Yeni

PEYGAMBERİMİZİN MUCİZELERİ HAKKINDA KISSA VE HİKAYELER


BİRİNCİ HİKÂYE

Rasûlüllah (S.A.V.) Efendimiz Hazretlerinin ilk zamanlarında, Ebû Cehil laîn, Kureyş eşrafı ile birlikte Hz. Peygamberimizin amcası Ebû Tâlib'e gelip:
— Ey Ebû Tâlib! Kardeşinin oğlu Muhammed, âbâ u ecdadımızın dinini iptal ve bizim putlarımızı tahkir ederek, kendisi bir din izhar etmiş. Halbuki bizler, senin hatırın için ona dokunmuyoruz. Eğer sen O'nu bu işten vaz geçirmezsen, sonra hepimiz birleşiriz ve aramızı kılıçtan başka bir şey ayırmaz, dediler. Ebû Tâlib:
— Ey Kureyş Kabileleri! Sizler bu hususta biraz sabredin. Hz. Muhammed'i (S.A.V.) davet edip soralım. Bakalım ne cevap verir, diyerek Efendimiz Hazretlerini davet etti. Kendisi bir sedir üzerine oturdu. Bütün Kureyş Kabileleri toplanmış ve büyük bir kalabalık meydana gelmişti ki, ayak basacak yer kalmamıştı. Rasûlü Ekrem (S.A.V.) teşrif edip, Kureyş Reislerinin boyunları üzerine basarak, Ebû Talibin sediri üzerine çıkıp oturdu. Eşraf-ı Kureyş, Ebû Tâlib'e dediler ki:
— Ey Ebû Tâlib! Görmüyor musun? Kardeşinin oğlu boyunlarımız üzerine basarak, senin hürmetini de terk ile sedirin üzerine çıkıp oturdu. Ebû Tâlib de:
— Eğer Muhammed (S.A.V.) davasında sadık ise, bugün benim sedirimde, yarın da sizin boyunlarınızda oturur, dedi. Eşraf-ı Kureyş:
— Ey Ebû Tâlib! Eğer Muhammed davasında sadık ise, bize açık bir mu'cize göstersin, ta ki hepimiz nübüvvetini ikrar ve itiraf ederiz, dediler. Ebû Tâlib de:
— Ya Muhammed (S.A.V.)! Bunların istediklerini yapar mısın? diye sorunca, Hz. Peygamberimiz (S.A.V.):
— Her ne isterlerse istesinler, buyurdu.
Bunun üzerine Kureyş'in en akıllı kimseleri bir araya toplandılar. Oradaki bir evin bahçesinde büyük bir taş vardı. Bu taşdan büyük bir ağaç çıkmasını ve bir budağının şarka, diğer budağının garba uzamasını istediler.
Rasûlü Ekrem (S.A.V.), dua etti ve hemen o anda Cebrail Aleyhisselâm gelerek:
— Ya Rasûlallah! Hak Sübhanehu Teâlâ Hazretlerinin selâmı var. Kâfirlerin senden bu mu'cizeyi isteyeceklerini ezelde bilip, o taşı yarattığı zaman, içinde o ağaç da beraber halk olunmuştur. Habibim dua etsin, ben icabet edeceğim buyurdu, dedi.
Hulasa-i Mevcudat (S.A.V.), secde edip duasını tamamladıkları zaman, taştan müthiş bir ses çıktı ki, oradaki kâfirler neredeyse helak olacaklardı. O sesten sonra taştan ağaç çıktı ve göklere kadar yükseldi. Bir budağı şarka, bir budağı da garba uzandı. Kâfirler, bu defa da o ağacın tekrar yerine girmesini arzu ettiler. Rasûlü Ekrem (S.A.V.) tekrar dua etti ve ağaç yine taşın içine girdi.
İşte bu açık mu'cizeyi kureyş kâfirleri gördükleri halde, küfrü inâdîleri artarak hâşâ sümme hâşâ:
— Ya Muhammed! Ne acaib sihir yaptın. Biz, asla senin gibi bir sihirbaz görmedik, diyerek küfürleri üzere dağılıp gittiler.
* * *

İKİNCİ HİKÂYE

İslâm'ın başlangıcında, Mekke-i Mükerreme'nin havalisindeki Tâif Kabilesinin yiğitleri toplanıp Geçmiş Ümmetler'in ahvalinden ve hadiselerinden konuşurlardı. Bir gün yine toplanıp sohbet ederken, gizliden:
— Ey gafiller cemaatı! Hz. Muhammed (S.A.V.), sizi Din-i İslâm'a davet eder, siz ise tabî olmazsınız, nidası gelir. Hepsi de bunu duyarlar ve taaccüb ederek dağılırlar.
Ertesi gün yine âdetleri olduğu üzere toplanıp sohbet ederlerken, aynı sesi tekrar işitirler. Bunun üzerine oradan dağılarak, her biri babalarına ve yaşlılarına, bu kıssayı haber verirler. İçlerinden yaşlı ve akıllı kimseler, bunun elbet bir aslı ve hakikati vardır diyerek, kendi aralarından, güzel konuşan ve akıllı bir kimseyi seçerler. Daha sonra iyilerinden 8 tane deve ayırıp, çeşitli mallar ile yükleyerek o kimseye teslim ederler ve şöyle tembihte bulunurlar: Mekke-i Mükerreme'ye giderek Hz. Muhammed'in (S.A.V.) ahvalini araştıracaksın. Eğer hakikaten Peygamber ise, bu develeri O'na vereceksin. Eğer değilse develeri satıp akçesini getireceksin, derler ve gönderirler.
O kimse Mekke-i Mükerreme'ye girdiği zaman, ilk defa Ebû Cehil laîn'e tesadüf ederek, Rasûlü Ekrem'in (S.A.V.) ahvalini sorar. O kâfir de haşa bir takım iftira ve bühtan ederek, böyle bir şeyin aslı yoktur diye o kimseyi kandırır. Bunun üzerine Ebû Cehil, o kimseden develeri sorar. O da, eğer böyle bir Hak Peygamber var ise, develeri teslim edip dönecektim, der.
Ebû Cehil, O'na develeri satmasını ve fakat parasını Mekke'den dışarıya çıktıktan sonra verebileceğini söyler. Zira belki Muhammed rast gelir ve seni kandırarak, develeri elinden alır, der. O şahıs da bu teklifi kabul ederek develeri, Ebû Cehil'e teslim edip, Mekke-i Mükerreme'nin çarşısında gezerken Hz. Ali (R.A.)'a rastlar. Bir de buna sorayım diyerek, Cenabı Peygamberden sual eder. Hz. Ali (R.A.):
— Hz. Muhammed (S.A.V.), bir rasûl-i fasîh ve melîh ve hak nebîdir diye, kemâl mertebe medih ve sena ederek, bu yüce zatı görmek ister misin diye sorar. O kimse de, zaten görmek için geldiğini bildirince, hemen onun elinden tutarak, huzuru Rasûlüllah'a getirir. Hazreti Peygamberimiz (S.A.V.):
— Ey kişi! Vuku bulan hadiseleri sen mi anlatırsın, yoksa ben mi anlatayım?
— Ey Muhammed! Kelâmı senin söylemen daha güzeldir, der.
Fahri Âlem (S.A.V.), mescidi şerife gelinceye kadar, vâki olan ahvali, noksansız olarak ifade edince, o kimse can u dilden îmana gelir. Daha sonra Rasûlüllah Efendimiz buyurur ki:
— Ey kişi! Gidelim, develeri Ebû Cehil'in elinden alalım.
Kalkıp Ebû Cehil'in evine yakın bir yere vardıkları zaman, mel'un bundan haberdar olur. Hemen kapıların kapatılmasını emreder. Ayrıca bahçedeki büyük taşı da evin üzerine çıkarmak için kendisine yardım edilmesini, zira o taşı Muhammed (S.A.V.) Hazretlerinin başına atacağını böylece ondan kurtulacaklarını söyler.
Nihayet adamları ile beraber taşı kaldırmaya başladılar. Her nasılsa taş bir anda ellerinden boşanıp Ebû Cehil kâfirinin üzerine düştü. Ebû Cehil taşın altında kaldı ve bir türlü çıkamayıp, şöyle yalvarmaya başladı: «Ya Rabbî! Eğer beni bu taşın altından kurtarırsan, develeri yüküyle birlikte Muhammed'e teslim ederim.» Cenabı Hak onu taşın altından kurtardı. Kurtulur kurtulmaz hemen evin kapılarını açtırdı ve bir yere gizlenmeye niyet etti. Fakat gizlenmek istediği yerde, elinde kılıç ile bekleyen, korkunç bir zenci arab:
— Ey Ebû Cehil! Develeri yükü ile Hz. Muhammed'e (S.A.V.) teslim et. Yoksa seni helak ederim, deyince kaçacak bir yerin olmadığını anlayan kâfir, hemen gidip develeri teslim etti. Ebû Cehil'in yakınları:
— Ey Ebû Cehil! Hz. Muhammed (S.A.V.) karşısında ne kadar âciz oldun, deyince, sebebini onlara da anlattı.
Nihayet o şahıs Hz. Peygamber Efendimize veda edip gittikten sonra, şehrine döndü ve vâki olan mu'cizeleri tek tek anlattı. Bunları işiten ahali hep birlikte İslâm'ı kabul ettiler.
* * *

ÜÇÜNCÜ HİKAYE

Vakta ki, Rasûlüllah (S.A.V.) Hazretlerinin şan ve şerefi ve nihayetsiz mu'cizeleri meşhur olup, İslâm'ı ilân etmeleri her tarafa yayılır. Tevrat ve İncil'de yazılı olduğu üzere, âhir zaman nebisi Muhammed (S.A.V.) zuhur etmiş olduğu haberi herkes tarafından duyularak, kendisini ziyaret etmeye başladıkları zaman Ebû Cehil laîn, dalalette kendisine tabî olan bir takım kötü kimseler ile, Hazreti Peygamber Aleyhisselâmın helak edilmesini görüşüp şu karara varırlar; Ebû Cehil in bahçesinin ortasına derince bir kuyu kazıp, üzerine de yufka bazı nesneler örterek belirsiz hale getirmek.
Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin de mübarek ahlâkını bildikleri için, Ebû Cehil yine hasta olmuş gibi haber gönderip, Efendimizi davet ederek hile ile kuyuya düşürmeyi plânladı. Nihayet mezkûr kuyuyu kazdılar ve Peygamber Efendimiz Hazretlerini davet ettiler. Sevgili Peygamberimiz, güzel ahlâkları iktizası olarak, eshâb-ı kiram ile beraberce Ebû Cehil'in evine yaklaştıkları zaman, Hz. Cebrail gelerek, onların hilelerini haber verdi. Hz. Peygamber (S.A.V.) geri döndü ve hâne-i saadetlerine giderken, Ebû Cehil bunu haber aldı. Yatağından kalktı ve acele olarak, Rasûlü Ekrem'in arkasından yetişmek üzere koşarken, nasılsa kazmış olduğu kuyuyu unutup içine düşüverdi.
O zamandan beri darb-ı mesel olmuştur ki: «Kuyuyu kendi boyunca kaz.» Yine bazı arifler de buyurmuştur ki:
Altun kalemle yazsın bunu yazan, Kendi düşer, eller için kuyu kazan.
Ebû Cehil'i kuyudan çıkarmak için ne kadar uzun ip attılarsa da yine kâfire yetişmedi. Çünki kuyu, ip saldıkça derinleşiyordu. Nihayet hepsi aciz kaldıkları zaman, Ebû Cehil, kuyunun içinden şöyle feryad ediyordu:
— Derhal Hz. Muhammed'e gidip yalvarın, eğer o gelip çıkarmazsa, buradan beni hiç kimse çıkarmaya kaadir değildir.
Ebû Cehil'in yakınları, Hz. Peygamber Efendimize giderek Ebû Cehil'i çıkarması için yalvardılar. Sevgili Peygamberimiz de kuyunun başına gelerek:
— Ey Ebû Cehil! Bu kuyunun içerisinden Allahu Teâlâ'nın emri ile seni çıkarırsam, O Allahu Teâlâ'ya ve Rasûlüne iman eder misin? buyurdu.
Ebû Cehil de kuyunun içerisinden çıktığı anda hiç tereddüt etmeden iman edeceğine yemin etti.
Rasûlüllah (S.A.V.), mübarek ellerini uzatıp onu çıkardı". Fakat dinsiz kâfir verdiği sözü tutmadı ve «Ya Muhammed! Ne büyük sihir yaptın» diyerek küfrü üzere kaldı.
* * *

DÖRDÜNCÜ HİKÂYE

Sebıyyatta zikrolunduğu gibi, tercüme edilerek nakil olunmuştur ki, Hz. Hatice (R.A.) validemiz, bir rüya görür. Tevrat ve İncil ilminde çok mahir olan, aynı zamanda gayet iyi rüya ta'bir eden amcası Veraka Bin Nevfel'e, rüyasının ta'birini sorar. O da:
— Ey Hatice! Sen âhir zaman Peygamberinin hanımı olursun, diye ta'bir eder. Bunun üzerine Hz. Hatice validemiz:
— Ey Amca! O âhir zaman nebisi hangi vilayetten gelir? Hangi kabileden zuhur eder? Ve kimin evlâdındandır? İsmi nedir? diye sualler sorar. Amcası:
— O Mekke'de zuhur edecektir. Kureyş kabîlesindendir. Beni Hâşim oğularına mensubtur ve İsm-i Şerifleri de Muhammed'dir (S.A.V.) diye cevap verir.
Hz. Hatice validemiz ilâhî güneşin doğmasını beklemeye başladı. Kendisine nice beyler ve beyzadeler tâlib olmuş, fakat o hiç birisine rağbet etmemişti. Kendisi hem suret ve sîret bakımından, hem de neseb bakımından gayet güzel ve temiz idi. Aynı zamanda çok da zengindi.
Hz. Rasûlü Ekrem (S.A.V.) in mübarek yaşları 25'e ulaştığı zaman, bir gün amcası Ebû Tâlib'in evinde yemek yerlerken, dayısı Veraka Bin Nevfel, Rasûlü Ekrem'in mübarek yüzüne bakarak:
— Hz. Muhammed (S.A.V.), kemâle erişti ve yiğit oldu. Lâkin bizim bunu evlendirmek için elimizde maddî imkânımız kâfi değildir. Nasıl edelim fülan yolunda konuşur. Bu arada Âtike Hatun:
— Ey kardeşim Ebû Tâlib! Hatice mübarek bir hatundur. Her kim ona müracaat etse, dünya maişeti bakımından sıkıntı çekmez. Hatta şimdi bir kafilesi de Şam'a gitmek üzeredir. Muhammed'i de diğer deveciler gibi ücretle kabul ederse, gidip geldikten sonra o ücret ile evlendiririz, der.
Bunun üzerine Âtike validemiz, doğruca Hz. Hatice'nin evine gidip, kardeşi Ebû Tâlib'e söylediği fikri, tafsilatıyla anlatır. Hz. Hatice, Âtike'den, Muhammed (S.A.V.) ismini işitince, vücuduna titreme, kalbine de muhabbet düşüp benzi değişir ve beklediği Muhammed'in (S.A.V.) bu olduğuna tamamen kanaat getirir. Çünki hem Mekkî, heı Kureyşî, hem Hâşimî ve de ism-i şerifleri Muhammedü'1-Emîn olduğunu anlayınca, bilmezlikten gelerek bazı evsafını Âtike'den sual eder. O'nun cevabından sonra, Veraka Bin Nevfel'in semavî kitapları ahkâmınca beyan ettiği evsafa da tam benzediğini anlayınca, gayr-i ihtiyarî olarak ve gizlice Efendimize âşık olur ve o anda nikâh etmek murad etse de, töhmetinden çekinip biraz aşk ateşi ile yanmayı tercih eder ve:
— Ey Âtike! Diğer devecileri 25 akçe ile tuttum. Lâkin Muhammed'i (S.A.V.) 50 akçe ücret ile kabul ediyorum, der.
Âtike validemiz, çok sevinerek Ebû Tâlib'e gelir ve keyfiyeti ifşâ edince o da sevinir. Kafilenin yola çıkması kararlaştırılınca, Ebû Tâlib ve Âtike Hatun, Efendimize gelerek:
— Ey Muhammed! (S.A.V.), kafile gitmek üzeredir, sen de gidip hizmette bulun, demeleri üzerine, Fahri Kâinat Efendimiz de, elbiselerini ve pabuçlarını giyip devenin yularını mübarek eli ile tutarak, ağlaya ağlaya yola revan olur. Bu arada bütün melâike-i kiram ağlaşıp feryad ederek:
— Ya Rabbî! Şol kimse için, dünyayı, âhireti, arşı, kürsü ve bütün mahlukatı halk etmiştin. Şimdi ise, Hatice'nin kafilesine ücretle hizmet etmesi lâyık mıdır? Fakat hikmetini yine sen bilirsin, < dedikleri zaman, Hak Celle ve Âlâ Hazretleri:
— Ey Meleklerim! Benim hikmetimi kimsenin aklı idrak edemez. Habibimi öyle etmemde nice nice azîm esrarım vardır. Yine ben bilirim ki, eğer Ümmet-i Muhammed'den âlim bir kimse, habîbin bir hadis-i şerifini ümmetine haber verip ve bu ahvali hatırlatar O'nun çektiği mihnet ve meşakkatleri anlatınca gözünden yaş gelse, izzet ve celâlim hakkı için o kulumu Cehennem azabından halas ve bütün günahlarından temizlerim buyurur.
Nihayet Hz. Hatice, kafile reisi olan Mesîre'ye, Hz. Muhammed (S.A.V.) Mekke'den çıkınca, gayet güzel bir elbise giydirip, kendisine mahsus iyi bir deve göstermesini ve hizmetinde kusur etmeden görevini yerine getirmesini tenbih eder. Mesire de söylenilenleri harfiyyen yerine getirir. Yolda giderlerken Efendimizin âlemlere rahmet olduğunun bilinmesi için, Hz. Allah tarafından, kendisine ihsan olunan bir parça bulut, başı hizasında O'nunla beraber yürümeye başlar. Böylece izzet ve keramet ile Şam'a doğru yol almaya başlarlar.
Meğer uzun zamandan beri bir râhib, Tevrat ve İncil'i müteâla edip onların ilmini iyice öğrenmekle, Efendimiz Hazretlerinin evsafını, doğum zamanlarını ve Hatice'nin kaafilesi ile Şam'a gideceğini de bildiği için yolda bir mesken tutup beklemeye başlamıştı. Nihayet kafile o rahibin meskenine yakın bir yerde konaklar. Râhib onların üzerinde bir bulutun da gelmekte olduğunu fark eder. Ve onlara kavuştuğuna sevinerek, derhal bir ziyafet tedarik etmeye başlar. Hazırlığını bitirdikten sonra onları davet eder. Arkadaşları, Efendimizin ismi Muhammedü'l-Emîn olduğu gibi, kendisine son derece güvendikleri için Efendimizi nöbetçi olarak bırakırlar ve kendileri yemeğe giderler.
Râhib o gördüğü bulutun halen kafile üzerinde durmakta olduğunu müşahede edince, kafile reisinden, orada başka kimsenin kalıp kalmadığını sorar. O da, bir yetim kimseyi, gayet emîn olduğu için orada bırakıp geldiklerini söyler. Râhib: «Seyyidü'l-Kavmi hâdimühüm» diyerek, kalkıp doğruca Efendimiz Hazretlerinin yanına gider, müsâfaha ettikten sonra O'nu da ziyafete getirir. Gelirken bakar ki o bulut kendileri ile beraber geliyor. Râhib, Efendimizi mahalline götürür ve kendisi dışarı çıkarak buluta nazar eder. Bakar ki bulut kapının üzerinde duruyor. Râhib, hemen içeriye girerek Efendimizden, doğduğu yeri, kabilesini ve ismini sual eder. Fahri Kâinat Efendimiz de, Mekke'de Kureyş Kabilesinden, Benî Hâşim evlâdından ve isminin de Muhammedü'l-Emîn olduğunu söyleyince, Râhib kendinden geçerek kalkar ve gayri ihtiyari olarak, Efendimizin mübarek iki gözlerinden öpüp «Kelime-i Şehadet» getirir. Daha sonra şöyle der:
— Ey Muhammed! (S.A.V.) bana bir alâmet dahi göster ki, kalbim mutmain olsun, yakînim ziyadeleşsin.
Râhib'in bundan muradı, mühr-ü nübüvvet'i görmek idi. Hz. Peygamberimiz de feraset nuru ile bunu anlayarak, mübarek kaftanını çıkarıp iki omuzu arasındaki mührü gösterir. Râhib o mührü hemen öper ve yüzünü gözünü sürer. O vakit her ne kadar Peygamberimize mübüvvet gelmedi ise de, ilerde mutlaka geleceği itibarı ile râhib, îman edip kendisinin Ümmet-i Muhammed'den olmasını ve şefaatini niyaz eyler.
Ebû Bekr (R.A.) Hazretleri de o kafilede idi. Râhib Ö'na Ve kafile reisine, Hz. Peygamberin bir takım münafık ve yahudi taifesi ile hased ehlinin kötülüklerinden hıfz u himaye edilmesini tembih etti.
Yolculuk esnasında nice nice esrar ve sayılmayacak kadar çok harikulade şeyler zuhur etti. Kafile reîsi bu olanları mektub ile Hz. Hatice validemize bildiriyordu. O'nun da aşk ve muhabbeti kemâle erişip, gece ve gündüz daima Şam tarafını gözlüyordu.
Kafile oradan hareket ederek, selâmetle Şam'a dahil oldu. Ellerindeki mallarını çok iyi fiyatla satıp, oradan da tekrar ucuz olarak mal tedarikiyle, develere yükleyip Mekke'ye doğru yola çıktılar. Yolları üzerinde bir yahudi taifesinin, büyük bir bayramlarına tesadüf ettiler. Onları seyretmek kasdı ile, Hz. Ebû Bekr, kafile reîsi ve daha bir kaç kişi ile Hz. Peygamber Efendimizi de alarak ibadet yerlerine gittiler. Hz. Peygamber Efendimiz ibadethane kapısından içeriye girdiği anda, zincirlerle asılmış olan bir çok kandillerin hepsinin zincirleri koparak yere düştüler. Yahudilerin korkularından ödleri patladı ve âlimlerine feryad ederek, arayın zira âhir zaman nebîsi Muhammed (S.A.V.) elbette bugün buradadır. Bu alâmet, onun buraya gelme alâmetidir. Hemen onu bulup helak edin, yoksa dinimizi ibtal eder, dediler. Bunun üzerine yahudiler birbirine karışıp aramaya başladılar. Fakat Hz. Ebû Bekr ile kaafile reîsi Mesîre gizlendiler ve Efendimiz Hazretlerini de alarak oradan uzaklaştılar. Kaafile ile beraber yola revan oldular.
Kaafile reîsi adeti olduğu üzere, Mekke'ye 7 günlük yol kaldığı zaman, önden müjdeci olarak birisini gönderirdi. Bu hizmeti bu defa Hz. Resûlû Ekrem'e arz etti. O da kabul buyurdu. Reîs, beyaz bir deveyi son derece süsleyerek Efendimizi bindirdi ve Hz. Hatice'ye hitaben de şöyle bir mektub yazdı:
— Ey kadınların efendisi! Bu seferki ticaretimiz, diğerlerinden çok üstündür. Başka bir kaafileye böyle bir ticaret müyesser olmamıştır. Ve ancak bu faide Muhammed (S.A.V.) in bizimle birlikte olmalarındandır. Ve kendisi de müjdeci olarak önceden gönderilmiştir.
Hz. Rasûlü Ekrem yola revan olduktan sonra, Hak Celle ve Âlâ Hazretleri, emri ile Cebrail Aleyhisselâm, Efendimizin ayak altındaki yeri dürüp, İsrafil sağına ve Mîkâil de soluna geçerek, o anda Efendimize bir uyku hali gelir. Böylece yedi günlük mesafeyi bir saatte kat edip Mekke-i Mükerreme'ye dahil olurlar.
Hz. Hatice de gece ve gündüz Şam yolunu bekliyordu. Bütün cariyelerini de her tarafa gözcü koymuştu. Cariye bir deve üzerinde bir şahsın gelmekte olduğunu ve üzerinde de bir parça bulutun seyrettiğini görüp, Ya Hatice! bu gelen Muhammed'e benziyor, dedi. Hz. Hatice de:
__ Eğer o gelen Muhammedü'l-Emîn ise, hepinizi âzâd eyledim, buyurur.
Aradan çok geçmeden, Hz. Rasûlü Ekrem, mektubu Hz. Hatice'nin evine teslim etti ve kaafilenin de emniyet ve selâmetle gelmekte olduğunu haber verdi. Hz. Hatice:
— Ey Muhammed! (S.A.V.) ben bu deveyi yüküyle beraber sana verdim.
Efendimiz de memnuniyetini izhar ederek Ebû Tâlib'in evine gitti. Aradan bir kaç gün geçip kaafile Mekke'ye girdikten sonra; Ebû Tâlib ile Âtike, Hz. Rasûlü Ekrem'i evlendirmek istediklerinden Hz. Hatice'de olan ücretini istemesi için Efendimizi gönderdiler. Hz. Peygamber de gayet haya ederek ve mahcub olarak gider ve:
— Ey Hatice! Amcam beni evlendirmek istiyor. Sizde olan ücretime ihtiyacımız vardır. Onu almak için geldim, der. Hazreti Hatice de:
— Ya Muhammed! (S.A.V.) ücret çok az bir şeydir. Ondan ne hasıl olur? Ben sana bir hatun alayım ki, arabın en şereflisi ve en güzeli ve malı nihayetsiz olup nice acem beyleri talibi olmuş ise de asla rağbet etmemiştir. Lâkin bir özrü vardır ki, senden evvel bir ere varmış idi. Ondan başka bir aybı yoktur, der.
Hz. Rasûlü Ekrem cevab vermeyerek amcasının evine döner ve biraz da gamlı olarak keyfiyeti amcasına haber verir. Ebû Tâlib ve Âtike:
— Vakıa bizim malımız yoktur, fakat neseb cihetinden biz hepsinden daha şerefliyiz. Bakalım bizi hafife mi almak için söylüyor, yoksa hakikat mı? Diyerek Âtike, doğruca Hz. Hatice'nin hanesine gider. Ve:
— Ya Hatice! Biz Muhammed'i (S.A.V.) evlendireceğimiz için, sendeki olan ücretini almaya göndermiştik. Halbuki sen bir takım kelimeler söylemişsin. Bu hususta bizi hafife almaklığın anlaşılıyor. Bizim malimiz yoktur, fakat haseb ve nesebçe bizden eşref olmadığını sen de bilirsin, der. Hz. Hatice ise:
— Hâşâ ki, ben Benî Hâşim'i hafife almak için söylemedim. Ancak kendi nefsimi Hz. Muhammed'e (S.A.V.) arz etmek isterim. Eğer kabul eder ise ne âlâ. Eğer etmez ise ömrümün sonuna kadar hiç kimseye varmam, der. Âtike:
— Ya Hatice! Bu keyfiyeti amcan Veraka Bin Nevfel biliyor mu? diye sorar. O da:
— Bilmez, lâkin Ebû Tâlib, Kureyşin eşrafını bir ziyafete davet edip beni istesin ve nikâh akdini yapsın, der.
Bunun üzerine Âtike, son derece sevinerek meseleyi Ebû Tâlib'e anlatır. O da hemen bir ziyafet tedarikine bakarak, bütün Kureyş eşrafı ile beraber Veraka Bin Nevfel'i de davet eder. Nihayet ziyafet verilip şerbetler içildikten sonra, sohbet esnasında Ebû Tâlib, Hz. Hatice'yi Veraka Bin Nevfel'den ister. O da:
— Hatice'nin görülmüş bir rüyası vardır. Elhamdülillah yerini buldu. Zira, Muhammedü'l-Emîn gibi içimizde eşref ve güzel yaradılışlı bir kimse yoktur. Âhir zaman nebîsi olacağı da şüphesizdir. Bu isteğiniz münasib. Lâkin Hatice ile bir görüşmem lâzım, ondan sonra size cevab veririm, der. Hz. Hatice'nin yanına giderek meseleyi anlatır. O da:
— Vekilim olup nikâhımı akd eyle diye, kabul eder.
Bunun üzerine Veraka Bin Nevfel hemen gelip, Kureyş eşrafı huzurunda nikâhı akd eder. Hz. Ebû Bekr de sağdıç olup, akrabasından bir takım kimseleri de davet ederek ziyafet verdikten sonra, Rasûlü Ekrem Hazretlerine en güzel elbiseler giydirerek tezyin ederler ve Hz. Hatice'nin evine götürürler.
Hz. Hatice Validemiz de, kapının sağına ve soluna yüzer tane cariye dizerek, ellerine de birer tabak altun ve mücevher vermiş. Hz. Peygamber eve teşrif edince mübarek başı üzerinden aşağıya saçmalarını söylemiştir.
Efendimizle birlikte gelenler çeşitli ikramlardan sonra giderler. Nihayet Hz. Hatice, Fahri Kâinat Efendimizin yanına gelerek:
— Ey Muhammed! (S.A.V.), bütün malımı, köle ve cariyelerimi sana hediye ettim, bugünden sonra hepsi senindir, der.
Hak Celle ve Âlâ, Efendimizi Hz. Hatice'nin malı ile zengin etti. 24 yıl 5 ay 8 gün birlikte hayat sürdüler. Evvelâ Kaasım isminde bir erkek evlâdları dünyaya geldi. Hz. Peygamberimiz bu sebeble «Ebü'l-Kaasım» diye de isimlendirildi. Sonra «Tâhir» ve «Mutahhar» isimli oğulları oldu. Fakat bunlar henüz küçük yaşta vefat ettiler. Efendimiz Hazretlerinin 4 kızı olup şunlardır:" Hz. Fâtıma, Zeyneb, Rûkiye ve Ümmü Gülsüm, (R.A.)
Hz. Fâtıma'yı (R.A.), Hz. Ali'ye (K.V.), Zeyneb'i, Ebü'l-Âs'a, Rûkiye ve Ümmü Gülsüm'ü de, birinin vefatından sonra diğeri olmak üzere Hz. Osman'a (R.A.) tezvic etmişlerdi. Bu yüzden Hz. Osman'a (R.A.) «Zinnûreyn» denilmişti. Hz. Hatice Validemiz hakkında, Rasûlüllah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
— Kadınların seyyidesi, Meryem, sonra da Hatice'dir. (Radıyallahu Teâlâ anhüm ecmaîn)
* * *

BEŞİNCİ HİKÂYE

Hz. Fahri Âlem (S.A.V.), bir gün Mekke-i Mükerreme'nin dışında bir sahraya çıkmıştı. Ebû Cehil de o esnada adamları ile birlikte gezmekteydi, Efendimiz ile karşılaştılar. Kâfir bu fırsatı ganimet bilerek, Hz. Peygamberimizin mübarek başını yararak, bir takım lâyık olmayan muameleler yaptı. Hz. Peygamberimiz gayet mahzun bir şekilde, amcası Hamza'nın evine uğradı ve oradan da Beyt-i Muazzama'ya gidip, üzüntülü vaziyette bir mahalle oturdu.
Hz. Hamza, avdan eve döndüğü zaman, ailesinin iki gözlerini yaş ile dolmuş olduğu halde görünce sebebini sordu. O da keyfiyeti anlattı.
Bunun üzerine Hz. Hamza gadaplandı ve yemeğini bile yemeden yayını eline aldığı gibi Ebû Cehil'in yanına gitti. Kâfir O'nu görünce hemen ayağa kalktı. Hz. Hamza, laînin sakalından yapışıp elindeki yayı ile tam dokuz yerden başını yardı. Daha sonra Beyt-i Muazzama'ya gelip Hz Rasûlü Ekrem'e:
— Ey kardeşim oğlu! Ebû Cehil'in başını dokuz yerden yardım. Mübarek başınızı kaldırın. Ta ki ben hayatta oldukça, kalb-i şerifiniz mahzun olmasın. Siz ne ile memnun olursanız emir buyurun derhal yerine getireyim, diye tesellide bulundu. Hz. Rasûlü Ekrem:
— Ey Amca! Benim kalbim, sizin Hak Celle ve Âlâ'ya ve Rasûlüne îman etmeniz ile mesrur olur, buyurdu.
O zaman Hz. Hamza (R.A.) hiç tereddüt etmeden «Kelime-i Şe-hâdet» okudu ve İslâm ile müşerref oldu. İşte O'nun müslüman olması bu şekilde gerçekleşmişti.
* * *

ALTINCI HİKÂYE

Mekke-i Mükerreme'nin yiğitlerinin âdeti, bir yere toplanıp kendi aralarında güreş tutmak idi. Bir gün yine toplandılar. Ebû Cehil meydana çıkıp, benim ile kim güreşir, diye dolaşıyordu; Hz. Peygamberimiz, o vakit yaşı henüz küçük olduğu halde, O'nunla güreşmek kasdı ile meydana çıkmak istedi. Ebü Talib ise, O büyüktür sen küçüksün diyerek mani olmaya çalıştı ise de, Hz. Ebû Bekr (R.A.):
— Ey Ebû Tâlib! Hz. Muhammed (S.A.V.) mağlub olursa ayıp değildir, zira henüz yaşı küçüktür. Fakat Ebû Cehil mağlub olursa, öğünmek Hz. Muhammed'indir, diye O'nu razı etti.
Rasûlü Ekrem meydana çıkarak Ebû Cehil ile güreş tutuklarında, Efendimizin giydikleri elbise açıldı. O anda gâibden bir el O'nun mübarek elbisesini bağladı. Orada hazır bulunanların hepsi bunu gördüler. Sonra Hz. Peygamberimiz bir hamle ile kâfiri kaldırdığı gibi yere vurdu. Hz. Ebû Bekr, sevincinden cebinde bulunan altunları (Efendimizin başı üzerine saçtı ve hep birlikte sevinçlerini izhar ettiler.

YEDİNCİ HİKÂYE

Hz. Fahri Âlem (S.A.V.), bir gün eshabı güzini (Rıdvanullahi Aleyhim Ecmeîn) ile beraber, mescid-i seâdetlerinde sohbet ederken, bir a'râbî içeriye girdi. Doğruca Rasûl Aleyhisselâmın yanına giderek:
— Ya Muhammed! (S.A.V.), gölgede, güneşte ve ana rahminde âdem oğullarından, (haşa) senden kötü kimseyi görmedim. Eğer halktan korkmasam seni öldürürüm, dedi.
Hz. Ömer (R.A.) hemen kılıcını çıkarıp o kimseyi öldürmeyi isteyince, Hz. Rasûl Aleyhisselâm:
— Ya Ömer! Sabreyle diye buyurdular.
Daha sonra mezkûr şahsa dönerek:
— Ey kimse! Benden sana ağır gelen bir şey mi işittin?
— Hayır.
— Benden seni üzecek bir hâl mi zuhur etti?
— Hayır.
— öyle ise ne mürüvettir ki; seni asla rencide ve mahzun etmeyen birini kavmi ortasında tahkir ediyorsun. Sen şimdi «Lâ ilahe illallah Muhammedü'r-Rasûlüllah» de, buyurdu. A'râbî:
— Ben o kelimeyi nasıl söylerim. Zira bana dediler ki (haşa) sen bir sihirbaz ve yalancısın ve gayet güzel konuşan bir şâir ve de aşık bir kimse imişsin. Hz. Rasûl:
— Ey kişi! Haber işitildiği gibi olmaz. Ben Allahu Teâlâ Hazretlerinin Rasûlüyüm ve yeryüzünde olan bütün insanların efdaliyim. Sen, «Kelime-i Şehâdet» söyle buyurdu. A'râbî:
— Ya Muhammed! (S.A.V.) ben bir şey getirdim. Eğer o sana îman ederse ben de îman edeceğim, dedi. Ve elbisesini sallayarak bir keler düşürdü. Hz. Rasûl:
— Ey Keler! Ben kimim? buyurdukları zaman, keler:
— Sen, âlemleri yaratan Allahu Teâlâ Hazretlerinin Rasûlü ve kıyamette şefaat edicisin. Sana îman eden, necat ve felah bulur. Ve seni inkâr eden ziyan eder ve Hz. Allah'ın azabına müstehak olur, dedi. Hz. Rasûl:
— Ey Keler! Kime ibadet edersin? diye buyurunca, keler:
— Arşı, kürsü, yerleri, gökleri, kara ve denizdeki acâib mahlûkatı, kaza ve kaderi, cennet ve cehennemi, rahmet ve azabı da yaratan Allahu Zelcülâl Hazretlerine ibadet ederim, diye cevap verdi.
Bu defa A'râbî gülmeye başladı. Hz. Rasûl:
— Ey Adam! Cenabı Hak'kın kudret ve mucizelerine mi gülersin? diye sordu.
— Hayır Ya Rasûlallah! Mescid-î şerifinize girdiğim zaman bana, senden daha çirkin "kimse yok iken, inayet-i Hak yetişti ve şimdi bana, senden daha muhabbetli bir kimse yoktur, dedi. Ve Hz. Rasûlümüzün huzurunda can-u dilden iman etti.
* * *

SEKİZİNCİ HİKÂYE

Hz. Fahri Risâlet (S.A.V.), süt anneleri Halime'nin (R.A.) yanında dört yaşına bastıkları zaman Hz. Halime, ehl-i nifak ve hasedin kötülüklerinden korkarak Hz. Rasûlü, Ebû Tâlib'e teslim etmek üzere devesine binerek Mekke'ye doğru yola çıktı. Mekke-i Mükerreme'nin kapısına geldikleri zaman, Hz. Rasûlü Ekrem Efendimizden yolculuk elbiselerini çıkarıp, başka elbiseler giydirmek üzere iken, Efendimiz ansızın süt annesinin gözünden kayboluverdi. Hz. Halime, şaşırıp kaldı ve etrafı arayıp bulamayınca feryad-u figan etmeye başladı. O arada bir kaafile görüp, Hz. Muhammed'i görüp görmediklerini sordu. Onlar, Muhammed kimdir? diye sordular. Hz. Halime:
— O Muhammed ki, ben fakire idim, O'nunla zengin oldum. Zelîl idim O'nunla izzettendim. Zayıf idim O'nunla kuvvet buldum, dedi. Kaafile ehli O'nu görmediklerini söylediler.
Hz. Halime, ağlayarak ve feryad ederek aramaya devam ederken, îblîs Aleyhillâne'ye tesadüf etti. İblis:
— Ey Halime! Hübel isimli puta git, sana Muhammed'i getiriversin, dedi. Hz. Halime:
— Ey Melun, var işine git. Umarım ki O'nu bana tekrar getirirler.
îblîs hemen Hübel'e giderek:
— Kureyş'e çok iyi oldu. Muhammed kaybolmuş, dedi-
Hübel, Muhamed ismini duyunca düşüp secde etti ve"
— Ey İblîs! Benden uzak ol. Hz. Muhammed, dünyaya geldiği gece diğer bütün putlara, kisra'ya, yehûd ve nasârâ kiliselerine neler olmuştu?! dedi.
İblis yine Hz. Halime'ye gelerek:
— Ya Halime! Üzülme, Muhammed'in Rabbi vardır. O'nu hıfz ve himaye eder, dedi.
Hz. Halime, ağlayarak olanları Ebû Tâlib'e anlattı. Ebû Tâlib de hemen münâdiler çıkardı ve her tarafa haberler saldı. Fakat Mekke ehli O'nu görmediklerine ve bir zarar vermediklerine yemin ettiler. Ve Hz. Muhammed (S.A.V.) bulunmadıkça yiyip içmeyeceğiz diye de ahdederek hep birlikte aramaya başladılar. Bir de gördüler ki, Veraka Bin Nevfel, Rasûlü Ekrem'i atının önüne almış getiriyor. Bu halden hepsi son derece sevindiler. O'nu nerede bulduğunu Nevfel'e sordular. Nevfel:
— Yolda gelirken fülan yerde gölgelenmek için durmuştum. Baktım ki, bu çocuk iki ellerine birer dal almış oynuyor. Sen kimsin dedim. «Ben Muhammed Bin Abdullah Bin Abdülmuttalib'im» dedi. Seni buraya kim getirdi, diye sordum. «Mekke-i Mükerreme'nin kapısında idim. Beni bir rüzgâr buraya getirdi.» dedi. Ben de alıp size getirdim, diyerek O iki cihanın güneşini Ebû Tâlib'e teslim etti. Bu hikâye siyerde yazılıdır.
* * *

DOKUZUNCU HİKÂYE

Hz. Rasûlüllah'ın (S.A.V.), İslâm Dini'ne daveti aşikâr olup, zengin-fakir bütün insanlar tereddüt etmeden imana gelmeye başlamışlardı. Kureyş müşriklerinden beş kişinin Rasûlü Ekrem'e olan düşmanlıkları son dereceye varmıştı. Hz. Allah Celle ve Alâ, o dinsiz kâfirlerin her birisine ayrı bir belâ vererek helak etti.
Onlardan birisi, As bin Vâil Semhî idi. Bir gün sahraya çıktığı zaman, bir yılan sokmuş ve zehiri gövdesine yayılınca, Muhammed'in (S.A.V.) Rabbi beni helak etti diye feryad ede ede gebermişti.
İkinci Haris idi. Melunun kaafilesi bir gün yolda gelirken, karşılamaya çıkmıştı. Atı üzerinden başı üstüne yere düştü ve: «Aman beni şunların elinden kurtarın» diye bağırmaya başladı. Adamları, biz senden başka kimseyi görmüyoruz ki, diye cevap verince, Muhammed'in Rabbi beni katletti diyerek, helak oldu.
Üçüncüsü ise Esved bin Abdülmuttalib idi. O da bir gün sahraya çıkmıştı. Tekrar geri dönünce kapkara olmuştu. O derece ki evine geldiği zaman, «sen kimsin» diye soruldu. «Ben evin sahibiyim» dedi. Onlar ise hayır sen bu evin sahibi değilsin, zira ev sahibi güzel bir kimse idi, sen ise bir kefen soyucu pis bir kimsesin,» dediler. Melun hayretinden başını kapının eşiğine koydu ve, Muhammed'in Rabbi beni helak etti, diyerek geberdi.
Dördüncüsü ise, Esved bin AbdûlBaûs idi. Bir gün tuzlu balık yemiş ve harareti bir türlü gitmemişti. Su içe içe karnı şişmiş ve nihayet, Muhammed'in Rabbi beni katletti, diyerek helak olmuştu.
Beşincisi ise Velîd bin Mugıyre idi. Melun bir gün sahraya çıkıp havaya bir ok atmıştı, Okun arkasından başını havaya kaldırıp bakarken ok, gelip gözüne saplanmış ve Muhammed'in Rabbi beni katletti, diyerek canı cehenneme gitmişti.
Onların helakini müteâkib Hz. Cebrail gelerek, Hak'kın selâmını tebliğ ve biraz da Efendimizi teselli ettikten sonra «İstihza edicilere karşı, biz sana kâfiyiz.» mealindeki âyet-i kerîmeyi inzal etmişti.
* * *

ONUNCU HİKÂYE

Hz. Rasûlü Ekrem ve Nebiyyi Muhterem (S.A.V.) Efendimiz, mi'raca teşrif buyurdukları gece, birinci kat semada, muazzam bir kürsü üzerinde, nûrânî bir zatın oturduğunu gördü. Hemen Hz. Cibril'den, o nûrânî zatın kim olduğunu sordu. O da, Hz. Âdem Safiyyullah'tır, cevabını verdi. Hz. Peygamberimiz O'nun yanına doğru gitti. Hz. Âdem de Efendimizi karşılayarak musafaha ettiler. Hz. Rasûl:
— Elhamdülillâhillezî Ceale Lî validen misleke, buyurdu. Yani: O Hz. Allah'a hamd olsun ki, bana senin gibi bir baba ihsan eyledi. Hz. Âdem Aleyhisselâm da:
— Elhamdülillâhillezî razzakanî veleden misleke, diye mukabele etti. Yani: O Hz. Allah'a hamd olsun ki, bana senin gibi bir evlâd ihsan buyurdu, dedi.
Bunun üzerine Hz. Peygamberimiz:
— Ey Ceddim! Hak Celle ve Âlâ Hazretleri seni, kudretiyle halk edip meleklerin omuzuna bindirerek, semavâtı gezdirdi. Ve seni bütün meleklere kıble edip secde ettirdikten sonra sana, Cenneti mubah kıldı, buyurdu. Hz. Âdem Aleyhiselâm:
— Ya Muhammed! (S.A.V.) doğru söylüyorsun. Ben, bu nimet ve lütuflâra nail oldum. Fakat sen benden efdalsin. Zira, Cenabı Hak sana beş haslet ihsan etmiştir ki, senden evvel ve sonra hiç kimseye nasib olmamıştır.
Evvelâ ben bir hata işledim, Rabbim 200 yıl ağladıktan sonra beni mağfiret buyurdu. Fakat seni, geçmiş ve gelecek bütün günahlardan masum yaratmıştır.
İkinci olarak beni, cennete izzet ile koydu ve lâkin zillet ile çıkardı. Fakat seni, semavata tazım ve tekrîm ile çıkarıp yine izzet ve şeref ile yere indirdi.
Üçüncüsü ise beni, Hak Celle ve Âlâ Havva'ya tezvîc edip, O'nun günahı ile cennetten çıkardı. Lâkin sana Hatice'yi tezvîc edip, ibadet ve taatta bulunduğu gibi, bütün malını da sana verdi.
Dördüncüsü ise, benim evlâdımdan bin kişiden birisi cennete girip, 999'u, cehenneme girse gerektir. Lâkin senin ümmetinden bin kişiden 999'u cennete gireceği açıktır.
Beşincisi ise, ben bir hata işledim Cenabı Hak beni cennetinden çıkardı. Fakat senin hiç bir günahın olmayıp enbiyanın en efdalisin. Mahlûkatın en şereflisisin. Cenabı Hak seni, «Kaabe Kavseyn»e yükseltip ismini kendi ismine yakın yazdı ki, mihrablarda ve minarelerde, hergün nice kerre «Kelime-i Şehadet» okunur, diye buyurdu.
Cenabı Âdem Aleyhisselâm, Hz. Fahri Risalet ile iftihar edip veda ederek, Efendimiz Hazretlerinin de daha ileri makâmata yükseldiği, hadis kitaplarında zikredilmiştir.
* * *
islam