teslim alınması, ancak ölçtükten sonra mümkün olur. Miras, vasiyet ve emanet şeklinde gelen malların ve mülkiyeti para karşılığında edinilmiyen malların satışına gelince, bunlar satıcı tarafından alınmadan önce de satılabilirler
.
c) Lâfız ('Sattım' veya 'Şu kadar miktar mukabilinde aldım' Gibi Sîgalar)
Bu bakımdan alışverişte, aralıksız hemen bir arada aldım ve sattım demeleri gerekir. Bu muamele açıkça veya kinaye yoluyla alışverişi insanlara fehmettiren lâfızla olmalıdır. Eğer 'şunu bunun mukabilinde sattım', yerine 'sana şunu, bunun mukabilinde verdim' tâbirini kullanır, müşteri de kabul ederse, satıcı ile alıcı bu lâfızlardan alışverişi kasdettikleri müddetçe bu alışveriş caizdir.
(Kasdettikleri müddet' dedi); çünkü 'şunu, bunun mukabilinde sana verdim' tâbiri, iki elbise veya iki hayvan hususunda cereyan ederse, o zaman emanet mânâsına gelmesi muhtemeldir. Bu bakımdan alışveriş niyeti bu ihtimali uzaklaştırdığı gibi, akdi de sağlamlaştırır. Açık tâbir ise, ileride meydana gelecek husû-metlerin kökünü kesmek bakımından daha iyidir. Fakat kinaye tâ-biri tercih edilen kavle göre; açık tâbir gibi hem satılanın mülkiye-tini, hem de helâl olmasını ifade eder.
Alışverişle akdin şartlarına ters düşen herhangi bir şartı ileri sürmek uygun değildir, O halde, eğer başka birşeyin daha olmasını şart koşarsa veya 'Şu malı senden satın alıyorum ama onu benim evime getirip teslim etmek şartiyle' derse, bu şartların hepsi fâsiddir. (Ebu Hanife ve iki talebesi 'Fâsid değildir' demişlerdir). Ancak satıcının o malı evine getirdiği için ayrıca ücretini verdiği (veya o memlekette böyle bir nakliyatın ücreti alışverişten ayrı olarak malûm olduğu zaman) caizdir. Alıcı ile satıcı arasında konuşma olmayıp sadece para vermek ve mal almak olursa (buna mua'tat denir). İmam Şâfiî'ye göre, böyle bir alışveriş asla olmuş sayılmaz. İmam Âzam'a göre, eğer kıymetsiz şeylerde bu şekilde alışveriş olursa bu alışveriş olmuş demektir. Fakat kıymetsiz şeylerin neler olduğunu tesbit etmek ve ayırmak gayet güç bir şeydir. Eğer muamele, o memleketin örf ve âdetlerine göre kabul edilecek olsa bile, o vakit insanlar bu şekil alışveriş hususunda kıymetsiz eşyaları çok bulabilirler. Zira tellâl bezzazın dükkânına gidiyor. Kıymeti on altın olan ipekli elbise alıyor (mesalâ), onu müşteriye götürüyor ve tekrar bezzaza dönüp müşterinin ona razı olduğunu söylüyor ve bezzaz kendisine 'Git müşteriden on altını al, getir' diyor. Böylece tellâl müşteriye gidip on altını alıyor ve bezzaza teslim ediyor. Bezzaz da parayı teslim alıp onda tasarruf ediyor. Elbiseyi satın alan da elbiseyi kesip biçiyor. Oysa bezzaz ile müşteri arasında hiç de îcab ve kabul diye birşey cereyan etmiş değildir. Böylece gelinler için çeyiz yapanlar, satıcının dükkânına giderler, meselâ kıymeti yüz altın olan bir malı müzayede şekliyle aralarına çıkarıp onlardan biri 'Bu mal doksan ile benim olsun' der. Başka birisi 'Doksanbeş ile benim olsun', üçüncü bir kimse de 'Yüz ile benim olsun' der. Mal sahibi 'Haydi say' der. Adam da yüzü sayar, malı teslim eder. Böylece îcab ve kabul olmaksızın malı teslim alır. Âdet de böylece devam edip gelmektedir. İşte bu meseleler tedâvi ve ilâç kabul etmeyen müzmin yaralardandır. Zira burada üç ihtimal daha vardır.
a) Ya konuşmaksızın satın almanın kapısını mutlak olarak -ister kıymetsiz eşyalarda, isterse kıymetli olanlarda olsun- ardına kadar açacaktır. Bu ise imkansızdır. Zira böyle bir durumda mal, kendisine delâlet eden bir söz olmaksızın, birinin zimmetinden öbürünün zimmetine geçer. Oysa Allah Teâlâ, bey'i helâl etmiştir. Bey' ise ancak (verdim ve aldım, sattım ve satın aldım gibi) icâb ve kabulün ismidir. Teslim ve tesellüm fiil-i mücerredine Bey' isminin verilmesi, hiçbir zaman meydana gelmiş değildir. O halde, biz böyle bir durumda taraflardan birinden diğerine mülkiyetin geçmesine ne ile hükmedebiliriz? Özellikle bu durum, câriyeler, köleler, gayr-i menkul akarlar ve kıymetli hayvanlar ve hakkında çokça münakaşa edilen nesnelerde olursa... (Mesele daha da müşkilleşir); zira böyle bir durumda, o malı teslim eden kişi cayabilir ve 'Ben caydım, onu satmadım' diyebilir. Zira benden 'sattım' tâbiri çıkmadı, ben sadece 'teslim ettim' deyip yan çizmede diretebilir.
b)İkinci ihtimal, bizim bu şekildeki alışverişin kapısını tamamen kapatmamızdır. Nitekim İmam Şâfiî (r.a) böyle bir akdin bâtıl olduğunu söylemiştir. Fakat böyle yapmak da iki cepheden çok zordur.
1.Böyle bir alışveriş yapmak, ashâb-ı kirâm zamanında kıymetsiz şeylerde cereyan edip âdet olana benzemektedir. Eğer ashâb-ı kirâm, bakkal, fırıncı ve kasapla dahi icab ve kabul ile alışverişe kendilerini zorlamış olsalardı, bu onlara gayet ağır gelecekti ve onların böyle yaptıkları, bizim zamanımıza kadar nakledilecekti. Bir de o âdetten tamamen yüz çevirmenin vakti de meşhur olup bilinecekti. Zira asırlar böyle şeyler hususunda değişirler.
2.İnsanlar şu zamanda îcab ve kabul olmaksızın teslim ve tesellüm şeklinde alışveriş yapmaya dalmış bir durumdalar.
İnsanoğlu, yiyeceklerden ve diğer şeylerden birşey satın aldığı zaman, kesinlikle bilir ki, satıcı bunu îcab ve kabul şekliyle değil teslim ve tesellüm şeklinde satmıştır. Bu bakımdan madem satıcı
bunu böyle almış, o halde ikinci bir satıcının akidle telaffuz edip bunu îcab ve kabul yoluyla satın almasında ne fayda vardır?
c)Üçüncü ihtimale gelince... Kıymetsiz eşya ile kıymetlieşyalar arasında ayrım yapmaktır... Nitekim Ebu Hanife de böyle buyurmuştur. Bu takdirde de kıymetsiz eşyaların grubuna nelerin girdiği hususunu tesbit etmek zorlaşır. Mülkün kendisine delâlet
eden bir lâfız olmaksızın nakledilmesi ise zorlaşır. İbn Sureye22,
İmam Şâfiî'nin bir kavlini bu şeklide tahriç ettiğine zâhib olmuştur. Bu ihtimal, normale en yakın ihtimallerden birisidir.
Eğer biz de şiddetli ihtiyaçtan dolayı İmam Şâfiî'nin böyle dediğine
meyledersek, bunda hiçbir beis yoktur. Çünkü bu şekilde alışveriş halk arasında umumîleşmiştir. Bir de daha önceki asırlarda da bu şekilde alışveriş yapmanın âdet olduğu zannı, insanda galibdir. ikinci ihtimalde geçen iki zorluğun cevabı ise şöyledir: Deriz ki, kıymetsiz eşyalar ile kıymetli eşyaların arasındaki ayrımın tesbit edilmesine gelince; biz bunları takdir etmekle mükellef değiliz. Zira bu şekilde bir takdir imkânsızdır. Belki bunun apaçık iki ta-rafı vardır. Zira gizli değildir ki, baklanın, meyvelerin, ekmek ve etin az bir miktarını satın almak, kıymetsiz nesnelerden sayılmışlardır. Bunların alışverişlerinde de teslim ve tesellümden başka âdet yoktur.
Eğer bir kimse, böyle şeylerde îcab ve kabulü isterse, o kimse pek fazla mutaassıb sayılmış olur. Böyle sayıldığından dolayı, teklifi soğuk ve ağır karşılanır ve öyle bir kimse, kıymetsiz birşey için zorluk çıkarmakla suçlanır ve bunun tutarlı bir tarafı da yoktur. İşte bu satılan eşyaların kıymetsizlik tarafıdır. İkinci tarafı ise, hayvanlar, köleler, akarlar, kıymetli elbiselerdir. Böyle şeylerin alışverişinde îcab ve kabule zorlamak uzak bir teklif değildir. Bu iki taraf arasında, her iki tarafa da benzer nesneler vardır. Onlarda insan şüpheye düşer ve onlar şüphe yerleridirler. Bu bakımdan dindar bir kimsenin hakkı böyle şeylerde ihtiyatlı davranmaktır. Adet ile bilinen şerî kaidelerin tamamı böyledir. Mülkün nakledilmesi için bir sebebin aranması olan ikincisine gelince; o, malı uzatmak ve uzatılan malı konuşmaksızın almaktan ibaret olan elin fiilini sebep kılmaktır.
Çünkü lâfız malın kendisine sebep değil, delâleti itibariyle sebep olur. Oysa teslim ve tesellüm, maksadı devamlı şekilde ifade eden daha kuvvetli bir sebeptir. Üstelik selefin hediyeleri icap ve kabul olmaksızın alıp tasarruf etmeleri, bunun açık bir delilidir. Acaba bu muamelede bedelin olup olmaması arasında ne fark vardır? Zira hibede de mülkün nakledilmesi lâzımdır. Ancak geçmiş âdet (selef-i sâlihînin âdeti), kıymetsiz hediyelerle kıymetli hediyeler arasında ayırım yapmaksızın hepsini îcabsız ve kabulsüz verip almaktı. Hediye verilen mal nasıl olursa olsun, onun hakkında îcab ve kabulü istemek ayıp sayılırdı. Fakat satılanlar, kıymetsiz şeyler değilse, onların hakkındaki îcab ve kabul, ayıp sayılmadığı gibi lâzımdı. İşte ihtimallerin en normali olarak bu ihtimali görüyoruz.
Dindar bir kimsenin ihtilâf şüphesinden çıkmak için alışverişte îcab ve kabulü (sattım-aldım' demeyi) terketmemesi hakkıdır. Bu bakımdan satan bir kimse, sattığı malı îcab ve kabulsüz elde ettiğinden dolayı, ikinci alıcının îcab ve kabulü terketmesi uygun bir hareket değildir; zira satıcı îcab ve kabulü terketmiş mi-dir, etmemiş midir? Bu husus kesinlikle bilinmemektedir. O halde çok zaman îcab ve kabulle akdi yapılmış malı satın alabilir. Eğer satıcının o malı satın aldığında orada hazır bulunuyorsa veya satıcı 'Ben bu malı icabsız ve kabulsüz aldım' diye ikrarda bulu-nursa, o vakit ondan mal satın almayıp, başka bir satıcıya gidip ondan alsın! Eğer satılan mal, kıymetsiz şeylerden ise ve müşteri de onu satın almaya muhtaç ise, o zaman îcab ve kabul tâbirleri kullanılsın. Zira bu tâbirler, ilerde meydana çıkacak bir mü-nakaşayı önleyici olur. Zira açık tâbirlerle satılan mal hususunda caymak, dinen mümkün değildir. Fakat mücerred fiil ile satılan mal için caymak mümkündür.
Eğer 'mücerred fiil ile satılan bir malda caymam mümkün ise, acaba kişi bir ziyafette veya bir sofrada bulunduğu zaman, bu ziyafetin ve sofranın sahiplerinin açık söz olmadan sadece fiil ile alışveriş yaptıklarını kesinlikle bilir veya onlardan böyle alışveriş yaptıklarını dinlemiş veya gözüyle görmüş ise, böyle bir ziyafetten uzak durması vacib midir, değil midir?' dersen, cevap olarak deriz ki: Eğer adamların îcab ve kabûlle değil, sadece mücerred fiille satın aldıkları şey, kıymetli şeylerden ise, müslüman bir kimseye onlardan alışveriş yapmamak vaciptir. Yemek cihetine gelince... Yemekten çekinmek vacib değildir. Çünkü bizim 'mücerred fiil acaba mülkün bir elden diğer bir ele nakledilmesine delâlet eder mi etmez mi?' şeklindeki tereddüdümüz, bu şekilde elde edilen malın mübah olduğuna delâlet etmesi gerekir. Zira mübahlık ko-nusu daha geniş bir konudur. Mülkün bir elden diğer bir ele nak-ledilmesi meselesi ise, daha basit bir meseledir. Bu bakımdan her yenen maddenin alışverişinde açık söz olmadan sadece fiil âdet olmuştur, satıcının onu alıcıya teslim etmesi, onun yenmesine izni vermesi demektir. Bu durum hâlin karineleriyle bilinmektedir. Tıpkı hamamcının, hamama girme iznini vermek suretiyle suyu kullanma ve tasarruf etme izni vermiş sayılması gibi.. Satıcının bu malı teslim etmesi, aynı zamanda müşterinin bu malı, istediğine yedirmesine de izin vermektir. Bu bakımdan bu şekilde teslim et-mek, sanki 'Şu yemekten yemeni veya istediğin bir kimseye yedir-meni sana helâl ettim' demek yerine geçmiş olur. Böyle bir du-rumda, bu malı yemek ve yedirmek alıcı için helâl olur. Eğer satıcı açıkça 'Şu yemeği ye ve bana onun kıymetiyle borçlu ol' dese, o zaman o yemeği yemek helâl olur ve yiyene, yedikten sonra onun kıymetini ödemesi gerekir. İşte bence fıkhı kıyas budur. Fakat kişi mücerred fiil ile bir malı satın alıp mülk ettikten sonra yiyip onu bitirirse, kendisine o malın kıymetini sahibine vermek düşer. Daha önceden sahibine teslim ettiği para eğer esas kıymetine denk geliyorsa mal sahibi hakkının benzerini elde etmiş olur ve onu -ikinci bir defa malının kıymetini isteyip almaktan aciz ise- mülk edinebilir. Eğer malının kıymetini istemeğe muktedir ise, o vakit müşteriden daha önceden aldığı bedeli mülk edinemez. Çünkü çoğu zaman malın sahibi müşteriden aldığı bedeli borcunun yerine sarfetmeye razı değildir. Bu bakımdan müracaat edip malının esas kıymetini müşteriden alması ve yanında daha önceden müşteriden .malın pahası olarak aldığını geri vermesi gerekir. (Çünkü alışveriş olmadığı için müşterinin daha önceden verdiği paha, mal sahibinin elinde emanet gibi durmaktadır). Burada ise, mal sahibinin rızası, malı teslim ettiği zaman hâlin karineleriyle bilinmiştir. Bu bakımdan mal sahibinin bu fiilinin onun rızasına delalet ettiği ihtimali uzak değildir. Yani daha sonra, malını teslim ettiği kimseden alacağını tahsil edip böylece hakkını elde etmiş olacaktır. Fakat her hâlükârda satıcının tarafı çok anlaşılmaz bir durumdadır. Çünkü satıcı malının karşılığında aldığı bedelde bazen tasarruf etmek ister. Oysa onu mülk edinip onda tasarruf etmesi mümkün değildir. Meğer ki alıcı onun malında tasarruf edip onu telef etmiş olsun... Sonra satıcı çok zaman mülk edinme kastını yenilemeye mecbur olur. Sonra sözle değil, fiilinde istifade edilen mücerred rızasına dayanarak bazen de mülk edinmiş olur. Müşterinin yemek edinmesi tarafına gelince -ki müşteri de o yemek edinmekten sadece onu yemeyi kastetmektedir- bu kolaydır; zira bu yemeğin mübah olması, hâl karinesinden anlaşılan mübahlık ile sabit olur. Fakat çoğu zaman alıcının müşaveresinden veya durumundan misafirin yediği miktarı ödemesi gerekir. Misafirden bu ödemenin düşmesi ancak satıcının müşteriden aldığını temellük ettiği zaman sabit olur. Bu bakımdan müşteri o zaman, borcunu edâ etmiş veya borcu başkası tarafından ödenmiş bir kimse gibi olur.
İşte müşkil olmasına rağmen açık söz olmadan yapılan alışveriş kaidesinde bizim görüşümüz budur. Bu söylediklerimiz bir takım ihtimal ve zanlardır ki biz onları evirip çeviriyoruz. Bu husustaki fetva ancak bu zanlar üzerine bina edilebilir. Dindar bir kimsenin ise, ona herşeyden önce kalbinden fetva istemesi ve şüpheli yerlerden kaçınması en uygun ve en yararlı bir harekettir.
___________
18) Gazâlî'nin bu kavimlere karşı bir husumeti olduğu düşünülmemelidir. Onun döneminde bunlar devlet hizmetinde çalışıyorlar ve zorbalık yapıyorlardı. Müellif bu nedenle mallarının haram olduğuna hükmetmektedir.
19)Müslim ve Buharî, (İbn Ömer'den), 'Sürü köpeği veya evi muhafaza eden
köpek hariç, köpek edinen bir kimsenin amelinden hergün iki kırat kadar
sevabı azalır'.
20)Hz. Âişe evinde, içinde hayvan şekilleri bulunan bir perde asmıştı. Hz.
Peygamber bunu hoş görmeyip Hz. Aişe'ye şöyle demiştir: 'Bu perdeyi oradan
indir. Ondan yastık yüzü yapabilirsin'. (Müslim ve Buhârî)
21) Müslim ve Buhârî, (Ebu Abbas'tan)
22) Adı Ahmed b. Ömer'dir. Irak'ta Şâfiilerin imamıydı. İbn Subkî, İbn Kesîr ve Haydarî, tabakâtlarnda İbn Sureyc'e genişçe yer vermişlerdir
 

2. Riba (Faiz)

Allah Teâlâ faizi haram kılmıştır. Hakkında şiddetli emirler vermiştir. Bu bakımdan altın ve gümüş üzerine muamele yapan sarraflara faizden sakınmak farzdır. Yiyecek maddeleri üzerine alışveriş yapanlara da faizden sakınmak farzdır. Zira faiz ancak nakit (altın, gümüş) veya bedelleri olan diğer paralar ve yiyecek maddelerinde vardır. Sarraf bir kimsenin faizin nesie ve fadl çeşitlerinden sakınması gerekir. Faizin nesie çeşidi şu demektir: Altın ve gümüş olan herhangi birşeyi yine altın ve gümüş olan diğer bir şeyle sattığı zaman, ancak aynı mecliste verip almak suretiyle satış yapabilmektir. İşte aynı meclîste satılan altın ve gümüş ile bedelleri olarak alnan altın ve gümüş teslim edildi mi, faizin nesie şeklinden sakınmış olunur. Sarrafın altını darpha-neye teslim edip sikkeli altınları oradan satın alması, hem ribanın nesie şekli bakımından haramdır, hem de verilen külçe ile alınan sikkeli altınların arasında çoğu zaman ölçüde fark olması bakımından haramdır. Zira darbedilmiş para, külçe halindeki altın ve gümüşle ölçüde eşit olarak müşteriye verilmez.
Ribanın fadl kısınma gelince; üç işte bu çeşit faizden sakınmak gerekir:
1. Kırılmış altın ve gümüş parçalarını sağlamları ile satmakta... Bu bakımdan bu iki çeşitte ancak tartı bakımından benzer
ve eşit oldukları takdirde muamele caizdir.
2.Ayarı tam olanı, düşük ile satmakta böyle bir faizden sakınmak gerekir. Bu bakımdan tartıda kendisinden daha eksik olan ayarı düşük bir altını veya gümüşü, ayarı tam olanla satmak uygun bir hareket değildir veya tartıda ayarı tam olandan daha ağır ve ayarı düşük malları satmak yine uygun değildir. Benim anlatmak istediğim; altını altın ile ve gümüşü gümüş ile "sattığı zaman durumun böyle olmasıdır: Eğer cinsleri ayrı olan yani
altını gümüşle veya gümüşü altınla takas ederse, o vakit birisinin tartısındaki fazlalık zarar vermez.
3. Altın ve gümüş karışımı olan nesnelerde fadl ribasından sakınmak gerekir. Altın ve gümüş karışık dinarlar gibi... Eğer o dinarlarda bulunan altının miktarı meçhul ise, asla onunla mu-amele yapmak caiz değildir. Memlekette geçer bir akça ise, o za-man durum değişir. O zaman, biz de onunla muamele etmeye ruhsat veririz. Eğer başka bir nakit (para) ile karışması sözkonusu değil ise, bakır ile karışık paralar da böyledir. Eğer onlar da memlekette geçerli akça değil iseler, onlarla muamele yapmak sahih olamaz. Zira o paraları almaktan gaye onun içindeki gümüşü al-maktır. Oysa bu paranın içindeki gümüş miktarı da meçhuldür. Eğer o para memlekette kullanılan bir para ise, biz de ihtiyat için muamelede onunla alışveriş yapmaya ruhsat veririz. Bir de onun içinde bulunan gümüşün ondan çıkarılması artık istenilecek birşey olmadığından onunla muamele etmek ruhsatlı kılınmıştır. Fakat hiçbir zaman bunu verip başka gümüş almak caiz değildir. Yani bu katışık para ile satın alınamaz. Fakat gümüş hariç diğer maddeler ise, bu para ile satılır ve alınır. Altın ve gümüş karışımı her zînet eşyası böyledir. Böyle bir zînet eşyasının altın ve gümüşle satın alınması caiz değildir. Belki böyle bir zînet eşyasını -eğer içindeki altının miktarı belli ise- başka bir mal ile öyle bir tarzda yaldızlanmış ki, eğer ateşe konursa onun yaldızlanmasında kullanılan altın hiç de elde edilemez. O zaman, o zînet eşyasını zaman bakımından kendisi kadar olan gümüş veya gümüşün dışında kalan diğer bir mal karşılığında satın alabiliriz. Böylece sarraf bir kimseye içinde hem altın, hem de boncuklar bulunan bir gerdanlığı altın mukabilinde satın almak caiz değildir ve böyle bir gerdanlığı altın mukabilinde satması da caiz değildir. Belki böyle bir gerdanlık, eğer içinde gümüş yoksa, elden verilip almak şartıyla gümüşle satılır ve alınır:
Ateşe konulduğu zaman yaldızlanması için işlenen altını elde edilecek derecede bol olan altın işlemeli bir elbiseyi altın ile satın almak caiz değildir. Fakat gümüş veya başka nesnelerle satın alınması caizdir.
Yiyecek maddeleri üzerinde muamele edenlere gelince, ister alıp ve sattıkları maddelerin cinsi değişsin, ister değişmesin, alışveriş meclisinde verip almak mecburiyetindedirler. Eğer satılıp
alınan maddelerin cinsi bir ise, yani bir çeşit buğdayı diğer bir
çeşit buğdayla değiştiriyorsa, o vakit hem aynı mecliste verip almak, hem de benzer olmalarını gözetmek gerekmektedir. Bu hu-susta âdet olan, kasap ile yapılan muameledir. Mesalâ kasaba koyunu teslim eder, koyun mukabilinde tedricî olarak et satın alır. İster bu aldığı peşin, ister borç olsun... Mutlaka bu şekildeki bir alışveriş haramdır. Fırıncının muamelesi de, bu kısım muame-leye girer. Meselâ fırıncıya bir miktar buğday teslim eder ve onunla tedricî olarak fırıncıdan ekmek satın alır. İster bu satın aldığı ekmek borçla, isterse peşin olsun, böyle bir muamele haramdır. Sıkıcı ve yağ yapıcının muamelesinde de bu durum âdet haline gelmiştir. Meselâ; ona haşaş, bezir ve susam danelerini ve zeytinleri teslim eder ki bunların karşılığında ondan yağları ted-ricî olarak alsın. Bu muamele de haramdır. Sütçünün muamelesi de böyledir. Meselâ mandıracıya süt verir ki ileride onun karşılığında, peynir, yağ, kaymak ve sütün diğer mamullerini alsın. Bu da diğerleri gibi haramdır.
Yiyecek maddeleri, yiyecek maddesi olmayan şeylerle satıldığı zaman, ancak nakden (derhal değiştirmek suretiyle) satılabilir. Eğer bir yiyecek maddesi, başka bir yiyecek maddesiyle satılır ve alınırsa, o zaman hem hazır, hem de benzer ve eşit olması icabeder. Yenilen şeyden yapılan ma'mul aynı madde ile ne benzer olduğu, ne de fazla olduğu halde satılabilir. Meselâ, buğday karşılığında buğdayın unu, ekmeği ve kavutu satılamaz ve alınamaz. Üzüm ve hurma karşılığında pekmez, sirke ve şıraları satılamaz ve alınamaz. Süt karşılığında yağ, kaymak, ayran, çöke-lek ve peynir ne satılır ne de satın alınabilir. Yenilecek madde, tam ambarlanacak duruma gelmedikçe, aradaki benzerlik hiçbir mânâ ifade etmez. Bu bakımdan yaş hurma, yaş hurma ile, yaş üzüm, yaş üzümle, ne fazla ne de aynı oranda oldukları halde takas edilemez.
Bu cümleler, tüccara fesad kaynaklarını gösteren ve Bey'in (alışverişin) tarifini ikna edici bir şekilde yapan cümlelerdir. Bu cümleleri serdetmekten gayemiz; tüccarı ikaz edip, ta ki bir yerde şek ve şüpheye girdiği veya bu durumlardan herhangi biriyle karşılaştığı zaman, gidip fetvayı ehlinden sorsun. Zira tüccar bizim söylediğimiz cümleleri bilmediği takdirde fesad kaynaklarını göremez. Nerede, ne hakkında sual sorulur bunu kavrayamaz. Böylece, bilmediği halde riba muamelesi yapmış ve harama girmiş olur.

 

3. Selem

Tüccar bir kimse, selem akdinde on şart gözetmelidir:
1.Sermayenin malûm ve belli olması, ileride teslim edilenmalın da belli olması keyfiyetidir ki ileride teslim edilmesi gereken selem malının teslimi zorlaştığı takdirde sermayenin kıymetine dönüş imkânı olsun. Eğer bir avuç dirhemi sayısız olarak ileride
teslim edilecek bir yığın buğday için verirse İmam Şâfiî'nin bir kavline göre sahih değildir. (Zira sermaye belli değildir).
2.Sermayeyi müşteriden ayrılmadan önce akid meclisinde
müşteriye teslim etmelidir. Eğer sermayeyi teslim etmeden önce ayrılırsa, selem akdi bozulmuş olur.
3.Selem edilen mal, vasıflarının târifi mümkün olan mallardan olmalıdır. Daneler, hayvanlar, madenler, pamuk, yün, ipek,süt, et, attarların sattığı maddeler ve benzerleri gibi... Mâcunlar,katışık ve parçaları değişik olan maddelerin selemi ise caiz
değildir. Yapılan yay, imâl edilen oklar, mestler ve yapılış ile parçalarında değişiklik olan ayakkabılar ve hayvan derileri gibi...Ekmekte selem caizdir ve böylece fazla pişirmek veya az pişirmek
suretiyle tuz ve suyun az veya çok olması bakımından değişen
maddelerde de selem caizdir. Tuz ve suyun azlığı affolunur ve
böyle bir maddede müsamaha gösterilir.
4.Vasfetmeye kabiliyeti olan şu işlerin vasıflarını sonuna kadar yapmalıdır ki kıymetin değişmesinde rol oynayan bir vasıf meçhul kalmasın. Öyle bir vasıf ki, normal olarak herkes onu söyler ve ondan gelen zarara katlanmaz. Zira selem edilen malın bu
şekildeki vasıflarını saymak alışverişte onu görmek yerine geçer.
5.Eğer selem edilen mal, daha sonra teslim edilecekse, yani bu muamele müeccel bir muamele ise, müddetin tayin edilmesi
lazımdır. Bu bakımdan buğday biçimine veya meyvelerin
oluşmasına kadar selem yapılamaz. Ancak aylar ve günler tâyin
edilerek selem yapılır. Zira buğdayın ve meyvenin yetişmesi bazen
erken, bazen de geç olur; (kesin bir zamanı yoktur).
6.Selem edilen mal, zamanı geldiğinde teslim edilmesi kudreti
dahilinde olan mallardan olmalıdır ve yüzde altmış oranında o
malın belirtilen müddette bulunmasından insan emin olmalıdır.
Bu bakımdan üzümün olmadığı bir zamana kadar üzümü selem
akdi yapmak, caiz değildir. Diğer meyveler de üzüm gibidir. Eğer
yüzde altmış ihtimalle selem edilen mal tâyin edilen tarihte bulunuyorsa ve o tarih gelip çatarsa, müşteri o malı bulup para sahibine teslim etmekten aciz kalırsa -eğer acizlik semavî bir afetten
ileri geliyorsa- sermaye sahibi isterse ona bir müddete kadar mühlet verir, isterse selem akdini feshedip sermayesini istediği anda
geri alır.
7.Teslim yerini tayin edip söylemektir. Tabiidir ki, teslim yerinin zikredilmesi, ancak teslim yerine göre kıymeti artar veya eksilir mallarda şarttır. Evet, teslim yerini böyle bir malda söylemeli ki,
daha sonra bir mücadele ve münakaşaya meydan vermesin.
8.Selem akdi yapılan malı belirli bir kaynağa bağlamamalıdır.
Meselâ 'şu ekinin buğdayından' veya 'şu bostanın meyvesinden'denmesi gibi... Böyle denilmesi, selef edilen malın, selef edenin boynunda borç olduğu keyfiyetini iptal eder. Evet, eğer bir memleketin meyvesine veya büyük bir köyün mahsulüne izafe ederse(meselâ İstanbul'un buğdayından denmesi gibi), o zaman zarar
etmez.
9.Az bulunan ve nefis birşey hakkında selef yapmamalıdır.
Meselâ, az bulunur bir mücevherat veya çocuğu beraberinde bulunan güzel bir cariye veya yüzde altmış ihtimalle bulunması güç olan herhangi bir nesne gibi...
10.Eğer sermaye sahibinin vereceği sermaye yiyecek maddelerinden ise, yiyecek maddeleri hakkında selem akdi yapmalıdır, isterse verilen sermaye selem edilen yiyecek maddesinin cinsinden olsun, isterse olmasın, hüküm değişmez. Eğer sermaye nakit
(altın ve gümüş) ise, onun karşılığında başka bir nakdi selef etmek olmaz. Biz bu hususları faiz bahsinde zikretmiştik.
___________
23) Selem akdi, Kur'an, hadîs ve icma-ı ümmetle sâbit olan bir akiddir. Nitekim Allah Teâlâ, Bakara sûresinin 182. ayetinde bu akde işaret etmiştir. İbn Abbas bu ayet hakkında şöyle der: 'Ben şahidlik ederim ki, Allah Teâlâ müeccel (süreli) selemin müddeti hakkında ferman buyurarak Kur'an'ın en uzun ayetini indirmiştir7.
Hz. Peygamber Medine'ye teşrif ettiğinde Medineliler bir sene sonra veya iki sene sonraki, hatta bazen aç sene sonraki hurma için selem muamelesi yapıyorlardı. Bunun üzerine Rasûlullah şöyle buyurdu: 'Kim selem yoluyla alış-veriş yaparsa, belli bir zamana kadar belli bir ölçekle bu muameleyi yapsın'. (Tafsilat için bkz- İthaf us-Saade, V/451)
 

4-İcare

İcarenin iki rüknü vardır:
a)Ücret
b)Menfaat
İcare yapan âkid ve İcare akdinde kullanılan lâfza gelince... Alışveriş bahsinde zikrettiklerimiz burada da muteberdir. Ücret, alışverişte verilen sermaye gibidir. Bu bakımdan İcare hususunda ücretin malûm ve eğer peşin ise, alışveriş bahsinde satılan malda şart koştuğumuz vasıflarla vasıflı bulunması gerekir. Eğer ücret, borç ise, yine ilerde verilecek o ücretin sıfatı ve miktarı belli ol-malıdır. İcare akdinde halkın âdeti olarak cereyan etmek karşılığında İcare ile vermek gibi.... Böyle bir icarenin akdi bâtıldır. Zira tamirin miktarı meçhuldür. Eğer evin ücreti karşılığında para miktarını tâyin eder, kiracıya 'Bu parayı tamirine sarfetme-sini şart koşarsa, yine caiz değildir. Zira kiracının o parayı tamire sarfetmekteki çalışmasının ne kadar olacağı meçhuldür.
Sakınılması gereken âdetlerden biri de kesilmiş hayvanın derisini, yüzene çalışması karşılığı olarak vermektir. Murdar olmuş hayvanın leşini üzerindeki derisi hamalın olmak şartıyle hamala taşıtmak, değirmenciye öğüttüğü karşılığında Nehhale denilen kaba kısmını veya unun bir kısmını vermek... Bütün bunlar bâtıl akidlerdir. Yine oluşu ve ayırımı ücretlinin çalışmasına bağlı olan herhangi bir nesneyi onun çalışma ücreti yapmak caiz değildir. O mahzurlu âdetlerden birisi de, evlerin, dükkânların kiralan-masında sadece ücreti takdir etmektir. Meselâ, eğer dese ki: 'Her ay için bir dinar vereceksin' ve fakat ne kadar ay kalacağını takdir etmezse, kira müddeti meçhul olduğundan kira akdi olamaz.
İkinci rükün, icareden kastolunan menfaattir. O menfaat sa-dece çalışmaktır. Eğer bu çalışma mübah, malûm ve çalışan adamın zahmet çekmesini gerektiren ve bazen de insanların bir başkasına böyle bir çalışmayı ayrıca yapabilecek kabilden ise, o zaman böyle bir çalışma için adam tutmak caizdir, îcare bahsinin bütün fer'î meseleleri hemen hemen bu rabıta (bağlantı) altına girmiş oluyor. O halde biz onları açıklamak suretiyle sözü uzatmayacağız. Zira biz fıkhî konuları içine alan bölümlerde bu hususta uzun uzadıya izahat vermiş bulunuyoruz. Burada ise ancak bütün müslümanlarm mübtelâ olduğu mahzurlu noktalara işaret ediyo-ruz. Bu bakımdan ücret karşılığında yapılması istenen çalışmada beş şeye riayet etmek gerekir.
1. O çalışma kıymetli olmalıdır. Yani onda yorulma ve yorgunluk olmalıdır. Bu bakımdan eğer vitrine koymak için bir yiyecek
maddesini kiralarsa veya üzerindeki elbiselerini kurutmak için
ağaç kiralarsa veya dükkânını süslemek için birtakım paraları kiralarsa, bütün bunlar caiz değildir. Zira bunlar karşılığında ücret
vermek, tıpkı bir susam danesi veya bir buğday danesi karşılığında
para vermek gibidir. Zira bu, başkasının aynasına bakmak, onun kuyusundan su içmek, duvarının gölgesinde oturmak, ateşinden
birazcık ateş götürmek gibidir. Bu sırra binaen eğer bir satıcıyı ücretle tutup ticarî malının satılması için, teşvik edici bir şeyler
konuşması karşılığında ücret verirse caiz değildir. Tellâlların
aldıkları ise, eğer haşmetlerini ve halk arasındaki mânevî nüfuzlarını ve sözlerinin bir mal hakkında geçerli kabul edilmesi
karşılığı olarak alırlarsa, aldıkları haramdır. Zira onlardan tek
kelime çıkar. Ne yorulur ve ne de herhangi bir yatırımı vardır.
Onlara aldıkları ücretler, ancak yoruldukları zaman veya muamele emrini organize ederken konuşmak suretiyle bitkin
düştükleri zaman helâl olabilir. Sonra böyle yaptıkları takdirde de
onlara ancak yorulmaları nisbetinde ücret almaları helâl olur.
Fakat satıcıların âdet edinip aldıklarına gelince, o zulümdür.
Haklı olarak alınmış bir mal değildir.
2.Aranan fayda, kiralanan şeyin kendisi olmamalıdır. Bu
bakımdan bağları üzümünden istifade etmek ve bostanları da meyvesinden istifade etmek için kiralamak caiz değildir.
Çocuklara süt veren anneyi -onun sütü, kendisinin tebaiyyetiyle kiralandığından- kiralamak caizdir. Zira sadece sütünü kiralamak
mümkün değildir. İşte böylece yazıcının boyası ve terzinin ipliği
hususunda müsamaha gösterilir. Zira boya ve iplik tek başına kastolunmazlar.
3. Ücretin karşılığı olan çalışma görünüşte ve şer'an yapılması
kudreti dahilinde olan bir çalışma olmalıdır. Bu bakımdan zayıf
bir insanı gücü yetmediği bir çalışma karşılığında kiralamak
doğru değildir. Dilsiz bir insanı öğretmek ve benzeri vazifeler için
kiralamak doğru olmadığı gibi... Yapılması haram olan birşeyin teslim edilmesini ise şeriat menediyor. Meselâ, sapasağlam bir dişin çektirilmesi için icar vermek veya kesilmesini İslâm'ın ya-sak ettiği bir organının kesilmesi için icar vermek veya hayızlı bir kadını mescidi süpürmek üzere kiralamak veya sihir yahut da fâhiş birşeyi öğretmek için herhangi bir öğretmeni kiralamak veya kocasının izni olmaksızın başkasının hanımını çocuğuna süt vermek mukabilinde kiralamak veya canlıların suretlerini yap-mak için ressam kiralamak veya altın ve gümüş kapların yapılması için kap yapıcı bir ustayı kiralamak. Bütün bunlar bâtıl akidlerdir.
4. Çalışmanın ücret alan kimseye vacib olmamasıdır veya öyle bir çalışma olmalıdır ki, ücret alanın yerinde başkası o çalışmada vekâlet edebilmelidir. Bu bakımdan hiçbir müslümanın cihada gitmek için ücret alması caiz değildir. Böylece vekâlet kabul etmeyen diğer ibadetlerin karşılığında da ücret alınması caiz değildir. Zira böyle ibadetlere karşılık ücret alındı mı, bunlar ücreti verenin yerine olmuş sayılmazlar. Çünkü ücreti alana da bunlar farzdır. Hac için, ölüyü yıkamak, mezar kazmak, ölüleri defnetmek ve cenazeleri öldüğü yerden kaldırıp mezarlığa götürmek için ücretin alınması caizdir. Teravih namazı için imam olmak, ezan okumak, ders ve Kur'an okutmak için alınan ücret hakkında ise, ulemanın ihtilâfı vardır. (Farz namazların imamlığı için alınan ücretler kesinlikle haramdır. Ancak imam vaktini mescide hasrettiği, onun namaz kıldırmaktan başka hizmetlerini yaptığı ve eşyalarını ko-rumakla mükellef bulunduğu için ücret alırsa, o vakit fetva vardır), belirli bir meseleyi öğretmek veya belirli bir şahsa Kur'an'ın belirli bir sûresini öğretmek için alınan ücerete gelince, : bu ücret helâldir.
5. Çalışma ve fayda belli olmalıdır. Bu bakımdan terzi, çalışmasını, dikeceği elbiseleri söylemesi suretiyle bilir. Öğretmen de çalışmasını okutacağı sûrelerin tayin ve miktarını belirtmek suretiyle bilir. Hayvanı yüklemek ise, yüklenen yükün ve mesafe-nin miktarından bilinir. Halk âdetinde söylenmediği takdirde münakaşaya vesile olan herşeyi İcare akdi yapılırken söylemelidir. Eğer ihmal edilirse caiz değildir. Bunun tafsilâtlı açıklaması uzun uzadıya sürebilir. Biz bu kadarını, ahkâmın açık kısımları bilinsin ve müslüman, bu söylediklerimiz vasıtasıyla müşkilât yerlerim sezip sorsun diye zikrettik. Bu hususlardaki meseleleri bütün detaylarıyla sayıp ortaya koymak ise, ancak bir müftünün vazifesidir, halkın değildir.
 

5-Kırad

Kırad akdinde müslüman üç rükne riayet etmelidir:
1.Birinci rükün sermayedir. Sermayenin nakid olması, malûm bulunması ve çalışana teslim edilmesi şarttır. Bu bakımdan
fulüsler üzerinde veya ticaret malı üzerinde kırad muamelesi caiz
değildir. Zira sermaye pul veya ticaret malı oldu mu, çalışan için
ticarî saha oldukça daralır. Dirhemlerden bir kese üzerinde kırad
caiz değildir. Zira bir kese dirhemden kârın miktarını tâyin etmeye
imkân yoktur. Eğer sermayedar paranın kendisinin elinde bulunmasını şart koşarsa caiz değildir. Çünkü parayı çalışana vermemek onun önündeki ticaret yolunu daraltmak demektir.
2.İkinci rükün kârdır. Kârın nisbeti malûm olmalıdır. Meselâ,çalışana kârın üçte birini veya yarısını veya çalışanın istediği miktarı alabileceğini şart koşmalıdır. Eğer sermaye sahibi çalışana
'Al bu parayı çalıştır. Kârdan yüz lirası senin, gerisi benimdir'
dese, bu caiz değildir. Zira çok zaman, kâr yüz liradan fazla olmaz.
Bu bakımdan belirli bir miktarın takdir edilmesi caiz değildir.
Belki şâyi bir miktar (üçte birisi gibi) takdir edilmelidir.
3. Üçüncü rükün çalışana düşen çalışmadır. Bu çalışmanın
şartı; tâyin etmek ve vakitlendirmek suretiyle çalışanın önünde
daraltılmış bir ticaretin olmamasıdır. Eğer kapital sahibi, verdiği
mal ile mera hayvanlarının satın alınmasını -ki onların neslinden
istifade edilsin ve ikisi onları aralarında taksim etsin diye- şart
koşarsa veya buğday almayı şart koşup -ki o buğday pişirilsin ve
ikisi ekmekleri satıp kârını aralarında taksim etsin şartını- ileri
sürerse, böyle bir muamele doğru olmaz. Zira kırad muamelesinde
ticaretin hepsine izin verilmiş demektir. Bu ise alışveriş demektir
ve bu alışverişin zarurî yönlerinin vâki olması demektir. Oysa yukarıda kapital sahibi tarafından ileri sürülen şekiller ise sanatlardır (ticaret değildir). Sanatlardan gayem; ekmek pişirmek ve
koyunları üretmek suretiyle sayısını artırmaktır. Eğer sermaye
sahibi, işleteni sıkıp ancak 'filân adamdan mal satın alabilirsin'
şartını ileri sürerse veya 'ancak kırmızı ipekli kumaşta ticaret
edebilirsin' derse veya ticaret kapısını daraltan herhangi bir şartı
ileri sürerse akid fâsid olur. Bütün bunlardan sonra ne zaman akid olmuş olursa, işleten kapital sahibinin vekilidir. Bu nedenle vekillerin tasarruf ettikleri gibi kârlı işlerde tasarruf edebilir. Ne zaman kapital sahibi kırad akdini feshetmek isterse, edebilir. Bu bakımdan kapital sahibi bütün malın işletenin elinde nakid olduğu bir durumda akdi feshettiği zaman, taksimatın ne şekilde yapılacağı hususu herkesin malûmudur. Eğer mal, işletenin elinde ticarî eşya olarak bulunuyorsa ve bir kâr da yoksa, bu eşyaları kapital sahibine olduğu gibi vermelidir. Kapital sahibi o eşyaları paraya tahvil etmeyi işletmeciye teklif edemez. Zira akid fesholunmuştur ve işletmeci de hiçbir şeyi iltizam etmiş değildir. Eğer işletmeci 'Ben satıp para alacağım' derse ve kapital sahibi de bu teklife razı değilse, bu takdirde para sahibinin sözüne bakılır. Fakat işletmeci, kâr verecek hazır bir müşteri bulmuşsa, o zaman söz işletmecinin olur. Ne zaman kâr varsa, işletmeciye sermaye miktarının kapital sahibinden geldiği cinsinden olmak suretiyle alışveriş yapıp temin etmesi gerekir. Başka bir nakid ile sermayeyi temin etmek gerekmez ki, fazla olanın kâr olduğu belli olsun ve ikisi o kârda ortak bulunsun. Sermayeden fazlasının satılması işletmeciye gerekmez. Ne zaman sene başı gelirse, bu muameleyi yapanlara malın kıymetini bilmek gerektir ki, zekâtını çıkarsınlar. Eğer birşey kâr görünürse, kıyasa en uygun olanı işletmecinin payına düşen zekâtın işletmeciye ait olmasıdır ve yine kıyasa en uygun olanı kârın görünmesiyle işletmecinin onu mülk edinmesi-dir.
Sermaye sahibinin izni olmaksızın işletmeci kırad malını yanına alıp sefere çıkamaz. Şayet izin almadan çıkar, tasarruflarda bulunursa, bu tasarrufları geçerlidir. Fakat böyle birşey yaptığı takdirde hem masrafların, hem de sermayenin kefili olmuş olur. Zira nakletmek suretiyle mal sahibinin hakkına tecavüz ettiği için, bu aynı zamanda menkulün sermayesine de sirayet eder. Eğer sermaye sahibinin izniyle sefere giderse caizdir. Naklin ve malın nakil ve muhafaza edilmesi için, verilen ücret kırad malından çıkarılır. Nitekim tartının, ölçünün ve hamalın ücretleri de sermaye üzerine yükletildiği gibi.... Eğer böyle şeyleri yapmayı, tüccarlar âdet edinmemişler ise,.. Elbiseleri açıp teşhir etmek, sonra toplamak ve tüccarların yapmasını âdet edindikleri az çalışmalar ise, bunların karşılığında mal sahibi herhangi bir ücret vermez. İşletmecinin memlekette oturduğu evin ücreti ve ken-disinin nafakası kendisine aittir. Fakat dükkânın ücreti sadece kırad malının ticareti için sefere çıkarsa, o vakit onun o seferdeki masrafı maldan çıkar. Seferden dönerken elinde bulunan ibrik, sofra bezi ve benzeri gibi sefer aletlerinin geri getirilmesi gerekir. (Veya satıp tekrar sermayeye katması gerekir. Daha sonra kâr ederlerse bu masraflar ortaklaşa olarak kârdan çıkar. Kâr etmedikleri takdirde, bu masraflar sermayeden zarar olarak düşürülür).
 

6-Şirket (Ortaklık)

Şirket akdi dört çeşittir. Üç çeşidi bâtıldır:
1.Şirket-i Müfaveze
Bu şirket türünde taraflar 'Biz anlaştık ki, bütün malımızda ve borcumuzda, yani alacağımızda vereceğimizde ortak olalım' derler. Fakat malları ise, ayrıdır. Bu bakımdan böyle bir şirket bâtıldır. (Ebu Hanife'ye göre, eğer 'ortak olduk' derlerse caizdir).
2.Şirket-i Ebdan
Bedenleriyle çalışıp kazandıklarında ortak olduklarını şart koşmak demektir. Bu çeşit şirket de bâtıldır.
3.Şirket-i Vücuh
Ortak olan kişilerden birisinin halkın yanında sayılır bir kıymeti, kabul olunur bir sözü vardır. Bu bakımdan nüfuzlu kişi, halktan mal alıp toplamak vazifesini, öbürü de çalışıp o malı çoğaltmak vazifesini üzerine alır. Bu çeşit şirket de bâtıldır.
4.Şirket çeşitlerinin ancak şu gelen dördüncü akdi doğrudur -ki bu akde şirket-i'nan ismi verilir-; bu şirketin şekli şöyledir:
İki kişi, ancak taksim etmek suretiyle ayırdedebilecek şekilde mallarını birbirlerine karıştırırlar ve biri diğerine o malın tamamında tasarruf etme yetkisini verir. İşte bu iki kişinin hükmü kâr var ise kârı, zarar var ise zararı aralarında sermayeleri oranında taksim etmektir. Kâr ve zararın sermaye nisbetinde olmasını, herhangi bir şart koşmak suretiyle bozmak caiz değildir. Sonra o ortaklardan biri diğer ortağını şirket malında tasarruf et-mekten azlederse, azloluııan kişi tasarruf edemez, şirket malını aralarında taksim ederlerse, mülklerinin biri diğerinden ayrılmış olur.
Doğru fetva şudur: Satın alman ticarî mallarda şirket kurmak caizdir. Şirket için ille nakit şart değildir. Fakat kırad akdinde nakit şarttır. İşte fıkıh ilminden bu kadarını bilmek her çalışan kişiye farzdır. Aksi takdirde bilmediği halde harama girmiş olacaktır!
Kasap; kuyumcu ve bakkalın muamelesine gelince, çalışan ve çalışmayan herkes bu muameleyi bilmek mecburiyetindedir. Bu muamaledeki sakatlıklar üç yönden gelir:
a)Alışverişin şartlarını ihmâl etmekten,
b)Selemin şartlarını ihmâl etmekten,
c)Sadece alıp vermek ile iktifa etmekten. Zira günümüzde âdetler şöyledir:
Satıcı günün ihtiyaçlarına göre bunlar için haneleri çizer. Sonra her müddeti geldiğinde bunları hesap eder. Sonra bunlara bir paha biçer ki bu paha alıcı ile satıcı arasında üzerinde ittifak edilen bir pahadır (sonra ödenir). Biz ihtiyaç olduğundan dolayı, bu şekilde ki muameleyi mübah saymak taraftarıyız. Kasap, fırıncı ve bakkalın müşterilere malı teslim etmeleri, pahasının beklenme-siyle beraber bu inalda tasarruf etmelerini mübah kıldıklarına hamledilir. Bu bakımdan böyle bir maldan yemek helâldir. Fakat onu yedikten sonra onun kıymetini vermek, yiyene vacib olur. Bu bakımdan onu yediği günde geçerli kıymeti ne ise, onunla mal sahibine karşı borçlu olur. Bu kıymetler alıcının boynunda birikir. Ne zaman satıcı ile alıcı bir miktar üzerinde anlaşırlarsa, o zaman biri diğerinden mutlak şekilde helâllaşmayı ve ibra etmeyi istemelidir ki kıymetlerde bir değişiklik varsa, taraflarda herhangi bir mesuliyet kalmasın. İşte böylece kanaat etmek vacibdir. Zira her-gün, her saat vâki olan her ihtiyaç için parayı tartmak teklifini yapmak zor ve karışık bir teklif olur. Böylece aldım-verdim teklifini her saniye Ve her dakika için yapmak zordur. Alınan mübrem ihtiyaçlarının en az miktarının pahasını ayrı ayrı takdir etmek de ayrı bir güçlüktür. Bu bakımdan alınan maddelerin çeşitleri çoğaldıkça, kıymetlendirilmesi de kolaylaşır. İnsanları hakikate muvaffak kılan ancak Allah'tır.


islam