Yeni

TEVBENİN FAZİLETLERİ KISSA VE HİKAYELER


BİRİNCİ HİKÂYE

Basra şehrinde Şağvâne isminde şarkıcı ve fasık bir kadın olup çok güzel bir takım cariyeleri vardı. Cariyelerinin de kimisi saz çalar kimisi şarkı söylerdi. Bu kadın cariyeleri ile beraber, nerede bir düğün olsa oraya gider ve saz çalıp şarkı söylemek suretiyle kazandığı paralar ile geçinirdi.
Bir gün yine kendisine kâr sağlamak maksadı ile, cariyelerini yanına almış, dolaşırken, bir ağlama sesi kuağına gelir. Ne olduğunu öğrenmek için cariyelerinden bir tanesini gönderir. Fakat giden cariye geri gelmez. Bir başkasını gönderir o- da gelmez. Nihayet bütün cariyeler gidip gelmeyince kendisi yalnız kalır ve o da gider. Bakar ki bir zat halka vaaz ediyor. Cariyeler dinlediği için Şağvâne de dinlemeye başlar. O vaiz efendi de, sözleri te'sir eden ehl-i kemâl bir zat olup, vaazından cehennemin ahvalinden ve âsilere olunacak azabdan bahsetmektedir. O zaman Şağvâne'ye bir dehşet gelir ve inayet-i Hak yetişerek ağlamaya başlar. Ve:
— Ya Şeyh! Ben günahkâr bir kadınım. Tevbe etsem dergâh-ı izzette kabul olunur mu?
— Ey kadın, Hz. Allah'ın fazl ve keremine, rahmet ve inayetine hudut yoktur. Niçin benim isyanım çok dersin. Eğer Şağvâne dahi olsa yine kabul olunur ve kurtulursun.
— Ya Şeyh! Ben o fıskla meşhur ve cürm ile mevsuf Şağvâne'yim. Muhakkak sen de şahid ol ki, bundan sonra isyan etmem, der.
Geçmiş günahlarına da canu dilden pişman olur ve tevbe eder. Dergâh-ı Hak'da da tevbesi kabul olmakla cariyelerini âzad ve bütün malını da fakirlere tasadduk ederek uzlete çekilir ve 40 sene daha yaşar, ömrünün sonuna kadar ibadet ve taatla meşgul olur. Cenabı Hak'ka hiç âsi olmaz ve nasıl fısk ile şöhret bulmuş ise, bu defa da zühd ve takvası ile meşhur olur. Bir çok aziz ve ehl-i hal kimseler O'na giderek duasını alırlar.
* * *

İKİNCİ HİKÂYE

Hasan-ı Basrî Hazretleri gençliğinde gayet güzel bir yiğit olmakla, kıymetli elbiseler giyer ve öylece gezermiş. Bir gün güzel bir kadına tesadüf edip, bir takım sözler atarak, peşine düşer. Biraz gittikten sonra kadın:
— Ey genç, utanmaz mısın?
— Kimden utanayım?
— Şol Zât-ı Ecelli Âlâ'dan ki, gözlerin habasetini ve sadırda olan ahvali bilicidir.
Bunu duyar duymaz Hasan-ı Basrî Hazretlerinin kalbine bir miktar korku ve pişmanlık gelerek durur ise de, yine sabredemeyip, gayrî ihtiyarî olarak, kadını takib eder. Ve:
— Ey zamanın güzel kadını, senin o güzel gözlerin benim kalbimi yağmalayıp aşk deryasına garketti. Eğer bana vaslın şifası ile derman eylemezsen helakim yakındır, diye bazı sözler söyler.
Kadın da «Ey yiğit, öyle ise biraz sabret. Senin nefsinin nevasına şifa olacak bir ilaç yapayım.» diyerek evine girer. Fakat kadın da en az Hasan-ı Basrî Hazretleri kadar, âşık olur. Zira kadının şehevatı nefsaniyeti erkeğe nisbetle daha fazladır.
Bir müddet sonra kapı açılır ve bir cariye elinde, üzeri örtülü bir tabak getirip, Hasan-i Basrî Hazretlerine verir. Ve:
— Ya yiğit, hanımım, bir genç yiğidi, fitne ve dalalete duçar eden gözler bana lâzım değildir diyerek size gönderdi, der.
Hasan-ı Basrî Hazretleri bakar ki, hakikaten kadın gözlerini çıkarıp göndermiş. Bu hali görünce o derece pişman olur ki tarif i mümkün değil. Ve hemen oradan kalkıp evine gider. Sabaha kadar ağlayıp tevbe istiğfar eder.
Sabahleyin, kadından özür dilemek üzere, evine gitmeyi düşünür. Kapısına yaklaştığı zaman, bir çok kimse, kadının kapısı önünde toplanmışlar. İçeriden de feryad-u figan sesleri geliyor. Sebebini sorupta «Saliha bir "kadındı, bu gece vefat etti.» cevabını alınca, ağlayarak geri döner ve evine gelir. Üç gün üç gece yiyip içmeden devamlı olarak ağlar. Tevbe ve istiğfar ederek yalvarır. Dördüncü gün, rüyasında o kadını görür ki, cennet köşklerinden yüksek bir köşkte oturmuş. Karşısında da sayısız huri ve gılmanlar durmaktadır. Hemen kadından af ve özür diler. Kadın:
— Ya Hasan, seni afvettim, bana o keremi ve lütfü çok olan padişah, senin yüzünden, o kadar ihsan ve rahmet eyledi ki, anlatmak mümkün değildir der.
Hasan-ı Basrî Hazretleri de çok sevinerek:
— Ya hatun, bana bir nasihat eyle istifade edeyim.
— Ya Hasan, tenha olduğun zamanda boş durma ve daima Cenabı Hak'kı zikreyle, der.
Hasan-ı Basrî Hazretleri uyanınca çok sevinir ve ömrünün sonuna kadar, o kadının nasihatini terk etmedim, buyurur.
* * *

ÜÇÜNCÜ HİKÂYE

Utbetü'l-Gulâm ismindeki zat, gençliğinde ehl-i şaz ve Basra'nın sayılı fasıklarından imiş. Bir gün Hasan-ı Basrî Hazretleri O'nu irşad edip, tevbe ettirmeyi düşünür. Müridlerine söyleyerek yanına getirilmesini emir buyurur.
Her nasılsa bir gün, Hasan-ı Basrî Hazretleri halka vaaz ve nasihat ederken, mezkûr zat da o meclisin kenarından geçer. Müridleri «Ya Şeyh, işte Utbetü'l-Gulâm budur.» diye gösterirler.
Hasan-ı Basrî Hazretleri hemen yüksek sesle, O'na nasihat tarzında bazı beyitler okur. Utbetü'l-Gulâm beyitleri işitince kendisine hidayet yetişip, ağlayarak Hasan-ı Basrî Hazretlerinin huzuruna gelir ve tevbe eder. Ondan sonra müridleri arasına girerek, büyük evliyadan olur.
* * *

DÖRDÜNCÜ HİKÂYE

Mansur Bin Ammar Hazretleri daima halka vaaz ve nasihat eder ve dualarında «Allahümmağfir li-aksânen kalben ve ekserinâ ayben» diye duada bulunurmuş.
Bir gün meclislerinde bulunan bir fasık ve saz ehli kimse kendi kendine «Bu dua değil ancak benim halim içindir. Zira şimdi diyarımızda benden daha fazla kalbi kasvetli ve günahı çok kimse yoktur.» diye düşünür ve tefekkür eder. O esnada kendisine inayet ve hidayet-i Rabbânî yetişir. Hemen saz âletlerini kırar ve şeyhin huzurunda tevbe eder. Şeyh O'nu yakalattırır, temiz elbiseler giydirerek şöyle der:
— Evladım, iki rek'at namaz kıl, kendine bana ve ümmet-i muhammede dua et. Zira şimdi senin duan makbuldür.
O da şeyhin emrini yerine getirir. Namaz kılıp secdeye vardığı zaman «Dün fısk meclisinde iken bugün ne haldeyim. Mansur gibi aziz ve muhterem bir zata nasıl dua edeyim.» diye düşünürken sırrına şöyle hitab olunur:
— Ya kulum! Bir kimseye, hidayet ve inayetim yetişip, ihlas ile tevbe eder ve bana teveccüh ederse, bütün enbiya ve melâike O'nun için istiğfar ederler. Senin de tevbeni kabul ettim. Ne dilersen makbuldür.
Bundan sonra o zat H. Mansur'un terbiyeleri ile büyük evlîyaullahtan olmuştur.
* * *

BEŞİNCİ HİKÂYE

Bişrî Hâfî yol kesici bir kimse olup yanında bir takım güzel sesli hafızları gezdirirmiş. Gittiği şehirlerde o hafızlara Kur'an-ı Kerim okutur ve bütün insanları bir yere toplarmış. İnsanlar Kur'an dinlemek için toplandığı ve herkesin aşk ve şevkle dinlemeye başladığı sırada, kendisi kalkıp şehirden dışarıya çıkar ve tenhada yakaladığı kimseleri soyarmış.
Bir gün yol üzerinde ve toz toprak içinde bir kâğıt bulur. Bakar ki kağıtta «Besmele-i Şerif» yazılıdır. Hemen alır, tozlarını temizler ve bir miktar da güzel kokular sürerek yüksekçe bir duvarın üzerine koyar.
O diyarda zühd ve takvası ile meşhur olan bir zat, o gece rüyasında üç defa Hak Celle ve Âlâ Hazretlerini görür ve Hak Teâlâ Hazretleri O'na hitaben:
— Ey kulum! Bişri Hâfî'ye git. O bizim ismimizi tazîmen kaldırdı, biz de O'nun ismini kaldırdık. O bizim ismimizi aziz etti, biz de O'nun ismini aziz ettik. O bizim ismimizi güzelleştirdi, biz de O'nun ismini güzel kıldık, böylece kendisine söyle, haberi olsun, buyurulur.
O zâhid de hemen Bişri Hâfî'nin evine giderek kapıyı çalar. Kapıyı bir cariye açar ve ne istediğini sorar. O da cariyeye şöyle sual eder:
— Bu evin sahibi, köle midir, âzadh mıdır?
— Âzadlıdır.
— Âzadlı böyle mi olur?
Sonra cariye içeriye gider ve olanları haber verir. Bişri Hâfî de hemen yalın ayak ve başı açık olarak kapıya gelir ve:
— Ya Şeyh! Cariye hata etmiş. Bu evin sahibi, bütün insanların en âsi ve günahkâr olanıdır, der.
Bunun üzerine zâhid, rüyasını anlatır. O anda Bişri Hâfî'nin kalbine hidayet ve inayet yetişerek, şevk Ve muhabbet dolar. Tam bir ihlas ile tevbe eder ve derhal mürşid aramaya çıkar. Çıkarken cariyesi:
— Ey efendi, biraz dur da başlığını getireyim.
— Hayır duramam. Zira Cenabı Hak, beni böylece davet etmiş, der ve öylece yola düşer. Ve nihayet bir mürşid-i kâmile bağlanarak, evliyanın büyükleri arasına katılır.
Tebsıra-i Evliya isimli kitabta pek çok kerametleri anlatılmıştır. Onlardan birisi de şudur:
Seyahati zamanında bir gemide giderken, gemi içinde büyük hâcegân ve tüccarlardan çok kimse olup, birisinin kıymetli bir mücevheri kaybolur. İçlerinde Bişri Hâfî'den başka eski elbiseli kimse olmadığından, O'nun aldığını ümid ederler. Ve sana daha güzel elbiseler vereceğiz diye soyup aramaya başladıkları zaman, Bişri Hâfî Hazretleri geminin kenarına gelerek: «Ey balıklar bir cevher getirin.» diye çağırır. Hemen bir çok balık ağızlarında cevherler olmak üzere geminin yanına gelirler.
Daha sonra hâcelere hitaben:
— Kaybolan cevheriniz kadar bunlardan-alın, der. Onlar da bu hali görür ve cevherleri alarak, kendisinden özür dilerler.
Birisi de şudur:
Bişri Hâfî'nin dünyadan irtihaline kadar, ayaklarına pislik bulaşmasın diye, Bağdad'da hiç bir hayvan sokaklara bevl etmemiştir. Bir gün bir sipahinin atı bevl ettiği zaman, halk feryad ederek «Bişri Hâfî ya şehirden gitmiştir veya vefat etmiştir.» dediler. Evlerine gidip baktıkları zaman, hakikaten o irtihal etmişti.
* * *

ALTINCI HİKÂYE

Fudaly Bin tyaz Hazretleri ilk zamanlarında eşkıyanın reîsi idi. Kendisi mağarada oturur ve ekseriya Kur'an-ı Kerim okurdu. Arkadaşları da yollarda bekler ve gelip geçenleri soyarlardı.
Yine bir gün, bir kafileyi soyarlar ve mallarını mağaraya getirip bölüşmeye başlarlar. Eşyaların içinden, içi altun dolu ve üstünde «Aye-tü'l-Kürsî» yazılı bir kese çıkar. Fudaly, derhal o kesenin sahibinin bulunmasını emreder. Maiyyetinde bulunanları da hemen bulup getirirler. Fudaly keseyi sahibine geri verir. Arkadaşları:
— Ya Fudayl, asıl maksat olan bu keseyi, niçin geri sahibine verdiniz?
— Geri verdim. Çünki o kesenin sahibi, Kur'an-ı Azîmüşşandan Âyetü'l-Kürsî'nin husûsi faziletini, duymuş ve itikad ederek, kesesinin üzerine yazmış. Eğer tekrar eline geçmezse, itikadına bozukluk gelir. Vebali bana ait olur. Bir kimsenin Kur'an-ı Azîme olan itikadına bozukluk getirmektense, eşkıyalık daha ehvendir. Zira, eşkıyalıktan tevbe ile kurtulup, mağfiret bulunabilir. Lâkin bir kimsenin itikadına bozukluk getiren kimsenin sonu pek iyi gelmez, der.
Bu cevap karşısında diğer eşkıya da susarlar.
Yine bir gün, bir kaafile basarlar. Kaafileden bir zat, Kur'an-ı Azimden «Elem ye'nillezîne âmenû İlh.» âyet-i kerimesini okur, Fudaly bunu işitince kendisine inayet yetişerek, kalbine te'sir eder. Ondan sonra cefa elbiselerini çıkarıp sefa elbiselerini giyer ve ihlas ile bütün günahları örten Hak Celle ve Âlâ Hazretlerine tevbe eder. Zamanla evliyanın büyükleri arasına girer. Bunun da «Tebsıratü'l-Evlîya» isimli kitabta pek çok menkıbesi vardır. (K.S.)
* * *

YEDİNCİ HİKÂYE

Salih bir zatın, fasık bir komşusu varmış. O salih zat hacca gittiği zaman, tavaf esnasında o fasık komşusunu görünce:
— Ey komşu, ne oldu ki, böyle suleha yoluna geldin?
— Ya Şeyh, her zaman isyan ve günahlarımı örterdim. Cenabı Hak'tan lütuf ve ihsanlar ziyade oldu. Ben de utanıp tevbe ve istiğfar ettim. Elhamdülillah kabul olundu ve bu sene de sizin yüksek himmetinizle buraya gelmek nasib oldu.
Böylece o zat da sonradan duası kabul olan kimseler arasına katılır.
* * *

SEKİZİNCİ HİKÂYE

Ali Bin Esved isminde çok meşhur bir hırsızlar başı varmış. Bir gece hırsızlık niyeti ile gezerken, bir evde bir çocuğun ağladığını duyar. Çocuğun annesi:
— Sus, Ali Bin Esved geldi. Susmazsan seni veririm, diye çocuğu korkutur.
Ali Bin Esved de sokaktan bunu duyar. O anda inayet yetişerek bu söz kalbine te'sir eder ve şöyle düşünür: Ben halk arasında ne kadar şerli bir insanım ki, çocuklarını bile benim ismim ile korkutuyorlar. Hemen atından iner ve evine gelerek kapıyı çalar. İçeriden «Kimdir o» sualine karşı, gayet alçak bir sesle «Ben Esved» cevabını verir. İçeriden kızı, «Sen benim babam değilsin, zira babam yüksek sesli kimsedir.» der. O da:
— Kızım kapıyı aç. Zira baban gittiği gibi değildir, der.
Kızı kapıyı açar ve ehl-i iyali O'nu karşılayıp baktıkları zaman, benzi sararmış ve devamlı ağlıyor. Bir müddet sonra ailesine:
— Yarın benim yüzüme karalar sürüp, boynuma bir ip bağlayın ve Rabbine âsi olarak ve daima günah işleyerek şu anda tevbe eden kimsenin hali budur, diye sokak ortalarında gezdirmelerini vasiyet eder. Nihayet bir taraftan ağlayıp bir taraftan da tevbe istiğfar ederek ruhunu teslim eder.
Zamanındaki ehlullah teveccüh ettikleri zaman kendisini yüksek makamlarda müşahede ederler.
* * *

DOKUZUNCU HİKÂYE

Benî İsrail zamanında Nuh isimli bir kimse her ne zaman günahına tevbe etse, yine o günaha döner ve bir türlü tevbesine sabit kadem olamazdı.
Yine bir gün, büyük bir günah işler ve ona da tevbe eder. Bu defa tevbesi kalbine te'sir ederek ve sahraya çıkarak yakasını ve gömleğini yırtar. Başına topraklar saçıp bütün günahlarına ağlayarak pişmanlık duyar. Tam olarak tevbe eder ve:
— Ya Rabbî! Kaç defadır günahıma tevbe ediyor ve yine günah işliyorum. Eğer senin lütuf, inayet ve hidayetin yetişip beni muhafaza buyurmazsan, ben yine günah işlerim, sonum kötü olur. Ya Rabbf, ne olur bu kulunu bundan sonra günahlardan koru, diye yalvarır. Bunun üzerine şöyle nida olunur:
— Ey kulum! Bir günah işleyip yine ona dönsen, ben «Ve in ud-tüm udnâ» kavli şerifi mmucibince rahmetimle avdet ederim. Zira rahmet-i ilâhiyeme nihayet yoktur.
Bu hitaba mazhar olduktan sonra, tevbesi kabul olur ve kendisi de evliyaullah arasına katılır.
* * *

ONUNCU HİKÂYE

Şeyh Ebû Abdullah Hazretleri, müridleri ile birlikte bir yerden giderlerken, şarab meclisi kurmuş ve içki içen bir topluluğa tesadüf ederler. Hz. Şeyhin müridlerinden birisi onları men etmek istediği zaman Şeyh Hazretleri «Ey dervişler, siz sabredin ve sakin olun. Emr-i ma'rufu ben sizden daha iyi bilirim. İnşaallah bunları bu halden kurtarırım.» der ve onlara yaklaşır. İçlerinden birisi elindeki kadehi doldurup ve kalkıp Hz. Şeyhe sunar. Şeyh de kadehi eline alıp:
— Ey yiğitler! Bu mecliste çok sevdiklerinizi anmak, sizler için âdet değil midir? Eğer müsaade ederseniz ben de sevdiğimi zikredeceğim, der. Onlar da:
— Peki zikret de dinleyelim, diye izin verirler. Bunun üzerine şeyh konuşmaya başlar:
Zikrederim şol vakti ki, ruhlarımız göklere çıkıp bedenlerimi kabre konulup, evlerimiz ve diğer mallarımız varislerimize taksim olunur.
Zikrederim şol vakti ki, bir münadî, nida edip: Sen dünyayı mı topladın, yoksa dünya seni mi, der.
Zikrederim şol günü ki, tabuta konup, akraba ve dostlar ağlaştıkları vakit, bir münadî nida eder: Hani senin kuvvetli ve hiddetli nefsin? Seni kim zayıf etti? Hani senin çok sevdiğin ve müslümanları rencide eden lisanın? Seni kim susturdu? Nerede seni çok sevenler? Seni onlardan kim ayırdı?
Zikrederim şol günü ki, kabre defn olunduğun zaman, kabir «Ben zulmet ve vahşet eviyim. Sen zulmet ve vahşeti unuttun mu?» der.
Zikrederim şol günü ki, Cenabı Hak o gün hakkında: «Bazı yüzler beyaz ve bazıları da siyah olur.» buyurdu. Acaba bizim yüzlerimiz hangisinden olacak?
Zikrederim şol günü ki, mü'minlerin kitabı sağından, fasıkların ve kâfirlerin kitabları solundan verilir. Acaba bizim kitabımız nereden verilecek?
Zikredelim şol günü ki, mîzan kurulup ameller konulduğu zaman halimiz nasıl olur?
Zikredelim şol günü ki, Hak Sübhanehu ve Teâlâ Hazretleri Kur'an-ı Kerim'de «Kıyamet gününde insanlar iki kısım olup, birisine cennet, diğerine cehenneme giriniz.» diye emrolunduğu zaman, acaba biz hangi fırkadan bulunacağız?
Hz. Şeyh böylece yukarıda anlatılanları zikredince, onların hepsi kalktılar ve çalgılarını kırarak, Hz. Şeyhin huzurunda tevbe-i nasuh ile tevbe ettiler. Daha sonra hepsi suleha zümresine dahil oldular.
Kur'an:ı Kerim'den meâlen şöyle buyurulmuştur:
— Allahu Teâlâ Hazretleri şol Zât-ı Ecelli Âlâdır ki, kulları tevbe etse tevbelerini kabul ve günahlarını af ve mağfiret eder.
* * *
islam