Yeni

TEVHİDİN FAZİLETİ HAKKINDA KISSA VE HİKAYELER


BİRİNCİ HÎKAYE

Nişabur zaidlerinden rivayet edilmiştir:
Hind diyarında bir ihtiyar vardı. Yetmiş yıl puta hizmet ve ibadet edip, ulûhiyetini ikrar etmişti. Bir gün mühim bir işi zuhur etti. Kalkıp ibadet elbiselerini giyerek puthaneye gitti. Huzû ve huşu ile el bağlayıp ağlayarak şöyle tazarrû ve duada bulundu:
— Ey put! Sen bilirsin ki, sana ihlas ile hizmet ettim. Ulûhiyetini ikrar ve itiraf ettim. Şimdiye kadar asla senden bir hacet dilemedim. Şimdi ise mühim bir hacetim var. Bana onu müyesser ve mukadder eyle.
Puttan bir cevap alamayan ihtiyar, duasını tekrar ederek:
— Ey put! Benim ihtiyar ve zayıflığımı gözet. Yetmiş yıllık hizmetimi zayi etmeyip, hacetimi kabul eyle, dedi. Puttan yine bir cevap gelmedi. Daha sonra bu tazarrû ve yalvarışlarını 70 defa tekrarladı yine cevap alamadı.
Bütün ümidi kesildiği zaman, Hak Teâlâ Hazretleri, bu ihtiyarın kalbine rahmet nazarı İle nazar edince, ihtiyarın kalbine doğdu ki: «Bu puta 70 sene ibadet ve hizmet ettim. Fakat asla duamı kabul etmedi. Demek ki, bunda hiçbir şey yokmuş. Bir kerre de Hazreti Samed'e dua edeyim. Ümid ederim ki benim isyanımı afvedip, tevbe ve duamı kabul, eyler.»
Nihayet puttan yüz çevirip Hazreti Allah'a teveccüh ederek, haya ve edeb ile bir defa «Ya Samed!» deyince, derhal gizliden: «Lebbeyk! Lebbeyk ey kulum! Dile ne dilersin!» diye nida Olundu. Bütün melekler:
— Ya İlâhî! Hikmetini sen bilirsin. Bu kulun senden yüz çevirip putu tercih ederek, nice yıllar ibadet etmişti. Bugün 70 defa puta dua edip, bir defa bile cevap alamamıştı. Fakat sana bir defa «Ya Samed!» diye dua edince, duasını kabul ettin, dediler. Bunun üzerine Hazreti Hak Celle:
— Ey meleklerim! O kulum, puta dua etti kabul olunmadı. Sonra ben «Samed»e dua etti. Eğer kabul buyurmasaydım, Sanem ile Samed'in farkı olmazdı. Şimdi o kulumu bağışladım ve duasını da kabul ettim, buyurdu.
* * *

İKİNCİ HİKÂYE

İbrahim Aleyhisselâm, çocukluğunda put satardı. Zira babası «Âzer» marangoz olup, her gün dört tane put yapardı. Bunlardan ikisini Hazreti İbrahim'e, ikisini de kardeşi «Yebîa»ya verirdi. Hazreti İbrahim, putun boğazına bir ip bağlayarak mezbelelere çıkar ve şöyle bağırırdı:
— Sahibine bir faydası olmayıp, belki zarar ve ziyanı olan şu nesneyi kim satın alır?
Bir gün sokaklarda yine böyle bağırırken, bir kadın:
— Ey İbrahim! Kardeşin nerededir?
— Ne yapacaksın?
— Ondan bir ilah satın almak istiyorum.
— Niçin benden satın almıyorsun?
— Kardeşinin putları seninkinden daha güzeldir.
— Ey Kadın! Ben sana bir put satayım ki, ocağını yaksın, yemeğini pişirsin ve suyunu ısıtsın. _
— Ya İbrahim! O nasıl şeydir?
— Bende olan satılık putları üç kısım yaparsın. Birisi ile ocağını yakar, birisi ile yemeğini pişirir ve diğeri ile de suyunu ısıtırsın.
Bu söz kadına çok tesir etti ve başını aşağıya eğip biraz düşündü. Hz. İbrahim:
— Ey kadın! Eğer bu putlara rağbet etmiyorsan, benim bir İlahim vardır ki, yardım istesen yardım eder. Her kim işini O'na havale ederse halleder.
— Ya İbrahim! Umarım o dediğin İlah Nemrud'dur.
— Hayır ey kadın! Nemrud ve Nemrud'un gayri herkes O'nun kuludur.
— Ya İbrahim! O anlattığın İlah'a ne İle erişilir?
— Bir kimsenin, huzuru kalb ve ihlas ile «Lâ İlahe İllallah» demesi ile. Kadın:
— Lâ İlahe İllallah, dedi. Bu kelâmı henüz bitirmeden, önündeki putlar da düşüp secde ettiler. Daha sonra kadın şöyle devam etti:
— Ya İbrahim! Senin ilah'ın ne güzel İlah'tır ki, bir kimse O'ndan başkasından ümid etse zarar görür. O'ndan gayriye ibadet etse zayi olur, diyerek putları iki taşın arasına koyup parçaladı ve bundan sonra senin İlâh'ından başkasına ibadet etmem deyip, İslâm'a dahil oldu.
* * *

ÜÇÜNCÜ HİKÂYE

Süfyan-ı Sevrî Hazretleri şöyle hikâye eder:
Bir gün yolda giderken, bir kimse bana yoldaş oldu. Namazda, yeme ve içmede hiç bir şekilde bize karışmadı. Dedim ki:
— Ey kişi! Neden bizden uzak durup karışmıyorsun? O kimse:
— Ben nasrânîyim, dedi. «Adın nedir?» diye sordum. «Abdü'l-Mesîh» diye cevap verdi. «Nereye gidiyorsun?» dedim. Nasrânî:
— Gördüm ki her yıl bir çok kimse bu yola gidiyor. Bu yıl ben de onlara arkadaş olayım, bakalım nereye gittiklerini bir öğreneyim dedim, diye anlattı.
Üç gün gittikten sonra hıristiyanın yemeği kalmayıp, takatsıs düştü ve bana gelerek:
— Ya Süfyan! İbadet ettiğin Rabbin yanında hiç kadrin var mıdır?
— Niçin olmasın?
— O halde Rabbinden dile bize yemek göndersin;
— Sen bu hususta benimle müsavisin. Benden dilediğini Rabbim'den sen dile.
Bunun üzerine nasrânî, yüzünü yere koyup dua edince, gâibden bi tabak ile yemek geldi.
Süfyan-ı Sevrî Hazretleri şöyle devam eder:
__ Bu vaziyet karşısında benzim sarardı, halim değişti ve düşündüm ki, acaba nasrânî bu mertebeye nasıl kaadir oldu. Nasrânî secdeden başını kaldırınca, benim halimin değiştiğini anladı ve:
__ Ey süfyan! Üzülme ve dua et, bu senin sebebin iledir. Zira duamda şöyle dedim:
— Eğer bu kişinin dini hak ise, ibadet ettiği Rabbi, bize yemek göndersin.
O nasrânî, iki sene gözden kayboldu. Nihayet biz, Kâbe-i Şerif vasıl olduk. Orada nasrânî'yi müslümanlar ile tavaf ederken tekrar gördüm. Ve: «Ey Abdü'l-Mesîh! Beytullah'a nasıl girdin?» dedim. Bunun üzerine nasrânî'nin iki gözleri yaş ile dolarak şöyle dedi:
— Ya Süfyan! Bana artık «Abdü'l-Mesîh» deme. Ben bundan sonra, Mesih'in de Rabbi olan Hz. Allah'ın kuluyum.
Sana Hakkın iyaneti nasıl oldu? diye sorunca da şöyle anlattı:
— Müslümanlar ile Arafat'ta tavaf ettim. Daha sonra onlar ile beraber Kâbe-i Şerifin içine girmeye niyetlenip ayağımı mübarek eşiğine koyduğum zaman, şöyle bir nida geldi: «Utanmaz mısın, Beytullah'a nasıl girersin? O beytin Rabbi sana dargındır.»
Fakat o anda her nasılsa rahmet ve inayet yetişip içim iman nuru ile doldu. Elhamdülillah, Hazreti Allah bana îslâm Dini'ni müyesser kıldı ve müslüman oldum.
* * *

DÖRDÜNCÜ HİKÂYE

Benî İsrail'de bir kimse vardı ki, tam 70 yıl bir öküze ilâh diye tapar ve onun idrarı ile gusledip yüzünü yıkardı. Bu şahıs bir gün öküzünü otlatmak için bir bahçeye götürdü. Öküz otlarken kendisi de yün eğiriyordu. Hava bulutlu olduğundan, yağmur yağmaya, yıldırımlar ve şimşekler çakmaya başladı, öküz fena halde korkarak, o bahçeyi tam 40 kerre dolaştı ve kendisine sığınacak bir yer aradı.
O şahıs baktı ki öküz korkusundan terlemiş ve terleri kâmından aşağıya akıyor. Nihayet Hazreti Hak Celle ve Âlâ, o kimsenin kalbine rahmet nazarı ile bakarak, şöyle ilham etti:
— Yıldırım ve şimşekten korkan şey, İlâh olmaya nasıl lâyık olabilir?
Bunun üzerine o şahıs, Cenabı Hak'ka teveccüh edip:
— Ya Rabbî! Senden, beni kabul etmeni diliyorum. Eğer senin koyunların varsa onları güdeyim. Şayet yoksa, benim malımı bölüşelim,» diye niyazda bulundu.
Hak Teâlâ o zamanın peygamberine:
— Git falan bahçede, falan kimseye selâmımı söyle. Onun evvelce öküze ibadet ettiğine bakma. Kalbindeki bizim sabit kıldığımız mafireete bak. Eğer Hz. Hak Celle ve Âlâ'nın, Rum ve Frenk diyarına, bir zerre marifeti yetişse, hiç bir kimse kalmayıp hepsi ehl-i İslâm olurdu. Ey Peygamberim! O kuluma söyle, Rabbinin kimseye ihtiyacı yoktur ki, malını muhafaza etsin. Rabbin, dünya ve ahiretin muhafaza edicisidir. Fakat «Malımı bölüşelim» dediğini kabul ettim Onun yerine marifet ve iman verdim. «Ya Rabbî! Beni kabul eyle.» diye niyazda bulunması, hatalıdır. Zira, benim dilemediğim kimse, beni, diletemez. İradem onun iradesinden öndedir.» diye vahyetmiştir.

BEŞİNCİ HİKÂYE

Mekke-i Mükerreme'de, Hasîn bin İmran isminde puta tapan bir şahıs vardı. Bir gün Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz Hazretlerinin meclisi şeriflerinde hazır bulunuyordu. Fahr-i Kâinat Efendimiz ona sordu:
— Ya Hasîn! Kaç ilâh'a inanırsın?
— On ilâh'a inanırım.
— On ilâhın nerededir?
— Birisi gökte, dokuzu yerdedir.
— Bir hacetin olsa hangisinden taleb edersin?
— Göklerdeki ilâh'ımdan taleb ederim.
— Ya Hasîn! O dokuzunu terkedip, bütün hacetlerini gören ve belâları def eden Hz. Allah'a ibadet et. Senin için en hayırlısı budur.
O şahıs, Peygamber Efendimizin bu mübarek sözüne uyup, kalbi iman nuru ile doldu ve İslâm Dini'ne girdi.
* * *

ALTINCI HİKÂYE

Halife Memun zamanında ve Rum gazalarından birinde, İslâm askerleri ile kâfir askerleri karşılaşmıştı. Kâfir askerlerinden pehlivan Büteyrak, meydana çıkıp: «Bir İlâh'a inanan kim varsa, benimle cenge çıksın. Benim üç ilâh'ım vardır.» diyerek İslâm askerlerinden meydana bir er istedi.
Halife Memun, kendi kendine: «Acaba buna kim mukabele eder?» diye düşünürken, İslâm askeri içinden, arkasında pembe kaftan, elinde âsâ ve at üzerinde olduğu halde, bir ihtiyar çıktı. Ve «Benim Rabbim birdir, seninle cenk ederim.» dedi. Büteyrak:
— İlk evvel sen mi hamle yaparsın yoksa ben mi? İhtiyar:
— Sen hamle yap, dedi.
Büteyrak hamle yaptı, fakat ihtiyar atının altına girdi. Hamle geçtikten sonra yine üstüne çıktı. Hamle sırası ihtiyara geldi. İhtiyar bir hamle ile, elindeki âsâyı attı ve âsâ, Büteyrak'ın göğsünü delip geçti. Atından yere yuvarlandı. İhtiyar da hemen atından inerek mel'unun göğsü üzerine oturdu. Hançerini çıkararak, sakalından yapıştı
ve:
— Ey mel'un! Sana üç putun yardımı olmadı. Fakat bana bir olan Rabbimin yardımı oldu» diyerek kâfirin başını kesip İslâm askerlerine getirdi.

YEDİNCİ HİKÂYE

Ebû Zer-i Gıfârî Hazretlerinin müslüman olmasına sebeb olan hadise şu idi:
Cehalet devrinde Ebû Zer Hazretlerinin bir putu vardı. Kendi kabilesi arasında onun putundan daha güzel bir put mevcud değildi. Ondan dolayı putunu çok sever, seferde ve hazarda yanından hiç ayırmazdı. Bir gün mühim bir işi çıkıp, bütün mal ve yiyeceğini bir yere topladı. Putunu da onların üzerine oturtarak:
— Ey put! Benim senden ricam o dur ki, malımı muhafaza edesin. Zira senden başka kimseden bir istekte bulunmam, dedi ve işini görmeye gitti. O gittikten sonra bir kuzgun gelip, putun göğsünü harab etti. Ebû Zer Hazretleri, dönüp geldiği zaman bu duruma çok üzüldü. Fakat hiç birşey söylemedi. Bir gün yine mühim bir işi çıkmıştı. Tekrar bütün malını bir yere toplayıp, putunu da üzerine koyarak:
—- Ey put! Senden başka ilâhım yoktur..Bunları sana emanet ettim, dedi ve işine gitti. Biraz sonra bir tilki geldi. Putun etrafını gezdi ve başına bevlettikten sonra gitti. Ebü Zer Hazretleri dönüp geldi. Hürmetle putunu aldı ve eli ile başına dokunduğu zaman, başını yaş buldu. Acaba bu yaşlık nereden oldu, yağmur da yağmadı diye düşünürken, putun etrafındaki tilki izleri gözüne ilişti. Bu arada bevl kokusunu da aldı. Bu hal onu çok İmzürsuz etti ve-uzun zaman düşündü.
O sırada Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Hazretleri, Medine-i Münevvere'yi teşrif etmişlerdi. Ebû Zer de Medine'ye geldi ve Sevgili Peygamberimizin huzuruna vardıkları zaman, Peygamberimiz;
— Ey Ebû Zer! Görmezmisin ilâhının zayıflığını ki, bir kuzgun gelip onun göğsünü harab etti. Başına da bir tilki bevletti.
:— Ya Muhammed! Bundan kurtulmanın çaresi nedir?
— Âlemleri yaratan Allahu Teâlâ'ya îman et.
— İman ve İslâm'ı bana anlatın.
Bunun üzerine kendisine îman telkin edildi ve ihlas ile İslâm'a dahil oldu.
* * *

SEKİZİNCİ HİKÂYE

Bâli adında bir kimsenin çok sevdiği bir putu vardı. Putunu hiç bir zaman yanından ayırmaz ve onunla diğer arkadaşlarına karşı iftihar ederdi. Her ne zaman düşmanları ile harbe çıksa, putunu önüne koyarak secde eder, dua ve tazarrûda bulunurdu. Bir gün yolculuk yapması icab etti. Bütün malını hayvanının üzerine yükleyip, üzerine de putunu koydu. Yolda giderken hayvanın ayağı kaydı, put yere yuvarlandı, boynu ve ayağı kırılarak parçalandı. Bâli puta bakarak:
— Ben seni getirdim ki, benden belâ ve ezaları men edesin. Halbuki sen kendi nefsine gelen belâ ve ezaları men etmeye bile kaadir değilsin, dedi. Ve putun ayağından tutarak yere çaldı. Daha sonra da Rasûlüllah (S.A.V.) Efendimiz Hazretlerine gitti. Halini ve muradını beyan ederek:
— Ya Muhammed! Artik puta tapmaktan yüz çevirdim. Bana kim ilâh olur? dediği zaman, Hazreti Peygamberimiz:
— Ey Bâli! Benim bir Rabbim vardır ki, dünyada belâ ve âhirette azabı def edip, sayısız nimetler ve kendi cemâli ile mükâfatlandırır, buyurdular. Bunun üzerine Bâli:
— Ya Râsûlallah! O Rabbinin pahası nedir? dedi. Rasûlüllah Efendimiz (S.A.V.):
— Ey Bâli! Benim Rabbim pahadan ve senin zan ettiğin şeyden münezzehtir. Bir kimse «Kelime-i Şehadet» getirmek ile mü'min ve müslüman olur. Sen de «Kelime-i Şehadet» getir, buyurdular.
Bâli de can u gönülden «Lâ İlahe İllallah Muhemmedü'r-Rasûlüllah» deyip, müslüman oldu.
* * *

DOKUZUNCU HİKAYE

Geçmiş zamanda bir padişah vardı ve puta tapardı. Bu padişahın (Bud) isimli bir putu ile, müslüman bir de veziri vardı. Vezir daima padişahın müslüman olmasını arzu ederdi. Padişah her ne zaman sefere gitse, putu bindiği atın eğerinin kaşı üzerinde tutardı. Bir gün mezkûr padişah düşmanları ile şiddetli bir savaşa girdi. Çok zor durumda kalan padişah putun yanına gitti. Vezir ise padişahın bu ıztı-rabına sevindi. Padişah, vezire kurtuluş çaresinin ne olduğunu sorduğu zaman, vezir:
— Eğer putları terk ederek, âlemlerin Rabbi olan Hak Teâlâ Hazretleri'ne teveccüh ile tazarrû ve tevbe edersen, seni bu düşmanların elinden kurtarır, muzaffer kılar, dedi.
Padişah da o anda putları terk edip, Hak Celle ve Âlâ'ya teveccüh etti. Dua ve tazarrûda bulundu. Cenabı Hak, duasını kabul ederek, onu düşmanları üzerine muzaffer kıldı. Padişah da canu dilden İslâm'a dahil oldu.
* * *

ONUNCU HİKÂYE

Ebu Müslim Buhârî Hazretleri, Horasan padişahı ile «Merve» şehrine geldikleri zaman, Merve halkına şöyle dedi:
— Şehrinizde hiç «Hakîm» var mıdır ki, ehl-i hikmet ola? Halk:
— Vardır, fakat mecûsî'dir, dediler. Ebu Müslim, onun yanına götürülmesini istedi ve götürdüler.
Ebu Müslim mecûsîye:
— Sen bir mecûsî olduğun halde, ismini niçin hakîm koydun?
— Üç sebepten dolayı hakîm oldum. 1. Gerçekleri gördüğüm zaman, asla yalan söylemedim. 2. Âhireti bildim ve onu dünyaya tercih ettim. 3. Benim bir ilâhım vardır ki, onu her sabah ayaklarımın altına alır çiğnerim.
— Şimdi seni kılıç ile öldüreceğim.
— Sözlerimin te'vil ve tefsirini sor ondan sonra ne istersen yap.
— Üçüncü sözünün tefsiri nedir?
— Size nazil olan kitabı okumadın mı ki: «Ya Muhammed, kendi nefsini ilâh ittihaz eden kimseyi görmez misin?» mealindeki âyet-i kerîmeyi okuyarak, yani ben kendi hevamı ayağımın altına alıp çiğnerim ki, bana gâlib olmaya. Ebu Müslim:
— O halde, sen gerçekten hikmet sahibisin. Fakat niçin îmana gelmezsin?
— Kalbim kilitlidir ve anahtarı sizin elinizdedir. Ebu Müslim:
— Ey Müslümanlar! Hepiniz abdest alarak sahraya çıkın, diye emir verdi. Hep birlikte sahraya çıktılar. İki rek'at namaz kılıp, secdeye kapanarak, mecûsî'nin îmana gelmesi için dua ve niyazda bulundular. Bunun üzerine mecûsî:
— Ey kumandan! Dua ve tazarruyu daha fazla yapın, zira kilit sallandı, dedi. Onlar da daha fazla dua edince, mecûsî tekrar çağırdı:
— Artık başlarınızı kaldırın, kilit açıldı. Bana îman ve İslâm'ı arzedin, deyip Ebu Müslim Hazretlerinin huzurunda îmana geldi.
* * *

BİRİNCİ HİKÂYE

Hazreti Musa Aleyhisselâm, bir gün yolda giderken, iki büklüm olmuş, belinde zünnar bağlı ve ateşe tapan bir ihtiyar görür. İhtiyara yaklaşarak:
— Ey pîr! Ne kadar zamandan beri bu ateşe taparsın?
— 470 yıldan beri bu ateşe taparım.
— Hiç vakit bulamadın mı ki, bu ateşe ibadettenyüz çevirip tevbe ederek, Melik-i Cebbar olan Hak Teâlâ'ya ibadet edesin. — Ya Musa! Eğer ateşe tapmaktan vaz geçsem, Hak Teâlâ'nın beni kulluğa kabul edeceğini bilir misin?
— Niçin kabul etmesin? O Hak Teâlâ Hazretleri «Ekramü'l-Ekramîn»dir.
— Ya Musa! Eğer Hak Teâlâ, benim gibi kendinden kaçanları kabul ederse, bana İslâm'ı arz eyle, dedi. Bunun üzerine Hazreti Mûsa Aleyhisselâm da İslâm'ı arz etti. Fakat o zat, îmanın kendisine verdiği ferahlık ve sevinçten dolayı feryad ederek kendinden geçti. Hazreti Musa onun elini ve ayağını ovmaya başladı ise de, ihtiyar, bir müddet sonra ruhunu teslim etti.
Hazreti Musa Aleyhisselâm, ihtiyarın techîz ve tekfinini yaparak defnetti. Sonra da kabrinin başında, Hak Teâlâ Hazretlerine şöyle tazarrû ve duada bulundu:
— Ya Rabbi! Bu ihtiyar kuluna, bir defa «Kelime-i Tevhîd» söylediği için neler ihsan eyledin? demesi üzerine, Hazreti Cebrail Aleyhisselâm gelerek buyurdu ki:
— Ya Musa! Rabbinin sana selâmı var. Şöyle buyurdu:
— Bir kimse «Kelime-i Tevhîd» i, bir defa ihlas ile söylese, biz onu kapımıza yakın edip, izzet ve keramet hil'atımızı giydirerek, rahmet deryamıza gark ederiz.
Hazreti Musa Aleyhisselâm, bu kıssayı ümmetine haber vererek buyurdu ki:
— «La İlâhe İllallah Musa Resûlüllah» kelimesinin harf adedi 24'dür, Hak Celle ve Âlâ Hazretleri her harf başına o ihtiyarın 27 yıllık günahını afveylemiştir.

İKİNCİ HİKÂYE

Hazreti Musa Aleyhisselâm, Tur dağında, Hazreti Hak Celle ve Âlâ'ya münacâatında, Hazreti Allah 70 bin kerre «Ya Musa» buyurur. Hazreti Musa Aleyhisselâm da «Lebbeyk Ya Rabbi!» diye cevap verir. Hazreti Musa tekrar «Lebbeyk!» diye mukabelede bulunur. Bu münacaattan sonra Hak Celle ve Âlâ.
— Ya Musa! Mısır'a vardığın zaman, fülan mahallede fülan sokaktaki kimseye git, dine davet et, diye vahyeder.
Hazreti Musa Aleyhisselâm, o şahsı bulur kapısını çalar. Kapıyı ihtiyar bir adam açar ve Ya Musa niçin geldin? der.
— Ey İhtiyar! Seni, Allahu Teâlâ Hazretlerine tâat ve ibadete davet etmeye geldim, iman et.
— Ya Musa! Sihrin bana kadar geldi. Bana bile tama ettin. Ben, 200 yıldır Fir'avn'a ibadet edip, onun uluhiyetini kabul etmişim.
— Bunca yıldır Firavn'a ibadet edersin, ne hasıl olmuştur?
— Ya Musa! Sen de 60 yıldır Rabbine hizmet edersin ne hasıl olmuştur?
— Ben Allahu Teâlâ'ya, bir şey bekliyerek ibadet etmem. Fakat sen, Firavn'a karşılık bekliyerek tâat ve ibadette bulunursun.
— Ya Musa! Çok doğru söylüyorsun, gerçekten ben Firavn'a hep tama'an ibadet ederim.
— Ey İhtiyar! İster misin ki, sana bir mucize göstereyim, deyince ihtiyar da evet göster diye cevap verir.
Hak Celle ve Âlâ Hazretleri daha evvel, Hazreti Musa Aleyhisselâm'a, o ihtiyarın kapı eşiği altında bir hazine olduğunu bildirmişti. Hazreti Musa Aleyhisselâm:
— Ey İhtiyar! Ayağının altını kaz, bakalım ne göreceksin, dedi. İhtiyar derhal oğlunu çağırıp, orasını kazdırdı. Bir de baktı ki, orada 10 küp altun var. İhtiyar:
— Ya Musa! Bundan sonra senin Rabbinden başkasına ibadet etmem çirkin bir şeydir, bana İslâm'ı arz eyle, dedi ve îman etti. Daha sonra da Mısır'ın çarşı ve sokaklarında «Lâ İlâhe illallah Musa Rasûlüllah» diyerek gezmeye başladı.
Bu haberi Firavn'a yetiştirip dediler ki:
— Fülan kimse, sana senelerce ibadet ve hizmet ederek, uluhiyetini ikrar etmişti. Şimdi ise Musa'ya tâbi oldu. Ve onun Rabbisine ibadet ediyor. Firavn:
— Onu derhal bana getirin, diye emir vererek getirtti ve ihtiyara:
— Ya Fülan! Musa seni sapıtmış.
— Hayır ya Firavn!
— Ey İhtiyar! Musa'dan ve Musa'nın Rabbinden dön. Yoksa sana öyle bir azâb ederim ki, zamanın insanları senden ibret alır.
— Ey Firavn! Hazreti Musa Aleyhisselâm'm Rabbinden başka ilâh tanımıyorum, ne istersen yap, dedi.
Nihayet Firavn kavmine emir verdi. Büyük bir çömlek içerisine yağ doldurup, ihtiyarı içine atarak kaynatılmasını istedi. Bu esnada Hazreti Cebrail Aleyhisselâm, ihtiyarın halini, Hazreti Musa Aleyhisselâm'a haber verdi. Musa Aleyhisselâm da Hak Teâlâ'ya, ihtiyarın kurtarılması için duada bulundu. Hak Teâlâ Hazretleri duayı kabul ederek Cebrail Aleyhisselâm'a:
— Ya Cebrail! Derhal yetiş ve benim o kulumu kurtar. Hazreti Cebrail, hemen o saatte yetişir ve emr-i ilâhî ile ihtiyarı kurtarır. Bundan sonra ihtiyar, sokaklarda aynı şekilde söyleyerek gezmeye devam eder. Firavn'a ikinci defa haber verirler. Firavn da derhal getirilerek evvelki yaptıkları gibi çömleğe konulup kaynatılmasını emretti. Fakat Hak Teâlâ'nın emri ile Cebrail Aleyhisselâm yine kurtardı. İhtiyar yine âdeti üzere sokaklarda, zikre "devam ederek Hazreti Musa Aleyhisselâm'a:
— Ya Musa! Firavn ne dilerse işlesin. Eğer yakarsa bile, müslüman olduktan sonra ne zararı vardır, deyip «La İlâhe İllallah Musa Rasûlüllah» diye dolaşmaya devam eder. Nihayet Firavn, ihtiyarı tekrar yakalatır ve yağ çanağının içine attırır. Bu defa ihtiyar kurtarılmaz ve emr-i Hak ile ruhunu teslim eder.
Cebrail Aleyhisselâm, Musa Aleyhisselâm'a gelerek:
— Ya Musa! Hak Teâlâ, o ihtiyar için sana çok ecirler ihsan etti. Zira ihtiyar, dünyasını değiştirmiştir, deyince Hazreti Musa Aleyhisselâm çok üzüldü. Cebrail Aleyhisselâm devam ederek:
— Ya Musa! Başını kaldır, göklere bak ne göreceksin.
Hazreti Musa Aleyhisselâm mübarek başını kaldırdığı zaman gördü ki; Göklerin ve cennetin kapıları açılmış. Huri ve gılmanların her biri, cennet yemişlerini ellerine alarak, o ihtiyarın ruhunu karşılamaya gelmişler. Hazreti Cebrail Aleyhisselâm:
— Ya Musa! Rabbinin sana selâmı var. Buyurdu ki: — O ihtiyar, dünyadan ayrılmakla ne zarar etti. Halbuki bize kavuşmakla bunca izzet ve ikrama nail oldu.
* * *

ÜÇÜNCÜ HİKÂYE

Rasûlüllah (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri, gazadan dönerken istirahat için bir yerde durmuşlardı. Hâlid Bin Velid (R.A.) bu arada, Kazâ-i hacet için bir miktar geç gelmişti. Fakat o gelmeden evvel İslâm askeri gittiği için, kendisi orada yalnız kaldı. Onları bulmak için dolaşırken önüne bir dağ geldi. Dağın üzerine çıktı ve etrafı gözetti. Bir de gördü ki, dağın eteğinde kalabalık bir insan topluluğu var ve ortalarında da bir minber kurulmuş. Hazreti Hâlid, o cemaatın yanına vardı ve niçin toplandıklarını sordu. Onlar:
— Biz 70 bin kişiyiz. Bu dağda bir rahibimiz var. Her yıl bir defa çıkıp bize vaaz ve nasihat eder. Biz de bir yıl boyunca onun nasihatları ile amel ederiz, dediler.
Hazreti Hâlid de, o rahibin gelmesini bekledi. Râhib, biraz sonra, üzerine eski elbiseler giymiş ve boğazına zincir takmış olduğu halde geldi. Halk ile musafaha edip, minberin üzerine çıktı. Halka dönerek:
— Bugün size vaaz etmeyeceğim.
— Niçin etmeyeceksin. Bir yıldan beri, senin vaazını dinlemek için bekleşiyoruz.
— Sizin içinizde, Ümmet-i Muhammed'den bir kimse var. Onun için size vaaz etmeyeceğim.
Bunun üzerine halk birbirine karıştılar. Hazreti Halid'i bilemediler. Zira, Hazreti Hâlid de onların elbiseleri gibi elbise giyinmiş ve silahları gibi de silah kuşanmıştı. Ayrıca onların lisanı ile de konuştuğu için onu, kimse tanıyamadı. Râhib:
— Ey İnsanlar! Siz sakin olun. Ben onu bulurum, dedi. Ve ey kimse! adını ve mekânını bilmiyoruz. Dinin hakkı için yerinden kalkıp kendini bildir.
Hazreti Hâlid, kendi kendine: «Eğer ben kendimi bildirirsem, öldürürler» diye düşündü. Râhib tekrar aynı şekilde çağırdı.
Hazreti Hâlid bu defa şöyle düşünür; Eğer benim canım var ise, Din-i İslâm yoluna kurban olsun. Ve ayağa kalkarak kendini bildirir. Halk hemen öldürmeye hücum ederler. Fakat Râhib:
— Ey cemaat! Ondan uzak durun. Zira 70 bin kişinin, bir kişiyi öldürmesi mürüvvet değildir. Onlar da Hazreti Hâlid'den uzaklaşıp oturdular. Râhib:
— Ey kişi! Bana yakın gel, diyerek minberden bir kaç merdiven yukarı çıkardı. Ve sordu: Sen Hazreti Muhammed'in sahabelerinin büyüklerinden mi, yoksa küçüklerinden misin?
— O büyük sahabelerinden değilim ki, benim üzerime sahabe olmaya. Ve o küçük sahabelerinden dahi değilim ki, benden aşağı sahabe olmaya. Belki sahabelerinin orta kısmına dahilim.
— İlimden hiç birşey bilir misin?
— Bana yetecek kadar bilirim.
— Sana bazı şeylerden sual edeceğim, cevap verir misin?
— Eğer bilirsem cevap veririm. Fakat bilemezsem benim için ayıp yoktur. Zira her ilim sahibinin üzerinde ondan daha fazla bilen vardır. Râhib:
— Peygamberiniz Hazreti Muhammed (S.A.V.), iddia edermiş ki, Hak Teâlâ Hazretleri, Cennette her yarattığı şeyin dünyada bir misali vardır. Fakat Hak Teâlâ Cennette bir ağaç yaratmıştır ve adı «Tûbâ»dır. Bu ağacın kökü birdir ve dalları Cennetteki bütün köşklerin içine girmiştir. Onun için ben dünyada bunun misali olduğuna inanmıyorum. Sence bunun misali nedir? Hz. Hâlid:
— Onun dünyadaki misali güneştir. Zira güneş, ne zaman ki Hak Teâlâ'nın emri ile meşrik tarafından doğar. O zaman ne bir dağ, ne ova ve ne de bir ev, hiç bir yer kalmamak üzere onun nuru ile aydınlanır. Râhib:
— Evet, çok güzel bir cevap verdin. Sen mi çok bilirsin, yoksa Hz. Ebû Bekr mi?
— Eğer sen Hz. Ebû Bekr'i (R.A.) görseydin, ilminin çokluğunu ancak o zaman anlardın.
— Bir mesele daha sorayım.
— Ne istersen sor.
— Peygamberiniz Hz. Muhammed (S.A.V.) dava edermiş ki, Hak Teâlâ Cennette dört ırmak yaratmıştır. Birisinden şârab, birisinden bal, birisinden süd ve birisinden de su akar. Fakat hiç birbirlerine karışmazlar. Bunun dünyadaki misali nedir?
— Hz. Allah, insan vücudunda ve bir karış miktarı yerde ki, kafadır; dört su halk etmiştir. Hiç birbirine karışmazlar, Birisi, kulak suyudur ve acıdır. Biri, göz suyudur ve tuzludur. Biri, burun suyudur ve kokmuştur. Biri de ağız suyudur ve tatlıdır. Râhib:
— Yine çok güzel cevap verdin. Sen mi çok biliyorsun, yoksa Hz. Ömer mi?
— Eğer sen Hz. Ömer'i (R.A.) görseydin, o zaman ilminin çokluğunu anlardın.
Râhib bir sual daha sorar:
— Peygamberiniz Hz. Muhammed (S.A.V.) iddia edermiş ki, Hak Teâlâ Hazretleri Cennette bir kısım tahtlar yaratmıştır. Bunların 500 yıllık yol kadar kalınlığı vardır. Bir kimse ona çıkmak istese, basamakları vardır ona basar o da yukarı kaldırır ve üzerine çıkar. Dünyada bunun misali var mıdır?
— Deve büyük bir cisim olduğu halde, küçücük bir çocuk yularına yapışıp başını aşağıya eğerek üzerine binebilir. Ayrıca Hz. Süleyman Aleyhisselâm'in, rüzgâr ve bulutlara nasıl hükmettiğini de misal olarak verince, Râhib:
— Hakikaten doğru söylüyorsun. Sen mi çok biliyorsun yoksa Hz. Osman mı? deyince Hz. Hâlid yine evvelki gibi cevap vererek:
— Eğer sen Hz. Osman'ı (R.A.) görseydin, ancak o zaman onun ilminin çokluğunu anlardın. Râhib yine bir sual sorar:
— Peygamberiniz Hz. Muhammed (S.A.V.) yine dava edermiş ki, ehl-i cennet yerler içerler fakat hiç bir istifra ve kazâ-i hacete muhtaç olmazlarmış. Bunun dünyada misali var mıdır? Hz. Hâlid:
— Vardır. Ana rahmindeki çocuklara, dört - beş aydan sonra Hak Teâlâ Hazretleri iştiha verir ve onlar da çok çeşitli gıdalar ile beslenirler. Fakat hiç bir istifra ve kazâ-i hacete muhtaç olmazlar. Râhib:
— Hakikaten doğru söylüyorsun. Sen mi daha çok bilirsin, yoksa Hz. Ali mi?
— Eğer sen Hz. Ali'yi (R.A.) görseydin, ilim hazinesinin ne demek olduğunu o zaman anlardın, der.
Râhib bir sual daha sormaya hazırlanırken, Hz. Hâlid:
— Artık insaf eyle, sen bana dört sual sordun. Dördüne de cevap verdim. Şimdi ben sana bir sual sorayım cevap ver. Râhib:
— Ne istersen sor, cevap vereyim. Ve Hz. Hâlid sorar:
— Cennetin anahtarı nedir?
— Hazreti İsa ve Meryem'e imân etmektir.
— Hz. İsa ve Meryem hakkı için doğruyu söyle. Cennetin anahtarı nedir? Bana haber ver, seni tasdik edeyim.
Bunun üzerine Râhib cemaatına dönerek:
— Ey kavm! Bu kimse bizden korku üzere iken, yemin verdim ve o yemin üzerine kendisini bize bildirdi. Şimdi ise bana bir sual sordu ve cevap vermem için yemin verdi. Ben ise bu kimseden korkmadığım halde, yemini tutmamak caiz değildir. Bana «Cennetin anahtarı nedir?» diye soruyor. Doğrusu, ben kitablarda okudum ki, cennetin anahtarı «Lâ ilahe illallah Muhammedü'r-Rasûlüllah»dır deyince, orada hazır bulunan binlerce kişi de hep bir ağızdan: «Kelime-i Şehadet»i söyleyerek o râhib ile beraber İslâm'a dahil oldular.

DÖRDÜNCÜ HİKÂYE

Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz Hazretlerinin bir yahudi komşuları vardı. Bu yahudi'nin çok cesur ve yiğit olan oğlu, daima Peygamber Efendimiz Hazretlerini ve eshabı güzinini ziyarete gelirdi. Fakat bir defasında aradan bir kaç gün geçtiği halde gelmedi. Resûlüllah Efendimiz, onu sordular Eshâb-ı Kiram ise, onun hasta olduğunu haber verdiler. Bunun üzerine Fahri Kâinat Efendimiz buyurdular ki:
— Üzerimizde komşuluk hakkı vardır, toplanın beraberce onu ziyarete gidelim.
Beraberce evine gittiler. Vardıkları zaman onun yatağında hasta ve sırt üstü yatmakta olduğunu gördüler. Ve o esnada ruhunu teslim etmek üzere olduğunu anladılar. Peygamber Efendimiz Hazretleri, hemen «Kelime-i Şehâdet»i telkin buyurdular. Hasta ise babasının yüzüne bakarak, onun izin verip vermeyeceğini anlamak istedi. Babası şöyle dedi:
— Eğer dilersen Muhammed'in (S.A.V.), telkin ettiği kelimeyi söyleyebilirsin.
Oğlu da bunun üzerine yüzünü, derhal yahudiler kıblesinden, müslümanlar kıblesine çevirip «Kelime-i Şehadet»i söyledi ve ruhunu teslim etti. Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri, teçhiz ve tekfîn'ini yapıp, cenaze ile beraber, mübarek ayak parmakları üzerine basarak kabre gittiler. Niçin bu şekilde yürüdüğünü soranlara:
— Gökyüzünden o kadar çok melâike indi ki, ayağımı basacak yer bulamadım, buyurdular. Eshab-ı Güzîn, tekrar sordular ki:
— Ya Rasûlallah! Bu kadar çok melâike inmesinin sebebi nedir? Resulü Zîşan Efendimiz (S.A.V.):
— Bu kimse, ömründe bir defa ihlas ile «Kelime-i Şehadet»i söyledi. İşte bunun için, bu kadar çok melek nazil oldu, buyurdular.
* * *

BEŞİNCİ HİKÂYE

Bir gün Peygamber Efendimiz Hazretleri (S.A.V.), kıymetli eshabı ile beraber, mescid-i şerifte sohbet ediyordu. O esnada içeriye bir zat girdi ve: «Ya Rasûlallah! Bana İslâm'ı arzeyle» dedi. Efendimiz Hazretleri de arzettiler. Bundan sonra mezkûr zat çıkıp gitti. Biraz sonra Fahri Kâinat Efendimiz buyurdular ki: «Az evvel müslüman olan kimsenin cenazesine hazır olun.» Eshab-ı Kiram:
— Ya Resûlallah! O kimseye ne yetişti ki, hemen oluverdi?
Efendimiz Hazretleri de (S.A.V.), o kimseyi develerinin düşürüp öldürdüğünü haber vererek, teçhiz ve tekfin'ini yaptıktan sonra namazını kılıp, mübarek elleri ile kabre koydular. Çıktıkları zaman, mübarek yüzleri sararmış ve gömleğinin ucu yırtılmış idi. Kendilerine bunun sebebi sorulduğu zaman:
— Bu kişiyi kabrine koyduğum zaman, cennetten bir kapı açıldı. Gördüm ki sayısız huriler onu karşılıyorlardı. Her birinin elinde, cennet nimetlerinden hediyeler vardı. Bana «Ya Rasûlallah! Hz. Allah'tan şefaat eyle ki, bu kimsenin hizmetinde bulunalım.» diyorlardı. Kabirden çıkmak istediğim zaman da birisi koşup gelerek, gömleğimin ucuna yapıştı, buyurdular.
O kimsenin bu kadar nimete mazhar olmasının sebebi sorulduğu zaman ise:
— İhlas ile bir defa «Kelime-i Şehadet» söylemesindendir, buyurdular.

ALTINCI HİKÂYE

Ebû Mansur Hemedanî Hazretleri, buyurur ki:
Kûfe'de bir kimse vardı ve çok zaman mescidde itikâf ederdi. Hikâye ederler ki, bir gün bir köle mescide gelip, edeb üzere namaz kıldı ve gitti. Ertesi gün yine gelerek namazını edâ edip gitti. Bu hal bir ay boyunca devam etti. Bir gün mezkûr köleye selâm verdim fakat selâmımı almadı. Ertesi gün geldiği zaman «Aleykümesselâm» dedi. Ben kendi kendime düşündüm ki, bu ne acaib şeydir, dün selâm verdim, bugün aldı. Daha sonra bunun sebebini kendisine sordum. Şöyle dedi:
— Benim bir efendim vardır. O zaman, selâmını almak için ondan izin almamıştım. Bugün izin aldığım için selâmına mukabelede bulundum. O kimse:
— Ey köle! Efendine söyle ki, âbid bir kimse benimle görüşmek istiyor.
Köle de bunu efendisine arzeder ve izin alarak görüşmeye gelir. O kimse köleye der ki: «Hayret edilecek acâib şeylerden ne gördün?» Köle:
— Benim âdetim, akşamdan sabaha kadar namaz kılmaktır. Bir gece aşka gelerek Hazreti Mevlâ'dan niyaz ettim ve dedim ki, Ya Rabbî! Bana cennet ehlinden bir kimse göster. Bunun üzerine şöyle bir ses duydum: «Fülan vadiye git, orada görürsün.» Geceden yola çıktım ve henüz sabah olmadan oraya vardım. Bir müddet sonra, heybetli bir ses duydum ve kim olduğunu sordum, «Ben büyük bir ejderha'yım» diye cevap verdi. Hemen durdum ve o önümden geçti. Gördüm ki, kuyruğunu bir kimsenin boynuna dolamış, onu yüzü üzerine sürüklüyor. O kimseye, dur seninle biraz konuşalım dedim, bana ejderhayı işaret etti ve «O durmayınca ben duramam.» dedi. Ejderhaya dedim ki; Hazreti Allah'ın hakkı için biraz dur da şu insan ile biraz konuşayım. Nihayet ejderha durdu. O kimseye sordum:
— Sen kimsin?
— Ben falan hükümdarım.
— Bu omuzlarındaki, ta göklere kadar çıkan yükler nedir?
— Sağ omuzumdaki yükler, müslümanların kanıdır. Sol omuzumdaki yükler ise, müslümanların malıdır, ki onları haksız yere öldürerek almıştım.
— Ya bu ejderha nedir?
— Ruhumu teslim eder etmez, Allahu Teâlâ Hazretleri, beni bu azaba giriftar etti. İşte gördüğünüz gibi, her gece bu ejderha beni, mağribden meşrika böylesine sürükler.
— Hiç kurtuluş ümid ediyor musun?
— Evet ediyorum. Zira, 60 yıl «Lâ İlahe İllallah Muhemmedü'rRa-sûlüllah» dedim. O kelime hürmetine kurtuluşumu ümid ediyorum, diye cevap verdi, diyerek hikâye etti.
* * *

YEDİNCİ HİKÂYE

Bir gün Ömer Bin Abdülaziz Hazretleri, halka vaaz ediyordu. Cemaat içinde İmam-ı Âzam Hazretleri de vardı. Ömer Bin Abdülaziz Hazretleri şöyle bir dua etti:
— İlâhî! Bize azab eder misin ki, kalbimizde marifetin ve dilimizde tevhîd vardır. Sen bizi bağışla. Sen o kimseyi bağışla ki, onun hali Fir'avn'm sihircilerinin hali gibi adil olmuş ola. Zira Fir'avn'ın büyücüleri bir kerre «Âmenna bi-Rabbi'l-Âlemîn» dediler, onları bağışladın, bizi de bağışla,» dedi. Ebû Hanife Hazretleri:
— Ya Ömer! Ne güzel dua ettin. Bu duanı bir daha yap, dedi ve hemen ayakları üzerine durup, bundan sonra söze hacet yok. Bir kimse bundan iyi tevhîd söyliyemez. En faziletli tevhîd budur,» buyurdular.
* * *

SEKİZİNCİ HİKÂYE

Rasûlüllah Efendimiz (S.A.V.) Hazretlerinin irtihalerinden sonra, Hz. Osman (R.A.) kapıları önünde oturuyorlardı. Bir gün Hz. Ömer (R.A.) oradan geçerken selâm verdi. Fakat Hz. Osman (R.A.) selâmı almadı. Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.), Ebû Bekr (R.A.) Hazretlerine geldi ve Hz. Osman'ın selâmını almadığını söyledi. Ebû Bekri's-Sıddık (R.A,) Hazretleri buyurdular ki: «Ya Ömer! Sabreyle. Belki bir özürü vardır.» diyerek, Hz. Osman'ı (R.A.) yanına çağırttı ve şöyle buyurdu:
— Ya Osman! Hz. Ömer'in, Resûlüllah Efendimiz yanındaki şeref ve kadrini bilirsin. Niçin selâmını almadın?
— Ey Halife-i Rasûlüllah! Ömer'in selâmını ben işitmedim. Zira o zaman benim bir kederim vardı.
— Kederin ne idi ki, senin böyle selâmı almana mani oldu?
— O zaman düşünüyordum ki, şu nice uzun zaman, Rasûlüllah (S.A.V.) Hazretleri ile sohbet edip, Cehennemin kapılarını hangi kelime kapar ve Cennetin kapılarını hangi kelime açar, diye sormadım. Hz. Ebû Bekir (R.A.)
— Ya Osman! Özür çok kuvvetli geldi. Hakkını helâl et, buyurdu. Ve devam etti: Ya Osman! Sana müjdeler olsun ki, ben Resûlüllah (S.A.V.) Hazretlerinden şöyle sormuştum. «Ya Resûlallah! Cehennemin kapıları ne ile kapanır ve cennetin kapıları ne ile açılır? Bana şöyle buyurmuşlardı:
— Amcam Ebû Tâlib'e arz ettiğim «Kelime-i Şehadet» ile.

DOKUZUNCU HİKÂYE

Zübeyde Hatun, Harun Reşid'in ailesi olup zamanındaki kadınların en faziletlisi idi. Bir gün Kur'an-ı Kerîm okurken «Siz sevdiklerinizden Allah yolunda vermedikçe, iyiliklere yetişemezsiniz» mealindeki âyet-i kerîmeyi okur. Bunun üzerine, benim bu mushaf'tan daha fazla dünyada sevdiğim bir şey yoktur, diyerek, Rum ve Fâris malından çok daha kıymetli olan o mushaf'ı, cevher ve yakuttan bozdurarak Allah yolunda infak eder. Kûfe'de bulunan fukara ve muhtaç olanlara dağıttır. Kuyular ve musluklar yaptırır. Yollarda kervansaraylar inşa ettirir.
Vefatlarından sonra bir kimse rüyasında görür ve sorar:
— Allahu Teâlâ Hazretleri, sana ne ile muamele etti?
— Allahu Teâlâ beni bağışladı.
— Hac yolunda, Hazreti Allah için infak ettiğin malın için mi bağışladı?
— Hayır, Lâkin ben hayatımda şu kelimeleri söylerdim, onun için affetti: «Lâ İlahe İllallahu akta'u bihâ dehrî, Lâ İlahe İllallahu efni bihâ ömrî, Lâ İlahe İllallahu eskenü bihâ rav'î, Lâ İlahe İllallahu ânesı bihâ vahşî, Lâ İlahe İllallahu elkaa bihâ Rabbî, Lâ İlahe illâ ente sübhaneke innî küntü minezzâlimîn fe ente Erhamurrahimîn.»
Bu rüyayı gören kimse şöyle der:
— Kendisine dedim ki, Ya Zübeyde! Ben bu duayı ezberlemedin: nerede arayım? ;
— Bağdad'da, Emîri'l-Mü'minîn'in fülan evinde fülan kitabda, bir kağıtta yazılıdır.
O kimse bu rüyadan sonra uyanıp Bağdad'a gider ve gördüklerini halifeye anlatır. O da mezkûr kitabı açar ve o kağıdı bulur.
* * *

ONUNCU HİKÂYE

Meşayihten birisi buyurur ki:
— İbn-i Abbas (R.A.) Hazretlerinin, tevhîd hakkındaki rivayi ettiği şeyler, mü'minlere yeter, der ve şöyle nakleder:
— Hak Teâlâ Hazretleri «Arş-ı Âzam»ı yarattıkları zaman, o 24 bin yıl durmadan hareket etti. Ta ki, Hak Teâlâ arşın etrafında harf izhar etti ki, her harfin büyüklüğünü ancak Hak Teâlâ Hazretleri bilir. O harfler: «Lâ İlahe İllallah Muhammedü'r-Rasûlüllah» kelimelerinin harfleridir. Daha sonra Arş 24 bin yıl sakin olup, hareket etmedi. Hak Teâlâ Hazretleri, ehl-i tevhîd'i yaratıp da onlar bir defa «Kelime-i Şehadet» söyledikleri zaman, Arş hareket etti. Hazreti Alla buyurdu ki: «Ya Arş! Sakin ol.» Arş:
— Ya Rabbî! Bu tevhîd'i söyleyeni bağışlamadın nasıl sakin olurum. Daha sonra Hazreti Allah:
— Ya Arş! O kulumu, daha diline kelime-i tevhîd'i getirmeden iki bin yıl evvel bağışladım, buyurur.
Ehl-i tevhîd'e ve mü'minlere bundan daha büyük müjde olamaz Vesselam.
* * *

İKİNCİ BÖLÜM 

BİRİNCİ HİKÂYE

Hazreti Musa Aleyhisselâm, bir gün yolda giderken, iki büklüm olmuş, belinde zünnar bağlı ve ateşe tapan bir ihtiyar görür. İhtiyara yaklaşarak:
— Ey pîr! Ne kadar zamandan beri bu ateşe taparsın?
— 470 yıldan beri bu ateşe taparım.
— Hiç vakit bulamadın mı ki, bu ateşe ibadettenyüz çevirip tevbe ederek, Melik-i Cebbar olan Hak Teâlâ'ya ibadet edesin. — Ya Musa! Eğer ateşe tapmaktan vaz geçsem, Hak Teâlâ'nın beni kulluğa kabul edeceğini bilir misin?
— Niçin kabul etmesin? O Hak Teâlâ Hazretleri «Ekramü'l-Ekramîn»dir.
— Ya Musa! Eğer Hak Teâlâ, benim gibi kendinden kaçanları kabul ederse, bana İslâm'ı arz eyle, dedi. Bunun üzerine Hazreti Mûsa Aleyhisselâm da İslâm'ı arz etti. Fakat o zat, îmanın kendisine verdiği ferahlık ve sevinçten dolayı feryad ederek kendinden geçti. Hazreti Musa onun elini ve ayağını ovmaya başladı ise de, ihtiyar, bir müddet sonra ruhunu teslim etti.
Hazreti Musa Aleyhisselâm, ihtiyarın techîz ve tekfinini yaparak defnetti. Sonra da kabrinin başında, Hak Teâlâ Hazretlerine şöyle tazarrû ve duada bulundu:
— Ya Rabbi! Bu ihtiyar kuluna, bir defa «Kelime-i Tevhîd» söylediği için neler ihsan eyledin? demesi üzerine, Hazreti Cebrail Aleyhisselâm gelerek buyurdu ki:
— Ya Musa! Rabbinin sana selâmı var. Şöyle buyurdu:
— Bir kimse «Kelime-i Tevhîd» i, bir defa ihlas ile söylese, biz onu kapımıza yakın edip, izzet ve keramet hil'atımızı giydirerek, rahmet deryamıza gark ederiz.
Hazreti Musa Aleyhisselâm, bu kıssayı ümmetine haber vererek buyurdu ki:
— «La İlâhe İllallah Musa Resûlüllah» kelimesinin harf adedi 24'dür, Hak Celle ve Âlâ Hazretleri her harf başına o ihtiyarın 27 yıllık günahını afveylemiştir.
* * *

İKİNCİ HİKÂYE

Hazreti Musa Aleyhisselâm, Tur dağında, Hazreti Hak Celle ve Âlâ'ya münacâatında, Hazreti Allah 70 bin kerre «Ya Musa» buyurur. Hazreti Musa Aleyhisselâm da «Lebbeyk Ya Rabbi!» diye cevap verir. Hazreti Musa tekrar «Lebbeyk!» diye mukabelede bulunur. Bu münacaattan sonra Hak Celle ve Âlâ.
— Ya Musa! Mısır'a vardığın zaman, fülan mahallede fülan sokaktaki kimseye git, dine davet et, diye vahyeder.
Hazreti Musa Aleyhisselâm, o şahsı bulur kapısını çalar. Kapıyı ihtiyar bir adam açar ve Ya Musa niçin geldin? der.
— Ey İhtiyar! Seni, Allahu Teâlâ Hazretlerine tâat ve ibadete davet etmeye geldim, iman et.
— Ya Musa! Sihrin bana kadar geldi. Bana bile tama ettin. Ben, 200 yıldır Fir'avn'a ibadet edip, onun uluhiyetini kabul etmişim.
— Bunca yıldır Firavn'a ibadet edersin, ne hasıl olmuştur?
— Ya Musa! Sen de 60 yıldır Rabbine hizmet edersin ne hasıl olmuştur?
— Ben Allahu Teâlâ'ya, bir şey bekliyerek ibadet etmem. Fakat sen, Firavn'a karşılık bekliyerek tâat ve ibadette bulunursun.
— Ya Musa! Çok doğru söylüyorsun, gerçekten ben Firavn'a hep tama'an ibadet ederim.
— Ey İhtiyar! İster misin ki, sana bir mucize göstereyim, deyince ihtiyar da evet göster diye cevap verir.
Hak Celle ve Âlâ Hazretleri daha evvel, Hazreti Musa Aleyhisselâm'a, o ihtiyarın kapı eşiği altında bir hazine olduğunu bildirmişti. Hazreti Musa Aleyhisselâm:
— Ey İhtiyar! Ayağının altını kaz, bakalım ne göreceksin, dedi. İhtiyar derhal oğlunu çağırıp, orasını kazdırdı. Bir de baktı ki, orada 10 küp altun var. İhtiyar:
— Ya Musa! Bundan sonra senin Rabbinden başkasına ibadet etmem çirkin bir şeydir, bana İslâm'ı arz eyle, dedi ve îman etti. Daha sonra da Mısır'ın çarşı ve sokaklarında «Lâ İlâhe illallah Musa Rasûlüllah» diyerek gezmeye başladı.
Bu haberi Firavn'a yetiştirip dediler ki:
— Fülan kimse, sana senelerce ibadet ve hizmet ederek, uluhiyetini ikrar etmişti. Şimdi ise Musa'ya tâbi oldu. Ve onun Rabbisine ibadet ediyor. Firavn:
— Onu derhal bana getirin, diye emir vererek getirtti ve ihtiyara:
— Ya Fülan! Musa seni sapıtmış.
— Hayır ya Firavn!
— Ey İhtiyar! Musa'dan ve Musa'nın Rabbinden dön. Yoksa sana öyle bir azâb ederim ki, zamanın insanları senden ibret alır.
— Ey Firavn! Hazreti Musa Aleyhisselâm'm Rabbinden başka ilâh tanımıyorum, ne istersen yap, dedi.
Nihayet Firavn kavmine emir verdi. Büyük bir çömlek içerisine yağ doldurup, ihtiyarı içine atarak kaynatılmasını istedi. Bu esnada Hazreti Cebrail Aleyhisselâm, ihtiyarın halini, Hazreti Musa Aleyhisselâm'a haber verdi. Musa Aleyhisselâm da Hak Teâlâ'ya, ihtiyarın kurtarılması için duada bulundu. Hak Teâlâ Hazretleri duayı kabul ederek Cebrail Aleyhisselâm'a:
— Ya Cebrail! Derhal yetiş ve benim o kulumu kurtar. Hazreti Cebrail, hemen o saatte yetişir ve emr-i ilâhî ile ihtiyarı kurtarır. Bundan sonra ihtiyar, sokaklarda aynı şekilde söyleyerek gezmeye devam eder. Firavn'a ikinci defa haber verirler. Firavn da derhal getirilerek evvelki yaptıkları gibi çömleğe konulup kaynatılmasını emretti. Fakat Hak Teâlâ'nın emri ile Cebrail Aleyhisselâm yine kurtardı. İhtiyar yine âdeti üzere sokaklarda, zikre "devam ederek Hazreti Musa Aleyhisselâm'a:
— Ya Musa! Firavn ne dilerse işlesin. Eğer yakarsa bile, müslüman olduktan sonra ne zararı vardır, deyip «La İlâhe İllallah Musa Rasûlüllah» diye dolaşmaya devam eder. Nihayet Firavn, ihtiyarı tekrar yakalatır ve yağ çanağının içine attırır. Bu defa ihtiyar kurtarılmaz ve emr-i Hak ile ruhunu teslim eder.
Cebrail Aleyhisselâm, Musa Aleyhisselâm'a gelerek:
— Ya Musa! Hak Teâlâ, o ihtiyar için sana çok ecirler ihsan etti. Zira ihtiyar, dünyasını değiştirmiştir, deyince Hazreti Musa Aleyhisselâm çok üzüldü. Cebrail Aleyhisselâm devam ederek:
— Ya Musa! Başını kaldır, göklere bak ne göreceksin.
Hazreti Musa Aleyhisselâm mübarek başını kaldırdığı zaman gördü ki; Göklerin ve cennetin kapıları açılmış. Huri ve gılmanların her biri, cennet yemişlerini ellerine alarak, o ihtiyarın ruhunu karşılamaya gelmişler. Hazreti Cebrail Aleyhisselâm:
— Ya Musa! Rabbinin sana selâmı var. Buyurdu ki: — O ihtiyar, dünyadan ayrılmakla ne zarar etti. Halbuki bize kavuşmakla bunca izzet ve ikrama nail oldu.
* * *

ÜÇÜNCÜ HİKÂYE

Rasûlüllah (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri, gazadan dönerken istirahat için bir yerde durmuşlardı. Hâlid Bin Velid (R.A.) bu arada, Kazâ-i hacet için bir miktar geç gelmişti. Fakat o gelmeden evvel İslâm askeri gittiği için, kendisi orada yalnız kaldı. Onları bulmak için dolaşırken önüne bir dağ geldi. Dağın üzerine çıktı ve etrafı gözetti. Bir de gördü ki, dağın eteğinde kalabalık bir insan topluluğu var ve ortalarında da bir minber kurulmuş. Hazreti Hâlid, o cemaatın yanına vardı ve niçin toplandıklarını sordu. Onlar:
— Biz 70 bin kişiyiz. Bu dağda bir rahibimiz var. Her yıl bir defa çıkıp bize vaaz ve nasihat eder. Biz de bir yıl boyunca onun nasihatları ile amel ederiz, dediler.
Hazreti Hâlid de, o rahibin gelmesini bekledi. Râhib, biraz sonra, üzerine eski elbiseler giymiş ve boğazına zincir takmış olduğu halde geldi. Halk ile musafaha edip, minberin üzerine çıktı. Halka dönerek:
— Bugün size vaaz etmeyeceğim.
— Niçin etmeyeceksin. Bir yıldan beri, senin vaazını dinlemek için bekleşiyoruz.
— Sizin içinizde, Ümmet-i Muhammed'den bir kimse var. Onun için size vaaz etmeyeceğim.
Bunun üzerine halk birbirine karıştılar. Hazreti Halid'i bilemediler. Zira, Hazreti Hâlid de onların elbiseleri gibi elbise giyinmiş ve silahları gibi de silah kuşanmıştı. Ayrıca onların lisanı ile de konuştuğu için onu, kimse tanıyamadı. Râhib:
— Ey İnsanlar! Siz sakin olun. Ben onu bulurum, dedi. Ve ey kimse! adını ve mekânını bilmiyoruz. Dinin hakkı için yerinden kalkıp kendini bildir.
Hazreti Hâlid, kendi kendine: «Eğer ben kendimi bildirirsem, öldürürler» diye düşündü. Râhib tekrar aynı şekilde çağırdı.
Hazreti Hâlid bu defa şöyle düşünür; Eğer benim canım var ise, Din-i İslâm yoluna kurban olsun. Ve ayağa kalkarak kendini bildirir. Halk hemen öldürmeye hücum ederler. Fakat Râhib:
— Ey cemaat! Ondan uzak durun. Zira 70 bin kişinin, bir kişiyi öldürmesi mürüvvet değildir. Onlar da Hazreti Hâlid'den uzaklaşıp oturdular. Râhib:
— Ey kişi! Bana yakın gel, diyerek minberden bir kaç merdiven yukarı çıkardı. Ve sordu: Sen Hazreti Muhammed'in sahabelerinin büyüklerinden mi, yoksa küçüklerinden misin?
— O büyük sahabelerinden değilim ki, benim üzerime sahabe olmaya. Ve o küçük sahabelerinden dahi değilim ki, benden aşağı sahabe olmaya. Belki sahabelerinin orta kısmına dahilim.
— İlimden hiç birşey bilir misin?
— Bana yetecek kadar bilirim.
— Sana bazı şeylerden sual edeceğim, cevap verir misin?
— Eğer bilirsem cevap veririm. Fakat bilemezsem benim için ayıp yoktur. Zira her ilim sahibinin üzerinde ondan daha fazla bilen vardır. Râhib:
— Peygamberiniz Hazreti Muhammed (S.A.V.), iddia edermiş ki, Hak Teâlâ Hazretleri, Cennette her yarattığı şeyin dünyada bir misali vardır. Fakat Hak Teâlâ Cennette bir ağaç yaratmıştır ve adı «Tûbâ»dır. Bu ağacın kökü birdir ve dalları Cennetteki bütün köşklerin içine girmiştir. Onun için ben dünyada bunun misali olduğuna inanmıyorum. Sence bunun misali nedir? Hz. Hâlid:
— Onun dünyadaki misali güneştir. Zira güneş, ne zaman ki Hak Teâlâ'nın emri ile meşrik tarafından doğar. O zaman ne bir dağ, ne ova ve ne de bir ev, hiç bir yer kalmamak üzere onun nuru ile aydınlanır. Râhib:
— Evet, çok güzel bir cevap verdin. Sen mi çok bilirsin, yoksa Hz. Ebû Bekr mi?
— Eğer sen Hz. Ebû Bekr'i (R.A.) görseydin, ilminin çokluğunu ancak o zaman anlardın.
— Bir mesele daha sorayım.
— Ne istersen sor.
— Peygamberiniz Hz. Muhammed (S.A.V.) dava edermiş ki, Hak Teâlâ Cennette dört ırmak yaratmıştır. Birisinden şârab, birisinden bal, birisinden süd ve birisinden de su akar. Fakat hiç birbirlerine karışmazlar. Bunun dünyadaki misali nedir?
— Hz. Allah, insan vücudunda ve bir karış miktarı yerde ki, kafadır; dört su halk etmiştir. Hiç birbirine karışmazlar, Birisi, kulak suyudur ve acıdır. Biri, göz suyudur ve tuzludur. Biri, burun suyudur ve kokmuştur. Biri de ağız suyudur ve tatlıdır. Râhib:
— Yine çok güzel cevap verdin. Sen mi çok biliyorsun, yoksa Hz. Ömer mi?
— Eğer sen Hz. Ömer'i (R.A.) görseydin, o zaman ilminin çokluğunu anlardın.
Râhib bir sual daha sorar:
— Peygamberiniz Hz. Muhammed (S.A.V.) iddia edermiş ki, Hak Teâlâ Hazretleri Cennette bir kısım tahtlar yaratmıştır. Bunların 500 yıllık yol kadar kalınlığı vardır. Bir kimse ona çıkmak istese, basamakları vardır ona basar o da yukarı kaldırır ve üzerine çıkar. Dünyada bunun misali var mıdır?
— Deve büyük bir cisim olduğu halde, küçücük bir çocuk yularına yapışıp başını aşağıya eğerek üzerine binebilir. Ayrıca Hz. Süleyman Aleyhisselâm'in, rüzgâr ve bulutlara nasıl hükmettiğini de misal olarak verince, Râhib:
— Hakikaten doğru söylüyorsun. Sen mi çok biliyorsun yoksa Hz. Osman mı? deyince Hz. Hâlid yine evvelki gibi cevap vererek:
— Eğer sen Hz. Osman'ı (R.A.) görseydin, ancak o zaman onun ilminin çokluğunu anlardın. Râhib yine bir sual sorar:
— Peygamberiniz Hz. Muhammed (S.A.V.) yine dava edermiş ki, ehl-i cennet yerler içerler fakat hiç bir istifra ve kazâ-i hacete muhtaç olmazlarmış. Bunun dünyada misali var mıdır? Hz. Hâlid:
— Vardır. Ana rahmindeki çocuklara, dört - beş aydan sonra Hak Teâlâ Hazretleri iştiha verir ve onlar da çok çeşitli gıdalar ile beslenirler. Fakat hiç bir istifra ve kazâ-i hacete muhtaç olmazlar. Râhib:
— Hakikaten doğru söylüyorsun. Sen mi daha çok bilirsin, yoksa Hz. Ali mi?
— Eğer sen Hz. Ali'yi (R.A.) görseydin, ilim hazinesinin ne demek olduğunu o zaman anlardın, der.
Râhib bir sual daha sormaya hazırlanırken, Hz. Hâlid:
— Artık insaf eyle, sen bana dört sual sordun. Dördüne de cevap verdim. Şimdi ben sana bir sual sorayım cevap ver. Râhib:
— Ne istersen sor, cevap vereyim. Ve Hz. Hâlid sorar:
— Cennetin anahtarı nedir?
— Hazreti İsa ve Meryem'e imân etmektir.
— Hz. İsa ve Meryem hakkı için doğruyu söyle. Cennetin anahtarı nedir? Bana haber ver, seni tasdik edeyim.
Bunun üzerine Râhib cemaatına dönerek:
— Ey kavm! Bu kimse bizden korku üzere iken, yemin verdim ve o yemin üzerine kendisini bize bildirdi. Şimdi ise bana bir sual sordu ve cevap vermem için yemin verdi. Ben ise bu kimseden korkmadığım halde, yemini tutmamak caiz değildir. Bana «Cennetin anahtarı nedir?» diye soruyor. Doğrusu, ben kitablarda okudum ki, cennetin anahtarı «Lâ ilahe illallah Muhammedü'r-Rasûlüllah»dır deyince, orada hazır bulunan binlerce kişi de hep bir ağızdan: «Kelime-i Şehadet»i söyleyerek o râhib ile beraber İslâm'a dahil oldular.
* * *

DÖRDÜNCÜ HİKÂYE

Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz Hazretlerinin bir yahudi komşuları vardı. Bu yahudi'nin çok cesur ve yiğit olan oğlu, daima Peygamber Efendimiz Hazretlerini ve eshabı güzinini ziyarete gelirdi. Fakat bir defasında aradan bir kaç gün geçtiği halde gelmedi. Resûlüllah Efendimiz, onu sordular Eshâb-ı Kiram ise, onun hasta olduğunu haber verdiler. Bunun üzerine Fahri Kâinat Efendimiz buyurdular ki:
— Üzerimizde komşuluk hakkı vardır, toplanın beraberce onu ziyarete gidelim.
Beraberce evine gittiler. Vardıkları zaman onun yatağında hasta ve sırt üstü yatmakta olduğunu gördüler. Ve o esnada ruhunu teslim etmek üzere olduğunu anladılar. Peygamber Efendimiz Hazretleri, hemen «Kelime-i Şehâdet»i telkin buyurdular. Hasta ise babasının yüzüne bakarak, onun izin verip vermeyeceğini anlamak istedi. Babası şöyle dedi:
— Eğer dilersen Muhammed'in (S.A.V.), telkin ettiği kelimeyi söyleyebilirsin.
Oğlu da bunun üzerine yüzünü, derhal yahudiler kıblesinden, müslümanlar kıblesine çevirip «Kelime-i Şehadet»i söyledi ve ruhunu teslim etti. Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri, teçhiz ve tekfîn'ini yapıp, cenaze ile beraber, mübarek ayak parmakları üzerine basarak kabre gittiler. Niçin bu şekilde yürüdüğünü soranlara:
— Gökyüzünden o kadar çok melâike indi ki, ayağımı basacak yer bulamadım, buyurdular. Eshab-ı Güzîn, tekrar sordular ki:
— Ya Rasûlallah! Bu kadar çok melâike inmesinin sebebi nedir? Resulü Zîşan Efendimiz (S.A.V.):
— Bu kimse, ömründe bir defa ihlas ile «Kelime-i Şehadet»i söyledi. İşte bunun için, bu kadar çok melek nazil oldu, buyurdular.

BEŞİNCİ HİKÂYE

Bir gün Peygamber Efendimiz Hazretleri (S.A.V.), kıymetli eshabı ile beraber, mescid-i şerifte sohbet ediyordu. O esnada içeriye bir zat girdi ve: «Ya Rasûlallah! Bana İslâm'ı arzeyle» dedi. Efendimiz Hazretleri de arzettiler. Bundan sonra mezkûr zat çıkıp gitti. Biraz sonra Fahri Kâinat Efendimiz buyurdular ki: «Az evvel müslüman olan kimsenin cenazesine hazır olun.» Eshab-ı Kiram:
— Ya Resûlallah! O kimseye ne yetişti ki, hemen oluverdi?
Efendimiz Hazretleri de (S.A.V.), o kimseyi develerinin düşürüp öldürdüğünü haber vererek, teçhiz ve tekfin'ini yaptıktan sonra namazını kılıp, mübarek elleri ile kabre koydular. Çıktıkları zaman, mübarek yüzleri sararmış ve gömleğinin ucu yırtılmış idi. Kendilerine bunun sebebi sorulduğu zaman:
— Bu kişiyi kabrine koyduğum zaman, cennetten bir kapı açıldı. Gördüm ki sayısız huriler onu karşılıyorlardı. Her birinin elinde, cennet nimetlerinden hediyeler vardı. Bana «Ya Rasûlallah! Hz. Allah'tan şefaat eyle ki, bu kimsenin hizmetinde bulunalım.» diyorlardı. Kabirden çıkmak istediğim zaman da birisi koşup gelerek, gömleğimin ucuna yapıştı, buyurdular.
O kimsenin bu kadar nimete mazhar olmasının sebebi sorulduğu zaman ise:
— İhlas ile bir defa «Kelime-i Şehadet» söylemesindendir, buyurdular.
* * *

ALTINCI HİKÂYE

Ebû Mansur Hemedanî Hazretleri, buyurur ki:
Kûfe'de bir kimse vardı ve çok zaman mescidde itikâf ederdi. Hikâye ederler ki, bir gün bir köle mescide gelip, edeb üzere namaz kıldı ve gitti. Ertesi gün yine gelerek namazını edâ edip gitti. Bu hal bir ay boyunca devam etti. Bir gün mezkûr köleye selâm verdim fakat selâmımı almadı. Ertesi gün geldiği zaman «Aleykümesselâm» dedi. Ben kendi kendime düşündüm ki, bu ne acaib şeydir, dün selâm verdim, bugün aldı. Daha sonra bunun sebebini kendisine sordum. Şöyle dedi:
— Benim bir efendim vardır. O zaman, selâmını almak için ondan izin almamıştım. Bugün izin aldığım için selâmına mukabelede bulundum. O kimse:
— Ey köle! Efendine söyle ki, âbid bir kimse benimle görüşmek istiyor.
Köle de bunu efendisine arzeder ve izin alarak görüşmeye gelir. O kimse köleye der ki: «Hayret edilecek acâib şeylerden ne gördün?» Köle:
— Benim âdetim, akşamdan sabaha kadar namaz kılmaktır. Bir gece aşka gelerek Hazreti Mevlâ'dan niyaz ettim ve dedim ki, Ya Rabbî! Bana cennet ehlinden bir kimse göster. Bunun üzerine şöyle bir ses duydum: «Fülan vadiye git, orada görürsün.» Geceden yola çıktım ve henüz sabah olmadan oraya vardım. Bir müddet sonra, heybetli bir ses duydum ve kim olduğunu sordum, «Ben büyük bir ejderha'yım» diye cevap verdi. Hemen durdum ve o önümden geçti. Gördüm ki, kuyruğunu bir kimsenin boynuna dolamış, onu yüzü üzerine sürüklüyor. O kimseye, dur seninle biraz konuşalım dedim, bana ejderhayı işaret etti ve «O durmayınca ben duramam.» dedi. Ejderhaya dedim ki; Hazreti Allah'ın hakkı için biraz dur da şu insan ile biraz konuşayım. Nihayet ejderha durdu. O kimseye sordum:
— Sen kimsin?
— Ben falan hükümdarım.
— Bu omuzlarındaki, ta göklere kadar çıkan yükler nedir?
— Sağ omuzumdaki yükler, müslümanların kanıdır. Sol omuzumdaki yükler ise, müslümanların malıdır, ki onları haksız yere öldürerek almıştım.
— Ya bu ejderha nedir?
— Ruhumu teslim eder etmez, Allahu Teâlâ Hazretleri, beni bu azaba giriftar etti. İşte gördüğünüz gibi, her gece bu ejderha beni, mağribden meşrika böylesine sürükler.
— Hiç kurtuluş ümid ediyor musun?
— Evet ediyorum. Zira, 60 yıl «Lâ İlahe İllallah Muhemmedü'rRa-sûlüllah» dedim. O kelime hürmetine kurtuluşumu ümid ediyorum, diye cevap verdi, diyerek hikâye etti.
* * *

YEDİNCİ HİKÂYE

Bir gün Ömer Bin Abdülaziz Hazretleri, halka vaaz ediyordu. Cemaat içinde İmam-ı Âzam Hazretleri de vardı. Ömer Bin Abdülaziz Hazretleri şöyle bir dua etti:
— İlâhî! Bize azab eder misin ki, kalbimizde marifetin ve dilimizde tevhîd vardır. Sen bizi bağışla. Sen o kimseyi bağışla ki, onun hali Fir'avn'm sihircilerinin hali gibi adil olmuş ola. Zira Fir'avn'ın büyücüleri bir kerre «Âmenna bi-Rabbi'l-Âlemîn» dediler, onları bağışladın, bizi de bağışla,» dedi. Ebû Hanife Hazretleri:
— Ya Ömer! Ne güzel dua ettin. Bu duanı bir daha yap, dedi ve hemen ayakları üzerine durup, bundan sonra söze hacet yok. Bir kimse bundan iyi tevhîd söyliyemez. En faziletli tevhîd budur,» buyurdular.
* * *

SEKİZİNCİ HİKÂYE

Rasûlüllah Efendimiz (S.A.V.) Hazretlerinin irtihalerinden sonra, Hz. Osman (R.A.) kapıları önünde oturuyorlardı. Bir gün Hz. Ömer (R.A.) oradan geçerken selâm verdi. Fakat Hz. Osman (R.A.) selâmı almadı. Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.), Ebû Bekr (R.A.) Hazretlerine geldi ve Hz. Osman'ın selâmını almadığını söyledi. Ebû Bekri's-Sıddık (R.A,) Hazretleri buyurdular ki: «Ya Ömer! Sabreyle. Belki bir özürü vardır.» diyerek, Hz. Osman'ı (R.A.) yanına çağırttı ve şöyle buyurdu:
— Ya Osman! Hz. Ömer'in, Resûlüllah Efendimiz yanındaki şeref ve kadrini bilirsin. Niçin selâmını almadın?
— Ey Halife-i Rasûlüllah! Ömer'in selâmını ben işitmedim. Zira o zaman benim bir kederim vardı.
— Kederin ne idi ki, senin böyle selâmı almana mani oldu?
— O zaman düşünüyordum ki, şu nice uzun zaman, Rasûlüllah (S.A.V.) Hazretleri ile sohbet edip, Cehennemin kapılarını hangi kelime kapar ve Cennetin kapılarını hangi kelime açar, diye sormadım. Hz. Ebû Bekir (R.A.)
— Ya Osman! Özür çok kuvvetli geldi. Hakkını helâl et, buyurdu. Ve devam etti: Ya Osman! Sana müjdeler olsun ki, ben Resûlüllah (S.A.V.) Hazretlerinden şöyle sormuştum. «Ya Resûlallah! Cehennemin kapıları ne ile kapanır ve cennetin kapıları ne ile açılır? Bana şöyle buyurmuşlardı:
— Amcam Ebû Tâlib'e arz ettiğim «Kelime-i Şehadet» ile.
* * *

DOKUZUNCU HİKÂYE

Zübeyde Hatun, Harun Reşid'in ailesi olup zamanındaki kadınların en faziletlisi idi. Bir gün Kur'an-ı Kerîm okurken «Siz sevdiklerinizden Allah yolunda vermedikçe, iyiliklere yetişemezsiniz» mealindeki âyet-i kerîmeyi okur. Bunun üzerine, benim bu mushaf'tan daha fazla dünyada sevdiğim bir şey yoktur, diyerek, Rum ve Fâris malından çok daha kıymetli olan o mushaf'ı, cevher ve yakuttan bozdurarak Allah yolunda infak eder. Kûfe'de bulunan fukara ve muhtaç olanlara dağıttır. Kuyular ve musluklar yaptırır. Yollarda kervansaraylar inşa ettirir.
Vefatlarından sonra bir kimse rüyasında görür ve sorar:
— Allahu Teâlâ Hazretleri, sana ne ile muamele etti?
— Allahu Teâlâ beni bağışladı.
— Hac yolunda, Hazreti Allah için infak ettiğin malın için mi bağışladı?
— Hayır, Lâkin ben hayatımda şu kelimeleri söylerdim, onun için affetti: «Lâ İlahe İllallahu akta'u bihâ dehrî, Lâ İlahe İllallahu efni bihâ ömrî, Lâ İlahe İllallahu eskenü bihâ rav'î, Lâ İlahe İllallahu ânesı bihâ vahşî, Lâ İlahe İllallahu elkaa bihâ Rabbî, Lâ İlahe illâ ente sübhaneke innî küntü minezzâlimîn fe ente Erhamurrahimîn.»
Bu rüyayı gören kimse şöyle der:
— Kendisine dedim ki, Ya Zübeyde! Ben bu duayı ezberlemedin: nerede arayım? ;
— Bağdad'da, Emîri'l-Mü'minîn'in fülan evinde fülan kitabda, bir kağıtta yazılıdır.
O kimse bu rüyadan sonra uyanıp Bağdad'a gider ve gördüklerini halifeye anlatır. O da mezkûr kitabı açar ve o kağıdı bulur.
* * *

ONUNCU HİKÂYE

Meşayihten birisi buyurur ki:
— İbn-i Abbas (R.A.) Hazretlerinin, tevhîd hakkındaki rivayi ettiği şeyler, mü'minlere yeter, der ve şöyle nakleder:
— Hak Teâlâ Hazretleri «Arş-ı Âzam»ı yarattıkları zaman, o 24 bin yıl durmadan hareket etti. Ta ki, Hak Teâlâ arşın etrafında harf izhar etti ki, her harfin büyüklüğünü ancak Hak Teâlâ Hazretleri bilir. O harfler: «Lâ İlahe İllallah Muhammedü'r-Rasûlüllah» kelimelerinin harfleridir. Daha sonra Arş 24 bin yıl sakin olup, hareket etmedi. Hak Teâlâ Hazretleri, ehl-i tevhîd'i yaratıp da onlar bir defa «Kelime-i Şehadet» söyledikleri zaman, Arş hareket etti. Hazreti Alla buyurdu ki: «Ya Arş! Sakin ol.» Arş:
— Ya Rabbî! Bu tevhîd'i söyleyeni bağışlamadın nasıl sakin olurum. Daha sonra Hazreti Allah:
— Ya Arş! O kulumu, daha diline kelime-i tevhîd'i getirmeden iki bin yıl evvel bağışladım, buyurur.
Ehl-i tevhîd'e ve mü'minlere bundan daha büyük müjde olamaz Vesselam.
* * *

islam