Yeni

Cübbeli Ahmet Hoca 10. Mektup


 

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ كُلِّهَا، وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى نَبِيِّ الْمَخْلُوقَاتِ كُلِّهَا،
وَعَلٰى أٰلِهِ وَصَحْبِهِ أَصْحَابِ الْفَضَائِلِ كُلِّهَا

HAMD-Ü SENÂLAR OLSUN! YÜCE MÜRŞİDİMİ GÖRÜP MÜBAREK ELLERİNİ VE SADR-I ŞERÎFİNİ
ÖPMEK NASİB OLDU

Bilmem nasıl ifade edeyim, dün yani 4 nisan çarşamba günü ziyaretçilerimi uğurlayıp koğuşuma döndüm, size mektup hazırlıyordum. Sonra saat 4 sularında abdest tazeleyip şükr-ü vuzû namazı kılarken müdür bey koğuşa girdi. O sırada yanımda kimse yoktu, dışarı çıktı ben selam vermeden tekrar kapı memur tarafından açıldı, ben bir şey olduğunu anladım. Namazım bitince müdür bey tekrar yanıma geldi, birden bana “Mahmut Hoca Efendi yolda, seni ziyarete geliyor. Savcı beyin izni ile açık görüş yapacaksınız, ben aşağıdan girişini düzene sokayım, sen de hemen hazır ol da seni önce aşağı indirelim, Hoca Efendi’yi bekletmeyelim” dedi.
Ben “Kim geliyormuş?” diye tekrar sordum. Biz Efendi Hazretleri’ne “Mahmut Hoca Efendi” tabirini kullanmadığımızdan, bir de “Önceden bir haber veren olurdu” diye düşündüğümden Efendi Hazretlerimiz’in yolda olduğunu anlayamadım. Müdür bey tekrar “Mahmut Hoca” deyince, bir de açık görüş meselesi olunca Efendi Hazretlerimiz’in yolda olduğunu anladım, çok heyecanlandım. Derken aşağı indiğimde Efendi Hazretleri benden önce gelmişti.
Hemen mübarek elini öptüm. Âdetim üzere mübarek göğsünü ve dizlerini öptüm. Kendileri “Cübbeli Hoca ne diyor?” diye sordu. “Efendim size zahmet verdik, sizi yorduk” deyince “Yok, yok” buyurdu. “Ne yapıyorsun?” buyurunca “Sizin rabıtanızla meşgul oluyorum, ihvâna sizin tasarruflarınızı ve yüce makamınızı anlatan mektuplar yazıyorum” dedim. “İyi, iyi” buyurdu.
O sırada velînimetim Hacı Annem “Ahmet Hoca! Efendi Hazretleri ne zamandır gelmek istiyor fakat ancak açık görüş izni aldık” deyince kendisine çok müteşekkir oldum. Efendi Hazretlerim’e ne kadar hayırlı hizmetler yaptığına en iyi şahit olanlardanım.
Bazıları Hacı Annem’in bazı zarûrî işlere müdahele etmesinden rahatsız oluyor ama Âişe (Radıyallâhu Anhâ) vâlidemizin sahabe arasındaki konumunu hatta onlarla birlikte Osman (Radıyallâhu Anh) ın kan hakkını talep etmek üzere nerelere gittiğini ve Cemel Vakası’na şahit olduğunu düşünseler bu itirazlarından elbette vazgeçerler. Rabbim kendisine hayırlı uzun ömürlerle daha nice hizmetler nasip eylesin. Zira zaman ve zemin bazen İslam’ın ve ihvânın selameti için annelerimizin müdahalelerini iktiza etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun devam ve bekası da yeri geldiğinde bazı vâlide sultanların müdâhalesiyle hâsıl olmuştur.
Efendi Hazretlerim’in sâdık hâdimi ve muhterem bacanağı Muhammed Hoca: “Efendim dua buyurun da Cübbeli Hoca bir an evvel çıksın” deyince Efendi Hazretleri bana: “Bezdin mi?” diye sordu. Ben: “Hayır bezmedim, Rabbimden razıyım, şimdi burada olmamı murat ediyor ama sizin hizmetinizden geri kaldım” deyince “Doğru anladın” manasına gelecek şekilde mübarek başı ile tasdik buyurdu. O sırada âniden murakabeye daldı. Bu zatların uyanıkken dahi melekleri gördükleri İmâm-ı Ğazâlî Hazretleri’nin beyanıyla sâbittir.
Kim bilir o sırada ne manalar çözdü. Efendi Hazretleri mânevî hal içerisindeyken ben de okyanuslar kendisine atılsa damla kadar bile kalmayacak derecede mânevî vüs‛ate sahip olan aln-ı şerîfine, o feyizlerin menba‛ına ve teveccüh mahalline baka kaldım.
Ayrılırken “Efendim bana haklarınızı helal edin, rızanızı bahşedin yeter” deyince “Helal olsun, ben senden razıyım” buyurdu ve tahliyem hatta beraatim için duacı oldu. Hacı Annem de Efendi Hazretlerim’in bir takke-i şerîfi ile bir mendil-i şerîfini hediye getirmiş, dünyalar benim oldu. Hiç ama hiç kimseyi görmek beni bu kadar sevindiremezdi, o gün benim bayramım oldu. Tıpkı Hacı Bayram-ı Velî (Kuddise Sirruhû)nun buyurduğu gibi:
“Bayramım imdi, bayramım imdi,
Bayram edersin yâr ile şimdi.
Hamd-ü senâlar, hamd-ü senâlar,
Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm.”
Artık Metris bana zindan değil meydan oldu. Değil mi ki o Yüce Dost benden razı oldu, artık ne olursa olsun. Bizim Yunus’un buyurduğu gibi:
 “Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun
Assı ziyandan geçtim, dükkânım yağma olsun.”
Sonra çarşamba akşamı yazılarımı almaya gelen Avukat Fevzi Efendi ile konuşurken “Hocam sanki içinize doğmuş gibi, ben size saat 4 gibi gelip yazıları alayım’ demiştim. Siz ise ‘Belki o saatlerde Efendi Hazretleri’nin hânesinden bir ziyaretçi gelir, bir haber getirir de, onları yazıma eklemem icap eder’ diyerek saat 8’den sonra gelmemi istemiştiniz” deyince bu tevâfuktan da ayrıca mutlu oldum.
Bu vesileyle Efendi Hazretleri ile buluştum. Kıymetli Hacı Annem’e, Muhammed Keskin Hoca Efendi’ye ve aracı olan Muhammed Şişman kardeşime çok teşekkür eder, Rabbimin de onlarla hayırlı muratlarının arasını buluşturmasını Yüce Mevlâ’dan niyaz ederim. Âmîn!
Muhterem cemâat-i Müslimîn! Mart ayı da çıktı, ama nasıl çıktı, kiminin lehine kiminin aleyhine şahit olarak çıktı. Allâh-u Te‛âlâşahitlerimizi lehimize çevirsin. Âhiret ﴿وَيَوْمَ يَقُومُ الْأَشْهَادُ﴾âyet-i kerîmesinin (Mü’min Sûresi:51’den)müfâdı vechile; “Şahitlerin ayağa kalkacağı” ve vazifelerini yerine getirecekleri büyük bir gündür. Rabbim Te‛âlâ ﴿وَشَاهِدٍ وَمَشْهُودٍ﴾“Şahitlere de, hakkında şahitlik yapılanlara da yemin ederim”(Bürûc Sûresi:3)buyurarak şahitlerin önemine dikkatimizi çekiyor.
Bu şahitlerden biri de günler geceler, aylar yıllardır. Nitekim bir hadîs-i şerifte: “Her yeni gün doğarken mutlaka:
«أَنَا يَوْمٌ جَدِيدٌ، وَعَلٰى مَا تَعْمَلُ فِيَّ شَهِيدٌ، فَاغْتَنِمْنِي فَلَوْ غَابَتْ شَمْسِي
لَمْ تُدْرِكْنِي إِلٰى يَوْمِ الْقِيَامَةِ.»
‘Ben yepyeni bir günüm, bende yapacaklarına şahidim. O halde beni ğanimet bil, güneşim bir batarsa bir daha kıyamet gününe kadar bana ulaşamazsın’diye kullara seslenir” (Tefsîru’n-Nesefî, 4/265)buyruluyor.
Bu hadîs-i şerifi “Nesefî Tefsîri”nde görmüştüm. Ona göre dikkatli olalım, bu günler geceler bir daha ele geçmez. Yazık bunca Müslüman milyarlarca insan Rabbinden habersiz, nimetlerini ihsan eden Allâh-u Te‛âlâgibi bir velînimete ibadet ve itaattan mahrum bir şekilde, boş işlerle, eğlencelerle, dizilerle, filimlerle, maçlarla, gazetelerle, zararlı dergilerle meşgul…
Oysa günler-geceler, aylar-yıllar su gibi akıp geçiyor ve bizi Rabbimizin huzurunda dikilerek hesap vereceğimiz güne doğru yaklaştırıyor. O gün bir cezaya çarptırılacak olursak ne ziyaretçi gelir, ne avukat bulunur, ne mahkeme kararı temyiz edilir, ne kimse arkamızı arar, yandık kaldık, namazımız, abdestimiz, orucumuz, zekatımız tamam değilse, bir de yalan-dolan, gıybet, dedikodu, iftira ve zulümler defterimizi karartmışsa vay bizim halimize! Rabbimiz affetmezse, Peygamberimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)şefaat etmezse ve evliyaullah himmet etmezse kim tutar elimizden?!
Ne olur biraz düşünelim, biraz âhiret dertlisi olalım. Yazık değil mi?! Sadece kendimizi cehenneme atmakla kalmıyoruz, cahil bıraktığımız çoluk çocuğumuzu da nâr-ı cahîme sürüklüyoruz. Allâh-u Te‛âlâonları bize cehenneme odun yetiştirelim diye mi verdi?! Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«أَشَدُّ النَّاسِ عَذَابًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ مَنْ أَجْهَلَ أَهْلَهُ.»
“Kıyamet günü azap bakımından insanların en şiddetlisi ailesini, çoluk-çocuğunu cahil bırakanlardır”buyuruyor. Çoluk çocuk terbiyesi hususunda birçoğumuz âciz kalmış durumdayız. Rabbim onları da bizi de hayırla terbiye ve ıslah eylesin, birbirimizin başında bela olmaktan muhafaza eylesin. Âmîn!
Geçen hafta bunca genç okul imtihanlarına girdiler, ne kadar çalıştılar, hazırlandılar, ne kadar sıkıntı çektiler, anne babaları ne kadar merak ettiler. Kimisinin kalbi imtihan sıkıntısına dayanamadı, imtihana giremeden âhirete gitti. Beş para etmeyen bu fâni dünyada neye yarayacağı dahi belli olmayan bu kadar basit ve kıymetsiz imtihanlara bu derecede önem veren Müslümanlar o âhiretin sonsuz sınırsız imtihanlarını hiç mi düşünmüyorlar?! Burada İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)nun:
«اَللّٰهُمَّ نَبِّهْنَا قَبْلَ أَنْ يُنَبِّهَنَا الْمَوْتُ.»
“Ey Allâh! Ölüm bizi uyandırmadan Sen bizi uyandır”duasını çok tekrar etmek gerekiyor. Rabbim cümlemizi hâb-ı gafletten ikaz eylesin (Allâh’tan habersizlik uykusundan uyandırsın). Âmîn!
Görüyorsunuz benim mektuplarım biraz ağır oluyor, ilmî oluyor, ne yapayım herkes kendi halinden ve makamından bahseder, ben henüz âhiret işlerini yoluna koyan biri olmadığım için sürekli düşünüp duruyorum ama siz işinizi sağlama aldıysanız o başka. Bu mektubu yazarken yanımdaki arkadaş da maç izliyor. O seyircilerin tezâhurattan canları çıktı. Ben “Yâhu bunlar ciğerlerini tükettiler, takımlarını kazandırmak için bağırıp duruyorlar. Bu samimiyet ve istekle bu kadar zaman ‘Allâh’ diye zikretseler cennete girerlerdi” deyince bu türden laflar duymamış olan Sezer arkadaşım gülüyor.
Neyse o da abdeste namaza başladı, elhamdülillah. İnşâallâh bir kişi daha kazandık, kazalarını kılma ya da başladı. Efendi Hazretlerimiz’in buyurduğu gibi “İsmailağa Câmii’ine sakalsız girilmez diyorlar, yalan söylüyorlar. Sakalsız girilir ama sakalsız çıkılmaz.” Benim yanıma gelenlere “İllâ da namaz kılın” demiyorum ama beni gören hevesleniyor, kendi kılmak istiyor. Siz de çevrenizde namaza devamla temayüz edin ki sizi görenler de câmiye, cemaate, sohbete heves etsinler.
Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû): “Bakın İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)çocuklarına ve müritlerine yazdığı mektuplarda ne ilimler ifade buyuruyor. Biz olsak ‘Lahanalar oldu mu, sarı dana doğurdu mu?’ diye mektup yazarız” sözleriyle cemaate takılırdı. Ben de size ne yazayım bu vesileyle bazı faydalı ilimler yazıyorum.
Halimi hatırımı soracak olursanız, hamd-ü senâlar olsun -Rabbim bugünlerimi aratmasın, beterinden muhafaza eylesin- iyiyim, âfiyetteyim, kalbimde ritim bozuklukları, şekerim de zikzak devam ederken şimdi bir de ellerimde ve ayaklarımda yaralar açılmaya başladı.
Ayaklarımdaki hisler şeker yüzünden birkaç yıldır kaybolduğu için sol ayağımın arkasında bayağı kesik gibi yaralar olmuş ama haberim olmamış, inşâallâh geçer, belki yine hastaneye giderim. Her hâl-ü kârda bunları şikayet için değil, acziyetimi izhar (açıklamak) için yazıyorum. Ben Rabbimden sonsuz kere râzıyım, yeter ki Rabbim benden razı olsun.
Süfyân-ı Sevrî (Kuddise Sirruhû)Hazretleri bir kere Râbi‛atü’l-Adeviyye (Kuddise Sirruhâ)nın yanında: “Yâ Rabbi! Bizden razı ol” deyince Râbi‛a (Kuddise Sirruhâ): “Sen Allâh’tan razı değilken, O’nun rızasını istemekten utanmıyor musun?!” demiş. Bunun üzerine Süfyân-ı Sevrî (Kuddise Sirruhû)mahcup bir eda ile: “Kul Allâh’tan nasıl razı olur?” diye sorunca Râbi‛a Annemiz de: “Bir kul nimete sevindiği gibi musibete de sevinirse, işte o zaman Allâh’tan razı olmuş olur” diye cevap buyurmuş.
Görüyorsunuz bizim bu makamlara ulaşmamız için Osmanlı fırınıyla kırk fırın ekmek yememiz lazım. Ama yine de bunları konuşmamız bile büyük iş. Belki bu sayede bir gün rıza makamına kavuşturuluruz.
Büyükler ne buyurmuş «اَلتَّقْلِيدُ بَابُ التَّحْقِيقِ»“Taklid tahkîkin kapısıdır” diğer bir ibarede «اَلْمَجَازُ قَنْطَرَةُ الْحَقِيقَةِ»“Mecaz hakîkatın köprüsüdür” buyrulur. Yani bu işleri sûretâ konuşup dertleşmek bile neticede bizi hakikate erdirebilir. Rabbim elimizden tutsun da bizi bize bırakmasın. Âmîn!

ZİYARETİME GELEN BAZI KİŞİLERLE KONUŞTUĞUM ÖNEMLİ HUSUSLAR
A)Geçen hafta görüştüğüm kişiler arasında hizmetlerine önem verdiğim Ali Eren Hoca da vardı. Kendisi bir önceki hafta Hindistan’a, İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)Hazretleri’ni ve o beldelerde medfun bulunan silsile erlerinden diğer altı pîrimizi ziyarete gitmiş. Oradan Srilanka’da Âdem (Aleyhisselâm)ın cennetten indirildiği yer olan Serendib’e gitmiş.
Âdem (Aleyhisselâm)ın aslî ayak izini etrafında kazı yapıp maden arayanlardan korumak için kapatmışlar, üzerine temsîli bir kadem-i şerîf yapmışlar. Ben kendisine:
وَأٰدَمُ أُنْزِلَ مَعَهُ الْعُودُ وَالْعَصٰى
وَأَوْرَاقُ تِينٍ وَالْيَمِينُ بِمَكَّةَ
وَخَتْمُ سُلَيْمَانَ النَّبِيِّ الْمُعَظَّمِ
“Ûd, asâ, incir yaprakları Mekke’de bulunan,
Hacer-i Esved ve Yüce Nebi Süleyman
(Aleyhisselâm)ın mührü,
Âdem
(Aleyhisselâm)ile birlikte (cennetten) indirildi”
ebyâtında buyrulduğu üzere “Âdem (Aleyhisselâm)cennetten indirildiğinde ud (öd) ağacı da onunla birlikte indirildi, onun için udun ana vatanı Hindistan tarafıdır, nasıl oralar iyi kokuyor mu?” diye sorduğumda “İyi ki bu konuyu hatırlattın, biz beraber gittiğimiz arkadaşlarla Âdem (Aleyhisselâm)ın kadem-i şerîfinin civarında hatm-i şerîf okuduk, bitene kadar o kokuyu hissettik, sonra kayboldu. Daha sonra evrâd-ı şerîfe okuduk, yine koku başladı, bitene kadar devam etti” diye tatlı tatlı anlattı ve inşâallâh önümüzdeki ay Hindistan notlarını Arifan Dergisi’nde yazacağını söyledi.
Ben kendisine “Ehl-i Sünnet müdâfaalarınızdan dolayı isminiz büyük, itibarınız çok, ama insanlar sizi görseler tanımıyorlar, orada İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)Hazretleri’nin torunlarıyla çektirdiğiniz bir fotoğrafı dergide yayınlayın da insanlar sizi daha iyi tanısınlar” dedim. Nasıl iyi demiş miyim?
Tabi biz Ali Eren Hoca ile buluştuğumuzda ne konuşuruz? Derdimiz bir olduğu için Ehl-i Sünnet dışı akımlardan bahsettik, Arifan Dergisi’nde geçen ay yazdığı yazısından bahsettik; eski diyanet reisi ve geçen hükümette Diyanet’ten sorumlu Devlet Bakanı olan M. Sait Yazıcıoğlu’nun İlahiyat ön lisans talebeleri için hazırladığı “İslam Dini Esasları” kitabının 79. ve 81. sayfalarında “Kâfirler için âhirette İlâhi adâlet yoktur” sözünü konuştuk.
Bu söz gökleri yere indirecek kadar ağır bir sözdür, çünkü Rabbimizin kâfirlere tatbik edeceği cezalar da hâlis adâlettir, adâletin olmadığı yerde zulüm var demektir. Halbuki Allâh-u Te‛âlâ:
﴿إِنَّ اللّٰهَ لَا يَظْلِمُ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ﴾
“Şüphesiz Allâh zerre kadar bile zulüm yapmaz”(Nisâ Sûresi:40)buyuruyor. Rabbimize mi inanacağız, bu zalimlere mi?! Bu kitapları okuyan talebeler nasıl imanlı kalabilirler?! Benim bu kitapları okumaya vaktim olmaz, iyi ki Ali Eren Hoca Efendi bu sapık görüşleri ortaya çıkarıyor da insanları sakındırabiliyoruz. Rabbim hizmetlerini daim kılsın ve kendisinden razı olsun. Âmîn!
Ali Eren Hoca daha sonra Prof. Süleyman Uludağ’ın: “1953’te Ankara İlahiyat’tan mezun olup gelen hocalar Kur’ân-ı Kerîm okumayı bile bilmezlerdi” sözünü Arifan Dergisi’nde kaynağını belirterek yazdığını nakletti ki bugünkü İlahiyatçılar da o hocaların talebesi olduğuna göre; bunca yanlış görüşün, kader inancını inkârın, mezhepleri lüzumsuz görmenin, hatta hadisleri devre dışı bırakmanın hep İlahiyatçılardan çıkmasının sebebi böylece biraz daha netleşiyor. Demek ki Osmanlı ecdadımızın tatbik ettiği usûle riâyetle medrese eğitimi olmadan ve bu eğitimi almadan İslamiyet doğru anlaşılamaz ve düzgün yaşanamaz.
Ali Eren Hoca Efendi bu ayki yazısında Tasavvuf Profösörü Mahmut Erol Kılıç Hoca Efendi’nin Aksiyon Dergisi’ne verdiği bir röportajda söylediği “Ben İlahiyat Fakültesi hocasıyım, benimle selamlaşmayan, beni iman tazelemeye davet eden bazı hocalarım var. Bugünkü İlahiyat formasyonunda doğru ilim tasnifi olmadığı için doğru sonuç elde edilemiyor” şeklindeki çok doğru ve insaflı görüşünü kaydettiğini de anlattı. İşte o selam vermeyen hocalar ya Mûtezile fikirli olup kaderi (alın yazısı) inkar edenler, ya Vehhâbî kafalı olup tasavvufu inkar edenler, rabıta yapanları kâfir görenler veya Şi‛î kafalı olup sahabeye sövenler… Diyeceğim “Bunlarda her şey bulunur, derde devâdan gayrı.”
MAHMUD EFENDİ HAZRETLERİ GİBİ BİR ĞAVSIN
TUTTUĞUNU DİĞER EVLİYÂ BİLE MAĞLUP EDEMEZ 
Geride beyan edilen nakillerden yola çıkarak şunu söyleyebilirim ki hâlâ medrese eğitiminin önemini anlamamakta ısrar eden bazı kāsır adamlar bizim televizyon konuşmalarımızla medreseyi öne çıkaran başarımızdan ve Murat Bardakçı gibi birçok yorumcu tarafından yapılan: “İşte bu, medreselilerin, İlahiyatçılara karşı zaferidir” şeklindeki açıklamalardan sonra İlahiyat câmiasına müracaat ederek “Yâhu halk dili konuşun, meydanı medya vaizlerine bırakmayın” demişler ve böylece öküzün altında buzak beklediklerini herkese göstermişlerdir. Oysa İlahiyat profösörü olmuş bazı insaflı ve imanlı hocalar “Buradaki ilim tasnifi doğru olmadığı için doğru netice vermiyor” diyerek hakikatı ortaya koymuşlardır.
Biz halk dili konuştuğumuz için mi bu kadar dinleniyoruz ve kabul görüyoruz? Evet, bunun etkisi inkar edilemez ama bu yetmez, bu millet sade lafa kanar mı?! Biz hem halk dili, hem de hak dini konuştuğumuz için mûteber oluyoruz. Bu inceliği anlayamayanlar ise İlahiyatçılardan konuşma şekillerini değiştirmelerini talep ediyorlar. Halbuki adamlarda doğru bilgi yok, nasıl konuşurlarsa konuşsunlar hakkı söylemedikçe asla bu halk onlara itibar etmeyecektir.
Tabi ki o lafı söyleyenlerin bana ve câmiamıza karşı özel bir kıskançlığı ve hor bakışı olduğu için, bizim kürsülerdeki başarımızın, sohbetlerde onbinlerce insanı toplayabilmemizin ardında televizyonlardaki muvaffiketimizi de görmeleri onların bu seviyesiz beyanlarda bulunacak seviyeye düşmelerine neden olmuştur. Halbuki onlar bu başarıların bizden olmadığını, Yüce Mürşidimiz’den geldiğini, bizim başkaları gibi bîatlerini bozanlardan olmadığımızı, izinsiz bir iş yapmadığımızı anlasalardı ve Hâcegan yolunun ulularının himmet ettiği bir kişiyi kimsenin mağlup edemeyeceğini bilselerdi, böyle câhilâne konuşmalar yapmazlardı. Geçenlerde Reşehât-ı Şerîfe’de bu konuda çok acayip bir kıssa okudum, onu sizinle paylaşmak istiyorum;
Derviş Ahmed Semerkandî adında, aslında Zeynüddîn-i Hâfî (Kuddise Sirruhû)ya mensup bir zat varmış, fakat bu zatın Alâuddîn-i Attar Hazretleri ile de çok gönül münasebeti varmış. Zeynüddîn-i Hâfî Hazretleri onu Herat’ın en büyük camiinde vaaz etmekle görevlendirmiş ve etrafında büyük bir kalabalık toplanması için kendisi de 10 gün kadar Herat’da kalıp gayret göstermiş. Böylece büyük bir kalabalık oluşmuş, fakat bir zaman sonra ondan huzursuz olmaya başlamış ve cemaate onun sohbetlerine gitmemelerini söyler olmuş. Derken Derviş Ahmed’in etrafında 7-8 kişi kalmış.
O sırada bu zat bizim silsilemizin büyüklerinden Ubeydullah Ahrar (Kuddise Sirruhû)Hazretleri’nin bu işi düzeltebileceğini duymuş, tam o günlerde de Ubeydullah Ahrar Hazretleri Herat’a gelmiş, bu Derviş onun huzuruna vararak: “Vaaz meclisimde kimsecikler kalmadı” diye ağlaya ağlaya anlatınca Hace Ahrar (Kuddise Sirruhû)Hazretleri’nin gönlünde onu kurtarma arzusu hasıl olmuş ve ona “Gam çekme, var git felan mescitte vaaza başla, benim içime doğuyor ki vaaz meclisiniz eskisinden kalabalık olacak” buyurmuş.
Derviş Ahmed o mescitte vaaza başlayınca halk akın etmiş, birkaç gün sonra o meclis dar gelmiş, nihayet en büyük câmiye geçtilerse de cemaat sığmamış. Bu durumu işiten Hâce Ahrar (Kuddise Sirruhû): “Bu haber Zeynüddîn-i Hâfî Hazretleri’ne ulaşınca kalabalığı dağıtmak için çok çalıştıysa da başaramadı, biz gâlip geldik” buyurmuş ve bu sözüne ilaveten: “Çocukluğumdan beri hâdiseler şu sûretle cereyan etmiştir ki, bana karşı çıkanların hiçbiri muvaffak olamamıştır” buyurmuş.
Bu konuda Mirza Sultan Ebû Sa‛îd Hazretleri: “Hoca Ubeydullah mânen çok kuvvetlidir, onunla çekişmek kābil değildir. O hangi tarafı tutsa mutlaka dilediği şey meydana gelir. Hâce Abdülhâlik-ı Gucdüvânî fukarasından hiçbirine kimse karşı duramaz, karşı duran yenilir” demiştir.
Benim keremli Şeyhim asrın müceddidi Mahmud Efendi Hazretleri bana: “Ahmed! Diploma alma, söz veriyorum sana, müşterin (cemaatin) çok olacak, seni her yerde imam da edecekler, vâiz de edecekler” buyurmuştu. Onun bu kerâmeti nasıl da tahakkuk etti. Bizim Külliye’de toplanan 10.000’lerce cemaat hiçbir hocaya nasip olmadı. Efendi Hazretleri de Abdülhâlik-ı Gucdüvânî (Kuddise Sirruhû)nun yolu olan Hâcegân halifelerinden olduğuna göre, bu yolun fukarası yani dervişleri bile mağlup edilemezken ya Efendi Hazretleri gibi bir Gavs nasıl mağlup edilebilir?!
Bakın bu kıssada bahse konu olan Zeynüddîn-i Hâfî (Kuddise Sirruhû)sıradan bir veli değildir. Zeyniyye Tarîkatı’nın kurucusudur. Anadolu’ya çok halife göndermiştir, hatta evvelce Merzifon’da bir halifesinin kabr-i şerîfini ziyaret etmiştim. Anadolu’da etkili bir tarikatın sahibi olan ve makbul meşâyıhtan sayılan böyle bir zat bile silsilemiz erlerinden olan Hâce Ahrar (Kuddise Sirruhû)ile baş edememiştir.
Onun için herkes şunu iyi bilsin ki; hangi hoca yâhut şeyh veya gerçekten veli olsun, her kim bana zarar vermek isterse ve beni itibarsızlaştırmaya çalışırsa Efendi Hazretleri gibi bir zat beni tuttukça kimse benim cemaatimi dağıtamaz, inşâallâh bundan sonra cemaatimiz daha da artacaktır, çünkü Yüce Şeyhimiz’in muradı bu yöndedir. Rabbim himmetlerini üzerimizde dâim eylesin. Âmîn!
HAYDAR BAŞ HAKKINDA EVVELCE AÇIKLAMIŞ
OLDUĞUM MÜSBET BEYANI GERİ ALDIM 
Ali Eren Hoca Efendi ile yaptığım görüşmede bir husus daha ortaya çıktı, ben evvelce Haydar Baş’ın Ehl-i Sünnet biri olduğuna dâir beyanlarda bulunmuştum. Ama daha sonra onun bazı sözlerini kendim bizzat duyunca onda biraz teşeyyû‛ (Şi‛îliğe meyil) baş gösterdiğini düşünmeye başlamıştım, fakat mesele tam vuzûha kavuşmadan size bir şey söylemem uygun düşmezdi.
Ama şimdi Ali Eren Hoca bana: “Haydar Baş Câferîlerin başkanı olan kişiyle beraber Hatay’da iştirak ettiği bir toplantıda: ‘Halifelik İmam Ali’nin hakkıydı, ama ona verilmedi’ dediğini bizzat duydum” diye anlatınca artık size bu hususu açıklamam gerekti ki yarın bana: “Sen evvelce bu adam hakkında Ehl-i Sünnet diyordun” diyemeyesiniz.
Evet, bu kişi evvelce Ebû Bekir Sifil ve Ali Eren gibi Ehl-i Sünnet kimseleri panellerde konuşturuyor ve dergilerinde yazdırıyordu, biz de o zaman bu kişiyi hak üzere görüyorduk. Şahsı hakkında ileri-geri konuşanları duysak da hatta bazı konularda tanıklar bile görsek de “Kimsenin ameli (ne yaptığı) bizi alâkadar etmez, biz üst kimlik olarak Ehl-i Sünnet itikadına bakarız, itikadı düzgün olduktan sonra herkes yaptığının hesabını Rabbine verecek, bizi alâkadar etmez” diyorduk.
Ama Ehl-i Sünnet itikadına zerre kadar bir halel gelince biz o zaman kimin hakkında ve kime karşı olursa olsun hakkı söylemekten kaçınmayız. Bunu herkes böyle bilmelidir ve zaten bilmektedir.
Şimdi Haydar Baş’ın geride geçen sözüne bir bakalım. Bu söz insanı imandan çıkarmasa da Ehl-i Sünnet dâiresinden çıkarmaya yeter. Zira burada Hazreti Ali ile Hazreti Muâviye arasındaki hilafet mevzuundan değil, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ardındaki hilafet makamından bahsediliyor.
Bu demek oluyor ki Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den sonra Ebû Bekr (Radıyallâhu Anh)a, ondan sonra da Ömer (Radıyallâhu Anh)a biat etmiş bulunan cumhûr-u sahabe yanlış yapmışlar, Hazreti Ali’ye hakkını vermemişler, ona zulüm yapmışlar, daha da ötesi Ebû Bekr ve Ömer (Radıyallâhu Anhümâ) gibi Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in en güvendiği kimseler Hazreti Ali’nin hakkını gasbetmişler en azından zulme rıza göstererek zâlim olmuşlardır.
Ehl-i Sünnet’e mensup hiçbir kişi bu görüşte olamaz, zira bu fikir bir çok sahih hadîs-i şerîfe zıt düşmektedir. Nitekim Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)bir hadîs-i şerîfinde:
«إِنَّ اللّٰهَ لَا يَجْمَعُ أُمَّتِي عَلٰى ضَلَالَةٍ.»
“Şüphesiz Allâh benim ümmetimi yanlış bir meselede birleştirmez” (Tirmizî, Fiten:7, no:2167, 4/466)buyurarak bu hususa dikkat çekmiştir. “Ümmetim” tabirinden ilk başta sahabe hazarâtının kastedildiği hususu izaha muhtaç değildir. Bu hadîs-i şeriften anlaşıldığına göre; ümmet fertleri için böyle bir hüküm söz konusu değildir yani her fert yanlış bir görüş içinde olabilir ama ümmetin ekseriyeti hiçbir zaman asla yanlışta birleşmemiştir.
Nitekim İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)nun beyânı vechile; sahâbe-i kirâmın ahvâlini en iyi bilen İmâm-ı Şâfi‛î (Radıyallâhu Anh): “Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in vefatından sonra sahâbe-i kiram biat edecekleri kimseyi aradılar, gök kubbenin altında Ebû Bekr (Radıyallâhu Anh)dan daha üstün bir kimse bulamayınca boyunlarını ona teslim ettiler” demiştir. Yine bir hadîs-i şerifte:
«مَا رَأَى الْمُسْلِموُنَ حَسَنًا فَهُوَ عِنْدَ اللّٰهِ حَسَنٌ.»
“Müslümanların güzel gördüğü şey Allâh indinde de güzeldir” (Hâkim, el-Müstedrek, No:4465, 3/83; Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, no:3600, 2/16)buyruluyor. Bu devirdeki Müslüman topluluğu hakkında bile bu hadîs-i şerîf geçerliyken Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:
«خَيْرُ النَّاسِ قَرْنِي.»
“İnsanların en hayırlısı benim asrım(ın halkı)dır” (Buhârî, Fezâilü’s-sahâbe:1, no:3451, 3/1335)şeklindeki beyanına göre en hayırlı kimseler olan sahabenin güzel gördüğü ve tercih kullandığı bir husus Rabbimiz katında güzel olmaz mı?! Ayrıca bu bâtıl görüş âyet-i kerîmelere de zıttır. Nitekim Rabbimiz:
﴿وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا﴾
“Biz sizi adâletli bir ümmet kıldık”(Bakara Sûresi:143’den)buyuruyor. Elbetteki bu hitabın ilk muhâtapları sahâbe hazarâtıdır. Allâh-u Te‛âlâonları “Adâletli ümmet” olarak vasıflarken “Onlar Hazreti Ali’ye hakkını vermediler, hak onunken halifeliği kendisinden önceki üç kişiye verdiler” diyenin durumu imanla bağdaşır mı?! Bu fâsit görüş Hazreti Ali’nin:
«أَفْضَلُ هٰذِهِ الْأُمَّةِ بَعْدَ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَأَبُو بَكْرٍ ثُمَّ عُمَرُ،
فَمَنْ فَضَّلَنِي عَلَيْهِمَا فَهُوَ مُفْتَرٍ أَضْرِبُهُ كَمَا يُضْرَبُ الْمُفْتَرِي.»
“Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den sonra bu ümmetin en üstünü Ebû Bekr sonra Ömer’dir. Her kim beni onlardan üstün tutarsa iftiracıya vurulan(seksen) sopayı ona da vururum” sözüne de uymamaktadır.
Zaten Ali (Radıyallâhu Anh) biraz gecikmeli de olsa Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in vefatının ardından Ehl-i Beyt’in işlerini gördükten sonra Ebû Bekr (Radıyallâhu Anh)a biat etmiş, sonra hilafeti döneminde Ömer (Radıyallâhu Anh)a da biat etmiştir. Bu Şî‛a fırkası ise Hazreti Ali’nin takiye yaparak bîat ettiğini aslında bunu istemediğini iddia ederek hepimizin ittifakla “Esedüllâh (Allâh’ın aslanı)” diye vasıfladığı o yüce şahsiyete korkaklık, iki yüzlülük ve münafıklık isnat etmiş olmaktadır.
Elimde şu anda kaynaklarım olmadığı için, mektubun alanı da bu delilleri sıralamaya yeterli olmadığından bu kadarla iktifa ediyorum. Yoksa sadece bu konuda sahih kaynaklı delillerle dolu kalın hacimli bir eser yazmam mümkündür. Ehl-i Sünnet ulemâsı bunca sağlam delile dayanırken, lütfen kimse Acem palavralarına aldanan adamlara itibar etmesin.
Ehl-i Beyt’in en büyük imamlarından olan Câfer-i Sâdık (Radıyallâhu Anh), Ebû Bekr ve Ömer (Radıyallâhu Anhümâ)nın, Ali (Radıyallâhu Anh)dan üstün olduğunu delilleriyle açıklamıştır. Sonra şunu da belirtmek de fayda var ki zaten Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)bu konuyu fitneye müsait bir şekilde bırakmamıştır. Tirmizî’de geçen bir hadîs-i şerîfinde:
«اِقْتَدُوا بِاللَّذَيْنِ مِنْ بَعْدِي أَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ.»
“Benden sonra o iki kişiye; Ebû Bekr ve Ömer’e uyun”(Tirmizî, Menâkıb:16, no:3662, 5/609)buyurarak, ayrıca Buhârîve diğer tüm sahih kaynaklarda zikredildiği üzere kendisi hasta iken Ebû Bekr (Radıyallâhu Anh)dan başkasının imam olmasına izin vermeyerek ve “Senden sonra bir işim olsa kime müracaat edeyim?” diye soran kadına:
«اِئْتِي أَبَا بَكْرٍ»“Ebû Bekr’e gel”(Taberânî, el-Mucemü’l-Kebîr, no:1557, 2/132)buyurarak bu hususu hiçbir ihtilafa mahal bırakmayacak şekilde netleştirmiştir.
Artık makam ve mevkii ne olursa olsun her kim bu hususu tartışmaya açarsa o kişi Ehl-i Sünnet’in en büyük şiârı olan:
«تَفْضِيلُ الشَّيْخَيْنِ، وَمَحَبَّةُ الْخَتَنَيْنِ، وَالْمَسْحُ عَلَى الْخُفَّيْنِ.»
“Ebû Bekr ve Ömer’i(diğer sahabeden) üstün tutmak, iki damadı (Osman ve Ali’yi) sevmek ve mestler üzerine mesh yapmak” kaidesinin ilk maddesine muhalefet ettiğinden ve sahâbenin cumhûrunu zâlimlikle suçladığından Ehl-i Sünnet dışına çıkmış olur. Biz Hazreti Muâviye (Radıyallâhu Anh)ın aleyhine konuşmanın ve onunla birlikte olan 10.000 sahabenin aleyhine gitmenin dahi ne kadar sakıncalı olduğunu anlatıyorken adam kalkmış Hazreti Sıddîk ve Hazreti Fâruk’un konumunu tartışmaya açıyor.
Tam bu yazıyı hazırlarken aklıma Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:
«عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ.»
“Benim sünnetime ve(benim ardımdan) râşid halifelerimin sünnetine sarılın” (Tirmizî, İlim:16, no:2676, 5/44)hadîs-i şerîfi geldi. Görüldüğü üzere bu hadîs-i şerifte “Hulefâ(halîfeler)” tabiri cemî(çoğul) olarak zikrediliyor. Cemînin en azı üçtür. Eğer Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den sonra ilk olarak Hazreti Ali (Radıyallâhu Anh) halife olsaydı diğer hiçbir halife görev yapamayacaktı ve böylece Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bu sözü geçersiz kalacaktı.
Halbuki Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in hadîs-i şerifleri de vahye dayalı olduğu için yanlışa ihtimali yoktur. Oysa Hazreti Ali (Radıyallâhu Anh) hepsinden sonra vefat ettiği için ilk o halife olsaydı diğerlerine halifelik yapma zamanı kalmayacak ve bu hadîs-i şerîf işlemeyecekti. Biraz önce de zikrettiğim gibi biz Hazreti Muâviye (Radıyallâhu Anh) gibi sahabeden hiçbiri hakkında bile laf ettirmeyiz, ettirmemeliyiz. Çünkü İmâm-ı Rabbânî(Kuddise Sirruhû)nun beyanları vechile; sahabe arasındaki savaşlar nefse dayalı değildir, ictihada mebnîdir, bu durumda yine sahih bir hadîs-i şerîfin beyanı vechile;       
«إِذَا حَكَمَ الْحَاكِمُ فَاجْتَهَدَ ثُمَّ أَصَابَ فَلَهُ أَجْرَانِ، وَإِذَا حَكَمَ فَاجْتَهَدَ ثُمَّ أَخْطَأَ فَلَهُ أَجْرٌ.»
“Hüküm verme vasfına hâiz olan bir kişi ictihat eder(doğruyu meydana çıkarmak için olanca bilgisini ve birikimini sarfeder) de sonra (Allâh-u Te‛âlâ’nın hükmünde hak olan karara) isâbet edebilirse onun için iki ecir vardır, ama hüküm vermek istediği zaman ictihatta bulunur da hata ederse onun için de bir ecir vardır”(Buhârî, İ‘tisâm:21, no:6919, 6/2676)şeklinde bu konu vuzuha kavuşturulmuştur. Yine böylece Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«إِيَّاكُمْ وَمَا شَجَرَ بَيْنَ أَصْحَابِي، لَا تَتَّخِذُوهُمْ غَرَضًا بَعْدِي،
فَمَنْ أَحَبَّهُمْ فَبِحُبِّي أَحَبَّهُمْ وَمَنْ أَبْغَضَهُمْ فَبِبُغْضِي أَبْغَضَهُمْ.»
“Sakın sahabem arasında çıkacak çatışmalara bulaşmayın, benim ardımdan onları tenkitlerinize hedef yapmayın. Onları seven beni sevdiği için onları sevmiş olur, onlara kızan beni sevmediğinden onlara kızmış olur”buyurarak kendisinden sonra bir takım karışıklıklar olacağına dikkat çekmiş ve bize sahabesi hakkında ileri geri konuşmamamızı tavsiye etmiştir.
Dediğim üzere bu konuda çok deliller mevcuttur. Bu mektup bunları tafsile (detaylandırmaya) müsait değildir. Ama şu kadarını ifade edeyim ki Osmanlı ecdadımızın kendisine çok değer verdiği, bunun bir göstergesi olarak da takke-i şerîfini Topkapı Sarayı’nın Kutsal Emanetler bölümünde muhafaza ettiği İmâm-ı Şa‛rânî (Kuddise Sirruhû)nun, Ehl-i Sünnet’in en büyük huccetlerinden sayılan İmâm-ı Kurtubî (Rahimehullâh)ın “et-Tezkira” isimli eserinin muhtasarındaki şu beyanları bu konuda çok önemli itikatlar aşılamaktadır, şöyle ki:
Muâviye ve Ali (Radıyallâhu Anhümâ) arasındaki muharebe ve ayrılıklar, ictihad ayrılığından doğan dînî bir meseleydi. Dünya arzularına kavuşmak icin değildi. Yani saltanat ve reislik sevdası ile değildi ki buna karşı laf edilsin. Aksine din için olduğundan iyi ve makbul idi.
İmâm-ı Kurtubî (Rahimehullâh)ın rivayetine göre Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)şöyle buyurmuştur:
«تَكُونُ بَيْنَ أَصْحَابِي فِتْنَةً يَغْفِرُهَا اللّٰهُ لَهْمُ لِسَابِقَتِهِمْ، إِنِ اقْتَدٰى بِهِمْ قَوْمٌ مِنْ بَعْدِهِمْ كَبَّهُمُ اللّٰهُ تَعَالٰى فِي نَارِ جَهَنَّمَ.»
(Bundan sonra)eshâbım arasında fitne çıkacaktır ama İslamın önce gelen (önder)leri oldukları için Allâh-u Te‛âlâonları affedecektir. Onlardan sonra (fitne çıkması hususunda)kim onlara uyarsa Allâh-u Te‛âlâonları cehennem ateşine yuvarlayacaktır.” (İbni Hacer el-Heytemî, Tathîrü’l-cenân; Nu‛aym ibni Hammâd, el-Fiten, no:185, 1/82; Süyûtî, Câmi‛u’l-ehâdîs, no:10949, 11/349)
Çünkü onlar sahâbe değildir yani Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)le sohbette bulunmamışlardır. İnsan dünyada iken sevdiği kimse ile haşrolacaktır. Sahâbe-i kirâmın hepsi de Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i çok severdi.
Yine aynı sahifede yazılı olan bir hadîs-i şeriften anlaşılıyor ki, Ashâb-ı Kirâm (Radıyallâhu Anhüm) arasındaki muharebelerde hem ölen, hem de öldüren cennetliktir. Onların hepsi büyük müctehiddi. Bir müctehid bir konuda kendinden daha yüksek bir müctehidin ictihadından başka şekilde ictihad ettiği vakit kendi ictihadı ile amel etmesi lazımdır, diğer müctehidin ictihadına uyması caiz değildir.
İmâm-ı Âzam EbûHanîfe (Rahimehullâh)ın talebesi olan İmâm-ı Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Muhammed (Rahimehumellâh)ın ve yine İmâm-ı Şâfi‛î’inin talebesinden olan Ebû Sevr ve Müzenî (Rahimehumellâh)ın, üstadlarının görüşlerine uymayan ne kadar ictihadları vardır ki böylece onların haram dediklerine helal, helal dediklerine haram demişlerdir. Bunlara “Günah işledi, hata etti” denilemez. Zaten kimse de böyle dememiştir. Zira ayrılmaları ictihad yüzündendir. Kendileri de müctehiddir. Hazreti Muâviye (Radıyallâhu Anh) da müctehiddi, sahabeden her biri Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in kalplere işleyen mübarek nazarlarına ve dualarına kavuşmakla şereflenmiştir. Mesela Hazreti Muâviye (Radıyallâhu Anh)Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:
«يَا رَبِّ اجْعَلْهُ هَادِيًا مَهْدِيًّا.»
Yâ Rabbi! Onu hidayete ermiş ve hidayete ulaştıran biri eyle” (Tirmizî, Menâkıb:48, no:3842, 5/687)duasına kavuşmuştu. Düşünülürse bu dua, dünya ve âhiretin en yüksek derecesini göstermektedir. Şüphe eden Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in duasının kabul olmayacağını iddia etmiş olur.
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)sahâbenin büyüklerini sayarken, Hazreti Ebû Bekr es-Sıddîk (Radıyallâhu Anh) için:
«أَرْحَمُ أُمَّتِي بِأُمَّتِي أَبُو بَكْرٍ.»
“Ümmetime, ümmetimin en merhametlisi Ebû Bekr’dir” (Tirmizî, Menâkıb:33, no:3790, 5/664)buyurdukları gibi, Hazreti Muâviye (Radıyallâhu Anh) için de:
«مُعَاوِيَةُ أَحْلَمُ أُمَّتِي وَأَجْوَدُهَا.»
“Muâviye ümmetimin en yumuşak huylusu ve en cömertidir” (İbni Hacer el-Heytemî, Tathîrü’l-cenân, sh:53)buyurmuşlardı. İyi düşünmelidir ki bu iki kıymetli huy ve sıfatın derecesi, nerelere kadar yükselmektedir?!
(Ehl-i Sünnet ulemâsının en büyüklerinden olan ve kendisi Şâfi‛î olduğu halde İmâm-ı Âzam (Rahimehullâh)ın faziletleri hakkında kitap yazacak kadar adaletli olan) İbni Hacer el-Mekkî (Rahimehullâh)ın “Tathîrü’l-cenân”isimli kitabındaki nakline göre Abdullâh ibni Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ)dan rivayete göre: “Cebrâîl (Aleyhisselâm)Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)Efendimiz’e gelerek:
«اِسْكَتْتِبْ مُعَاوِيَةَ فَإِنَّهُ أَمِينٌ.»
(Yâ Muhammed!) Muâviye’ye (Kur’ân-ı Kerîm’i) yazdır çünkü o emin (güvenilir biri)dir’  dedi.” (İbni Hacer el-Heytemî, Tathîrü’l-cenân, sh:58)
Yine aynı eserde nakledildiğine göre; Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)bir gün mübarek zevcesi Ümmü Habîbe (Radıyallâhu Anhâ)nın odasına geldi. O esnada Hazreti Muâviye (Radıyallâhu Anh) başını, kız kardeşi Ümmü Habîbe (Radıyallâhu Anhâ)nın kucağına koymuş uyuyordu. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)bu hali görünce:“Ey Ümmü Habîbe! Kardeşini bu kadar çok mu seviyorsun?” buyurdu. O da: “Evet kardeşimi çok seviyorum” dedi. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)de:
«يُحِبُّهُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ.»
“Allâh ve Rasûlü de onu seviyor” (İbni Hacer el-Heytemî, Tathîrü’l-cenân, sh:59)buyurdu.
Yine Tathîrü’l-cenân”isimli kitapta zikredildiğine göre; Hazreti Muâviye (Radıyallâhu Anh) Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e yakın akraba olmakla şereflenmiştir. Çünkü kız kardeşi Ümmü Habîbe (Radıyallâhu Anhâ) Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in zevcelerindendir.
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)bir hadîs-i şerîfinde:
«عَزِيمَةٌ مِنْ رَبِّي وَعَهْدُ عَهْدِهِ إِلَيَّ أَنْ لَا أَتَزَوَّجَ إِلٰى أَهْلِ بَيْتٍ، وَلَا أُزَوِّجُ شَيْئًا مِنْ بَنَاتِي إِلَّا كَانُوا رُفَقَائِي فِي الْجَنَّةِ.»
 Allâh-u Te‛âlâbana söz verdi ki, kızlarını aldığım ve kızlarımı verdiğim aileler cennette benimle beraber olacaklardır” (İbni Hacer el-Askalânî, el-Metâlibü’l-‛âliye, no:4090, 11/285;  İbni Hacer el-Heytemî, Tathîrü’l-cenân, sh:60)buyuruyor.
Hazreti Muâviye (Radıyallâhu Anh)ın faziletlerini bildiren hadîs-i şerîflerden biri olarak şunu da zikredelim ki Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)Hazreti Muâviye (Radıyallâhu Anh)a:
«إِذَا مَلَكْتَ النَّاسَ فَأَحْسِنْ.»
“Sen melik (halife)olduğun zaman insanlara yumuşak davran” (İbni Hacer el-Heytemî, Tathîrü’l-cenân, sh:62) buyurmuştur.Hazreti Muâviye (Radıyallâhu Anh) daha sonra: “Benim halife olmaya arzu ve hevesim, bu hadîs-i şerîfi işittiğim zaman başladı. Zira bu hadîs-i şerîf benim halife olacağımı müjdeliyordu” demişrir.
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)Hazreti Muâviye (Radıyallâhu Anh)ın ileride halife olacağını böylece haber vermişti. Bu haber de mucizelerinden biridir. Muâviye (Radıyallâhu Anh)bu hadîs-i şerîfin muhakkak meydana çıkacağına inandığından dolayı halife olacağı zamanı bekliyordu. Fakat bunun hakiki zamanı, Emîrü’l-mü’minîn İmâm-ı Ali (Radıyallâhu Anh)ın vefatı ve İmam-ı Hasen (Radıyallâhu Anh)ın kendiliğinden halifelikten ayrılıp hilafeti ona vermesiyle başlamıştır.
Ama Muâviye (Radıyallâhu Anh) acele ederek, vaktinden önce davranıp Âişe, Zübeyr ve Talha (Radıyallâhu Anhüm)ün İmâm-ı Ali (Radıyallâhu Anh) ile harbetmelerinden hemen sonra bu arzusunu yerine getirmek istedi ki, bunda yanılmıştı. Fakat bu hatası ictihâdî bir hata olduğundan kendisi aleyhine hiçbir şey denemez.
Yine aynı eserde zikredildiğine göre; Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)Ebû Bekr ve Ömer (Radıyallâhu Anhümâ)ya iki defa danışarak Fikrinizi bana söyleyin” buyurdu. Onlar: “Allâh ve Rasûlü daha iyi bilir” dediler. Sonra Muâviye (Radıyallâhu Anh)a haber gönderdi. Yanlarına gelince Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«اُحْضُروهُ أَمْرَكُمْ، فَإِنَّهُ قَوِيٌّ أَمِينٌ.»
“İşlerinizde Muâviye’yi bulundurunuz. Çünkü o kavîdir, emin (güçlü ve güvenilir biri)dir” (Bezzâr, el-Müsned, no:3507, 2/21; İbni Hacer el-Heytemî, Tathîrü’l-cenân, sh:62)buyurdu.
Diğer bir hadîs-i şerifte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«اَللّٰهُمَّ عَلِّمْ مُعَاوِيَةَ الْكِتَابَ وَالْحِسَابَ وَقِهِ الْعَذَابَ.»
Yâ Rabbi! Muâviye’ye kitabı ve hesabı öğret ve onu azaptan koru.” (Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, no:17192, 4/127)diye dua buyurdu.
İmâm-ı Ömer (Radıyallâhu Anh)Muâviye (Radıyallâhu Anh)ı medh-ü senâ etmiştir. Hazreti Ebû Bekr (Radıyallâhu Anh) Şam’ı alınca, oraya vali yaptığı kardeşi Yezid ibni Hattâb’ın vefatında onu, kardeşinin yerine vali tayin etmiş ve halife kaldığı on sene içinde vazifesinden azletmemiştir.
İmâm-ı Osman ve İmâm-ı Ali (Radıyallâhu Anhümâ) da, halife iken Muâviye (Radıyallâhu Anh)ı Şam valiliğinde bırakıp azletmediler. O zaman birçok vilayetler, valilerinden şikayet ettikleri halde Muâviye (Radıyallâhu Anh) daima sevilmiş, kimse ondan şikayetçi olmamıştır.
Sûfiyye-i aliyyenin büyüklerinden ve reislerinden olan, Ğavs-ı Âzam Seyyid Abdulkādir-i Geylânî (Kuddise Sirruhû)nun bütün müminlere dini öğretmek ve itikatlarını düzeltmek için yazdığı “Ğunyetü’t-tâlibîn”kitabının birinci cüzünün elli dördüncü sayfasında Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali ve Hasen (Radıyallâhu Anhüm)ün hilafetlerini uzun uzadıya anlattıktan sonra şöyle diyor:
“İmâm-ı Ali (Radıyallâhu Anh) vefat edince İmâm-ı Hasen (Radıyallâhu Anh) Müslümanların kanı dökülmemesi ve herkesin rahat etmesi için, hilafeti bırakmak istedi ve Muâviye (Radıyallâhu Anh)a teslim eyledi, kendisine onun emirlerine tâbi oldu. O günden itibaren Muâviye (Radıyallâhu Anh)ın hilafeti hak ve sahih oldu. Bu sûretle Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in haber vermiş olduğu:
«إِنَّ ابْنِي هٰذَا سَيِّدٌ، وَلَعَلَّ اللّٰهَ أَنْ يُصْلِحَ بِهِ بَيْنَ فِئَتَيْنِ عَظِيمَتَيْنِ مِنَ الْمُسْلِمِينَ.»
“Şüphesiz bu benim oğlum seyyiddir. Ola ki Allâh bunun sayesinde müminlerden iki büyük fırka arasını barıştırır” (Buhârî, Sulh:9, no:2557, 2/962) hadîs-i şerifinin manası meydana çıkmış oldu. Görülüyor ki İmâm-ı Hasen (Radıyallâhu Anh)ın tabi olmasıyla Muâviye (Radıyallâhu Anh) İslamiyyete uygun bir halife olmuş, böylece Müslümanlar arasındaki anlaşmazlık sona ermiştir. Tâbi‛în, tebe‛-i tâbi‛în ve dünyadaki bütün Müslümanlar Muâviye (Radıyallâhu Anh)ı halife olarak tanımıştır.
(Geride zikredildiği üzere) Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Hazreti Muâviye (Radıyallâhu Anh)a: “Halife olduğun zamanyumuşak ol veya güzel idare et” buyurdukları gibi, diğer bir hadîs-i şerifte de:
«تَدُورُ رَحَى الْإِسْلَامِ لِخَمْسٍ وَثَلَاثِينَ أَوْ سِتٍّ وَثَلَاثِينَ أَوْ سَبْعٍ وَثَلَاثِينَ.»
“İslamiyet değirmeni otuz beş sene yâhut otuz altı ya da otuz yedi sene devam edecektir” (Ebû Dâvud, Fiten:1, no:4256, 4/158)buyurmuştur.
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in “Yâhut” buyurmasının sebebi, dindeki kuvvet ve sağlamlığın farkını bildirmek içindir. Bu müddetin otuz senesi dört halife ve İmâm-ı Hasen (Radıyallâhu Anhüm) ile tamamlandıktan sonra, geri kalan beş veya altı ya da yedi senesi ise Hazreti Muâviye (Radıyallâhu Anh)ın hilafetiyle tamamlanmıştır.
Görüldüğü üzere mesele ne kadar hassas! Hazreti Muâviye (Radıyallâhu Anh) aleyhine konuşmak bile Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in beyanlarını inkar anlamına gelecek kadar tehlikeli iken ve:
«مَنْ سَبَّ أَصْحَابِي فَعَلَيْهِ لَعْنَةُ اللّٰهِ.»
“Sahabeme hakaret edene Allâh’ın lâneti olsun”(Bezzâr, el-Müsned, no:5753, 2/239)buyrulmuşken, hele bir de diğer üç halifenin Hazreti Ali’nin hakkını yediklerini iddia ederek hem onlara, hem de onlara biat eden on binlerce ashâba zâlim demek insanı mutlaka ve mutlaka Ehl-i Sünnet dâiresinden çıkarıp Ehl-i Bidat gürûhuna dolayısıyla da:
  «كُلُّهُمْ فِي النَّارِ إِلَّا وَاحِدَةٌ.»
“Biri(Ehl-i Sünnet) dışında (yetmiş üç fırkanın) hepsi (de) ateştedir” (Tirmizî, Sıfatü Cehennem:18, no:2641, 5/26) hadîs-i şerîfi muktezasınca cehennem ashâbına ilhak eder.
İşin daha kötü tarafı biz, Haydar Baş gibilerin bu beyanlarını, Mustafa İslamoğlu gibilerin “Üç Muhammed” kitabında sahabeye hatta Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e yaptığı hakaretleri ve Hilal Kanalına çıkan Câferîlerin Türkiye temsilcisinin Hazreti Muâviye gibi, vefat ederken Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in mübarek tırnaklarından ve saçlarından sakladığı bazı parçaların affa nâiliyet arzusuyla gözlerinin ve ağzının içine koyulmasını vasiyet etmek sûretiyle Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)hakkındaki iman ve muhabbetini ortaya koyan bir sahâbî hakkında “Muâviye ezanı duyunca kulaklarını tıkardı, ‘Ben nasıl bu ezanları susturamadım?!’ diye hayıflanırdı” diyerek onu ezan düşmanı bir kâfir olarak gösterme çabalarını duyduğumuzda eğer tepki vermezsek ve sahâbe-i kirâmın temiz sahasını müdâfaa etmezsek Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:
«إِذَا لَعَنَ أٰخِرُ هٰذِهِ الْأُمَّةِ أَوَّلَهَا فَمَنْ كَتَمَ حَدِيثًا فَقَدْ كَتَمَ مَا أَنْزَلَ اللّٰهُ.»
“Bu ümmetin sonra gelenleri önce geçenlerine lanet(ve hakaret) ettiği zaman (sahâbemin faziletleri hakkında) bildiklerini gizleyen kişi Allâh’ın indirdiklerini gizlemiş olur” (İbni Mâce, no:263, 1/97) tehdidine çarpılabiliriz, onun için bu mektubumu özellikle okuyun ve okutun ki bu bedduadan kurtulabilelim.
Herkesin ilmi bu işlere yetmeyebilir, bu konuları iyi bilmezsek bizi kandırabilirler, görmüyor musunuz İslâmî geçinen bir gazete nasıl her gün Hilal Kanalını reklam ediyor. Bunların başyazarı tabi benim aleyhime konuşur, adamın ilm-i kelamdan, fıkıhtan bir haberi yok. Ne demiş Yüce Veli Niyâzi Mısrî (Kuddise Sirruhû):
Mısrî’ye sövsün ol ağız,       Allâh demek bilmez ola.
Yani sahâbeye sövüp sayan adamlarla oturup kalkanlar, onları reklam edenler bana sövmüş, çok mu?! Zaten bunların ilmi olmadığı için yaptıklarına pek de şaşılmaz. Nice hoca geçinenler bile bu konularda sapıttılar.
27-30 sene önce İsmâilağa câmiinde itikafta iken Dülgerzâde imamı Tevfik Efendi de itikafta kalmıştı. Bu Hoca Efendi Avlarlı Efe Hazretleri gibi büyük bir kutbun vekillerinden, dolayısıyla Ali Haydar Efendi Babamız’ın sevdiklerinden olduğu halde İsmâilağa’da kıldırdığı bir sabah namazının ardından mihrapta konuşurken “Muâviye’yi ne severim, ne söverim!” demesin mi?!
Hocaların hocası ilan edilen Hayrettin Karaman da geçenlerde Yeni Şafak’ta “Muâviye’yi sevmem” diye yazmadı mı?! O zaman sabah namazından sonra sırayla bir hoca efendi Mektûbat-ı şerîfeden okuyordu. Ertesi gün de sıra bana gelmişti. Ben de İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)nun Hazreti Muâviye (Radıyallâhu Anh) hakkındaki bir mektubunu okudum. Ortalık karıştı, sonra bu konularda çok hassas olan merhum Süleyman Göktaş, Tevfik Efendi ile günlerce sürecek bir mücadele başlattı. O zaman benim yaşım küçük olduğu için yaşlı bir hoca efendi ile tartışamazdım. Ancak diyeceklerimi Mektubat’tan okuyarak demiş oldum.
Fakat Tevfik Efendi’nin Göktaş ile mücadelesine bayılıyorduk. Bazen câminin ortasında herkes onların başına toplanıp izliyordu. Bir kere tam eski hatm-i şerîf odasının önünde kapıştılar. Göktaş Of lüğatıyla başkalarıyla konuşuyormuş gibi yaparak “Sapık itikatli hoca pu midur?” diye söylenince Tevfik Efendi dayanamayarak “Söyle bakalım, sen o harplerde bulunsaydın Hazreti Ali’nin tarafında mı olurdun, yoksa Muâviye’nin mi?” deyince hepimiz birden durakladık, hepimiz rahmetli Göktaş’ın “Tâbi ki Hazreti Ali’nin tarafında olurdum” diyeceğini düşünürken Efendi Hazretleri’nin kendisini çok sevdiği ve “Bunbur” diye takıldığı Göktaş Efendi “Sahabeden olsaydım da ne tarafta olursam olsaydım” deyiverince, onun süratli zeka ve intikaline şaşıp kaldık.
Elbette bu sorunun asıl cevabı, Göktaş merhumun da asıl düşüncesi Hazreti Ali Efendimiz’in yanında olmaktı ama Muâviye (Radıyallâhu Anh)ın aleyhine konuşma kapısı açmamak için böyle orta yollu bir cevap verdi.
Tevfik Efendi aslında kıraat ve tâlim üzerine ihtisas sahibi kurrâdan bir zat idiyse de ilm-i kelâm gibi hassas bir konuda derin bir âlim değildi. Çok şakacı, ibadetli, zikirli bir mev‛ıza hocasıydı. Rabbim her birinin kabirlerini nur eylesin. Sonra Tevfik Hoca Efendi: “Ben bu meseleleri bilmezdim, Şemsettin Yeşil’in Ehl-i Beyt’e yapılan zulümleri anlatmasından çok etkilendim” diye anlatınca bu görüşün kendisine âit olmadığı anlaşıldı.
Ömer Nasûhî Efendi bu Şemsettin Yeşil’in vaazlık vesîkasını İstanbul Müftüsü olduğu dönemde iptal etmişti, nedeni de Hazreti Muâviye gibi bazı sahâbenin aleyhine konuşmasıydı. O kişi çok hatip olduğu için Etyemez semtindeki câmisinde ikindi ezanı okunup cuma namazının vakti geçinceye kadar hutbe okurdu da kimse “Vakit çıkıyor Hoca!” diyemezdi. Çok etkili konuştuğu için birçok insanın sahâbe hakkında itikat bozukluğuna düşmesine sebep oldu.
Bakın bugün dahi İlahiyat hocalarını yetiştiren ve İmam Hatip derneklerinin itibar ettiği kişi, bu kadar milletin okuduğu bir gazetede “Muâviye’yi sevmem” diyebiliyor. Oysa Ehl-i Beyt’in dedesi ve bütün hakların sahibi olan Muhammed Mustafa (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«أَحِبُّوا اللّٰهَ لِمَا يَغْذُوكُمْ مِنْ نِعَمِهِ، وَأَحِبُّونِي لِحُبِّ اللّٰهِ، وَأَحِبُّوا أَصْحَابِي لِحُبِّي.»
“Sizi nimetleriyle yedirip içirdiği için Allâh’ı sevin, Allâh’ı sevdiğiniz için(O’nun hatırına) beni sevin, benim sevgim (hatırı) için de sahâbemi sevin” (Tirmizî, Menâkıb:32, no:3789, 5/664)buyuruyor. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)böyle buyururken başkasına ne düşmüş, halt etmek düşmüş.
Muâviye (Radıyallâhu Anh) sahâbeden değil midir?! Eğer sahabeden ise nasıl sevilmez?! “Sahâbe değil” diyen varsa o zaman onun Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in arkasından mürted olduğunu iddia ediyor demektir. Her hangi bir Müslümana kâfir diyenin bile kâfir olacağı sabitken ya birçok hadîs-i şerifle methedilen bir sahâbînin ve onunla birlikte hareket eden Âişe (Radıyallâhu Anhâ) dahil on bin sahabenin kâfir olduğunu söylemek elbette insanı dinden imandan çıkarır.
Onun için bu konularda titiz olalım, şuurlu olalım. YoksaAllâh-u Te‛âlâsahabe düşmanlarını bize de musallat eder. Bakın Suriye Nusayrî rejimi nasıl Ehl-i Sünnet’i kesip doğruyor. İran da buna destek veriyor. Âyetullâh Hamaney “Bizim şeriatımızda kitle imha silahı kullanmak yok” diyor, oysa biz biliyoruz ki onların Şî‛a şeriatında takiyye var, hangi dediklerine inanacağız.
Niçin Esed şerefsizini durdurmuyorlar?! Sahâbeyi sevmeyen, Ebû Bekr, Ömer, Osman’lara, Âişe anamıza söven, iftira atan adamlara nasıl güveneceğiz?! Bunlar hiç rahat durmuyorlar. Azerbeycan’ı, Tâcekistan’ı, Türkmenistan’ı mahvettiler. Muta nikahlarıyla milleti bîzar ettiler. Rabbim şerlerinden muhafaza eylesin.
Aman uyanık olalım, sahâbeyi sevmeyenleri asla sevmeyelim. Suriye rejimi Rakka’da (Sıffîn’de) bulunan ve Sultan Abdülhamit zamanında 600 küsûrunun mezar taşlarında isimleri yazılı olan sahabe kabirlerinin tamamını yerle bir etmiş, millete çiğnetiyorlar. Ben de ziyarete gitmiştim, sadece Hazreti Ali Efendimiz’in tarafında çarpışan Übey ibni Ka‛b, Üveys el-Karanî ve Ammâr ibni Yâsir (Radıyallâhu Anhüm)un kabirlerini bırakmışlar. Şimdi bastıkları tüm Ehl-i Sünnet evlerine “Muâviye’nin dölleri geri döndük, sizi keseceğiz” diye yazıyorlar, mushafları yakıyorlar, camileri yıkıyorlar.
Bunlar mı Müslüman?! Onun için büyük Şeyhu’l-İslam Ebu’s-Su‛ûd Efendi “Fetvâlar” kitabında Şî‛a için “Bunlar kâfirdir, kâfir demeyen de kâfirdir” diyor. Kıymetli Vâil Hoca ki Suriye ulemâsındandır, bütün bunları o bizzat bana anlatmıştır. Aldığım haberlere göre bir süre önce Konya’da okutuyordu, şu anda da Gaziantep’te okutuyormuş. Suriye’den iltica eden âlimlerimizle de ilgilenelim, muhtaç olduklarını haber aldım.
B)Ziyaretime gelenlerden bahseden (A) maddesi bu kadar uzun olursa ya (B) maddesi ne kadar olur diye korkmayın. Çünkü Fîl Sûresi de Bakara Sûresi’nden kısadır. Hocanın biri bir gün cemaate Bakara Sûresi ile namaz kıldırmış, tabi milletin canı çıkmış. İki buçuk cüz, nerden baksan bir saat sürer. “Yarın da Fîl Sûresi ile kılarız” deyince, millet “Yâhu Bakara Sûresi ‘Sığırdan bahseden sûre’ demek, o bu kadar uzun olursa ya ‘Fîl’den bahseden sûre na kadar olur?!” diyerek ertesi gün cemaate gelmemişler, oysa Fîl Sûresi 3 satır.
Siz de korkmayın, şimdi kısaca bazı ziyaretçilerimden bahsedeyim. Ziyaretime gelenlerin en önemlilerinden biri ilerlemiş yaşına rağmen zahmet eden Fahri Efendi Hocam’dır. Bana “Cübbeli” lakabını takan odur. 70’li yıllarda İsmâilağa câmiinin tam karşısında o zaman bu apartmanlar yoktu. Kendisi tek katlı bir yapıda terzilik yapıyordu, bir yandan Efendi Hazretleri’ne hizmet ediyor, misafirlerin yemeklerini evden alıp başında taşıyarak getiriyordu.
Efendi Hazretleri’nin sohbetlerini tertip ediyor, tabi benim yetişemediğim dönemlerde bir miktar yürüyerek, dolmuş bekleyerek, Beykoz gibi yerlere gemiyle gidiyorlarmış ama sene 65’den sonra artık merhum nalbur Zekeriya Efendi, merhum eczacı Ömer Efendi, -Allâh selâmet versin- Fevzi Başak ve şu anda Edirne’de mukim Turgut âbilerimiz gibi, sâbikûndan saydığım kişiler sırayla Efendi Hazretleri’ni vaazlara götürüyorlardı. İşte Fahri Efendi bu sırayı ayarlıyor, kim gelecek kim gelmeyecek onları belirliyor, her gece bazı ihvânı evlerinin kapılarına giderek teheccüde kaldırıyor, kendisi teheccüt vakti camiye geliyor, hizmete başlıyor, ihvan cenazelerini yıkıyor, defin işleriyle ilgileniyor, emniyete düşenleri kurtarıyor, hatta Denizlili İbrahim Efendi’yi kurtarmak için Denizli’de kırk gün kadar ikamet etmişti, neler çekmişti neler! Hapse düşenleri ziyaret edip ihtiyaçlarını görüyor, hastaları evlerinde ve hastanelerde ziyaret ediyordu.
Yani onun tek başına yaptığı işleri şimdi otuz kişi yapamaz, yapmak istese de beceremez. Bir yandan da Efendi Hazretleri’nin pazar sabahı erkek, pazartesi öğleden önce kadınlara yaptığı sohbetleri tertip ediyor, kadınlar sohbete çocuk getirmek zorunda kalıyor olduklarından o çocukları içeri sokmamak için Nişanca Câmiinin avlusunda bazen sayıları 50-100’e ulaşan küçük çocuklarla ilgileniyor, onlara süt ve bisküvi hazırlayıp yediriyordu, her sohbet bitiminde imam, müezzin laf etmesin diye tek başına câmileri süpürüyordu, o yüzden beli çok ağırırdı ve bunları 1 sene 2 sene değil onlarca sene hiç aksatmadan yapıyordu. Neler de neler!
O zaman bizi de dükkanında okutuyordu, bana ilk cübbeyi de 6-7 yaşlarımda dikmişti. Talebe arasında merhum Doktor Hikmet Efendi’nin oğlu Ahmed, merhum İhsan Efendi Hocamız’ın oğlu Ahmed ve bir de ben olmak üzere toplam 3 tane Ahmed olunca biri çağırılınca hepimiz bakıyorduk, bu yüzden bana “Cübbeli” lakabını taktı. Biz de çok yaramazdık, bir gün o dükkanda yokken hortumla dükkanı yıkamaya kalktık ki ortalığı bir karış su bastı, kumaşlar su üzerinde yüzüyordu. Çok korktuk, geldi de mübarek en ufak bir kızgınlık eseri bile göstermedi. Kızsaydı biz kaçardık, okumaktan soğurduk. Özellikle bende çok hakkı var.
Ben arasıra dersten kaytarırdım. O zaman İsmâilağa’nın tam karşısındaki binanın en üst katında oturuyorduk. Hocam kapımıza gelir, birkaç merdiven aşağıda sırtı kapıya dönük vaziyette durur, beni çağırırdı, ben gitmezdim. Hatta çok küçükken ona bağırıp çağırır ve “Git, ben gelmiyorum” derdim. O yine beni bırakmazdı, bazen 20 dakika, yarım saat beklediği bile olurdu. Beni almadan kapıdan ayrılmazdı.
O zaman Hurşid Efendi(Rahmetullâhi Aleyh)Fatih Câmiinin cenaze kapısı duvarında kitap satardı. İlk Mushaf’ımı Fâtih Câmiine gidip ondan aldım. O zaman Efendi Hazretleri kadın sohbetini pazartesi günü Hırka-i Şerîf Câmiinde yapıyordu. Fahri Efendi Hocam beni de alıp bir pazartesi günü Hırka-i Şerîf Câmii’ne götürerek Efendi Hazretleri sohbet yaparken o da cami girişindeki bir odada beni Kur’ân-ı Kerîm’e başlattı.
Sonra ilk okula başlayınca hafızlığa başladım. 8 sayfaya kadar, bilmeyenler yanlış anlamasın Kur’ân’dan 8 sayfa değil, her cüzden 8 sayfayı Fahri Efendi Hocam dinledi. Fakat o sırada okuldan dolayı bana bir sıkıntı gelince Efendi Hazretleri: “Sen şimdi hafızlığı bırak, Arapça’ya başla, sonra askerlik döneminde hafızlığı altı ayda yaparsın” buyurdu.
Yine gaybla ilgili bir keramet zuhur ederek tam askere gitmem gereken dönemde şeker hastalığım yüzünden askerden ihraç edilince Kefevî Câmii imamı büyük kurrâ Mustafa Kılıç Hocam’da hafızlığımı tamamlamak nasip oldu. Bitirmem yedi aya uzanacak gibi olunca Efendi Hazretlerim’in sözü yerini bulsun diye altı ayda tamamladım elhamdülillâh! Tabi o sırada 8 sene kadar İsmâilağa Câmii’nde saatlerce, ekseriyetle 7-8 saat kadar ders okutuyor, bir taraftan akşamları sohbetler veriyor, gündüzleri de Efendi Hazretleri’nin tefsirlerini okuyor, gittiği yerlere beraber gidip hizmetlerinde bulunmaya çalışıyordum, hafızlığı da bu işler arasında yaptım.
Fahri Efendi Hocam geçenlerde Efendi Hazretleri’ni ziyarete gitmiş, ismi söylenince Efendi Hazretleri kendisine kucak açmış, sarılmış ve “Benim bu evimin en özel odası senin, sen bize çok hizmet ettin, sen Allâh’ın Fahrisisin” buyurmuş. Sonra yanındakilere “Bu Fahri ihvâna çok hizmet etti, bu dünyayı tanır, dünya da bunu tanır” gibi şimdi hatırlayamadığım birçok övücü söz söylemiş, sonra da anne-babasının ruhlarına Fâtiha-i Şerîfe okumuş.
Sizin anlayacağınız Efendi Hazretleri istediği zaman, istediği kişi hakkında istediklerini söylüyor. Çünkü o Yüce Ğavs’ın her şeyden haberi var, her şeyi hatırlıyor. Evvelce Efendi Hazretleri’nin bazı akrabası Fahri Efendi’ye “Bu mittir, ajandır” diye iftira attıkları zaman bir sabah hatm-i şerîf sohbetinde Efendi Hazretleri’nin: “Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ashâbı aleyhinde konuşmak yasaktır, benim de ashâbım var, Fahri benim ashâbımdandır, onun aleyhine konuşmayın” buyurduğunu kulaklarımla duydum.
Gerçekten Efendi Hazretleri’nin bazı akrabası vardı ki hiç rahat durmadılar. Kendileri Efendi Hazretleri’nin ve ihvânının hizmetini görmezlerdi, görene de rahat vermezlerdi. O zamanlar onu Efendi Hazretleri’nin etrafından uzaklaştırana kadar iftira atmak dahil her türlü hileye başvurdular. Allâh-u Te‛âlâcümlemizi ıslah eylesin, ashâbı şerrin şürûrundan muhafaza eylesin. Bunda da büyük hikmetler var. Bir kere Efendi Hazretleri bana: “Ahmed! Benim akrabamdan çektiğin ve çekeceğin sıkıntılar, seyr-u sülûküne sayılır yani mânevî yolda ilerlemene vesile olur” buyurmuştular. Demek ki Fahri Efendi hocam hakkında da aynı hüküm geçerli olmuş ki Efendi Hazretleri kendisine bugün böyle iltifat buyuruyor.
Görüşmeyi bitirirken hocam bana: “Efendi Hazretleri’nin ‘Dünya bunu tanır’ sözünün manasını anlayamadım” deyince ben: “Hocam! Bu söz tahakkuk etti, çünkü bana Cübbeli lakabının takılmasını gazeteciler devamlı soruyordular, ben de her vesileyle anlatıyor ve sizden bahsediyordum. Şimdi bu konu birçok kitaplara, internet sitelerine ve haberlere konu oluyor, onun için herkes sizi tanımaya başladı” diye anladığımı söyledim.
Küçüklüğüm ve gençliğim Fahri Hocam’la birlikte geçtiği için onun hakkında yazacaklarım müstakil kitap olur ama yer ve vakit müsait olmadığı için bu kadarla iktifâ edeyim. Rabbim kendisine ve ailesine uzun ömür ve hüsn-ü âkıbet ihsan eylesin. Âmîn!
C) (B) maddesini de kısa yazayım derken çok uzattım, tabi ziyaretime gelenler yani hepiniz gelmek istiyorsunuz da ziyaretine izin verilenler artmaya başladı.
İsmâilağa Câmiamızın yetiştirdiği fıkıh heyetimizin başında bulunan ve Efendi Hazretlerimiz’in 20 küsur sene önce “Sen büyük hoca olacaksın” sözüyle kendisine resmi vazife aldırmadığı, yakın zamandaki bir ziyaretinde de o günkü sözüne işaretle “Büyük hoca oldun” buyurarak bir kerametini daha izhar buyurduğu Hüsameddin Vanlıoğlu Hoca Efendi ile, hepinizin radyo yayınlarından tanıdığınız Fatih Kalender Hoca Efendi yanlarında da Efendi Hazretlerimiz’in yakın hizmetiyle ve “Ben bunu seviyorum, niye sevdiğimi de bilmiyorum yani bu bana gayri ihtiyârî sevdirildi” sözüyle müşerref olan, benim de Efendi Hazretleri’ne yaptığı hizmetlerine imrendiğim Şefik Hoca Efendi geldiler.
Hüsameddin Hocamız gördüğü bir rüyaya istinâden yakında çıkacağımı müjdeledi. Kendisi az konuşan ciddi biri olduğu için bu sözüne itibar ettim. Kendisiyle cemaat içi bazı meseleleri istişâre ettik ve hallini benim çıkışıma erteledik.
Kalender Hoca, Şefik Hoca’nın da katıldığı bir tertiple Mârifet Derneği’nin faaliyetleri içerisinde geçtiğimiz haftalarda Malezya’ya giderek Asrın Müceddidi Yüce Şeyhimiz Mahmud Efendi Hazretleri’ni tanıtmaya ve hizmetlerini anlatmaya gitmişlerdi.
Faaliyetlerinin çok bereketli geçtiğini, daha 10 kadar hoca efendinin de heyette bulunduğunu, bütün dünya ulemâsının evvelce Vov otelde tertip edilen ödül merasimi vasıtasıyla Efendi Hazretlerimiz’i tanıdığını ve herkesin onu görmek istediğini, kendisini Malezya’ya davet ettiklerini, hatta bunu resmî bir davetle yapacaklarını ve yol boyunca daima benden bahsettiklerini ve dua ettiklerini anlattılar.
Şefik Hoca ayrılırken: “Hocam! Efendi Hazretleri sizin burada tutuklu kalmanıza artık kızmaya başladı, darlanmaya başladı ‘Bu kadar nasıl tutuyorlar onu?! Ben de onu bir görseydim’ buyurdu” diye bana büyük bir müjde verdi.
D) Sonra salı günü Mustafa Özşimşekler Hoca Efendi ziyaretime geldi. Tabi bizim onunla yıllardır hizmet birlikteliğimiz olduğu için kendisiyle uzun uzun dertleştik. Ona: “Senin durumun benim eski hâlime benzedi. Sen de benim gibi yurt içi, yurt dışı sohbetlerini çoğalttın, radyo-televizyon konuşmaları yapıyorsun, Rabbim kuvvet versin, nazardan muhafaza buyursun” meâlinde sözler söyledim.
O da bana: “Hocam! Her yerde, her sohbette seni unutmuyoruz, dua ediyoruz, ben her tarafı dolaşıyorum, kimse aleyhinize söylenen bir şeyi kabul etmiyor. Hasretleri daha artmış durumda, geçende Konya Beyşehir’de idim, dua yaparken millet normal ‘Âmîn’ diyordu. Sana dua yapınca birden seslerini yükselttiler” diye anlattı.
Bir de Hoca Anne’nin selamını ve rüyasında benim vefat etmiş olup kendisinin beni yıkadığını gördüğünü nakletti. Kendisinin bunu, benim hapisten çıktıktan sonra azîmetle amel edeceğime yorduğunu da ilave etti.
Rabbim her birerlerimizin hayırlı muratlarımızı ihsan eylesin. Bu fakir de bu rüyayı inşâallâh kötü nefsimin ölmesine, yıkanmamı da aklanmama yani bu işten beraat alacağıma yordum. Rabbim en hayırlı olanı, en yakın zamanda tahkik eylesin. Âmîn!
E) Dün ziyaretime gelen Fethiye Câmii imamı Mahmut Hoca Efendi’yle de imam hatipte okuyan talebelerin Selefî akımdan, Vehhâbî-Şî‛î ekollerini birlikte götürmeyi beceren İslamoğlu’nun onları idlal etmesinden kurtarmak için daha gayretle çalışmamız gerektiğini, yarınların müftü ve vâizleri olacak gençlerin İsmâilağa’nın dibinden alınıp, otobüslerle Ehl-i Sünnet dışı vakıflarda yedirilip içirilerek saptırılmalarına göz yummamamız gerektiğini dertleştik, çıkınca bu işe el atmamız gerektiğini konuştuk. “Dert bir değil ki elvân, elvân” ve “Kırk kızılbaşa ne yapsın bir Ali Paşa?!” deyimi gibi haller, ben de nereye yetişeceğimi şaşırdım.
Beraberinde gelen Necati Efendi kardeşim “Hocam! Sen hapse gireli yatağa girmedim, çıkana kadar da girmeyeceğim, kuru yerde yatıyorum” dedi ve Doktor Annemiz’in selam ve dualarını, bütün hafızlık yapan talebelerin yâsinlerini ve dualarını ulaştırdı. Rabbim hepsini hâfıza, âlime, muhlisa ve muhlasa eylesin. Rabbim Doktor Annemiz’e hayırlı uzun ömür, sıhhat-ü âfiyetler daha nice hizmetler ve hüsn-ü hâtimeler ihsan eylesin. Âmîn!
F)Daha sonra Bursa’dan gelen ve orada Efendi Hazretlerimiz’in vekili olanMehmet Hoca Efendi ile sohbet ettik. Kendisi: “Hocam! Biz Ömer Hocam’da okurken medreseye gelenlerin % 80’i sizin sohbetlerinizle bu yolu bulduklarını söylerlerdi, üzerimizde çok hakkınız var, her taraf sessiz kaldı” diyerek hasretlerini ifade etti.
Kendisini getiren Bilal Günaydın kardeşimiz: “Hocam! Benim araba yıkama tesisim var. Hiç bu yolda olmayan nice insan, eşraftan kişiler hep sizin başınıza gelen bu iftirayı lanetliyorlar. Çıktığınızda onlar da sohbete gelecekler, bu iş de sizin başka kesimler tarafından tanınmanıza vesile oldu” diye anlattı.
G) Tabi daha önce Bursa’dan Ercan kardeşimizle dernek başkanımız Fikret Âbimiz de ziyarete gelmiştiler. Geçen haftalarda Muhammed Keskin Hocamız ile birlikte Efendi Hazretleri’nin İnegöl vekili Ahmed İslamoğlu Hoca Efendi de gelmişti, beni görünce ağlamaktan yüzüme bakamamıştı. Kendisi çok ihlaslı ve Efendi Hazretleri’ne karşı çok itikatlı ve teslimiyetli olduğu için talebeleri de onun gibi oluyorlar. Rabbim hepsini nazardan muhafaza eylesin. Âmîn!
Rabbim gelen, gelmek isteyip gelemeyen ve gıyâben dua eden tüm sevenlerime iki cihan saadetleri, hayırlı uzun ömürler, sâlih ameller ve iman selameti ile hüsn-ü hâtimeler ihsan eylesin. Âmîn!
H) Umreden yeni dönen Yâsin Hoca Efendi de Mekke’de bulunan ve Abdülkādir-i GeylânîHazretleri’nin şecereli torunu olan büyük âlim, Seyyid Ömer CeylânîHazretleri ile Yemen meşâyıhından Seyyid Ubeydullâh Attâs Hazretleri’nin benim hapiste olduğumu kendisinin bildirmesiyle daha yeni duyduklarını, özellikle bana dua için Ka‛be-i Muazzama’ya gidip müracaat edeceklerini bildirdi. Tabi ki duaların artması yardımın yaklaştığına delalet eder.
TARAFIMA GÖNDERDİĞİNİZ BAZI MEKTUPLAR
Mektuplarda o kadar duygulu şeyler yazıyorsunuz ki ben de şaşıp kalıyorum. Bir hanım kardeşimiz 7 yaşındaki çocuğunun medresede durup dururken ağladığını, hocası sorunca da “Cübbeli Hocam hapiste olduğu için ağlıyorum” demiş, hocası annesini arayıp durumu bildirince annesi “Hiç şaşırmadım, o evde de hep öyle” demiş. Bunun gibi nice mektuplar.
Özellikle içeri girdim gireli her hafta kısa da olsa mektup yazan ve “Okumasan da elin zarfa değse yeter” diyen Murat Şentürk kardeşime çok teşekkür ederim.
Yavuz Selim Mahallesi’nden bir hanım kardeş “Bizim oradan radyo çekmiyor, şaşılacak işsenin mektubun okunurken net çekiyor sonra bozuluyor” diye yazmış. O sizin ihlaslı bekleyişinizin eseri olarak vukû buluyor.
İbrahim Kızılboğa adında bir kardeşim “Hocam ben madden size yardım yapamıyorum ama kan yâhut böbrek veya ilik ne lâzımsa ben seve seve veririm” diye yazarak beni hislendirdi.
Rize’den Ali Erguvan kardeşim “Yaşar Nuri namazın üç vakit olduğunu söylüyor, ben arkadaşlarımı iknâedemiyorum, bana delil gösterin” demiş benim “Dînin Direği, Müminin Mîracı Namaz” kitabıma baksın, orada bu konuda özel bap açtım. O adam hiç dinlenir mi?! Geçenlerde televizyon programında “Buhârîsahih kaynak mı?” diye konu geçince “Buhârîdeğil mi anamızı belleyen?!” demiş. Buna uyanda ne din kalır, ne iman!
Ahmet Okan kardeşim Şifâ-i Şerîf derslerime kaldığım yerden başlamamı talep etmiş, zaten inşâallâh kaldığım yerden devam edeceğim.
Antalya’dan yazan Tolga Tunalı kardeşim benden zikir dersi talimi istemiş, orada Ali Haydar Hoca var, Efendi Hazretlerimiz’in vekili, onun internet faaliyetleri de var. Onu bulsun ve zikir âdâbını ondan öğrensin.
Sizden gelen mektuplarda çok müjdeli rüya ve zuhurat mevcuttu, bazılarını tam yazıp çarşamba akşamı yazılarımı almaya gelen Fevzi Efendi’ye verecektim ki Efendi Hazretlerim’in teşrif haberi gelince elim ayağım dolandı, zaten bu hafta mektup çok uzadı. İnşâallâh haftaya hazırlarım.
BAZI ÖNEMLİ DUYURULAR
1)Bazılarının ortalıkta “Hoca bundan sonra bütün hizmetleri bize devredecek” diyerek dolaştıklarını, bunu duyan bazı kardeşlerin de mütessir olduklarını işittim. Kardeşlerim! Size defaatle yazdım. Benim adıma kim ne dediyse asla inanıp mahzun olmayın veya bir şeyler yapmaya kalkmayın. Ancak avukatım Fatih Oğuz vasıtasıyla ve el yazımla gelen bir bilgiyi dikkate alın.
2) Size şu hususu önemle arz ederim ki; benim mahkeme günüm yâhut tahliye olduğumla ilgili bir haber alırsanız, haberin doğru olup olmadığını önce benim resmîsitem olan “Cübbeliahmethoca.tv” adresinden, Ârifan sitesinden veya Lalegül fm.den öğrenin. Doğru olduğunu anlarsanız çoluk çocuğunuzla birlikte adliye önüne ve Metris’e gelmeniz beni çok sevindirir.
Bundan maksadım, ben içeriye alındıktan sonra televizyonlarda ve köşe yazılarında “Bu balon da patladı, birkaç gün sonra herkes onu unutur ve terk eder” diyen Hâdi Işık gibi yazar çizerlerin ve Hasan Karakaya gibi belaltı vuranların görüşlerini geçersiz kılmanız ve büyük kalabalık oluşturarak bu fakiri terk etmediğinize dâir en güzel cevabı kamuoyuna vermenizdir. Sizin üzerinizde en ufak bir hakkım varsa, bu da benim sizden meşrû bir talebimdir.
Biliyorum ki bazıları telefon ve mesajlarla sizi engellemeye çalışacak ve “Hocanın buişe izni yok” diyeceklerdir. Onların niyeti bizim itibarımızı göstermemek olabilir yâhut bu niyetteki kimselere kanmış olabilirler, siz onları dinlemeyin, bu fakiri dinleyin. Teröristlerin davalarına bile destek için bunca insan geliyorsa siz niçin bizi desteklemeyesiniz?!
Nitekim ben içeriye alındığım hafta cuma çıkışı Beyazıt’ta yapılan dua meclisine Efendi Hazretleri’nin en yakın hizmetçileri dahi katılırken sonra bazıları bana “Hocam! Bize gitmeyin diye mesaj geldi, onun için katılmadık” dediler. Bu yüzden orada taş çatlasın birkaç bin kişi toplanabildi. Oysa bu yanlış mesajlar olmasaydı bu sayı çok daha fazla olacaktı. Unutmayın ki bu katılım benim şahsımda Ehl-i Sünnet’i teyid hareketi olacaktır.
Bunu istemek de benim en doğal hakkımdır. Ancak provakatif bir eyleme karşı hepinizin uyanık olmasını, ses ve gürültü yapmamanızı, polislere ve sâir memurlara itaatli olmanızı, sadece dua, içinizden zikir ve hamd ile meşgul olmanızı önemle duyurur ve gereğince amel etmenizi istirham ederim.
3) Geride zikrettiğim “Efendi Hazretleri’nin akrabaları” sözümden Efendi Hazretlerimiz’in torunları rahatsız olmasınlar. Benim Fahri Efendi Hocam ve daha önce kendi hakkımda yazdıklarım vukû bulduğunda onlar daha doğmamışlardı. Bu meseleler en az otuz seneye yakın bir zaman önce vukû bulmuştur.
Ben bu hususlarda Efendi Hazretleri’nin usûl ve furûunu yani ne âbâ-ü ecdâdını ne de evlâd-ü ahfâdını kastetmiş değilim. Ancak yan dallarından olan bazı eşhâsı kastetmişimdir ki bunlardan bazısı şimdi hayatta değildir, kimisi de mâlül durumdadır, isimlerini vermekte bir fayda yoktur.
Derin İsmailağa diye nitelediğim bir fırka her dâim iş başında olmuştur. Benden önce bazıları ilk olarak Efendi Hazretlerim’in kardeşi büyük âlim ve fâzıl insan İsmail Hoca Efendi ile daha sonra Hızır Efendi Hocam’la uğraşmışlardır. Hatta ben Rize’den icazet alıp dönünce Hızır Efendi Hocam “Ahmed! İyi ki sen hoca oldun, şimdi uğraşacak seni buldular da ben kurtuldum” demiştir.
Özetle; ben Efendi Hazretlerim’in torunlarını onun mübarek birer parçası olarak görmem hasebiyle kendilerine ihtiramım sonsuzdur. Mahdumları ise zaten benim hocalarımdır. Mübarek Abdullah Hocam’dan hafızlık yaptım, Ahmed Hocam’dan da sarf ve nahiv okumuşumdur. Şu anda okuduğum bazı hadîs-i şerîfleri de kendisinin tahtaya yazarak yaptığı talimlerden ezberlemişimdir. Tabi ki bunlar 1976-1977 senelerinde yaşanmıştır.
«مَنْ عَلَّمَنِي حَرْفًا فَقَدْ صَيَّرَنِي عَبْدًا»
“Bana bir harf öğreten muhakkak beni köle edinmiştir”şeklinde Hazreti Ali (Radıyallâhu Anh)Efendimiz’den gelen rivayete sâdık kalan biri olarak onlar hakkında en ufak bir itham ve sû-i zanda bulunmam söz konusu değildir. Zaten bu anlattığım konular da onlarla ilgili bir mevzû söz konusu değildir.
4)Sonra dün ziyaretime Ali Polat Efendi geldi, beni görünce onu kuvvetli bir ağlama tuttu, bir zaman konuşamadı. Ahizeyi Bursa’dan gelen 4-5 kişilik heyete verdi. Sonra kendine gelince duygularını dile getirdi. Her gece teheccütt eşiyle birlikte dua ettiklerini ve gittiği her sohbette bu fakire dua ettiğini, bizim duamıza sıra gelince cemaatin çok kuvvetlice “Âmîn” dediğini, kimsenin bu iftiralara itibar etmediğini açıkladı.
Sonra evvelce benim Ahmet Sarıhan’ın iftiralarıyla alakalı yazdığım yazıya atfen “Hocam, ben Sarıhan’a yardım toplamayla ilgili bir şey demedim, bu nereden çıktı?! Sarıhan’ı aradım, kendisine bu durumumu ilettim ve bir cevap istedim. Şimdi de telefonlarımı açmıyor” diyerek Mehmet Talu Hoca’dan sonra o da Ahmet Sarıhan kâzibini tekzip etti.
5) Hasan Karakaya’ya cevap mâhiyetinde yazmış bulunduğum yazı bazı internet sitelerinde mevcuttur. Yazı bana âittir. Kendisi okuduğunda “Bu yazı hocaya âit gözükmüyor” demiş diye bir haber aldım. Bal gibi de bana âittir. Biz her makama ve şahsa göre yazmasını biliriz. Gerekirse önümüzdeki sayıda dergiye de koyabiliriz.
Şimdi kendisi anjiyo geçirdiğinden, bizim huyumuz da hasta olan birine karşı hareketten sakınmak olduğu için bu sayıya koydurtmuyoruz. İyileşir de bir özür dilemezse tabi ki biz de yazımızın arkasında durmak zorunda kalırız. Ancak bu yazıdan Akit gazetesinin diğer yazarları ve sahipleri müstesnadır, çünkü bu cevap şahsî ve ferdîdir.
Bu mübarek gecede de önce Suriye halkına, diğer zulme uğramış Müslümanlara ve bu fakire duacı olmak için saat 4.45’de kıbleye müteveccihen secdelerde makbul dualarla cem olmak üzere cümlenizi ve sevdiklerinizi Rakîb ve Mucîb olan Yüce Rabbime emanet ederim.
السلام عليكم وعلى من لديكم        
 

islam