Yeni

Cübbeli Ahmet Hoca 11. Mektup


 

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى أَشْرَفِ الْأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ وَعَلٰى أٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَالتَّابِعِينَ لَهُمْ بِإِحْسَانٍ إِلٰى يَوْمِ الدِّينِ

Kıymetli cemaat-i Müslimîn! Bu haftayı tamamen Efendi Hazretlerim’in teşrifiyle yaşadığım huzur ve sükûnet içerisinde geçirdim. Bu benim için en büyük saadet ve bahtiyarlık oldu. Açık görüş olması da Efendi Hazretlerim’i öpüp koklamama vesile oldu.
Dün ziyaretime gelen bazı arkadaşlardan kimilerinin “Efendi Hazretleri gitmedi, arabasını gönderdi” dediklerini duyunca -kusura bakmayın biraz hapis ağzıyla konuşacağım “Be şerefsizler arabasını gönderseydi, bu bile yetmez miydi?!” diyesim geldi.
Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)çağırmak istediği kişinin kapısına Yâfur isimli merkebini gönderirdi, o merkep o kişinin evinin kapısına kafasını vurunca o sahâbî Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in kendisini çağırdığını anlar ve hemen icabet ederdi. Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in vefatından sonra o merkep ayrılığa tahammül edemeyip kendini bir kuyuya atmıştı.
Kimi de “Efendi Hazretleri’ni zorla götürdüler” diyecek kadar âdilik yapmaya yeltenmiş. Bunlar hâlâ Efendi Hazretlerim’in büyüklüğünü anlayacak duruma gelmemişler. Yâhu kim Efendi Hazretleri’ne zorla bir iş yaptırabilir?! O Yüce Gavs her şeyden haberdâr, daha önce kendi sesinden haberlerde bile “Beni kimse kandıramaz” buyurduğunu duymadınız mı?!
Bizim gördüğümüz görmediğimiz şeyleri bilen, dün Celal Hoca’nın anlattığı gibi ona “Köyde kaç hânesiniz?” diye soran, “İki hâneyiz” cevabı üzerine “Hayır! Üç hânesiniz” buyuran ve daha sonra araştırılınca üç hâne oldukları ortaya çıkan, oturduğu hâne-i saadetlerinde aşağı doğru bakarak “Bu su nereye gidiyor?” diye sorduğunda herkes şaşıran, sonra araştırılınca o bölgenin en büyük yer altı ırmağının hâne-i saadetlerinin altından aktığı ortaya çıkan, bir kere Ka‛be-i Muazzama’yı tavaf ederken tavaf alanını göstererek “Aşağıda deniz görüyorum” buyuran, yıllar sonra Muhammed Avvâme Hoca’nın, Ka‛be’de 12 sene mühendislik hizmetleri yapan bir akrabası bana “Biz diğer suların Zemzem’e karışmaması için kuyuda çok ıslah çalışması yaptık. Ka‛be’nin altında Dâvûdiye kuyusu denen 12 kadar kuyu var, bir görseniz aşağısı deniz gibi çok sulu kuyular var” demesi üzerine sözünün manası ancak anlaşılan, mülk ve melekût âlemleri kendisine âşikâr edilmiş bir zat mı başkaları tarafından yönlendirilecek?!
Bu sapık fikirde olanlar kendilerini kimin yönlendirdiğini hiç düşünüyorlar mı?! Yoksa onları Efendi Hazretlerimiz’in müceddidlik ilanından rahatsız olan, Ehl-i Sünnet’in ihyasını istemeyen, sapık inançların Müslümanları bozmasını ve parçalamasını isteyen, dolayısıyla sur içinde ekümeniklik projesini ve Ortadoğu’da Büyük İsrail emelini gerçekleştirmek isteyen çevreler yönlendiriyor olmasın. Nitekim Efendi Hazretleri’nin kendi emriyle topladığı dünya İslam ulemâsının iştirak ettiği ödül merasimi hakkında da bu bedbahtlar “Efendi Hazretleri oraya zorla götürülüyor” diye gazetelere haber yaptırmamışlar mıydı?!
Sonra Efendi Hazretleri: “Ulemâ benim iznimle toplandılar biiznillâh, bunu ben istedim, kimse beni kandıramaz” buyurunca ve bu sözler radyo ve televizyonlardan mübarek sesiyle duyulunca mosmor olmamışlar mıydı?! Ama bu kansızlarda moraracak yüz de bulunmaz ki! Ayıptır, yazıktır, günahtır. Efendi Hazretleri’ne karşı bu saygısızlığı, bu edepsizliği, bu haset ve çekememezliği dinsiz kitapsızlar bile yapmamıştır.
Meleklerle görüşecek derecede, Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)ile ve sahâbe-i kiramla yakazaten (uyanık halde) görüşüp konuşacak mertebede olan bir zat hakkında böyle ileri geri konuşmalar yapanlar, onun yüce mevkiine bir naks ve halel getirecek düşünce ve beyanlardan sakınmayanlar, hatta “Efendi eski Efendi değil” diyecek kadar âdileşenler şunu iyi bilsinler ki; onların dünyada Efendi Hazretleri’nin himmetinden, âhirette de şefaatinden nasipleri kalmamıştır. Ne kıldıkları teheccüt namazları, ne de yaptıkları tarikat dersleri onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır. Çünkü onlarda itikat ve muhabbetten eser kalmamıştır.
Nitekim Ali Haydar Efendi Babamız (Kuddise Sirruhû)bir müridi hakkında “Bu kişi (zahiri manada sayı itibarıyla) dersini bitirmiştir ama (hakiki manada) bir kere bile zikretmemiştir, çünkü bize karşı muhabbeti yoktur” buyurmuştur. Demek ki bu manevi yolda asl-ü esas, muhabbet yani mürşide karşı sonsuz sevgi ve itikat (sağlam inanç taşıma) üzere mebnîdir. Mevlid-i şerifte geçen ve Efendi Hazretlerimiz tarafından çokça zikredilen:
“Kimde kim aşktan bir eser var durur,
Âkıbet mâşuka ânı erdirir”
beyti de bu mânâ-i münîfi ifade eder.
Ama bir sâlik birçok feyiz ve tecellilere mâlik iken mürşidine karşı kendisinde en ufak bir sevgi ve itaat eksikliği zuhur ettiyse ona verilen manevi hallerin tümü istidraçtır yani Şeytan’ın onu kandırmasının eseridir ve kandığının göstergesidir. Onun için farkındaysanız içeri girdiğimden beri devamlı sizi Efendi Hazretleri’ne karşı sağlam itikat taşımanız yönünde uyarmaya ve bilgilendirmeye çalışıyorum. Çünkü Allâh-u Te‛âlâ:

﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ أٰمَنُوا أَطِيعُوا اللّٰهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ﴾

“Ey inananlar! Allâh’a itaat edin, o Rasûle de, içinizdeki ülülemre de itaat edin”(Nisâ Sûresi:58’den)kavl-i şerîfiyle Efendi Hazretleri’ne itaat etmemizi bize emrediyor. Nitekim birçok müfessir bu âyet-i kerîmenin tefsirinde “Ülülemr, ulemâdır” demişlerdir.
Şu anda dünya üzerinde dinini, fıkhını, tasavvufu ve Rabbini bilenler içerisinde Mahmud Efendi Hazretleri’nden daha büyük âlim var mıdır? Rabbini bilenden daha büyük âlim kim olabilir?! Hazreti Ömer (Radıyallâhu Anh) vefat ettiğinde sahabe tarafından söylenen “İlim gitti ama hayız nifas ilmi değil, marifet (Allâh’ı tanıma ilmi) bitti” sözü bu hususu ne güzel açıklamaktadır.
Bununla birlikte tefsir, hadis, fıkıh, usûl-ü fıkıh ve ilm-i kelâm gibi farklı dini ilimlerde de Efendi Hazretlerimiz’in eline su dökecek bir âlim görmedim. Farklı konularda ihtisas yapanlar mevcuttur. Ama bütün ilimlerin birleştiği kişi olarak Efendi Hazretleri’nin bir mislini görmüş değilim. Şairin:

 لَيْسَ عَلَى اللّٰهِ بِمُسْتَنْكَرٍ      أَنْ يَجْمَعَ الْعَالَمَ فِي وَاحِدٍ

“Allâh’ın bütün âlemleri bir kişide birleştirmesi yadırganacak bir şey değildir” beyitinde ifade etmek istediği yüce şahsiyet bu asırda Efendi Hazretleri’nden başkası değildir. Aman itikadımızı muhafaza edelim. Sonra bu iş çorap söküğü gibi gider. Efendi Hazretleri hakkında, onun eski görüşleriyle yeni buyurduklarını birbirine çarptırarak bir çelişki varmış gibi göstermeye çalışmak dolayısıyla da Efendi Hazretleri hakkında bir itikat zâfiyeti tesis etmek isteyenlere kananlar var ya, işte onlar kısa bir zaman sonra diğer meşâyıhın beyanları arasında, daha sonra hadîs-i şerifler arasında, neticede âyet-i kerîmeler arasında çelişki olduğunu uyduran sapık fikirli hocalara da kanmaya başlarlar ve âkıbet dinden imandan çıkarlar.
Benim bu konuda bazı miheklerim yani ayar ölçümü yapan tespitlerim vardır. Şöyle ki bir adamın Ehl-i Sünnet’ten olup olmadığını anlamak için benim tavsiyem o kişiye “Hazreti Muâviye’yi seviyor musun?” diye sormak lazım. Eğer “Sevmiyorum” veya “Ne severim, ne söverim” derse anla ki o kişide teşeyyu‛ yani Şî‛îleşme var.
Farkındaysanız Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Âişe gibi büyükleri ve Ali (Radıyallâhu Anhüm)ün karşı cephesinde yer alan Talha ve Zübeyr (Radıyallâhu Anhümâ) gibi zevâtı sordurmuyorum. Zira onlar aleyhine konuşan kişi şî‛îliğini açığa vurmuş tam Şi‛î demektir. Muâviye (Radıyallâhu Anh) aleyhine konuşanda ise teşeyyu‛ yani Şi‛îleşme temâyülü var demektir.
Ama Yezid aleyhine konuşmak Ehl-i Sünnet’e zıt düşmez. Çünkü o sahabeden değildir. İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)onun hakkında: “Yezid’in yaptığını Frenk gavuru yapmadı” buyurmaktadır. Geçen mektupta bir Yezid adı geçti. Bu zat başka Yezid’dir, çünkü o Ömer (Radıyallâhu Anh)ın kardeşi Yezid ibni Hattâb (Radıyallâhu Anh)dır. Sahâbe arasında Yezid isminde başka zatlar da vardır. Bilmeyenler her sakallıyı babası sanır.
Aslında isim olarak Yezid adı kötü bir isim değildir, fakat Hazreti Hüseyin Efendimiz’in şehâdetine sebep olan sonraki Yezid’in uğursuzluğu nedeniyle kimse çocuğuna Yezid adı takmamaktadır. Evvelce bu ismi takanlar vardı. Nitekim âriflerin sultanının künyesi Ebû Yezid el-Bestâmî’dir. Tâbiin ve sonrasında da bu isim kullanılmıştır.
Ne var ki bir adamın uğursuzluğu ismi de lekelemiştir. Dolyısıyla geçen derste zikredilen râviler arasındaki Yezid başka Yezid’dir yani sizin bildiğiniz “Eraeytellezî” değildir.
İkinci ölçü ayarıma gelince; bir adama istiğâseyi sorarsanız da o kişi “Şirktir” derse bunda da vehhâbileşme temâyülü var demektir. Bakın tevessülü sordurmuyorum. Çünkü yüzü suyu hürmetine yani “Yâ Rabbi! Peygamberinin bahşı hakkı için Senden istiyorum” diyerek dua etmek Ehl-i Sünnet’in cumhûru nezdinde meşrûdur. Her insan böyle dua etmek zorunda değildir ama ederse aracı vasıtasıyla dua ettiği için kabul görme ihtimali daha kuvvetli olur. Ayrıca bu sünnette de mevcuttur. Nitekim Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):

«بِحَقِّ نَبِيِّكَ وَالْأَنْبِيَاءِ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِي»

“Peygamberinin ve benden önceki enbiyânın hakkı için…”diye dua etmiştir. (Taberânî, el-Mu‛cemu’l-Kebîr, no:871, 24/351)
Onun için bunu inkar eden kişi Ehl-i Sünnet’e muhalif düşer. Nitekim evvelce bir arkadaş bana Nurettin Yıldız Hoca’yı çok methetmiş, arkasında hatimle namaz kıldığını ifade etmişti. Ben de ona, onun tevessülü reddettiğini duyduğumu söylemiştim. O: “Olmaz öyle şey, o çok takva sahibi biri” deyince “Denemesi bedava, git ona ‘Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in yüzü suyu hürmetine dua yapmak caiz midir?’ diye sor bakalım” demiştim. Sorup geldiğinde hayal kırıklığına uğrayarak “Hocam senin duyduğun gibiymiş ‘Caiz değil hatta şir diyenler var’ dedi” diye bana anlatmıştı. Onun için benim ölçüm cihazlarım şaşmaz Allâh’ın izniyle.
Tevessüle şirk diyen kimse Ehl-i Sünnet’in cumhûruna ters düşer. Ama o istiğâse ki:

«يَا رَسُولَ اللّٰهِ! خُذْ بِيَدِي أَدْرِكْنِي.»

“YâRasûlellâh! Elimden tut, imdadıma yetiş” şeklinde Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den veya Şâh-ı Nakşibend, Abdülkādir-i Geylânî, Ali Haydar Efendi ve Mahmud Efendi Hazretleri (Kaddesallâhu Esrârahüm)gibi tasarrufları sâbit olan ölü veya diri zevattan direkt kendilerine hitap ederek istemektir. Eğer biri bunu inkar etse ona “Ehl-i Sünnet’ten çıktın” demeyiz ama onda Vehhâbiliğe meyil olduğunu anlamış oluruz. Çünkü Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)bir çölde hayvanı kaçan kişiye bulması için örettiği duada:                

«عِبَادَ اللّٰهِ أَغِيثُوا، عِبَادَ اللّٰهِ اِحْبِسُوا»

“Ey Allâh’ın kulları! Yardım edin. Ey Allâh’ın dostları! Tutun”demesini emretmiştir. (Ebû Ya‛lâ, el-Müsned, no:5269, 9/177; Taberânî, el-Mu‛cemü’l-Kebîr, no:10518, 10/217)
İmâm-ı Nevevî (Radıyallâhu Anh) gibi Şâfi‛î mezhebinin en büyük âlimlerinden olan allâme bir zat “Ben bu hadîs-i şerifle amel ettim, kafileden birinin hayvanı kaçarken kimsenin duymayacağı şekilde bu duayı okudum. Ortada hayvanın durmasını sağlayacak hiçbir zahiri sebep yokken hayvan yerinde mıhlanmış gibi durdu kaldı” demiştir. (Nevevî, el-Ezkâr, 1/223)
Konumuza dönecek olursak; bir insana istiğâsenin meşrûiyeti sorulsa, o da “Caiz değil” dese o kişi için “Ehl-i Sünnet dışına çıktı” diyemesek de “Vehhâbiliğe meyletti” diyebiliriz.
Sahabe döneminden bu yana milyarlarca Müslüman rabıta yaparken, mürşidlerine gönül diliyle “Tut elimden, beni maksûduma ulaştır” diyerek istiğâsede bulunmaktadır. Bunu inkar da az bir şey değildir. Hele bir de Abdülaziz Bayındır gibi “Rabıta yapanların ve istiğâsede bulunanların hepsi müşriktir” diyenler elbette ki milyarlarca Müslümana hatta evliyâya kafir dedikleri için bu ithamları kendilerine râci olur.
Bahsettiğim üçüncü mihek olan Efendi Hazretlerimiz’e mürid olup olmama testine gelince; ihvanım diyen birine “Efendi Hazretleri evvelce resme izin vermiyordu şimdi veriyor, makamla mevlid ve kaside okunmasına evvelce izin vermezken şimdi veriyor, evvelce radyo ve televizyonlarda vaaz edilmesine müsaade etmezken şimdi ediyor” diye sorarsın. Eğer “Eski sözü mûteber” derse işte o kişinin mürşide itikat ve teslimiyetle alâkası yoktur. Yok eğer “O ne buyuruyorsa doğrudur, biz en son buyurduğuyla amel ederiz” derse işte o kişi kıble döndürüldüğünde hemen Mescid-i Haram’a dönen, içki serbestken yasaklandığında şarap yüklü develeri deviren sahabe gibi sâdıktır. Rabim cümlemize Yüce Mürşidimiz’e karşı tam bir itikat ve teslimiyet nasip eylesin, himmet-i âliyelerini cümlemiz üzerine iki cihanda da sâyeban eylesin. Âmîn!
Efendi Hazretlerimiz’in meleklerle görüşebileceği hususuna birileri itiraz edecek olursa geçen yazımda bu konunun İmâm-ı Ğazâlî (Rahimehullâh)tarafından açıklandığını belirtmiştim. Zaten “Huccetü’l-İslam” ünvanını almış bir zatın beyanını huccet kabul etmeyene diyecek sözüm yok. Ama peygamber olmadıklarına göre evliyâ zümresinden mâdut olan sahabe hazerâtının meleklerle görüştüğüne dâir sahih rivayetler mevcuttur. Onlar hakkında sabit olan her fazilet ümmetin diğer velileri hakkında da elbette geçerlidir.
Nitekim İbnü’l-Esîr (Rahimehullâh)ın “Üsdü’l-ğâbe” isimli mûteber eserindeki nakline göre; sahabeden İmrân ibni Husayn (Radıyallâhu Anh) karın hastalığına yakalanmıştı. Bu sebeple otuz yıl boyunca sırt üstü yatmak zorunda kalmıştı. Ayağa kalkamıyor ve oturamıyordu. Kendisi için hurma dallarından bir yatak yapılmıştı.
Bir defasında Mutarrif ve ‛Alâ (Radıyallâhu Anhümâ) onun ziyaretine gelmişti. Mutarrif (Radıyallâhu Anh) onun bu halini görünce ağlamaya başladı. İmrân (Radıyallâhu Anh): “Niçin ağlıyorsun?” diye sordu. O da: “Seni bu sıkıntılı durumda gördüğüm için” dedi.
İmrân (Radıyallâhu Anh): “Ağlama! Allâh-u Te‛âlâ’ya sevimli gelen, bana da sevgilidir” dedi ve ardından şunu ekledi: “Sana bir şey söyleyeyim; belki Allâh-u Te‛âlâonunla seni faydalandırır. Ancak onu ben ölünceye kadar gizle, kimseye söyleme. Melekler beni ziyaret ediyorlar, onlarla sohbet ve muhabbet ediyorum. Bana selam veriyorlar, selamlarını işitiyorum!”
Bu bahsin sonunda diyeceğim odur ki, Yüce Mürşidim cezaevine teşrif ederek fakir hakkındaki görüşünü beyan etmiş ve bana berat vermiştir. Artık benim demem gereken, Büyük Şeyh Efendi Mustafa İsmet Garîbullâh Hazretleri’nin kendi şeyhi hakkında söylemiş olduğu beyitleri Yüce Mürşidim’e uyarlayarak:
“Benim şeyhim ki Mahmud’dur nişânı,
Cihanda Ğavs-ı Âzam oldu şânı.
Ben andan gayrı bilmem bu cihanı,
Feda kıldım bu vârı, cism-ü cânı.
Feda kıl vârını Hakk’a gidelim
Cemâli bâ kemâle seyredelim” diyebilmemdir.
Rabbim fehvâsınca amele muvaffak eylesin. Âmîn!
 
AVNİ ABİ’YE HAKLARIM HELAL OLSUN
Avni Abi diye bahsettiğimiz Avni Özsalih Abi ben içeri girdiğimden beri bir çok kişi göndererek kendisini Ahmet Sarıhan’ın kandırdığını, yanlış bilgiler verdiğini, kendisinin de ona kanarak bazı konuşmalar yaptığını, onu da bazı meclislerde konuşturduğunu fakat bundan çok pişman olduğunu ve benden helallik istediğini, çıkardığı kitabı toplattığını bana iletti, ben de bu konuda iddianâmenin çıkmasını beklediğimi söyledim.
İddianâme çıkınca, kendisiyle ilgili tehdit bölümünün de çıkarıldığını görünce ben de geçen hafta yazığım mektuptan sonra Mustafa Hoca’ya bunu size bildirmesi yönünde haber gönderdim. Bu haftaki mektupta da bunu kayda geçiriyorum.
Yoğun bakımdan yeni çıkan annemle hastane günlerinde çok ilgilendiği için kendisine teşekkür ediyor, haklarımı helal ediyor ve meclislerine katılanlar da haklarımı helal ediyorum. Kendisini Ehl-i Sünnet konusunda ve Efendi Hazretleri’ne itikat hususunda bir sorunu olmadığı için, benimle ilgili yanlış konuşmalardan da döndüğü için Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den bağışlanma talep eden Ka‛b ibni Züheyr (Radıyallâhu Anh)ın:

«اَلْعُذْرُ عِنْدَ كِرَامِ النَّاسِ مَقْبُولُ.»

“Kerim insanlar nezdinde özür makbuldür”dediğinde Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in kabûlüne hatta hırka-i şerîfini kendisine hediye etmesine mazhariyeti gibi, ben de özür dileyene iltifat etmeyecek kadar leîm biri olmadığımdan başka bir şey yapmam zaten beklenemezdi.
Ayrıca çocukluğumdan beri aramızda belirli bir hukuk da vardır. Ben 11 yaşımda 76-77 senelerinde teravih namazlarından önce Yavuz Sultan Selim Câmii’nde vaaz ediyorken o zaman caminin iki imamı vardı. Biri Arap İmam diye bilinen Ömer Efendi ki Efendi Hazretleri’ni çok severdi. Ziyarete gelirdi, Efendi Hazretleri onu imamlığa geçirirdi. Sonra kaybolduğunu duydum, hâlâ da ölüsünden-dirisinden haber alınamıyor. Rabbim kendisine ğarka-i ğarîk rahmet eylesin. İşte ben onun imamlık sırasında vaaz ediyordum.
Emekli hakim olan hâfız hem de binlerce hadîs-i şerifi ezbere bilen ve o zaman ilim yayma cemiyeti başkanı olan merhum Abdülkavi Beşer gibi niceleri hatta emekli albaylar bile vaazıma geliyordu. Şimdi bile teravihte yarısı dolan câmi o zaman dolup taşıyordu.
İkinci imam ise bir tutam sakallı olmasın rağmen Efendi Hazretleri’ni hiç sevmezdi hatta Yüce Mürşidimiz hakkında “Kara cübbeli papaz” derdi. Ne nasipsiz insanlar var, o hâlâ sağ, geçen sene Çarşamba’da geçen sene gördüm, dolaşıp duruyordu, şimdi ne oldu bilmem.
Beni vaaz ettirmemek için kendi sırası olmadığı halde gelip mihrabın önünde otururdu. Kürsüde konuşana bana, kötü kötü bakarak şevkimi kaçırmaya çalışırdı. Ben de bugün gibi hatırlıyorum, tâ 35 sene evvel:

«اَلْجِهَادُ مَاضٍ إِلٰى يَوْمِ الْقِيَامَةِ.»

“Cihat kıyamet gününe kadar devam edecek”(Taberânî, el-Mu‛cemü’l-Evsat, no:4775, 5/95)hadîs-i şerifini okuyarak ona cevap veriyordum. Tabi vaazıma engel olamıyordu ama şerîki olan Ömer Efendi’ye baskı yapıyordu.
İşte o zamanlar ben ilk olarak Kemal Efendi Hocam’ın tertibiyle Kasımpaşa Câmiî Kebîr’de vaaz ediyordum. Baş imam Orhan Efendi Kıbrıs’a tayin edilince Kemal Efendi müezzinken imamlığa vekalet ediyordu ve o sırada beni orada vaaza başlattı. Bazen bir sohbette 40 kişinin sakal bıraktığı oluyordu.
İşte Avni Abi de o zaman oralarda toplanan çoğu sporcu olan 100’lerce genci toplar, o imamın bana sıkıntı vermemesi için gelir ve sohbet çıkışı beni uğurlardı.
Babası rahmetli Ali Dayı beni çok severdi, Ardeşen eşrâfından olan Ali Dayı çok pehlivan biriydi. 30 senelik namaz kazasını birkaç senede kılmaktan alnı nasır bağlamıştı. Rasul Hocam’la Tütüncüler’den inip hemen onuna yanına giderdik, bize ne yemekler yedirirdi, ne laz börekleri yedirirdi, hapiste yazması bile tatlı oluyor.
Beni görünce “Cübbelim, Cübbelim” diyerek ağlamaya başlardı. 20 ay kaldığım Rize’den gurbette en büyük tesellilerimden biri Ali Dayı idi. Bir tutam sakallı, şalvarlı, cübbeli nur gibi bir adamdı.
Hakimin biri onun evinin önündeki sahilde bir kadınla yüzerken yanına gidip “Buradan çekilin” demiş, hakim “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?!” deyince o da ona “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?!” diyerek bir tokat çakmış, hakim ilçeye gidip sorunca “Aman ona Ali Dayı derler, sakın onunla uğraşma” demişler. O da gelip Ali Dayı’dan özür dilemiş.
79 senesinde bir cuma namazından önce Ardeşen Merkez Câmii’nden vaaz ederken ezanı biraz geçirince oranın eşrafından biri sesli sesli mırıldanmaya başladı. Oranın solcuları çok kuvvetliydi. Ben de Allâh’ın izniyle Ali Dayı nasıl olsa müdahele eder diye konuşuyordum. Tam o sırada Ali Dayı üst mahfilden “Kes” diye adama öyle bir bağırdı ki akşama kadar konuşsam ses çıkaramayacak hale geldi.
İşte Avni Abi’nin babası böyle mübarek zikir ve teheccüt ehli idi. Komşusuna sesli müzik çalmaması için tenbih ederken korkudan kapıyı açamayan hâin tahta kapının arkasından onu kurşunlayarak şehit etti.
Rabbim ona rahmet eylesin, kabrini nur eylesin, derecesini âlî eylesin. Bize yaptığı ikram ve muhafazalar sebebiyle de kendisini hayırla mükâfatlandırsın. Âmîn!
Onun için Avni Abi’nin de, benim de bu hukuku gözeterek hareket etmemiz lazımdı. Allâh şahit ben bugüne kadar kendisi aleyhinde hiçbir şey konuşmadım. Ondan da bundan sonra böyle davranmasını bekleyeceğim.


TARAFIMA GÖNDERDİĞİNİZ BAZI MEKTUPLAR
Allâh-u Te‛âlâhepinizden razı olsun. Mahmut Esat Tozal isimli kardeşim bana bu davadan taviz vermeyeceğimi müjdeleyen şöyle bir rüyasını nakletmiş:
“Değerli hocam inşâallâh âfiyettesinizdir. Sizi fazla meşgul etmemek için hemen konuya giriyorum. Bu sabah bir rüya gördüm. Kalkınca hemen yorumunu kendim yaptım. Hocam rüya şöyle:
Siz hapishaneden tahliye olmuşsunuz ve sizi hemen büyük bir camiye götürüyorlar. Ben de bu camiye tevâfuken namaz kılmak için geliyorum. Caminin hocası sizi hemen kürsüye çıkarıyor. Cami hınca hınç dolu, cemaatte hiç ses yok, imam da cemaat de sizin ne konuşacağınızı merak ediyor. Ben de çok merak ediyorum.
Herkes dikkatlice size bakıyor. Siz her zamanki üslûbunuzla sohbete başlıyorsunuz. Şeker hastalığından ve hapishanedeki olumsuz şartlardan olsa gerek, ne sağa dönebiliyorsunuz ne de sola. Sanki vücudunuz tutulmuş vaziyette sohbete ağır ağır başlıyorsunuz. Sanırım ağzınızdaki yaralardan olsa gerek, yavaş yavaş ve yüksek olmayan bir ses tonuyla konuşuyorsunuz. Sohbetin konusu reddiyeler! Ben de bu durumu görünce hapishanenin sizi değiştirmediği için çok şükrediyorum. Hocam tam burada uyandım, güneş daha tam doğmamıştı.
Kalkınca bu rüyanın yorumunu içimden hemen şöyle yaptım: Hocamız hapishaneden çıkıyor, ne evine gidiyor, ne de hastaneye kontrollere. İlk önce büyük bir camiye gidiyor ve elhamdülillah reddiyelere devam ediyor. Bu durum, reddiyelerin çıkınca da tam gaz devam edeceğine işarettir diyorum kendi kendime ve çok seviniyorum. Hocam Rabbim sizi âcilen tekrar bizlere kavuştursun inşâallâh. Âmîn!”
Bir hanım kızımızın naklettiği:
“Hocam siz ve Dâvud (Aleyhisselâm)benim odamda namaz kıldınız rüyamda. Tabi sizin yanınızda birçok cübbeli kişi vardı” şeklindeki rüya da, bana size geçende naklettiğim üzere Dâvud (Aleyhisselâm)ın evvelce âsîlerin affını istemediği, daha sonra başına gelen hâdise üzerine bütün günahkârların mağfiretini talep ettiği hususunu ihtar etti. Rabbim hepimizi mağfiret buyursun. Âmîn!
Henüz 18 yaşındaki İsmail Orhan isimli kardeşim başına gelen bir hâdiseyi şöyle nakletmiş:
“Hocam başımıza gelen manevi sırları anlatmamızı istemiştiniz. Bu olay şöylecedir: Cumartesi sabahı mest giyinmek için abdest aldım. Babam: ‘Dışarıda minibüsü bekle, kaçırmayalım’ dedi. Dışarı giderken Kur’ân’ı gördüm. Ben de açıp Cübbeli Hoca’nın durumuna bakayım dedim. Rüzgar çok hızlı esiyordu. Tam açmadan rüzgar çok hızlı esti sendeledim. Önüme bir sayfa açıldı. Bir de baktım sayfa 352, Nûr Sûresi’nin 11-20. âyetler.
Hocam siz ne mübarek insanmışsınız ki Allâh’ın âyetleri sanki size yazılmış gibi düzenlenmiş ve bu rüzgar bana o sayfayı göstermiş. O sayfada ne yazdığını açıklamaya gerek yok, siz daha iyi bilirsiniz.”
Bu konu izaha muhtaç değildir. Zaten bu hususta yani başıma gelen iftiranın Âişe (Radıyallâhu Anhâ)annemize atılana çok benzediği hakkında sizden birçok rüya ve yorum gelmektedir.
Sultangazi’den yazan bir hanım kardeşim bu fakirin beraatı hakkında gördüğü rüyasını şöyle ifade etmiş:
“Hocam siz, Efendi Hazretleri, Hazreti Selman ve bir sahabe ile beraber bizim evde oturuyordunuz. Eşim ve ben arkadan size bakıyorduk. Ama orası mahkeme idi. Efendi Hazretleri’ne baktığımda Arapça konuşuyordu. Çok açık ve fasih bir lisan ile Hazreti Selman efendimizle konuştuğunu duydum. Bu mahkemede sizin beraatinizi vermişlerdi. Çok sevindim ve hemen kendimi dışarı attım. Çok sevdiğim birisini gördüm. Müjde Cübbeli Ahmet Hoca beraat edecek dedim. Rüyamdaki sevincimi anlatamam. Bir de baktım ki benim evimdeyim, onlara yemek hazırlamak için mutfağa gittim. İki kap yemeğim vardı. Onlara yemek hazırlarken uyandım.”
Rabbim bu kardeşimin mektubundaki müjdeyi en yakın zamanda tahkik eylesin. Âmîn!
Üsküdar’dan yazan Ahmed Çur isimli ihvan kardeşim Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem), Şâh-ı Nakşıbend (Kuddise Sirruhû)ve Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû)ile ilgili şu müjdeci rüyayı nakletmiş:
“Canım hocam gördüğüm bir rüyayı size anlatmak istiyorum. Hayrolsun inşâallâh. Hocam rüyamda bir yerde mübarek zatlar ve üç tane kürsü vardı ama kürsüler üst üsteydi. Siz vaaz etmeye geldiniz ve alttaki kürsüye geçtiniz ama oradaki mübarek zatlar sizi oraya geçirmediler ve ‘Senin yerin en üst kat oldu’ dediler. Bunun üzerine siz de en üste çıktınız. Ben de çok sevinerek uyandım.
Hocam rabıta yaparken Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’ne diyorum ki ‘Efendim, hocamızı çok özlüyorum.’ O da: ‘Üzülme Ahmedim, hocan çıkacak, sen dua et’ diyor. Bu fakirin adı da Ahmed hocam. Hocam rabıtanın devamında Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)Efendimiz ve Efendi Hazretleri de bana aynı şeyleri söylediler. Elhamdülillah hocam.”
Rabbim en yakın zamanda bu müjdeleri tahkîk eylesin. Âmîn!
Hizmet ehlinden bir kardeşim yazdığı şu hakikatlerle beni taltif ve tebşir etmiştir:
İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû): “Elem ve sıkıntı muhabbetin gereklerindendir. Dervişliği seçene elem ve gam mutlaka lazımdır” buyuruyor.
Ne kahr-ı dest-i âdâdan
Ne lütfu âşinâdan bil.
Umûrun Hakk’a tefvîz et,
Cenâb-ı Kibriyâ’dan bil.
Yani ‘Ne kötülüğü düşman elinden, ne de iyiliği dostlardan bil. İşlerini Allâh-u Te‛âlâ’ya ısmarla, her şeyi Yüce Mevlâ’dan bil.’
Hocam inanıyorum ki sen Râbiatü’l-Adeviyye (Kuddise Sirruhâ)nın dediği gibi:
‘Sen tatlı ol da, bütün hayat zehir olsun.
Sen razı ol da bütün insanlar öfkeyle dolsun.
Benim aran yeter ki iyi olsun seninle,
İsterse har
âb olsun sonra bütün âlemle.
Gerisi hep boştur, olursa benimle senin dostluğun,
Toprağın üstündeki her şey, toprak olacaktır bir gün’
diyorsun, çünkü sen:
‘Hakk’ı dost edinene düşman olsa da bütün dünya, O dost için düşmanlarının ne önemi var?!’ diyordun.
Hocam! Hastalıkların tedavisinde çekilen ultrason, film, emar vs. nasıl ki maddi rahatsızlıkları ve arızaları ortaya koyuyor, sağlam ve çürük uzuvları belli ediyorsa aynı şekilde başa gelen elem ve sıkıntılar, musibet ve belalar da bir takım kişilerin ve toplulukların kişilik film ve emarlarının çekilmesine sebep oluyor. Gerçek dost-düşman, yüze gülen, ferah zamanın iyi gün dostları ve sevgilileriyle, felaket zamanında dostunu unutan kimseler asıl böyle zamanda ortaya çıkıyor. Çünkü gerçek dost ve muhib, kendini unutur ama sevdiğini unutmaz. Hele sevdiği sıkıntıdaysa o asla rahat edemez.
Hocam! En samimi ve kalbi duygularımla itiraf ve ifade ediyorum ki; siz Efendi Hazretlerimiz (Kuddise Sirruhû)nun ve milletimizin sevgisini kazanmış birisiniz. Efendi Hazretlerimiz’in teveccühleri sebebiyle, sohbetlerinizin bereketiyle nice itikadı bozuklar itikadını düzeltmiş, nice fâsıklar fıskından vazgeçmiş nice namazsızlar namaz gibi âmâl-i sâlihaya ve seyr-i sülük yoluna girmişlerdir. Yokluğunuzun dakikaları bile Türkiye ve dünya Müslümanları için telafisi zor noksanlıklara sebep olmaktadır.
Nereden gönderdiği zarfın üzerinde yazılı olmayan bir hanım kardeşim şöyle ilginç bir rüya yazmış:
“Sabahleyin rabıta yaparken aklıma siz geldiniz, sizin için de dua ediyordum. Allâh’ım hocam bizi sevindirdi, Rabbim sen de hocamı mükâfatlandır derken birden sizi gördüm. Büyük bir kazan içinde ağzına kadar zeytinyağı doluydu. Sizin üzerinizde beyaz cübbe ve beyaz takke vardı. Kollarınızı yarıya kadar çektiniz ve ellerinizi içine soktunuz. Ben de Alh’ım hocamızın mükâfâtı büyük olsun dedim. O sırada tebessümle ellerinizi çektiniz ve içinden büyük bir tac çıktı. Tacın üzerinde büyük bir zümrüt taşı vardı.
Sonra altın bir âsâgördüm, onun da başında zümrüt vardı. Sonra bakarak hafif bir tebessüm ettiniz. Herhalde bu bana himmetinizdi hocam. O sırada bana Süleyman (Aleyhisselâm)ın mühürlü yüzüğünü verdiler, kız kardeşime de bir bilezik verdiler. Ardından siz altın bir heykel oldunuz ve büyük bir melek gelip sizi kanadının içine alarak gökyüzüne çıkarıp bir nur bulutunun üzerine bıraktı. Sizin bulutun üzerinden bize bakıp dua ettiğinizi gördüm. Sizin ne kadar büyük bir veli ve Allâh dostu olduğunuzu anladım. Allâh’ım sizi daha büyük makamlara ulaştırsın. Âmîn!”
İnşâallâh Rabbim bizi bu rüyada görüldüğü gibi sâlihlere katsın ve her dâim ümmeti düşünen dostlarından eylesin. Rahmetli Hurşid Efendi “Ben cehennemde de olsam yine de sizi unutmayacağım, dua edeceğim” derdi. Çünkü o gerçek bir âşıktı. “Birbirimizi mahşerde bırakmak yok, arayıp bulmadan cennete gitmek yok” derdi.
İşte gerçek sâlik böyle olmalıdır, aksi takdirde Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)gibi “Ümmetî! Ümmetî!” diyenlerden değil de “Nefsî! Nefsî!” diyenlerden olur. Rabbim bize nefsimizi unutturacak kadar ümmetin derdine düşmeyi müyesser eylesin. Âmîn!
Geçende bir hanım kardeşim Edirnekapı şehitlikte ziyaretler yaparken Hurşid Efendi’nin kabrini bulduğunu, onun yanında da bana dua ettiğini yazmış. O, benim âhiretliğim olduğu için çok sevindim. Siz de Ali Haydar Efendi Babam’ı ziyarete giderseniz imkanınız olursa Hurşid Efendi’yi de ziyaret edin. Onun mübarek kabri Ali Haydar Efendi Babamız’ın kabr-i şerîfinin kıble tarafındadır yani benim mezarımın ilerisindedir ve taşı yeşil renge boyalıdır. Aslında o, benimle aynı mezarda yatmak istemişti ama sonra bana Efendi Hazretleri’ne yakın bir mezar verilince iş değişti.
Ömer Faruk Pala isimli kardeşimin şu mektubu da beni çok duygulandırdı. Mektuplarınızdan dolayı hepinize çok teşekkür ederim. Bu mektuba benzer nitelikte bana canını verecek derecede sevgi ifade eden yüzlerce mektup var. Rabbim hayırlı muratlarınızı ihsân eylesin. Âmîn! Bu kardeşimiz de mektubunda şöyle diyor:
“Hocam sen bize bilmediğimiz o kadar şey öğrettin ki bunları yazarak sayamayız. Sen bize öyle bir ilham verdin ki bunları yaşayarak daha iyi anlıyoruz. Kusura bakma hocam ben hayatımda hiçbir kıza veya kadına âşık olmadım ama Mahmut Ustaosmanoğlu (Kuddise Sirruhû)ve onun manevi oğlu Ahmet Mahmut Ünlü yani size öyle bir âşık oldum ki mektubu yazarken ellerim titriyor, kalemler dökülüyor hocam. Ne olur mâzur gör hocam.
Ben sizin dizinizde büyüdüm. Ünalan sohbetlerinizde çok küçüktüm, herkes namaz kılarken beni sizin kürsünüze koyarlar, oradan hep birlikte secde eden insanlara bakar ve secde edilen Zât’ı merak ederdim. Bana secde edileni tanıttın hocam. Sodanı açarlardı kürsünün dibinde, ‘Ne acayip acı içiyor tatlı konuşuyor’ der şaşardım.
Benim sünnetime Efendi Hazretleri geldiğinde, hocam sen de vardın. İlk defa rüyalarım, çocukluk hayallerim o zaman gerçek olmuştu. Efendi Hazretleri’nin kucağına başımı koyduğumda kendimi semalarda hissettim. Hiç unutamıyorum o zamanı, yemekten sonra puding ikram ettik. Âlemlerin Efendisi (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in vârisi Efendi Hazretleri: ‘Ne bu?’ buyurunca babam: ‘Puding’ dedi. Efendi Hazretleri de: ‘104 kitapta böyle bir şey duymadım’ buyurdular.
Hocam senin sâyende kapının önündeki bu kıtmirin de artık bir görevi var. Şöyle ki sen bize Erba‛în-i İdrîsiyye’yi öğretmeye başlamıştın. Ben de sen öğrettikçe ezberlemeye başladım. Arapçam iyidir hocam, Mısır’da bir buçuk yıl kaldım, orada milli görüş binasına gelmiştiniz.
Ben Erba‛în-i İdrîsiyye’nin hepsini ezberledim. Annem de kapıdaki hocalarımızdandır. Kendisi bir gün tarikat dersini yaparken Efendi Hazretlerimiz zuhuratta ‘Erba‛în-i İdrîsiyye bırakılmasın, sıkıntılarınızdan feraha çıkarsınız’ buyurmuşlar. Ben her gün sizin için okuyorum hocam.
Bir de 12 imam sohbetinizde Hasan (Radıyallâhu Anh) Efendimiz’e, Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)Efendimiz’in öğrettiği duayı da okuyorum. Bu duanın gücü o kadar büyük ki bugün okuduğumda mahkeme tarihinin çok yakın olduğunu görür gibi oldum. Siz okuyorsunuzdur hocam ama sanki bu dua sizi oradan çıkaracak gibi geliyor bana.
Neyse hocam ben senin koğuş arkadaşın, cennet yolculuğunda yoldaşın olamam. Vefat eden Mahmud Sabri abi kadar şanslı olamam. Sana dokunacak, yakınında olup bastonunu taşıyacak makamlara erişemem belki ama ‘Bütün müminler kardeştir’ âyet-i kerîmesine göre ben de senin kardeşinsem, Mevlam (Celle Celâlühû) Kendi katında beni sana kardeş olarak yazdıysa, Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)aşkı da yakıyorsa seni, kıtmir olarak hatırla beni. Bana o yeter. Duanı da Suriye’deki kardeşlerime yap, onların gerçek Allâh dostlarının dualarına ihtiyacı var.
O değerli vaktini almadığımı bilsem, ansiklopediler yanında sadece önsöz kalacak derecede içimdeki aşkımı yazarım sana hocam ama ne var ki senin bir değil binlerce derdin var. Bunlar senin derdin değil aslında ama yine de sen varsın ilgili makamda. Çünkü yok senin gibi başka bir hoca!”

BAZI ÖNEMLİ TEBLİĞLERİM
1)Geçen hafta açıklanan iddianâmede hakkımda talep edilen hapis cezasından dolayı özellikle bazı yaşlı hanım annelerim benim 45 yıl hapis cezası aldığımı sanarak çok üzülmüşler, hatta bazıları şeker ve tansiyon yüksekliği nedeniyle ağır hasta olmuşlar. Üzülmesinler, çünkü bu sadece bir taleptir. Nicelerine 200-300 sene ceza istenmiş ama onlar berat etmişlerdir.
Er geç hak yerini bulur. Tabi ki adam öldürenlere bile daha az ceza istenirken, tecavüzcüler bile tutuksuz yargılanırken, suç örgütü denilenler serbest bırakılırken bizim tutuklanmamız ve “Cinsel saldırı” dahil her türlü alçaltıcı itham ve isnatları ile karşılaşmamız her hür vicdan sahibini rahatsız etmiştir. Hatta Aziz Başkan’la Pazar günleri telefona çıktığımızda bana “Hoca ben senin neden tutuklandığını anlamamıştım ama demek sen o yana bu yana saldırmayasın diye tutuklanmışsın” diyerek latîfe yapmış ve bunu duyanlar da kahkahaya boğulmuşlardır.
Açıklanan iddianâme üzerine Akit Gazetesi’nde bir yazı yayınlayan Faruk Köse kardeşime teşekkür ederim. Kendisi 8 nisan 2012 tarihli köşe yazısında: “ ‘Adalet’ kavramının anlamını yitirmesi, bir toplum ve ülke için en büyük kayıplardandır. Bireylerin ve toplumsal kümelerin kendilerine âdil davranılmadığını, ‘Hukuk’ denen şeyin bir tahakküm makenizması halini aldığını, adaletin dağıtımında kişiye ve kanuna göre ayrımcılık yapıldığını düşünmesine yol açan unsurlar ayıklanmalıdır. Adalet yoksa, hiçbir ara unsur olmadan, doğrudan doğruya zulüm var demektir” diye söze başladıktan sonra “Çocukluğundan beri İslam ilimleri tahsil eden, ‘Nefis terbiyesini’ esas alan bir tarikatın süzgecinden geçen, işlediği fiillerin âhiretteki karşılığını çok iyi bilen, sürekli göz önünde ve popüler olan, bu sebeple bu suçları işlemesi muhal görünen, isnat edilen suçlar hakkında bir ispat veya şâhit de bulunmayan, mevcut haliyle sadece iddia ve iftira kabilinden suçlamalara mâruz kalan Cübbeli Hoca” demek sûretiyle bu fakiri isnad edilen suçlardan tenzih etmiştir. Yazının tamamını “Cübbeliahmethoca.tv”den okuyabilirsiniz.
Yine 8 nisan 2012 tarihli Yeni Şafak Gazetesi’nde; “45 Yıl Ceza Hangi Suçun Karşılığı” manşeti ile başlanan haberde devamla “Kamuoyunda Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü hakkında, savcının talep ettiği 45 yıl hapis cezası fazla bulundu. Halen Metris Cezaevi’nde tutuklu bulunan Ünlü hakkında ‘Örgüte yardım etmek, 2 kez insan ticareti yapmak, cinsel saldırı ve hürriyetten yoksun bırakmak’ suçlarından iddianâme hazırlayan savcılığın, hiç kimse şikayetçi olmamasına rağmen 45 yıla kadar hapis cezası istemesi dikkat çekti. Şikayet olmamasına karşın insan ticareti, cinsel saldırı ve hürriyetten yoksun bırakmak gibi ağır ithamlarda bulunulması da soru işaretlerine neden oldu” denilmek sûreti ile kamuoyunun tümünde hâsıl olan düşünce dile getirilmiştir.
2)Bu mübarek cuma gecesi, imsağa yarım saat kala önce Suriye’deki Ehl-i Sünnet’in halâsı, sonra benim tahliye ve beraatım için duaları ihmal etmeyin. Geçen haberlerde bir Suriyeli’nin Beşşar’ın adını teleffuza zorlandığı, bunu söylemeyip “Allâh” deyince üzerine benzin dökülerek yakıldığı yetmemiş gibi yanarken boğazının kesildiği gösterildi. Dayanılacak hal yok, çok dua edelim.       
ZİYARETİME GELEN BAZI ZEVÂT
1)Efendi Hazretlerimiz’in kardeşi İsmail Hoca Efendi baba dostumdur, babaannemin çok yemeğini yemiştir, kendisi hastalığına rağmen ziyaretime gelince çok duygulandım, eski günleri yâd ettik. Kendisi büyük bir âlimdir, maalesef cemaatimiz onun ilminden hakkıyla istifade edememiştir. Hastalığının şifası için Efendi Hazretleri aşkına ona çok dua etmenizi istirham ederim. Rabbim kendisine âcil şifalar ve taze hayatlar bahşeylesin. Âmîn!
2)Kocatepe Câmii imamı ve radyomuzda hadis derslerini dinlediğimiz Ali Ulvi Uzunlar Hocamız da geldi görüştük, hasret giderdik. Bana “Hoca Efendi! Merak etme hizmetlerin devam ediyor, gelirken radyoda sohbet ediyordun, işte sadaka-i câriye bu, seni susturamazlar. Bu ne oyun! Oyun içinde oyun oynadılar sana ama mahzun olma” diyerek beni teselli etti. Ben de ona çıkışta medresesini ve talebeleri ziyaret sözü verdim.
3)Bu hafta onlarca kişi ziyaretime geldiyse de en önemlisi çocukluğumdan beri beni himaye eden, 30 sene evvel çok pahalı ve nâdide bir eser olan “Konevî Tefsîri”ni sahaflardan almama yardım eden çok saygı duyduğum Yücel Âbim oldu. Rabbim kendisine ve beni çok seven oğullarına dâreyn saadeti ihsan eylesin. Âmîn! Yanında cenaze imamlarından olan ve benim 350 kadar vaazımı kasetten ezberleyip beni taklit ederek sohbet veren oğlu Ahmet Hoca da vardı.
4)Efendi Hazretleri’nin “İsmailağa’yı bırakma” buyurarak kendisini oraların bekçisi yaptığı Kerim Efendi, Efendi Hazretleri’nin berberi Ferhat Efendi, Sultangazi’den gelen Hasan Hüseyin Hoca ve İsmail Hoca ile gelen Mücahid Hoca 100 hatim, birçok 41 Yâsîn ve milyonlarca salevât hediye getirdiler.
Fesbuk işleriyle uğraşan Selçuk Efendi, cenaze imamlarından Bilal Efendi de samimi ağlayışlarıyla beni de tesir altında bıraktılar. İsimlerini anamadığım daha nicelerine ve izin almaya uğraşıp alamayan nice gönüldaşlarıma ve dualarını esirgemeyen kız-erkek tüm talebe-i ulûma ve siz kıymetli cemaatime çok teşekkür eder, hayırlı dualarımı iletir, hepinize bu mübarek gece özel dualar yapmayı taahhüt ederim. Rabbim cümlemizin mu‛îni olsun, elimizden tutsun. Âmîn!

islam