Yeni

Cübbeli Ahmet Hoca 12. Mektup


اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ كَمَا يَلِيقُ بِعَظِيمِ جَنَابِهِ، وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا يَلِيقُ بِجَلِيلِ مَقَامِهِ
وَعَلٰى أٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَتَابِعِيهِمْ كَمَا يَلِيقُ بِكَرِيمِ رُتَبِهِمْ

Kıymetli kardeşlerim! Bu hafta iddiânâmem açıklandı ve özel yetkili 16. ağır ceza mahkemesi tarafından kabul edildi, iddialar gerçekten üzücü ve asıl gayesine hizmet edecek şekilde itibarsızlaştırmaya yönelik. Ama olsun, nasılsa bir mahkeme-i kübrâ var, orada Hâkim-i Mutlak olan Allâh-u Te‛âlâherkes hakkında temyizi olmayan kesin hükmünü verecek. Yine söz dön dolaş Efendi Hazretleri’nin “Âhiret olmasa çatlardım” sözüne varıyor.
Efendi Hazretlerimiz’i çok seven ve Medîne-i Münevvere ziyaretlerinde otele gelip ziyaret eden, Efendi Hazretleri “Biz size gelecektik” deyince de «اَلْقَادِمُ يُزَارُ»“Gelen ziyaret edilir, biz daima buradayız, biz size gelmeliyiz” diye cevap veren büyük âlim, sâlih, mütefekkir ve şair Ali Ulvi Kurucu Hocamız’ın bir beytinde işaret ettiği vechile;
“Hâşâ, bir adalet günü olmazsa ilerde,
İnsan niye katlanmalıdır bir sürü derde?
Vicdan bulur âsûde tesellisini Din’de,
Mes‛ûd ebediyyet bu hayatın ötesinde.”
İnsanın başına bazı iftiralar gelince ancak o zaman Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:
«قَذْفُ الْمُؤْمِنِ كَقَتْلِهِ.»
“Bir mümine iftira atmak onu öldürmek gibidir”hadîs-i şerîfinin manasını daha iyi anlıyor. Bir insan için hele de benim gibi yaratılışı icâbı halim selim mizaçlı, merhametli, topal kedi-köpek görse keyfi kaçan, bir deli görse üzülen, fakir görse yardım etmek isteyen, hasta görse iyileşmesi için ne gerekiyorsa yapmaya çalışan, asla cebbar ve zorba tabiatlı olmayan ve bu vasıftaki kişilerden daima uzak duran kibar ve nazik biri için “Cinsel saldırı”, “İnsan ticareti” ve “Hürriyeti tahdit” gibi ancak imansız, zalim, zorba ve madde perest şerefsiz kişilere isnadı mümkün olan âdî suçlar uydurmak elbette o şahsı bıçaksız kesmekten daha acıtıcı bir muameledir.
Bundan dolayı müfterîler Kur’ân-ı Kerîm’de melun ilan edilmişlerdir. Nitekim Nûr Sûresi’nin:
﴿إِنَّ الَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ الْغَافِلَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ لُعِنُوا فِي الدُّنْيَا وَالْأٰخِرَةِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ +يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ +يَوْمَئِذٍ يُوَفِّيهِمُ اللّٰهُ دِينَهُمُ الْحَقَّ وَيَعْلَمُونَ أَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ الْمُبِينُ +اَلْخَبِيثَاتُ لِلْخَبِيثِينَ وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثَاتِ وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّبِينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَاتِ﴾
“O kimseler ki, (zinadan) korunmuş olan ve (suçlandıkları şeyden) habersiz olan imanlı kadınlara (zina suçu) atmaktadırlar, gerçekten onlar (tevbe etmedikleri sürece) dünyada ve âhirette lanetlenmişlerdir. Pek büyük bir azap da onlar içindir.
Dillerinin, ellerinin ve ayaklarının (konuşturulup), yapmakta bulunmuş oldukları (iftira gibi) şeylere dâir aleyhlerinde şâhitlik edeceği gün! İşte o gün Allâh onlara hak ettikleri cezalarını tastamam verecektir, onlar da bileceklerdir ki gerçekten Allâh, o pek açık olan Hakk’ın ta Kendisidir.
Kötü kadınlar (ve sözler) kötü erkeklere mahsustur, kötü erkekler de kötü kadınlara âittir. Temiz kadınlar da temiz erkeklere mahsustur, temiz erkekler de temiz kadınlara âittir” (Nûr Sûresi:23-25)âyet-i kerîmelerinde Rabbimiz inanan ve fuhuştan berî olan kişilere bu isnatları yapanları iki cihanda da lânetlemiş, onları büyük bir azapla tehdit etmiş, dillerinin, ellerinin ve ayaklarının onların aleyhine şahitlik yapacağını, Allâh-u Te‛âlâ’nın onlara hak ettikleri cezayı mutlaka kıyamet gününde vereceğini beyan etmiş, sonra da Âişe (Radıyallâhu Anhâ) vâlidemizin o şenî iftiradan uzak olduğunu ispat sadedinde “Pisler pislere, temizler temizlere yakışır” buyurarak Âişe (Radıyallâhu Anhâ) annemizin Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in eşi olması hasebiyle temiz olduğunu, kendisinde en ufak bir şüpheli durum söz konusu olsaydı Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e nasip edilmeyeceğini bildirmiştir.
Peki hal böyleyken bugün Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in en büyük vârisi olan Mahmud Efendi Hazretleri gibi tertemiz bir insan, yukarıda isnad edilen suçları işleyen birini yanında tutar mı, hem de otuz beş senedir sürekli arayıp sorar mı?! Son yıllarda bu fakire “Haftada bir mutlaka ziyaretime gel” buyuruyordu, baz defalar haftayı bir-iki gün geçsem “Haftayı geçirdin” buyurarak beni îkaz ediyordu. Bir zaman sonra “Daha sık gel” buyurdu. Hatta tefsirdeki arkadaşlarla bir gün Fatih’teki bir lokantada yemekteyken telefon ederek: “Seni her gün görsem iyi olur” buyurmuştu.
Yüce Mürşidimin âlî nazarı bana altı-yedi yaşlarımda isabet buyurduktan bu yana o himmet hiç üzerimden ayrılmamıştır. Eski Kasımpaşa Tersanesi’nden emekli merhum Mustafa Efendi ki bu zat tarikat derslerini yaparken kendisine isabet eden manevi hallerden dolayı o kadar terlerdi ki dersten sonra seccadeyi sıksan suyu çıkardı, onun bana on beşli yaşlarımda anlattığına göre; bir gece Efendi Hazretleri’nin refakatinde hacdan dönen birini ziyarete gidiyorken Efendi Hazretleri o zaman yedi yaşında olan bu fakire yönelerek “Büyük adam kokusu geliyor” buyurmuş. Efendi Hazretleri’nin bana olan teveccühü o zaman başlamış ve hala devam etmektedir ki elhamdülillâh Metris’i teşrifinden de bu teveccühün devamı yine ortaya çıkmış durumdadır.
Bu işler başıma gelmeden önce evimi teşrif edip defaatle yatağımda istirahat buyurması, bir keresinde uyanırken “Ahmed’e dua edesim geldi. Rabbim onun tozuna dokundurmasın” diye dua buyurması ve “Sana zarar veremeyecekler” diye tebşir buyurması hep bu teveccühün eserlerindendir.
Marifet Derneği’nin, Efendi Hazretleri’nin Metris’i teşriflerinden sonra yayınladıkları yazıda naklettikleri vechile; Efendi Hazretleri’nin bu fakire “Benim yakınlarımda kendine mezar bul, orada bana tefsir okursun” buyurması ve bu kelamdan kısa bir zaman sonra Hüseyin Akbay Âbim’in ihdâsı ile Efendi Hazretlerim’in civarında bir mezar bulabilmem, Efendi Hazretleri’nin teveccühlerinin Berzah âleminde bile bu fakiri inşâallâh bırakmayacağının delilidir.
Not: Marifet Derneği’nin internetteki bu kaydını tabi göremediğim için radyodan dinlediğimde çok duygulandım, hatta zor ağlayan biri olduğum halde ağladım. Çok hisli hazırlanmış. Rabbim emeği geçenlerden, özellikle bütün bu hizmetlerin müsebbibi olan Muhammed Keskin Hoca Efendi’den razı olsun.
Hâsılı Efendi Hazretlerim’in bu fakiri himaye eden himmetlerinden hangisi anlatayım?! Bu konuda yüzlerce misal yaşamışımdır.
Hatta bu müfterilerin yaptıklarından darlandığım bir gece Efendi Hazretleri’ne gidip “Efendim! Korkarım bunlar benim hakkımda öyle şeyler uydururlar ki sizi de üzerler ve hatta benim aleyhime konuşmanızı isteyebilirler” dediğimde, Efendi Hazretleri bana “Söz veriyorum sana, beni senin aleyhine konuşturamayacaklar” buyurmuş, ben tekrar “Efendim sizi üzmelerine dayanamam, isterseniz ben hizmetinizden ayrılayım, bunlar da rahat etsinler” deyince mübarek parmağını mübarek ağzına götürerek “İşine devam et, söz veriyorum sana, ölünceye kadar beni senin aleyhine konuşturamayacaklar” buyurmuştur.
Hadi bunlar bir yana Efendi Hazretleri gibi temizler temizi bir zatın, çeyrek asrı geçen zaman bunca zaman kendi adına yazılan “Ruhu’l-Furkan Tefsiri”ne hizmeti bu kadar pis işler yaptığı iddia edilen bir adama tevdî etmiş olması nasıl izah edilecektir?!
Evet ben de sütten çıkmış ak kaşık değilim ama Rabbimin lutfüyla büluğa erdiğim günden bugüne kadar bu fakir kebâir günahlardan bir şey işlememiştir. Efendi Hazretlerim’in de bu hususta “Ahmed haram iş yapmaz” şeklinde şahitliği vardır. Hatta bir gün kendi halimden şikayetle “Efendim! Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
     «إِنَّ اللّٰهَ لَيُؤَيِّدُ هٰذَا الدِّينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ.»
‘Şüphesiz Allâh bu dini kötü bir adamla da destekler’(Buhârî, Meğâzî:36, no:3967, 4/1540)buyuruyor. Cüneyd-i Bağdâdî (Kuddise Sirruhû):
     «فَهَا أَنَا ذٰلِكَ الرَّجُلُ الْفَاجِرُ.»
‘İşte o kötü adam benim’ (İsmâ‛îl Hakkî el-Bursevî, Rûhu’l-beyân, 1/135)derdi. Tabi o bunu tevazu için söylerdi ama ben gerçekten söylüyorum, benim sohbetlerimle bu kadar insan yola gelmiş olabilir ama ben kötü adamım” deyince, “Kendine fâcir (kötü adam) deme, ben senin yaptıklarında yanlış görmüyorum” buyurmuştur.
Şunu gerçekten itiraf edeyim ki ben Efendi Hazretleri’ne lâyık biri değilim. O Yüce Ğavs’ın bunca himmetlerine rağmen ben hâlâ yerlerde sürünüyorum ama bu iftiracıların uydurduğu kadar da bozuk biri değilim.
Her halde bundan sonra dersim “Eyvallâh”dan “Estağfirullâh”a geçti ki artık kezzapları tekzip edebiliyorum. Nakledildiğine göre; dervişin birine ilk ders olarak “Başına ne gelirse gelsin ‘Eyvallâh’ diyeceksin” diye talim etmişler, o da şeyhinin verdiği dersi uygulamaya başlamış. Nihayet bir gün çarşıdan geçerken bir hırsızlık vakası yaşanmış, hırsızı ararken de bunu tutmuş karakola götürmüşler. Ne sorsalar “Eyvallâh” diyormuş, “Sen mi çaldın?”, “Eyvallâh”, “Nasıl çaldın?”, “Eyvallâh”, “Neler çaldın?”, “Eyvallâh” deyip durunca komiser tasavvuftan anladığı için yanına gelip kulağına “Senin dersini yukarı aldım, bundan sonra başına ne gelirse ‘Estağfirullâh’ diyeceksin” demiş, derviş de zoru görünce “Estağfirullâh” demeye başlamış da kurtulmuş. Bugüne kadar ben de her şeye “Eyvallâh” deyip durdum ama artık dersimi yukarı aldılar, bundan sonra başkalarının suçlarını üstlenecek değilim.    
İDDİANÂME İLE İLGİLİ BİR TAHLİL
İddianâme denen müfterâyı bir görseniz aklınız durur, tenakuzlar (çelişkiler) ile dolu. Evvela dokuz kadın dediler, sonra yediye indiler, şimdi de ikiye inmişler, o ikiyi de Beylikdüzü’nde bir fuhuş evinde basmışlar, basılan evde yakalanan adamlar ki ben de isimlerini gazetede gördüm, fuhuş serbest diye o adamları serbest bırakmışlar, kadınları da yabancı şubeye almışlar. Hiç benimle alakalı bir konu yokken kırk gün bekletmişler, onlar canından bezince kendilerine yapılan telkin ile benim adımı verince ancak memleketlerine gönderilmişler. Onu da bırak “İlk yakalandıklarında telefonları, leptopları ve pasaportları yanlarında olan kişilerin hürriyetleri nasıl tahdit edilmiş olabilir?!” diye düşünülürse bu isnadın mesnetsizliği ortaya çıkar.
Ben ifademde “Yâhu bunlar kimmiş, bir yüzleşsek” deyince “Onlar memleketlerine gönderildi” dediler. İyi o zaman iki aydır bekletiyorsunuz da benim tutuklandığım gün mü gönderiyorsunuz. İnsanların zoraki alınan ifadeleri, kimin nasıl tercümanlık yaptığı da meçhul iken, benim gibi 35 senedir insanların gözü önünde bulunan bir kişiyi böyle bir müptezel suçla itham etmeye yeter mi?! -Teşbihte hata ve doğru kıyas aranmaz- Adamın biri gelip Nasruddin Hoca’ya eşeğini emanet istemiş ya! Hoca tam “Eşek yok” derken eşek bağırmasın mı?! Adam “Yâ hoca yakışıyor mu sana?! Bir de yalan söylüyorsun” deyince, hoca “Sen eşeği mi inanıyorsun, bana mı?!” demiş. Siz de fahişelere mi inanacaksınız, yoksa bana mı?!
“Cinsel saldırı” isnadına gelince, bu suçun en son isnat edileceği kişilerden biri ben olsam gerek. Bir defa tıynetim buna müsait değil. Bu konuda geçmişte 27 sene önce yaşadığım çok açık bir delilim var ama birileri rencide olur diye onu anlatamam, özelde soran olursa anlatırım.
O ifadede kadın “Bir kere zorla götürdüler, sonra bir kere daha gittim” demiş. Hiç insan bir yere zorla gidip orada saldırıya uğradıktan sonra o mekandan ayrılır da sonra tekrar oraya gelir mi?! “Zorla nikah kıydılar” demiş. Zoraki kıyılan nikah sahih olur mu?! “İki günlük nikah” demiş, iki günlük yahut bir yıllık da olsa gün koyularak kıyılan nikah sahih olur mu?! Ömrü Şî‛a’nın meşru saydığı bu tür müta nikahlarının zina olduğunu, haram olduğunu anlatmakla geçen birine tam da uyumlu bir isnat!
Geçen hafta Mustafa Hoca’nın dediği gibi bastonla bile ayakta zor duruyorum, ben öyle biri miyim?! Biliyorsunuz şeker ilk önce cinselliğe vuruyor, benim gibi kalbi, şah damarları dahil ayak damarlarının tamamı tıkalı, ayaklardaki hissi kaybolmuş birinin cinsî manada güçsüz olması kaçınılmaz bir şey. Bundan 17 sene önce ehil bir doktor bana ameliyat olarak o noktadaki damarları değiştirmeleri gerektiğini söyleyince istihare yapmıştım. Kur’ân-ı Kerîm’den sağ sayfanın başı olarak:
﴿مَا تَسْبِقُ مِنْ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ﴾
“Hiçbir ümmet ecelinden öne geçemez, geri de kalamazlar” (Hicr Sûresi:5)âyet-i kerîmesi zuhur edince “Her şeyin eceli var” diyerek ameliyat olmadım. Tabi ki geçen zaman içinde bu durum çok daha kötü bir hal aldıysa da hâlâ da bu konuda ne ameliyat oldum, ne de hiçbir ilaç aldım. Böyle birine yakıştırılan “Cinsel saldırı” iddiası gerçekten gülünç. Bunlar minareyi çaldılar ama hazırladıkları hiçbir yönden uygun düşmeyince minare ortada kaldı.
“İnsan ticareti” meselesinde beni tutuklayan hakime de ifade ettiğim gibi:
«مَنْ بَاعَ حُرًّا فَلَيْسَ مِنَّا»
“Hür birini satan bizden değildir” (Buhârî, Büyu‛:106, no:2114, 2/775)hadîs-i şerîfi mevcutken benim gibi imanlı bir nasıl birilerini birilerine pazarlar. Benim işim mi bitti?! Uyumaya bile vakit bulamıyorum, burada hapiste bile millet nasıl vakit geçirdiğimi soruyor. Oysa ben virdlerim, tarikat derslerim, sizden gelen mektupları okumam, size mektuplar yazmam ve dergi tashihlerimden arta kalan vakitte gece üç saatten fazla uyuyacak zaman bulamıyorum. Hapiste bile durumu bu şekil olan birinin ya dışarıdaki meşguliyetleri nasıl olur. Efendi Hazretleri’nin tefsir hizmeti, kendi kitaplarım, dergiler, sohbetler, televizyon programları, gelen giden ziyaretçilerin dertleri, gecenin ikisinde üçünde bile eve gelen misafirleri ağırlamak, hastalıklarla, doktorlarla iştigal yüzünden yarım saat yürüyüş yapmaya bile vakit bulamayan biri, işi gücü bitmiş bir de pezevenklik mi yapacak?! Biraz kaba mı kaçtı?! Hiç de kaba değil, durum tespiti yapıyorum, yoksa anlayacağınız yok.
Yok efendim “Suç örgütüne destek”miş. Allâh’tan lider falan demediler, neymiş azmettiriciymişim?! Yâhu ben yirmi sene evvel Sultan Mahalle’de vaaz ederken Necat Ergin tâ o zaman sohbete gelirdi, o zaman Anavatan Partisi’nin il teşkilatında idi, her yerde sohbetlerimizi iptal ettiklerinde Sultan Mahalle senelerce bana sahip çıktı. Müftü oranın imamına da sohbetimi iptal etmesini söyleyince İmam Efendi “Erkeksen gel sen iptal et” dediğini bana anlatmıştı.
O zaman bir süre evlerde sohbet veriyordum. Rahmetli Lütfî Âbi’nin evindeki sohbete bu Necat Ergin, Milli Eğitim Bakanı Avni Akyol’u da getirmişti. O zaman Anap çok faizcilik yapıyordu. Ben de âyetlerle, hadislerle bindirdim faiz aleyhine! Çok dayanamadı kalkıp “Hocam! Gerçekten isminiz gibi Ünlü biriymişsiniz” dedi ve çıktı. Yani seçim konuşması yapamadı. Benden adama laf kalır mı?!
Diyeceğim bu kişiyle tanışmamız çok eski, yıllardır görmemiştim. Ziyaretime gelmek istemiş, ben de “Buyursun” dedim. Zaten kendisinin ticaretle uğraştığını biliyorum. Sonra bir gün kayınbiraderler bir ticari konuda ona danışmak istediler, ben de ona telefon edip “Sana bir şey soracaklar, bunlara bir akıl ver” dedim, onlar da gittiler. Savcıya konuyu anlattım, “Kayınbiraderleri çağırın, ifadelerini alın” dedim. Hiç onlara bir şey sormadılar ama beni destekçi yazdılar. Halbuki benim bu kişiden hiçbir konuda talebim olmadı, kendisi de aynı ifadeyi vermiş, çünkü doğrusu bu, başka bir şey mi uyduralım?!
En ilginç olanı ise çete lideri dedikleri kişiyi de, diğer on bir kişiyi de serbest bırakırken beni tutuklamış olmaları. Yine ismi lazım değil bir arkadaşı benim konumumda azmettirici yazdıkları halde onun da serbest oluşu.. gel çık işin içinden.
Yok efendim kadınlara “Seyyid” demişiz. Yâhu Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in torunu manasına gelen bu şerefli kelime fahişeler hakında nasıl kullanılır?! Fahişelere seyyid diyen zaten evlâd-ı fâhişandır. Mustafa Hoca bunun manasını anlatsın size, nasıl anlatsın?! Utanır adam yâhu!
Tutuklanmadan önce Seyyid İbrahim Hazretleri Buhara pilavı pişirmişti, onlar bizim alt katta duruyorlardı, benim de yukarıda misafirlerim vardı, bize de pilav göndermişti. Yok efendim telefonda “Özbek pilavı” geçmiş, bu da kadın demekmiş. “Milleti nasıl bilirsin? Kendim gibi” diye bir tâbir var ya, işte tam da öyle! Demek milletin işi gücü karı-kız ki seyyid desen, pilav yesen hep karı demek oluyor. Kurban desen, zekat desen hep fuhuş parası oluyor.
Oysa benim daha önce Endonezya’da Seyyid Nevfel’e, Urfa’da Seyyid Hadîd’e, Mısır’da Seyyid Ahmed’e yardımlar gönderdiğim sabit. Bu konular ve lafızlar devamlı kullandığım tabirler. Çünkü hayatımız seyyidlerle geçiyor, muhtaçlara yardımlarla geçiyor.
Seyyid İbrahim Hazretleri’nin Aksaray’da kaldığı yerde çok pahalıya kaldığı için bizim Hırka-i Şerif’teki binaya nakli söz konusuydu. Adamı arayıp “Seyyidin evini taşıyın” demişim. Neymiş efendim, kadınlar taşınıyormuş. Hasbünallâhü ve ni‛melvekîl! Necip Fazıl merhumun zindandan oğlu Mehmed’e yazdığı eşsiz şiirinde dediği gibi:
“Bir âlem ki gökler boru içinde,
Akıl olmazların zoru içinde,
Üst üste sorular soru içinde,
Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?!
Buradan insan mı çıkar tabut mu?!”
Yâhu bu düzen en az 15 senedir beni devamlı takip eder, tabi bu takipler benim Külliye’de 100.000’leri toplamaya başladığım ?? yılbaşı gecesindeki sohbetten başladı, o gece Başbakan Çiller, Vali Kozakçıoğlu sabaha kadar uyumadı, çünkü kalabalığın dağılması sabahı buldu. Onlara “Dağılan cemaat Polenezköy’ü basacak” diye bir yalan haber gitmiş, Polenezköy’dekiler de sabaha kadar korkuyla beklemişler, Amerika’dan uçakla noeli Polenezköy’de kutlamaya gelenler yollarda kalmışlar, ertesi gün bazı yayın organları “Mahmud Hocacılar Polenez’i bastı” diye başlık attılar. Halbuki ne alakası var?! İki köprünün yolları, Paşabahçe tarafından sahilin tamamı tıkanmış, Polenez nerede?! O zaman ben bile bilmiyorum.
Ertesi gün yüzbaşı bizi Beykoz’daki askerî binaya çağırdı, artık o günden sonra takipler başladı. Cumhuriyet Gazetesi “Cübbeli Cumhuriyeti” diye başlık attı, daha sonra “Refah’ın oy deposu Beykoz Külliyesi” diye de manşet yaptı, sohbet ettiğim bütün adresleri yazdı. O zaman Yeni Yüzyıl diye bir gazete vardı, hepsi artık beni hedef tahtasına koydu. Diyeceğim Mit’i, Jitem’i bu kadar istihbarat teşkilatı beni bunca zaman dinledi. Mahremim olmayan bir kadınla bir telefon kaydım bile var mı?! Varsa çıkarsınlar.
Efendi Hazretleri ben 15 yaşındayken bir sefere çıkıyordu. Fahri Efendi “Efendim haftalık sohbetlerinizi kim yapsın?” diye Efendi Hazretleri’ne sorunca “Ahmet” buyurdu. “Kadın sohbetlerini de mi?!” diye sorunca “Evet” buyurdu. O zaman Efendi Hazretleri Beşiktaş’ta bir binanın altındaki mescitte kadınlara haftada bir vaaz ediyordu. Daha sakalım çıkmamışken ilk kadın sohbetini orada verdim. Yüzlerce kadın sohbetinde toplanan 100.000’lerce hanımdan bir hanım kardeşimin yüzüne bir kere bakmış değilim, mahremim olmayan bir kadının elini tutmuş değilim, bu kadar fiziki takip yapılmış yıllarca, bakın hakkımda bir resim bile ortaya koyamadılar.
Efendim “Gizlice bir eve girmişim.” Duyan da sakalımı torbaya soktuğumu, spor takıldığımı felan zannedecek. Üzerimdeki cübbeyle, takkeyle girdiğim bir adres nasıl gizli oluyormuş?!
Yok efendim “Hava sıcakmış da ben kafama niye şal atmışım.” Hangi gün, şu gün. Diyorum ki; bir haftada iki kere gece yarısı boynumdaki kemik aşınmasından kaynaklanan dayanılmaz bir ağrı nedeniyle Acıbadem Hastanesi’nin acil servisine kaldırıldım, biri Bakırköy’deki, biri Maslak’taki. Gidin kayıtlara bakın. O arada yirmi gün, bir ay kadar boynuma bitkisel tedaviler yapıldı. Doktor bana “Hava sıcak olsa da bu aralar boynuna yel değdirme, devamlı sargılı gez” demişti.
Yani bana bir şeyler yakıştırmak için başlatılan harekat 28 şubat öncesine dayanıyor. Şimdi duydum, Taraf Gazetesi yazarı Mehmet Baransu yeni çıkardığı kitabında o dönemde bana erkek-erkeğe ilişki isnadı için ne komplolar kurulduğunu ama tutmadığını yazmış, henüz kitap elime geçmedi, geçerse sayfasını da veririm.
Oyunlar bitmedi. Hakkımda ne andıçlar yayınlandı. Konuşmam bile yani konuştuğum bir içerik değil mutlak olarak konuşmam yasaklandı. Camileri bırak düğün salonunda yaptığım konuşmalardan bile yargılandım, zelzele vaazından evvel de kaç kere o günlerde yargılandım ama en azından suçum vaaz etmekti, irticâcı olmamdı.
312. maddedeki ilkler bende yaşandı. O maddeden ilk olarak ben tutuklu yargılandım ve o güne kadar en yüksek cezadan 2 sene 7 ay 3 gün ceza aldım. 13 ay hapis yattım, bunun 7 ayını tecritte geçirdim. Tahliyeme 3 ay kala kanun değişti, yeniden yargılanmam için müracaat ettim, ne bileydim bana tatbik etmeyeceklerini, ellerim kelepçeli vaziyette 16 saatte Bandırma’dan geldim döndüm boşuna, herkese uygulanan değişiklik bana uygulanmadı.
O süreçte evim basıldı, el yazma Mushaf’larıma el kondu, iki tane hediye Afgan seccadesinden kaçakçılıkla cezalandım, Emniyet raporuyla ateşlemediği sabit olan 150 yıllık tüfek yüzünden ateşli silah maddesinden 4 ay hapis cezası aldım, hâkim mürûr-u zamana uğramasın diye bir gün kala kalkıp adlî tıbba gitti, cezayı onadı, tam o sırada Avrupa Birliği’ne uyum yasaları çerçevesinde o madde tekrar bekletilirken mürûr-u zamana uğradı da hapis yatmaktan zor kurtuldum.
Akşam Gazetesi’nin yazısı yüzünden şeker hastalığım sahte sayılarak tekrar Gümüşsuyu Askerî Hastanesi’ne alındım, sakalım kesildi, bir hafta tutuldum fakat hastalığım sabit olunca tekrar bırakıldım. Oradan çıkarken el yazma kitaplarım yüzünden beni mali şube aldı, üç gün de o tuttu. Yerlerde yuvarlandım, neler de neler… Vakfım kapatıldı, Külliyeme el kondu, hâlâ da geri verilmedi.
Şimdi ise bu kadar yüz kızartıcı ama benim değil iftiracıların yüzünü karartacak suçlarla itham edilmem beni hepsinden fazla müteessir etti. Hele bir de geçende ziyaretime gelen bir hoca efendi bana “Hoca Efendi! Bizim şalvarlı, cübbeli bir talebemiz kahvenin önünden geçerken bazıları ‘Hey hoca! Bize de karı ayarlasana’ diye bağırınca o talebe ağlamaya başlamış ve oradan uzaklaşmış” diye anlatınca “Yâ Rabbi! Buna sebep olanları kahreyle, mahveyle, helâk eyle, ocaklarını batır, kazdıkları kuyulara düşür, birbirine düşür, Ehl-i Sünnet’le uğraşacak zaman verme” diye beddua etmekten kendimi alamadım.
﴿فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ﴾
  Bana bunları reva görenler sanmasınlar ki bu dava burada biter, hak mutlaka galip gelir ve âkibet muttakilerin olur. Necip Fazıl merhumun hapisten oğluna yazdığı şiirin sonunda dediği gibi:
  “Mehmedim, sevinin başlar yüksekte,
Ölsek de sevinin, eve dönsek de.
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte,
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir.
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir.” 
 
SİZDEN GELEN BAZI MEKTUPLAR
  Atışalan’dan yazan bir hanım kardeşim gördüğü zuhûrâtı şöyle anlatmış:
“Hocaların hocası nasılsın? ‘Elhamdülillâh’ dediğinizi duyar gibiyim. Rabbim sağlık, sıhhat ve sabırlar ihsan eylesin. Ey Allâh’ın en güzel kulu! Senin için dualarımı bitirdiğim zaman yatsı namazımı kıldım, ardından borçlarımı kıldım ki tam secdeden doğrulurken birden içimden ılık ılık bir şeyler aktı.
Sevgili hocam o an birden seccadede Kabe’yi gördüm. Sonra tavaf eden insanları gördüm. Birden hepsi nurlandı. Sonra bütün insanların nurlu halini daha sonra da Kabe bir büyük incinin içinde yer aldı. Aman yâ Rabbi, daha sonra bu inciyi kaldırdınız, Kabe sizin üzerinizde idi. Üzerinde büyük bir melek vardı. O kadar nurlu bir haliniz vardı ki ömrümde böyle bir şey görmedim.
Bugün günlerden salı, ayın 27’si, hicrî 5, cemaziyelevvel 1433. Hocam sizin hep yükselişinizi görüyorum. Kendime o kadar kızıyorum ki daha önce sizi neden tanıyıp tâbi olmamışım. Sonra kendi kendime niye başım ağrıyor diyorum, meğer rüyamda ellerimi başıma vurmuşum sizi niye daha önce tanımadım diye. Allâh senden razı olsun. Melekler en yakın dostun olsun inşâallâhurrahmân.”
Gaziosmanpaşa’dan Mikail Topçu adıyla gönderilen bir mektupta şu ifadelere yer verilmiş:
“Çok değerli Hocam! Rabbimizin rahmeti, bereketi, inayeti üzerinize olsun. Rabbimizden en kısa zamanda o mekanlardan kurtulmanızı dileriz. Hocam, eşim ve kızım çok içten selamlarını size ulaştırmamı istediler. İçeri girdiğinizden beri size ailece dua ediyoruz. Elimden geldikçe Korunmuş Sır kitabınızı okuyorum. Okuduğum her gece rüyamda İsrailli siyonistlerle savaş ettiğimi görüyorum ama yılmadan devam etmeye çalışıyorum.
Hocam 6 yaşındaki küçük yavrum sizi çok sevdiğimi söylememi istedi. Hatmini bitirmesine az kaldı. Bana ‘Ben hatmimi bitirince Cübbeli Dedem gelecek değil mi?!’ diyor. Hocam size gerçekten çok dua ediyor, hep sizi düşünüyor. Yattığında ‘Cübbeli dedemin yatağı var mı orada?’, sofraya oturunca ‘Acaba yemeği var mı?’ diye soruyor. Kısacası her halinde sizi düşünüp o küçücük ağzıyla size dualar ediyor.
Resminizi saklamış, hep yanında taşıyor. Bizden gizlice sizin elinizi öpüp ağladığına şahit oldum. Hocam bu yavrum sizin sohbetlerinizle büyüdü. Çok şükür ki çocuğum sizin gibi büyük bir insanın peşinde, ne kadar şükretsem azdır. Hocam çok şaşırıyorum, bu kadar küçücük bir çocuk sizin doğruluğunuza şahit oluyor da, biz de böylece bu insanların ne kadar kör olduğunu anlıyoruz.
Hocam perşembe günü mektubunuzu dinledik. Sizden dua istemem gerektiğini anladım. Hocam ben sizi rüyamda görmüştüm. Benden Korunmuş Sırrı okumamı istediniz. Ben de yapmaya çalışıyorum. Hocam hep söylediğiniz duaları sizin için okumaya çalışıyoruz. Küçük talebelerim var 4 tane. Hep dua ediyoruz, sizden bu yavrular için dua bekliyoruz.
Hocam ben sizin oradan kurtulup çok zengin olacağınızı gördüm, önce rüyamda bir hata mı yaptım acaba diye düşündüm. Sonra tabire baktım, sizin davanızda haklı olduğunuzu, berrak olarak çıkacağınızı, size güzel kapıların açılacağını gördüm ve içim rahatladı.”
Kocaeli’nin Bahçecik ilçesinden yazan bir kardeşim şöyle anlatıyor:
“Kocaeli’nin Bahçecik ilçesinde günahkar fakir bir kul ellerini her gün semaya kaldırıp sizin selametiniz için dua eder. Her gün binlerce dua sizin için Arş’a yükselir ve ‘Âmin’ler içinde isminiz dualarımızı bereketlendirir.
Bu mektubu yazmadan 1,5 ay önce rüyamda Cebrail (Aleyhisselâm)ı sizin sûretinizde gördüm ve bana şöyle dedi: ‘Hiç merak etme, çok az kaldı. Hiç merak etme, iki dağı birbirine vurduracağım. Nasıl ki insanlar ellerini yıkarken aralardan damlalar dökülür ya işte öyle dökülecek insanlar hiç merak etme. Çok az kaldı, hiç merak etme.’ Ben de: ‘Ne zaman’ diye sordum, bana sadece ‘Cuma’ dedi. Uyandığımda ziyadesiyle etkilenmiştim, bu rüyayı bizim ve sizin için hayra yordum. Cebrail (Aleyhisselâm)ı sizin sûretinizde görmem, sizin bendeki değer ve derecenizi daha çok artırdı.
Çok değerli hocam! Bu süreçte çok kişiyle müzakere ettim. Sizi sevmeyen insanlar bile sizi desteklediklerini ve asla bu çirkinliğe inanmadıklarını beyan etti. Diyarbakırlı bir genç bana ulaşıp, ‘Hiç dinlemiyordum, şimdi vaazlarını daha çok dinliyor ve hocamızı daha çok seviyorum’ dedi. Allâh sevmeyenlere bile böyle sevdirdi.
Şimdi kışın ardından baharı gözler gibi, karanlığın ardından doğacak güneş gibi, oruçlunun iftarı beklemesi gibi bekliyoruz sizi. Hocam ne zaman ki o kürsüye tekrar çıkar ve bize vaaz edersiniz, işte o zaman diner bu susuzluk.”
Bu rüya biraz korkutucu. Rabbim bana yapılan bu zulümler yüzünden toptan bir âfât göndermesin diye dua edelim.
Samandıra’dan yazan bir hanım kardeşim de iki zuhurat nakletmiş:
“Hocam! Ben sizinle alakalı iki tane zuhurat gördüm. Birincisi; ilk zamanlarda sizin içeri girmenize sebep olan acaba kimdi, kimlerdi diye düşünüyordum. O anda şeytanı tavaf eden takım elbiseli adamlar gördüm. Aman Allâhım bunlar ne yapıyor dedim. Bakışımı biraz çevirdim ki ne göreyim. Dört tane cübbeli, sarıklı adam bu şeytanı tavaf edenlerin son safında kolkola girmiş, onların içlerine girerek onlarla tavaf ediyorlar.
İkincisinde ise; Kabe’deydik. Müthiş bir kalabalık var. Herkes Kabe’ye dönmüş fakat yolundan gitmeyen şeyin ne olduğunu bilmiyoruz. Bunun düzelmesi için dua etmeye başlıyoruz. Dua herkesten değil bazı insanlardan beyaz bir duman olarak yükseliyor. Fakat duman yani duamız çok cılız.
Sağ tarafta biri var, biz dua edince o da başlıyor dua etmeye. Bizim dualarımız onunkine karışıyor, onun duası çok güçlü, Kabe’yi dolaşıyor. Bir anda kendimi o dumanın içinde buluyorum. Kabe’yi dolaştık, cemaatin üstüne doğru ilerlerken dualar insan desen insan değil, kuş desen kuş değil, garip ne olduğunu çözemediğim bir takım varlıklar oldu. O sıradan biz müthiş bir hızla Kabe’ye dönmüş ama dua etmemiş olan insanların üstüne doğru gidiyorduk. Çok dehşetli bir görüntüydü. Bu zuhurat da diğeri gibi rabıtamda oldu.
Bunu gördüğümde şunu düşünüyordum. Seyyidimiz o haftaki sohbette yapılan bedduada, ‘Sadece haksızlığı yapana değil, belâ bütün millete vurur’ demişti. Ben de çok korkmuştum ve çok etkilenmiştim.”   
Bu zuhurat da düşündürücü, Rabbim İslam kisvesindeki münafıklardan, kuzu postuna bürünmüş kurtlardan, bu hizmetleri engellemek isteyen ajanlardan ve casuslardan muhafaza eylesin. Bu vesileyle cümlemizi duası müstecâb olan safâ ve vefâ ehline ilhâk eylesin. Âmîn!
Sultangazi’den yazan bir hanım kardeşim şunları zikretmiş:
“Muhterem hocam! Rabbimden niyazım bir an evvel özgürlüğünüze kavuşmanızdır. Bununla beraber özgürlüğünüzün gasp edildiği ilk andan itibaren inancım şudur ki; orada geçirdiğiniz her an sizi Allâh-u Te‛âlâ’ya biraz daha yakınlaştırıyor. Sizinle ilgili bir rüya gördüm. Rüyamda Yasîn-i Şerîf’i okuyordunuz, öyle muhteşem okuyordunuz ki başımı kaldırıp size baktım, yüzünüz haddinden fazla güzeldi. Ama dudaklarınız kıpırdamıyordu. Diyorum ki ‘Hocam siz kalbinizle okuyorsunuz.’ Siz de büyük bir tevazuyla halinizi gizlemeye çalışıyorsunuz, ben diyorum ki ‘Hocam siz gizlemeye çalışsanız da, Allâh’ın ermiş kullarındansınız.’ Ardından mutlu bir şekilde uyanıyorum.   
Mektup içeriğinden Trabzon Araklılı olduğunu anladığım Serkan Dorul kardeşim, çok güzel biraz da uzun bir mektup yazmış. Onu dergiye gönderiyorum, inşâallâh mayıs sayısında çıkar.
Ümraniye’den yazan bir hoca hanım bakın neler yazmış:
“Hocam! Ben sizi çocukluğumdan beri tanıyor, sohbetlerinizi ve risale teliflerinizi büyük bir merakla takip ediyorum. Size iftira atılıp cezaevine girdiğinizde ailece içimiz yandı, bir hafta üzüntüden kendimize gelemedik. Cezaevine girdiğiniz ilk gece teheccütte kalkıp namaz kıldım ve bu iftiradan kurtulmanız için Sırr-ı Masun Hizb-i Şerîfi’ni okuyup ağlayarak dua ettim. Üzüntüden öyle kalbim acıdı ki ağlayarak başımı yastığa koydum, rüyamda sizi gördüm.
Siz üzüntülü bir halde bize gelmişsiniz. Ben sizi hemen evimizin salonuna davet etmek istedim. Ama siz sanki evimizi tanıyormuşsunuz gibi benim kütüphanemin bulunduğu odama girdiniz. Ben hemen kütüphanemdeki tefsir, hadis ve sizin risalelerinizi göstermek istedim. Ama siz oraya hiç bakmayıp benim bilmediğim ama odamda var olan küçük bir kitaplığı açtınız. Orada benim çok önceleri okuduğum ama şimdi hiç okumadığım felsefe kitapları muntazam bir şekilde üst üste dizilmişti. Siz onlara elinizi vurup darmadağın ettiniz yani anladığıma göre düşünce olarak Allâh dostlarının, tefsir ve hadis kitaplarının sözlerine itibar etmemiz gerektiğini göstermiş oldunuz.
Sonra bağdaş kurup oturdunuz ve başınızı göğsünüze eğdiniz. Başınızı eğdiğinizde bembeyaz sarığınızın çerçevelediği yem yeşil fesiniz göründü, üzeri tozlanmıştı. Ben hemen elimle fesin üzerindeki tozu silkeledim. Ama fesin bezi, tozu içmişti. Çitilenmesi gerekiyordu, çitilemek için sarığınızı başınızdan çıkardım. Sarık dolamanızı açtım, sarık arasından krem rengi yumuşacık belki de dünyada benzeri olmayacak bir mendil yere düştü.
Hemen mendili açtım, mendilin üzerinde Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in mübarek iri ve simsiyah olan gözü canlı olarak duruyordu ve bir de sırtındaki mühr-ü şerîfi yemyeşil duruyordu. Mübarek gözünü ve mühr-ü şerîfini öpüp anlıma koydum sonra yeşil fesinizi yıkadım ve rüzgara tutup kuruttuktan sonra size verdim.
Başka zamanlarda yine sizi rüyamda gördüm, hapishane günleriniz boyunca meşâyıh-ı kiram ve evliya-i izam sizi yedirip içiriyormuş. Öyle ki siz dünya yemeğine ve içmesine ihtiyaç duymuyormuşsunuz.”
Son olarak Esenler’den yazan bir hanım kardeşimin şu zuhuratı gerçekten vâkıa mutabıktır, şöyle yazmış:
“Hocam nasılsınız? İnşallah iyisinizdir. Çok değerli hocam salı günü gece saat 3.30’da beni uyutmadılar. Kalkıp tarikat dersimi çektim, silsileyi okudum, her gece okumazsam gündüz mutlaka okuyorum. Neyse dersim bitti, dualarım kitabındaki güneş doğmadan okunacak zikirleri okuyordum. Hâlâ inanamıyorum.
Mescid-i Aksâ ve Mescid-i Nebevî’yi yan yana gördüm. Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)altın bir tahtta oturuyordu. Önünde sahabe-i kirâm, sahabenin arkasında veliler, sıddıklar ve Allâh dostları vardı. Sonra birden siz geldiniz. Ortadan bir yol açıldı.
Siz Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in önünde diz çöktünüz, elini öptünüz. Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)size ‘Zamanın geldi mübarek olsun’ dedi. Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in tahtı olan yer yukarı kalktı. Allâh dostları aşağıda kaldı. Siz Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in yanında kaldınız. Size bembeyaz ferman gibi diploma verdi. İnanın hocam gerçekten. Uyandığımda ‘İnşallah yâ Rabbim!’ diye dua ediyordum.”
Bu rüya için “Vâkıa mutabıktır” dememin sebebini izah edeyim. Bundan 25 sene kadar önce Şirinevler’de bir binanın altında Bayburtlu Hacı Murat Efendi’nin yaptırdığı Beraat Mescidi’nde her hafta sohbete giderdim. Daha önce de 1-2 sene E5’e çok yakın bir binanın altında bulunan yine aynı âbimizin yaptırdığı Kandil Mescidi’nde sohbet ederdim. O zaman her gece bir yerde sohbet ederdim.
Bir saf-iki saf, öyle iğne ile kuyu kazar gibi cemaati topluyordum. Sonra Yeni Bosna’daki Aksâ Câmii’ne geçtim. 1-2 sene cemaat 1-2 saf oldu, o da namazda. Sohbet başlayınca yarısı dışarı çıkıyordu ama ben sabrettim. Merhum Esad Coşan Hoca Efendi de orada vaaz ediyordu. Cemaatin bir kısmı dinlemiyor diye o mübarek zat sohbeti bıraktı. Ben de az kalsın bırakacaktım ama sabrın bereketiyle bir zaman sonra o kadar cemaat doldu ki koca kubbeli cami yetmedi. Camiyi yaptıran rahmetli Ali Akyazıcı Âbim arkaya bir kubbe daha ilave ettirip camiyi  bir misli daha genişletti de orası bile yetmedi.
Neyse lafı yine uzattım, sadede geleyim; bir gece Beraat Mescidi’nde sohbet ettim, çıkarken şimdi ismini hatırlayamadığım ama siması hâlâ aklımda olan bir kardeşim arabanın kapısına gelerek “Hocam! Geçende rüyamda Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i gördüm, yanında dört halife ve birçok sahabe vardı. O sırada sen geldin, bütün sahabe sana yol açtılar. Böylece tam Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in önünde oturdun ve Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)sana bir rahle üzerinde büyük bir Mushaf verdi” diye anlattı.
Şimdi “Sen bunun hak olduğunu nereden bildin?” diyenler olabilir. Elbette Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in görüldüğü rüyalar haktır. Şeytan onun sûretine giremez ama belki adam yalan söylüyordur diye düşünenler olabilir. Benim esas dayanağım ise ertesi gün bu rüyayı Efendi Hazretlerim’e anlattığımda onun bana “Ahmed! Ben çocukken bizim köyde bir nene de benim hakkımda aynı rüyayı görmüştü” buyurmuş olmasıdır.            
BAZI TEBLİĞLERİM
  1) Keşke görüşlerimizde doğru çıkmasaydık isterdik ama İran’ın, Ehl-i Sünnet’i boğazlayan Şi‛î-Nusayrî Esed rejimini desteklemesi, İran İslam Cumhuriyeti’ni iyi bir nane zanneden bazı hoca efendileri çok şaşırtmış, bunlardan biri de Akit Gazetesi yazarlarından Abdullah Büyük Hoca Efendi. Kendisi “Ah İran Ah” diye başladığı 13 nisan tarihli yazısında şöyle yazarak bu hakikatı itiraf etmiş:  
“Nereden başlayayım, nasıl başlayayım, bilemiyorum. 1979 tarihi, asırlardan beri hasret kaldığımız bir sese şahit oluyordu; İran İslam Cumhuriyeti...
Ülkemizden yazarlar, âlimler, sivil toplum kuruluşları akın akın gidiyordu Tahran’a, Kum kentine. Geri ülkemize döndüklerinde, bir kısmı İran İslam Cumhuriyeti’ni semalara çıkarı­yor, bir kısmı ise yerin dibine sokuyordu. Vasat ümmetin yazarları, ilim adamları ifrat ve tefrite bulaşmışlardı.
Derken Arap Baharı devreye girdi. Tunus, Libya, Mısır hep İran’dan alkış alıyor ve destek görüyordu. Ne zamana kadar, Suriye’ye gelen Arap Baharına kadar. Din ile, iman ile, Şiilikle hiçbir bağlantısı ve derdi olmayan Nusayri ve katil Esed’e İran’ın verdiği destek, tüm İslam Dünyasını şoke etti. Baba katilin 40 bin Müslümanı katlettiği acı gerçeğine ilaveten, oğul katilin onbinin üzerinde katlettiği Müslüman, kardeşlerimizi düşününce, dost gördüğümüz İran’ın Rus­ya ve Çin’in fotoğrafının ortasında bulunması, 30 senelik İran’a bakışımızı altüst etti.
Dini dinimiz, Kitabı Kitabımız, Peygamberi Peygamberimiz olan Suriye’deki din ve iman kardeşlerimiz her çeşit katliama maruzken, İran bunu görmemezlikten geliyor ve katil Esed’e destek veriyor. Aklımı koru ya Rabbi…
Ah İran ah... Sana bu kadar güvenmeseydim. Mahcup ettin, din düşmanlarına karşı mahcup oldum…”
Abdullah Hoca Efendi, Efendi Hazretlerimiz’e muhabbeti olan, tasavvuf menşe‛li biridir. Rabbim selamet versin. Bakın birçoğunun 10.000’lerce Ehl-i Sünnet’in boğazlanmasından sonra vardığı noktayı biz size yıllardır duyuruyoruz. Bizim, sizi yönlendirdiğimiz yolun doğruluğu bir kere daha zâhir oldu, onun için siz bize inanın, güvenin, biz sizi Allâh’ın izniyle bugüne kadar yanlış yönlendirmedik, bundan sonra da inşâallâh yönlendirmeyiz.
Onların mollalarının sarık, cübbeleri sizi aldatmasın. Evvelce Humeynî’nin her sabah namazında yaptığı kunut duasında “Ey Allâh! Kureyş’in iki tağutuna (şeytanına) azap et” diye Ebû Bekr ve Ömer (Radıyallâhu Anhümâ)ya nasıl beddua ettiğini size anlatmıştım. Efendi Hazretleri’nin Halep vekili Muhammed Fatih Hoca Efendi bunu Lalegül Fm’deki bir programda anlatmıştı, ben de tercüme etmiştim. Sonra bunları yazan “Mûsevî” lakaplı, önce Humeynî’nin yakın arkadaşı olup sonra Şi‛îlik’ten dönünce öldürülen kişinin “Lillâhi sümme littârîh” kitabını ben de buldum okudum, orada bu Şi‛îler’e âit daha ne pis inançlar ve ne müstehcen fiiller okudum, şaştım kaldım.
Rabbim! Suriye’deki, Irak’taki, Bahreyn’deki, Lübnan’daki, İran’daki, Suudi Arabistan’daki, Yemen’deki, Afganistan’daki, Azerbeycan’daki, Tacikistan’daki hatta Endonezya’daki Ehl-i Sünnet’i, Şi‛a-ı Şenî‛a fırkasının fitnesinden, şerrinden ve belasından muhafaza eylesin. Âmîn! Özellikle Suriye halkını en yakın zamanda halas buyursun.
Yine Akit Gazetesi’nin 11 nisan tarihli baskısında Faruk Köse kardeşim “İran İslam Cumhuriyeti mi, Fars Cumhuriyeti mi?!” başlıklı nefis bir yazı kaleme almış, mutlaka okuyun, ben o yazıyı siteme koydurayım, inşâallâh arkadaşlar bunu duysunlar da koysunlar. Evvelce bu yazılar çıkmazdı, hele de bu gazeteler böyle yazanlara izin vermezlerdi. 10.000’lerce Müslüman boğazlanınca mı bu gerçekler gündeme geliyor, keşke evvelce de bizim uyarılarımıza kulak verselerdi.
Yine bu gazetenin aynı tarihli yazısında Yavuz Bahadıroğlu Âbimiz “İran ve Söz” başlıklı yazısında İran’ın Osmanlı’ya yaptığı hâinlikler hususunda okunmaya değer bir yazı neşretmiş, onu da siteye hatta bu iki yazıyı mümkünse gelecek ayki dergiye koysunlar.
Doğu Türkistan’ı da duadan unutmayalım. Evvelce Çin’de 40.000, sadece Urumçi’de 27.000 cami varken şimdi bunların çoğu perişan halde. Müslümanların çocuk yapma hakkı bile yok, hapishanelerde Müslüman Türk kardeşlerimiz büyük işkenceler görüyor, birçoğu kurşuna diziliyor.
Büyük Allâhım! Ne kadar sabırlı, her şeyi görüyor, biliyor, her işinde hikmet var. Müslümanların sonu cennet olduktan sonra çektiklerinin ne zararı var?! Kâfirlerin sonu ebedî cehennem olduktan sonra bugünkü kuvvet ve iktidarlarının ne önemi var?! Ama biz yine de Rabbimizden âhiretten önce dünyada Ehl-i Sünnet için nusretler, zaferler ve feth-i mübinler niyaz etmeye devam edelim. Aman ihmal etmeyelim! Biz, dünyanın neresinde olursa olsun her Müslüman Ehl-i Sünnet kardeşimizle tek beden gibi olmalı, acılarını mutlaka içimizde keyfimizi kaçıracak derecede hissetmeliyiz. Yüce Mevlâm, cümlemize bu şuuru ihsan eylesin. Âmîn!
2) Evvelce bildirdiğim üzere mahkememin olacağı 21 haziran günü sizleri destek için bekliyorum. Bir provokasyon olma tehlikesine karşı uyanık olun, askere polise itaat edin.
3) Haftaya Mustafa Hoca Efendi olmayacaksa da ben yine bir mektup hazırlayıp gönderirim inşâallâh. Münasip göreceğim bir kardeş aynı saatte, aynı mekanda size tebliğlerimi arz eder. Mustafa Hoca Efendi de inşâallâh makbul umrelerle yakında dönüp yine hizmetlerine devam eder.
4) 14 nisan günü eski takvime göre 1 nisan idi. Çok yağmur yağdı, bu yağmuru suyunda şifa vardır. Zaten:
﴿وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً مُبَارَكًا﴾
“Biz gökten mübarek bir su indirdik”(Kāf Sûresi:9’dan)âyet-i kerîmesinde yağmur suyu bereketli olarak vasfedilmiştir. Özellikle de nisan yağmuru çok şifalıdır. Nitekim bir hadîs-i şerifte: “Her kim (nisan) yağmur(unun) suyundan bir miktar alır da onun üzerine her biri yetmiş kere olmak üzere Fâtihâ, Âyete’l-Kürsî, İhlas, Felak ve Nas sûreleri okur sonra yedi gün ardı ardına aç karnına bu sudan içerse, Allâh-u Te‛âlâ ondan bedenindeki bütün hastalıkları defeder ve kendisine isabet eden her türlü derdi onun etinden, kanından, damarlarından ve tüm uzuvlarından çıkarır”buyruluyor. (Şeyh Ahmed ed-Deyrebî, el-Mücerrebât, sh:119)
Onuniçin eski takvime göre 13 mayısa kadar nisan sayılır. Bu arada mümkünse teraslara kap koyarak bir yere değmeden direk gökten gelen yağmurdan toplayıp, okuyup içmek uygun ve mübarek olur.
5) Bu mübarek gece inşâallâh tesbih namazı kılalım, gece tam saat 12’de tesbih namazını bitirmiş olalım. Ondan sonra 12 rekatlık hâcet namazına başlayalım. İki rekatta bir selam vererek ve istediğimizi okuyarak kılalım. Son tahiyatta Salli-Bârik okuduktan sonra selam vermeden secdeye varalım, her birinin başında Besmele çekerek yedi defa Fâtiha-i Şerîfe, yedi kere de Âyete’l-Kürsî okuyalım. Sonra Besmele çekmeksizin on kere:
«لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ.»
zikrini okuyalım. Sonra benim bir an evvel tahliye olmam niyetiyle:
«اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ بِمَعَاقِدِ الْعِزِّ مِنْ عَرْشِكَ...»
diye başlayan, evvelce derginin 2011 şubat sayısında yazmış olduğum duayı bilen o duayı okusun. Bilmeyen ise o niyetle 3 kere «يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ», 5 kere «رَبَّنَا», 4 kere «يَا رَبِّ», üç kere de «رَبِّ»desin ve sonra başımızı secdeden kaldırarak sağa ve sola selam vermek sûretiyle namazdan çıkalım. Rabbim çok yakında tesirini gösterecek inşâallâhürrahmân!
Bu söylediklerim reçete gibidir. Doğru yapmaya, sayıları muhafaza ve kalp huzurunu temine gayret edelim. Rabbim cümlemize becerttirsin ve kabul eyleyerek tesirini en yakın zamanda izhar eylesin. Âmîn! Yâ Mu‛în!
Bu namaz bu derginin sonunda “Bir İsteğin Meydana Gelmesi İçin Kılınacak Hâcet Namazları” başlığı altında tekrar yazılmıştır. Şimdiden Arapça duasını ezberleyin ve mahkemeden önceki gece mutlaka kılın inşâallâh.    
6) Dergimizin bu (geçen ayki mayıs) sayısında 59. sayfada Yaser kardeşimden gelen çok ilginç ve müjde dolu bir mektup yayınlanmış, güzel anlamaya çalışın, ince marifetlerden bahsetmiş, anlayışına hayran kaldım. Bir de (yine geçen sayıda) 66. sayfada çok mühim ve farklı bir hâcet namazı var, becerebilenler kurtuluşum için mutlaka kılsın. Dergiye ve kitaplarıma sahip çıkın ki bana sahip çıkmış olasınız.
7)Cübbeli Ahmet Hoca ismiyle fesbuk’ta 41.500 takipçisi bulunan ve “facebook.com/cubbeliahmethocam” linki ile sizlere hizmet veren bir çalışmaya emek vermiş Selçuk Efendi kardeşimize teşekkürlerimi sunmaktayım. Bu profil sayfasına ulaşarak da bize olan desteğinizi gösterebilir ve güzel haberleri buradan da takip edebilirsiniz. Sizi de, tüm sevdiklerinizi de koruyanların en hayırlısının muhafazasına havale ettim.
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى كُلِّ مَنْ لِلّٰهِ أَحَبَّكُمْ
islam