Yeni

Yolculuğun Başlangıcından Sonuna Kadar Gereken Âdâb, Yolculuğa Niyet ve Niyetin Faydaları


Yolculuğun Başlangıcından Sonuna Kadar Gereken Âdâb, Yolculuğa Niyet ve Niyetin Faydaları

1. Yolculuğun Faydaları, Fazileti ve Niyeti
Yolculuk bir nevi hareket ve halka karışmaktır. Seferde faydalar vardır. Aynı zamanda seferin Sohbet ve Uzlet bölümlerinde zikrettiğimiz gibi birtakım âfetleri de vardır. İnsanı sefere çıkmaya zorlayan şeyler, ya birşeyden kaçmak veya birşeyi aramaktan kaynaklanır. Çünkü yolcu bir kimse, ya kendisini ürkütücü bir durumla karşı karşıyadır. Eğer o durum olmasaydı sefere çıkmazdı veya bir maksat ve matlubu vardır. Kendisinden kaçtığı şey ise, ya felâketli bir şeydir; vebâ hastalığı, fitne veyahut husumet veya kıtlık olması gibi... Bu felâket de ya zikrettiğimiz gibi dünyevî bir felaketle karşı karşıya kalıp o memleketten kaçması veya seferi gerektiren şeyin dine zarar verici bir iş olmasıdır. Memleketinde mertebe, mal, kendisini Allah'a vermekten alıkoyan sebeplerin çokluğuyla başa çıkamayan bir kimse gibi... Böyle bir kimse gurbete çıkmayı, nâmını, nişânını kaybetmeyi tercih eder, genişlikten ve mertebeden kaçar ve zorla bir bid'ata çağrılan veyahut da yapması helâl olmayan bir işte idareci olmaya zorlanan bir kimse gibi, çağrıldığı vazifeden kaçmak ister.
Seferden beklenen şeye gelince, bu da ya dünyevî olur mal ve mertebe gibi veya dinî olur. Dinî matlub da ilim veya ameldir. İlim de dinî ilimlerden olur veya tecrübe yoluyla sıfatlarının ve nefsinin ahlâkıyla ilgili ilim olur veya yerin (Allah'ın kuvvet ve kudretine delâlet eden) acaibliklerinin ilmi olur. Yeryüzünde sefere çıkan Zülkarneyn'in seferi gibi... Amel ise, ya ibadet veya ziyarettir. İbadet ise, hac, umre, cihaddır. Ziyaret de, bu saydığımız ibadetler gibi Allah'a yaklaştırcı bir harekettir. Bazen ziyaret ile, Mekke, Medine, Kudüs'ün sınırları gibi bir mekân kastedilir. Çünkü sınırları beklemek de Allah'a yaklaştırıcı bir harekettir. Bazen deevliya ve ulema ziyaret etmek kastedilir. Bu velî ve âlimler ya ölü olurlar ki onların mezarları ziyaret edilir veya diridirler ki onların görülmesiyle insan bereketlenir onların hallerine bakmaktan insan istifade eder. Onlara uymak hususunda teşvik ve tergibin kuvvetine sahip olur. İşte bu saydıklarımız seferlerin çeşitleridir. Bu taksimden birkaç kısım meydana çıkar.
1. İlim İçin Yolculuk Yapmak
Bu tür yolculuk, ya farzdır veya sünnettir. Bu durum, ilmin farz veya sünnet olmasına bağlı bir durumdur. Bu ilim ise ya dinî işlerin ilmi veya kişinin nefsine ait ahlâkının ilmidir veyahut Allah Teâlâ'nın arzındaki kuvvet ve kudretine delâlet eden ayetlerin ilmidir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Evinden, ilim talep etmek için çıkan kimse geri dönünceye kadar Allah yolundadır.1
Kim bir yola sülûk edip o yolda ilim arıyorsa Allah Teâlâ cennete götürücü bir yolu ona müyesser eder.2
Said b. Müseyyeb, bir hadîsi öğrenmek için birkaç günlük sefere çıkıyordu. Şa'bî der ki: 'Eğer bir kişi, Şam'dan Yemen'in en uzak yerine kadar, kendisini hidâyete erdiren veya herhangi bir felâketten alıkoyan bir kelimeyi öğrenmek için yol yürürse, bu kimsenin seferi boşa gitmiş sayılmaz'.3
Cabir b. Abdullah Medine'den on sahabîyle beraber bir aylık yolculuktan sonra kendilerine Abdullah b. Enes el Ensarî'den rivayet edilen bir hadîs için kalkıp Mısır'a gitmiştir. Abdullah, bu hadîsi Hz. Peygamber'den rivayet ediyordu. Bu zevat, işitmedikleri
bu hadîsi Abdullah'tan işitmek için kalkıp tâ Mısır'a gittiler. Kitab'ulİlim'de anılan ve sahabe zamanından günümüze kadar ilim öğrenip âlimlik payesine erişen herkes, ancak yolculuk etmek sûretiyle ilim öğrenmişler ve ilim için seferler düzenlemişlerdir.
Kişinin nefsine ve ahlâkına ait ilme gelince, bu da önemlidir.
Zira ahiret yolu ancak ahlâkın güzelleştirilmesiyle gidilen bir yoldur. İç âlemin sırlarına ve sıfatlarının kötülüklerine muttali ol-mayan bir kimse, kalbini bu kötülüklerden temizlemeye muktedir olamaz. Kişilerin ahlâkını ortaya çıkaran ancak yolculuktur. Allah Teâlâ göklerde ve yerde gizli kalan şeyleri yolculuk sayesinde açığa çıkarır. Ahlâkı açık bir şekilde gösterdiğinden dolayı, yolculuğa açıklık mânâsına gelen 'sefer' ismi verilmiştir. Bu sırra binaendir ki, Hz. Ömer (r.a), nezdinde şahitlik yapan bir zâta şu suali sorar:
- Şahitlik ettiğin kimsenin, iyi ahlâklı olduğuna delâlet eden bir
seferde onunla arkadaşlık ettin mi?
- Hayır!
- O halde senin onu tanıdığını sanmıyorum.
Bişr şöyle derdi: 'Ey kurralar (âlimler) kitlesi! Yeryüzünde seyahat ediniz ki hâliniz hoş olsun! Çünkü su, aktıkça berraklaşır. Bir yerde kaldıkça bozulur'. Kısacası nefis, vatanda sebeplerin zayıflığıyla beraber oldukça sıfatlarının kötülükleri açığa çıkmaz. Çünkü tabiatına uygun olan belli şeylere yakınlık duymaktadır. Ne zaman seferin meşakkatini yüklenirse, mûtad alışkanlıklarından uzaklaştırılırsa, gurbetin zorluklarıyla imtihan edilirse, o zaman tehlikeler başgösterir. Ayıplarına muttali olur. Dolayısıyla o ayıplarını tedavi etmekle meşgul olma imkânı hâsıl olur. Biz Uzlet kitabında, halk ile oturup-kalkmanın faydalarını zikrettik. Sefere çıkmak da bir nevî halkın arasına karışmaktır. Hem de meşguliyet ve zorlukları yüklenmekle beraber ihtilâttır.
Allah'ın yoktan varettiği arzında bulunan ayetlerine gelince, onları görmekte basiret sahibi için birçok faydalar vardır. Orada komşu kıtalar vardır. Dağlar, sahralar, denizler, hayvan çeşitleri, bitkiler mevcuttur. Hiçbir şey yoktur ki, Allah Teâlâ'nın birliğine şahitlik etmesin. Keskin bir dil ile Allah'ı tesbih etmesin. Öyle bir dil ki, ancak kalben hazır olduğu zaman kulağını kabartan bir kimse onu duyabilir. Münkirler, gafiller, dünya ziynetinde olan serabın kıvrak dalgalarına aldanan kimseler ise, onlar ne görürler, ne de duyarlar. Çünkü onlar dinlemekten uzak, yaratıcılarının ayetlerinden de mahcub ve gafildirler, 'Onlar, sadece şu yakın ha-yatın dış yüzünü bilirler. Ahiretten ise hep habersizdirler'(Rum/7)
Kulaktan, zâhir kulağı kasdetmiyorum. Çünkü benim bu sözümle kastettiklerim, zâhir kulaktan mahrum değildirler. Kulaktan, bâtın kulağı kastediyorum. Zira zâhir kulakla ancak sesler işitilir. Hayvanlar da bu özellikte insanlara ortaktırlar.
Bâtın kulağına gelince, onunla dilin konuşmasının ötesinde bulunan hal konuşması idrâk edilir. Bu tıpkı kazık ile duvarın konuşmasını hikâye eden kimsenin sözüne benzer. Duvar kazığa 'Neden beni yardın?' diye sorar. Kazık 'Bunu benden sorma! Beni döven, arkamı bırakmayan ve arkamda bulunan taştan sor!'
Göklerde ve yerde hiçbir zerre yoktur ki, Allah'ın vahdaniyetine dair onun birkaç çeşit şahitliği olmasın. O şahitlikler kendisi için tevhiddir ve şanını takdis etmekte de birkaç çeşit şahitlikleri vardır, onlar da onun için tesbihtir. Fakat bu zerrelerin tesbihlerini (gafiller) bir türlü anlayamazlar. Çünkü onlar zâhirî kulağın daracık sahasından, bâtınî kulağın geniş sahasına bir türlü geçemezler. Kâl dilinin kekemeliğinden, hâl dilinin fesâhatına geçemezler. Eğer herkes böyle bir seyre muktedir olsaydı o zaman Hz. Süleyman'ın kuş dilini anlaması, kendisi için bir özellik olmazdı. Hz. Musa, harfler ve seslerin benzerliğinden takdis edilmesi farz olan Allah kelâmını dinleme özelliğine sahip olamazdı.
Bir kimse bu şahitlikleri ilâhî satırlardan ve sayfalara nakşedilen yazılı satırlardan tedkik etmek için yolculuğa çıkarsa, onun beden ile olan seferi pek uzamaz yerinde durur. Onun kalbi zerrelerin tesbih nağmelerini dinlemekle mütehassıs olmak için boşalır. Onun artık çölde ve sahralarda gezmeye ne ihtiyacı vardır? O, göklerin melekûtunda gezmekten de müstağnidir. Güneş, ay, yıldızlar onun emrindedirler. Bu söylediklerimizin basiret sahiple-rine görünmesi için ayda veya senede birkaç defa yolculuk düzenlerler. Belki bunlar vakitlerin akmasıyla daimî bir harekettedirler. Bu bakımdan Kâbe'yi ziyaret etmesi gereken bir kimsenin teker te-ker mescidleri ziyaret etmek için gezmesi acaiptir. Göklerin ziya-retiyle görevlendirilen bir kimsenin yeryüzünü gezmesi ne acaiptir!
Bu hakikatlerden sonra (bil ki) yolcu, mülk ve şehadet âlemini zâhiri gözle görmeye muhtaç olduğu müddetçe, o yolcu Allah'a doğru giden yolcuların konaklarından daha birinci konakta bulu-nuyor demektir. Allah'ın manevî huzuruna varmak isteyen yolcu-ların ilk noktasındadır. Sanki böyle bir kimse, vatan kapısında kalakalmıştır. Yolculuk bir türlü onu geniş sahraya çıkaramaz. Oysa bu konakta uzun müddet durmak için korku ve kusurdan başka hiçbir sebep yoktur. Bu sırra binaen kalp erbabından biri şöyle demiştir: 'Halk diyor ki, gözlerinizi açınız ki görmüş olasınız!' Ben de derim ki: 'Siz gözlerinizi kapatınız ki görmüş olasınız'. Bu iki söz de haktır. Ancak birinci söz, vatana yakın bulunan ilk konak-tan haber vermektir. İkinci söz vatandan uzak bulunan ve ilk ko-naktan sonra gelen ve ancak nefsim tehlikelere atıp orayı geçen, bazen de senelerce hayret sahasında şaşıp kalan kimsenin halinden haber vermektir.
Böyle bir kimsenin bazı zaman tevfîki ilâhî elinden tutar, kendisini dosdoğru yola irşad eder. Fakat hayretinin içinde helâk olup gidenler, bu yolun yolcularının ekseriyetini teşkil etmektedirler! Lâkin tevfîki ilâhînin nûruyla seyahat edenler, hem nimete ve hem de daimî mülke sahip olmuşlardır. Allah Teâlâ'nın kaderi ezelîsinde onlar için güzellik yazılmıştır. Bu mülkü dünya mülküyle mukayese et. Çünkü halkın çokluğuna rağmen onun talep edicileri pek azdır. Matlub büyüdükçe, yardım edeni ve isteyeni azalır. Sonra bu yolda helâk olan, elde edenden pek fazladır. Aciz ve korkak bir kimse büyük tehlike ve uzun yorgunluk olduğu için mülkün talebine bir türlü cesaret edemez. Nefisler büyük olduğu zaman, onların murad ve hedefinde bedenler yorulur.
Allah Teâlâ, din ve dünyada, izzet ve mülkü ancak tehlike sahasında bırakmıştır. Bazen de korkak kimse, korkaklıkla, kusurluluğa tedbir ve hazer (sakınma) ismini verir. Nitekim şöyle denilmiştir: 'Korkaklar, korkaklığın tedbir olduğunu söylüyorlar. Oysa bu, kötü tabiatın bir aldatışıdır!'
İşte zâhirî yolculuğun hükmü budur. Eğer o yolculuktan Allah'ın yeryüzündeki ayetlerini incelemek suretiyle bâtınî yolculuk irâde edilirse... Bu bakımdan biz burada kastettiğimiz hedefe dönelim ve ikinci kısmı izaha çalışalım.
1) Tirmizî
2) Müslim
3) Hatib

islam