Yeni

RIZIKTA CENAB-I HAK'KA TEVEKKÜLÜN FAZİLETİ


BİRİNCİ HİKÂYE

Hz. Fahri Risalet (S.A.V.) Efendimiz, ezvac-ı mutahherattan birisinin düğün gecesi, eshâb-ı kirâm'a yemek yedirmek üzere hane-i saadetlerine toplamıştı. Fakat yemek çok az olduğu için, Efendimiz Hazretleri namaza durdu. Eshâb-ı Kiram da, yemeğin hazır bulunanlara kâfi gelmeyeceği hususunda konuşmaya başlarlar. O sırada Efendimiz Hazretleri namazı bitirir ve sohbetlerinin ne hususta olduğunu sual eder. Onlar da «Ya Rasûlallah, şimdi sohbetimiz yemek üzerinedir.» derler. Rasûlü Ekrem Efendimiz: «Ey eshabım! Kardeşim Süleyman'ın hadisesini duymamışsınızdır. Zira duymuş olsaydınız bu düşüncede olamazdınız.» buyurur. Eshâb-ı Kiram: «Ya Rasûlallah, duymadık. Hikâye buyurun da mütenebbih olalım.» derler. Bunun üzerine Hz. Peygamber Efendimiz şöyle anlatır:
Hz. Süleyman Aleyhisselâm bir gün deniz kenarında ibadet ederken, ayağında yeşil yaprak bulunan bir karınca gelir ve deniz kenarında durarak, kendi lisanınca nida eder. Denizden hemen bir kurbağa çıkıp sahile gelir ve karıncayı üzerine bindirerek denize dalar. Bir müddet sonra da tekrar çıkıp gelirler. Hz. Süleyman Aleyhisselâm, bu hali sorar ve karınca da şöyle der:
— Ya nebiyyallah, Hz. Allah bu denizin dibinde sert bir taş ve o taşın içinde de bir kurt yaratmıştır. Beni de o kurdun rızkını götürmekle görevlendirdi. O kurbağa suretindeki kurbağa da melektir. Beni götürmekle vazifelidir. Cenabı Hak'kın emri üzere günde iki defa böylece o kurdun rızkını götürürüm. O kurt da gıdasını yediği her defasında «Sübhanellezî halekanî fi'l-bahri ve lem yense bi'r-rızkı» diye dua eder.
Fahri Kâinat Efendimiz, bu kıssayı anlattıktan sonra, mübarek elleri ile yemeği kendisi dağıtmaya başladılar. O derece bereket hasıl oldu ki, orada mevcud olan eshaba kâfi geldiği gibi, bir misli daha kimseye yetecek derecede arttı.
Bu vaziyet karşısında Cenabı Hak'kın kudretine ve Efendimiz Hazretlerinin mu'cizelerine binlerce şükürler ettiler.
* * *

İKİNCİ HİKÂYE

İmam Ebû Abdullah Hazretleri bir gün, hâşâ imtihan kasdı ile değil de, belki Cenabı Hak'kın kullarının rızkını ne yolla ihsan ettiğini yakîn hasıl etmek için, evinden çıkar ve bir dağda bulunan mağaraya girerek ibadet ile meşgul olmaya başlar. Ansızın bir kaafile yolunu şaşırır ve her ne hikmetse çok şiddetli de bir yağmur yağmakla hemen o mağaraya girerler. Bakarlar ki, Ebû Abdullah Hazretleri bir köşede duruyor. Halinden sual ederler, asla cevap vermez. Kaafile reîsi «Bu kimseyi soğuk incitmiş.» diyerek biraz ateş yakıp önüne koyarlar. İsıttıktan sonra yine konuşmadığını görünce, acıkmıştır diye düşünüp önüne yemek koyarlar. Fakat o yemeği de yemez. Çok zamandır aç olduğu için kudreti kalmamıştır düşüncesiyle sıcak çorba verirler, yine iltifat etmez. Belki açlıktan çeneleri kilitlenmiştir diyerek, iki kişi çenelerini açıp kaşık ile yavaş yavaş ağzına koymaya başladıkları zaman, Ebû Abdullah Hazretleri, gülmeye başlar. Kaafile reisi:
— Be hey adam, sen divane misin? Bu ne haldir? Halbuki baygın değilsin, aklın da başında olduğu halde böyle etmene sebeb nedir?
— Cenabı Hak kullarına rızkı nasıl verip ihsan eylediğine, yakînim ziyade olması için buraya gelerek, bu hali ihtiyar ettim. Anladım ki, gerek bizzat ve gerek vasıta ile her hususta kullarının rızkını ihsan edicidir, der.
Daha sonra da o kaafileye kendisini bildirir. Ehl-i kaafile de hemen Ebû Abdullah Hazretlerinin müridleri arasına katılırlar.
* * *

ÜÇÜNCÜ HİKÂYE

Yine Ebû Abdullah Hazretleri, İmran ismindeki hizmetçisi ile Nişabur şehrine gelip çarşıda dolaşmaya başlarlar. Her bir dükkânda çeşit çeşit elbise ve güzel mallar görürler. Dükkân sahibleri de, müşteri celbetmek üzere mallarını övmekte olduklarını görünce Hz. Şeyh:
— Ya İmran, şunların hal ve şanı nedir bilir misin?
— Efendim, zatınız daha iyi bilir.
— Bunlar, şol kimselerdir ki, takdir olunmadık rızkı taleb ederler. Vallahi ne talebleri île Cenabı Hak'kın takdir eylemediği rızkı tahsil ederler ve ne takdir olunan rızkı değiştirebilirler, diye buyurur.
* * *

DÖRDÜNCÜ HİKÂYE

Ebû Nasr Semerkandı Hazretlerinden rivayet edilmiştir:
Şeyh Ebû Abdullah Hazretlerine bir takım kimseler sual ettiler ki:
— Ya Şeyh, siz Hz. Allah'a tevekkül etmiş bir zatsınız. Niçin bir eve girip kapıları kapayarak oturmaz sınız? Cenabı Hak, rızkınızı size gönderir.
— Ya Şeyh, niçin elinizi ve ayağınızı bağlayıp oturmaz sınız? Rızkınızı getirip ağzınıza koyarlar.
— Validem beni dünyaya getirdiğinde uzun zaman elimi ve ayağımı bağlayıp yemeği ağzıma koydu.
— Ya Şeyh, niçin dağlara çıkıp uzlet etmezsiniz ki, rızkınız orada bile gelip sizi bulur.
— Şehirlerin Rabbi başka, dağların Rabbi başka mıdır ki, dağlarda uzlet edeyim? Bütün âlemlerin Rabbi bir olup, nerede olursan ol, rızkını takdir eylemiştir.
— Ya Şeyh, biz rızkımızı Cenabı Hak'tan taleb ederiz.
— Eğer rızkınızın nerede olduğunu bilirseniz taleb edin.
— Ya Şeyh, bizler Allahu Teâlâ Hazretlerinden rızkımızı sual ederiz.
— Eğer sizi, hâşâ Cenabı Hak unuttu ise, rızkınızı sual edin, deyince Onlar artık çaresiz kaldılar ve bir daha sual soramadılar. Ve:
— Ya Şeyh, ta ki, rızkımız bize ulaşıncaya kadar sebredip, Hak Teâlâ Hazretlerine teslim olarak dururuz derler.
Bunun üzerine Hz. Şeyh, tevekküle dair bir âyet-i kerime okur ve şöyle devam eder:
— Gerek toplulukta ve gerek yalnız, gerek şehirde ve gerekse dağda, nerede olursanız olunuz, kalbinizi Hak Celle ve Âlâ Hazretlerinden başkasına döndürmeyiniz. Ancak bu hususta benim Halikım bütün sırlarına vakıftır düşüncesinde olun. Zahirde görünen vasıtaları da O'nun halkettiğini düşünerek doğru yolda bulunmaya «Tevekkül» denir, diyerek nasihat eder.
* * *

BEŞİNCİ HİKÂYE

Salih bir zat, seyahati esnasında bir çöle tesadüf eder ve çölde giderken susuzluğu son haddini bulur. Etrafına bakınır hiç su bulamayınca biraz sabreder. Nihayet takati kesilip bir deve dikeni ağacı altına bîtab düşer. Etrafına bakarken bir de görür ki, ağacın budağında bir kırba asılmış ve suyu aşağıya damlıyor. Hemen kırbayı alır ve kana kana içerek Cenabı Hak'ka şükürler eder. Sonra da düşünür ki: Acaba bu çölde hiç su bulmak imkânı yok iken, böyle tatlı su buraya nereden geldi? Tam böyle düşündüğü anda hatif-ı gaybden:
— Bilmez misin ki, tenhalarda Hz. Hak'ka itaat edenlere O da böyle çöllerde isteğini yerine getirir, duasını kabul eder ve rızık ve suyunu ihsan eder, diye nida olunur.
Bundan sonra ihlas ve itaati ziyadeleşerek, secde-i şükürde bulunur.
* * *

ALTINCI HİKÂYE

Ebû Nasr Semarkandî Hazretleri bir medreseye gider ve görür ki, ehl-i medrese iki kısma ayrılmış. Bir kısmı ilim tahsili ile, diğer kısmı da ibadet ile meşgul olurlar. Medresenin kapıcısına «Bunların yemekleri nereden gelir.» diye sorar. Kapıcı hiç seslenmez. Fakat O İsrar edince, kapıcı biraz huzursuz olur ve «Senin dişlerinin dibinden gelir.» diye cevap verir.
Ebû Nasr Hazretleri -Medreseden dönüp geldiği zaman dişlerine öyle bir ağrı gelmiş ki, durup oturması ve tahammülü çok güç olur. Hemen şehir halkından sual eder ve şifasını aramaya başlar. Onlar derler ki:
— Biz böyle bir ağrı ve hastalık olunca, yiyecek ve içecek bazı şeyler alarak filan mahaldeki medreseye götürürüz. Ehl-i madresenin duası ile de şifayâb oluruz.
Ebû Nasr hemen anlarki o medrese, kapıcısı ile münakaşa ettiği yerdeki medresedir. Çok güzel bir koç ve hayli de ekmek alarak doğruca medreseye götürür. Fakat kapıcı önce kabul etmek istemez. Aralarında epeyce bir konuşma geçer. Sonunda Ebû Nasr Hazretleri «İşbu getirdiğim şeyler, benim dişlerimin dibinden ve dişim içindir.» der. Bunun üzerine kapıcı kabul eder. Ehl-i medrese toplanıp dua ettikleri zaman o anda Cenabı Hak'kın izni ile dişlerinin ağrısı kesiliverir.
* * *

YEDİNCİ HİKÂYE

Yine Ebû Nasr Semerkandı şöyle rivayet eder:
Bir kimse evinde iki tane koç besler. Bir gün hanımı ile aralarında hayli münakaşa ederler. Nihayet o kimse: «Yarın bu koçları, Cenabı Hak'kın yarattığı şeylerden bana hiç sevgili olmayanlara vereceğim.» diye talakına yemin eder.
Ertesi gün olunca meseleyi kaadı efendiye söyler. O da: Eğer sevmediğin kimseye o koçları vermezsen ailen boş olur.» diye fetva verir. O kimse de «Benim sevmediğim kimseler ehl-i medresedir. Zira kâr kisbleri yoktur. Hem de cahillerin ekserisi âlimleri sevmez.» diyerek koçları götürüp teslim eder. Onlar da koçları alır, şükreder ve şöyle derler:
— Ya Rabbî! Hikmetini yine sen bilirsin. Bizi sevmeyip adavet besleyen kimseler ile de bizleri rızıklandırıyorsun.
* * *

SEKİZİNCİ HİKÂYE

Semerkand'da Şeyh Abdullah'ın medresesinde bir taraftan yemek getirmişlerdi. Ehl-i medrese yemeği yedikten sonra, bir miktar artar. Şeyh Hazretleri hizmetkârına, kalan \ yemeklerin fakirlere verilmesini söyler. Hizmetkârı ise vermek istemez. Hayvanata verilmesini ister, onu da kabul etmez. Nihayet Hz. Şeyh onları kiliseye götürmesini emredince, doğruca kiliseye götürür. Orada nasranî olan bir cemaat hazır olduğu için toplanır ve yemeği yerler.
Sabahleyin o nasranî cemaatı mezkûr şeyhin medresesine gelirler ve Hz. Şeyhi sorarlar. Ehl-i medrese de şeyhi gösterirler. Hepsi birden:
— Ya Şeyh! Bize islâmı arzeyle, derler.
Şeyh de iman telkin ederek hepsi İslama dahil olurlar. Hz. Şeyh islâmı kabul etmelerinin sebebini sorunca:
— Ya Şeyh, azıcık bir yemek hepimizi tam olarak doyurduktan sonra, kalbimiz de iman nuru ile doldu. Bundan dolayı islâm dininin hakikatini anladık ve elhamdülillah imana geldik, derler.
Hz. Şeyh, hizmetkârına hitaben: «Yemeklerin durması mı, yoksa bu kadar kimsenin imana gelmesi mi hayırlıdır?» diye buyururlar.
* * *

DOKUZUNCU HİKÂYE

Şeyh Abdullah Hazretlerinden rivayet edilmiştir:
Kirman vilayetinden Muhammed Bin Abdullah isminde bir zat, Ebû Zer Cürcanî Hazretlerini ziyarete gider. Ebû Zer'in âdeti de, kendisini her kim ziyarete gitse, âsa ile karşı çıkıp geri döndürürlermiş Vakta ki, Muhammed Bin Abdullah'ı da âdetleri üzere âsa ile hamle ederek döndürmek isteyince, Muhammed Bin Abdullah, geri dönmez. Ebû Zer Curcanî, niçin dönmediğini sorunca: «Ben sana bazı şeyler getirdim.» diye cevap verir. Ebû Zer Hazretleri:
— Hazreti Allah'ın kefil olduğu rızkı sen mi vereceksin? Cenabı Hak, bir kulun rızkına kefil olduğu halde sen onu kayırma, der ve «Ve fissemâi rızkıküm ve ma tûadûn» âyet-i kerimesini okur.
Bu bakımdan ehlullahtan olan zatlar, hiç bir kimseye muhtaç olmazlar. Onlara bir şey götürmek murad olunduğu zaman, edeb şudur ki; Bu bir hediyedir, diye takdim etmek lâzımdır.
* * *
islam