Yeni

Cübbeli Ahmet Hoca 13. Mektup


 
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Bütün hamdler “Ancak sabredenlere ecirleri hesapsız verilecek” buyuran Allâh-u Te‛âlâ’ya mahsustur. Sonsuz salât-ü selamlar “İnsan, dîninin sağlamlığı nispetinde belaya çarptırılır, dîni kavîise belası çok olur” buyuran Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ve Allâh yolunda başlarında gelenlere karşı zâfiyet göstermeyen ve din düşmanlarına boyun eğmeyen Ehl-i Beyti’nin ve cemîashâbının üzerine olsun.
Bir hafta daha geçti, artık haftalar gün gibi geçiyor. Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:
«يَتَقَارَبُ الزَّمَانُ.»
“(Kıyamete yakın) zaman yaklaşacak”buyurduğu gibi içinde bulunduğumuz âhir zamanda gerçekte bu mûcize-i nebeviyye zuhur ederek yıl ay gibi, ay hafta gibi, hafta gün gibi, gün saat gibi, saat dakika gibi, dakika da saniye gibi hızlı geçmektedir. Böylece alıp verdiğimiz nefesler her an ve zaman bizi Rabbimize biraz daha yaklaştırmaktadır. Esas mesele Rabbimizin huzuruna nasıl çıkacağımızdır. Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ!»
“Seni tenzih ederiz, biz Seni hakkıyla tanıyamadık ey tanınmaya en layık olan Zât!”
«سُبْحَانَكَ مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ يَا مَذْكُورُ، سُبْحَانَكَ مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يَا مَشْكُورُ، سُبْحَانَكَ مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ!»
“Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederiz, ey zikrolunmaya layık olan Zât! Biz Seni hakkıyla zikredemedik. Ey şükre layık olan Zât! Biz Sana hakkıyla şükredemedik. Ey ibadete layık olan Zât! Biz Sana hakkıyla ibadet edemedik, Seni tenzih ederiz” buyuruyorken hangi kul, Allâh-u Te‛âlâ’nın huzuruna O’na layık olan ibadetlerle çıkabildiğini varsayabilir?!
Mühim olan, kusur ve acziyet izhârıyla huzûr-u Cenâbı Kibriyâ’ya varabilmektir. Kul kendisini âciz görünce Rabbinin kudretini, günahkâr bilince Rabbinin mağfiretini, kendisini noksan görünce Rabbinin kemâlini anlamış olur. Aklımda kaldığı kadarıyla zikredeceğim bir beyitte buyrulduğu üzere:
أَنَا مُذْنِبٌ أَنَا مُخْطِئٌ أَنَا عَاصِي     هُوَ غَافِرٌ هُوَ أَرْحَمُ هُوَ عَافِي
قَابَلْتُهُنَّ ثَلَاثَةً بِثَلَاثَةٍ     وَسَتَغْلِبَنَّ أَوْصَافُهُ أَوْصَافِي
“Ben günahkâr, hatakâr ve isyankâr biriyim,
O ise bağışlayan, ziyade acıyan ve affedendir.
Beni üç vasfımı O’nun üç vasfıyla karşılaştırdım,
Ama yakında O’nun vasıfları benim vasıflarıma galip gelecektir.”
Ben bu beyitleri “ÂlûsîTefsîri”nde görmüştüm, hatta mezar taşıma yazdırmayı düşündüm fakat mezar taşımı önceden yazdırdığım için yer kalmamıştı ancak yine de ayak tarafındaki taşıma yazdırabilirim, onu da yapamazsam kefenime yazdırırım inşâallâh!
Gerçekten çok güzel bir karşılaştırma. Ola ki Rabb-i Rahîmimiz bu beyit hürmetine bize merhamet eder. Ben kendi mezar taşıma daha önce zannedersem “Nefahâtü’l-üns” isimli eserde gördüğüm Şâh-ı Nakşibend (Kuddise Sirruhû)ya nispet edilen bir beyti yazdırdım.
Tarîkat-ı Aliyyemizin müessisi Muhammed Bahâüddîn Şâh-ı Nakşibend (Kuddise Sirruhû)vefat edeceği zaman kendisine “Efendim! Siz vefat ettiğinizde nâş-ı şerîfinizin yanında hangi âyet-i kerîmeyi okuyalım?” diye sorduklarında “Âyet okumak büyük iş, biz ona layık değiliz. Siz benim başımda:
مُفْلِسَانَمْ اٰمَدَمْ دَرْ كُوىِ تُو
شَىْ لِلّٰهْ اَزْ جَمَالِ رُوىِ تُو
‘Bugün müflisleriz köyünde ey Yâr!
All
âh için cemalinden bir şey ayır’
beyitlerini okuyun” buyurmuş.
Gördüğünüz gibi Koca Ğavs Şâh-ı Nakşibend (Kuddise Sirruhû)bile “Müflis olarak Senin köyüne geldik” diyor. Mevlâmızın huzuruna çıktığımızda sakın “Şuyumuzla, buyumuzla geldik” demeyelim rezil oluruz. O’nun sonsuz nimetlerine karşı bizim kusurlu ve kısıtlı amellerimiz bir muhasebeye tutulursa gerçekten müflis oluruz. Ama “Benim bu huzura layık hiçbir amelim yok, ben iflas ettim (sıfırı tükettim)” dersek o zaman Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:
«اَلْمُفْلِسُ فِي أَمَانِ اللّٰهِ.»
“Müflis kimse Allâh-u Te‛âlâ’nın emânındadır(güvencesindedir)”hadîs-i şerifi muktezâsınca inşâallâh Rabbimizin güvencesine nâil oluruz.
Bu işin temeli kulun, kusur ve günahını itiraf etmesidir. Zaten bu bir nevi nedâmettir ki İbni Mes‛ûd (Radıyallâhu Anh)dan rivayet edilen bir hadîs-i şerifte:
«اَلنَّدْمُ تَوْبَةٌ.»
“Nedâmet(yaptığın yanlışa pişman olman) bir nevi tevbedir”buyruluyor.
Ben size evvelce “Kur’ân-ı Kerîm’de benim halime en çok uyan bir âyet-i kerîme var, hangisidir biliyor musunuz?” diye sorardım, tabi bilemezdiniz, fakat ben o âyet-i kerîmeyi hiçbir âlimin onu kendi haline muvâfık olarak açıkladığım görmeden önce kendime uygun bulmuştum, sonra tefsirlerde bu gibi beyanları görünce şaşırdım.
İşte o âyet-i kerîme Tevbe Sûresi’nin 102. âyet-i kerîmesidir. Ahnef ibni Kays(Radıyallâhu Anh)şöyle demiştir: “Kendimi Kur’ân’a arzettim; sonra nefsimi en çok:
﴿وَاٰخَرُونَ اعْتَرَفُوا بِذُنُوبِهِمْ خَلَطُوا عَمَلًا صَالِحًا وَأٰخَرَ سَيِّئًا عَسَى اللّٰهُ أَنْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ﴾
“Diğer birtakımları da vardır ki; onlarsâlih bir ameli kötü olan diğer biri ile karıştırmışlardır ama günahlarını îtirâf etmişlerdir; Allâh’ın onların tevbesini kabul etmesi kesindirâyetine uygun buldum.” (İbnü Ebî Hâtim:6/1874;Süyûtî, ed-Dürru’l-mensûr:7/512)
Ebû Osmân en-Nehdî(Radıyallâhu Anh)şöyle demiştir: “Bana göre Kur’ân’da bu ümmet için bu âyetten daha ümitli bir âyet bulunmamaktadır, çünkü iyi ve kötü amelleri birbirine karıştıranların tevbelerinin kabul olunacağı müjdelenmektedir.” (İbnü Ebî Şeybe, el-Musannef, 13/548; Beyhakî, Şu‛abü’l-îmân, no:7165, 11/658)
Mutarrif(Radıyallâhu Anh)şöyle demiştir: “Şüphesiz ki ben geceleyin yatağıma uzandığım zaman şöyle bir Kur’ân’ı düşünüyorum da kendi amellerimi cennet ehlinin amelleriyle bir mukāyese yapıyorum, işte o zaman anlıyorum ki cennet ehlinin dünyadaki amelleri pek zor!
﴿كَانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ﴾
Onlar geceden (pek çok zamânı ibâdetle geçirdiklerinden) çok az bir zaman uyumaktaydılar.(Zâriyât Sûresi: 17),
﴿وَالَّذِينَ يَبِيتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّدًا وَقِيَامًا
O kimseler ki; Rableri için secde edenler ve kıyam dura(rak namaz kıla)nlar hâlinde gece geçirirler!(Furkān Sûresi:64),
﴿أَمْ مَنْ هُوَ قَانِتٌ أٰنَاءَ اللَّيْلِ سَاجِدًا وَقَائِمًا يَحْذَرُ الْأٰخِرَةَ وَيَرْجُو رَحْمَةَ رَبِّهِ﴾
(Ömrü inkar ve isyanla geçerek cehennemi boylayan kişi mi) yoksa kendisi âhiret(in azap ve meşakkatlerin)den sakınmakta ve Rabbinin rahmetini ummaktayken, gece saatlerinde (namaz kılan) secde eden ve kıyamda duran biri olarak itaat (ve ibadet vazifelerini îfa) edici (olduğu için, sonsuz cenneti kazanan) kimse mi (dünya ve âhiret bakımından daha iyi konumdadır)?(Zümer Sûresi:9)âyet-i kerîmelerini düşününce kendimi bu vasıflara sahip olanlardan göremiyorum. Fakat sonra kendimi:
﴿مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ +قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ +وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ +وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ +وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ
(Cehennem ehline:)‘Sizi Sekar’a sokmuş olan şey nedir?’(diye sorulduğunda) dediler ki: ‘Biz namaz kılanlar(ın yaptığı işin farziyetine inananlar)dan değildik!(Müslümanlar gibi,) yoksulu da yedirmezdik!(Allâh’ın âyetleri hakkında inkâra) girişenlerle birlikte biz de dalmaktaydık!Cezâ gününü de yalan saymaktaydık’” (Müddessir Sûresi:42-46)âyet-i kerîmesine arz edince cehennemliklerin inkârcı kimseler olduklarını görüyorum, o zaman da kendimi onlardan görmüyorum. Bu sefer:
﴿وَأٰخَرُونَ اعْتَرَفُوا بِذُنُوبِهِمْ خَلَطُوا عَمَلًا صَالِحًا وَأٰخَرَ سَيِّئًا عَسَى اللّٰهُ أَنْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ﴾
“Diğer birtakımları da vardır ki; onlarsâlih bir ameli kötü olan diğer biri ile karıştırmışlardır ama günahlarını itirâf etmişlerdir; Allâh’ın onların tevbesini kabul etmesi kesindir” âyet-i kerîmesine uğrayınca kendimin bunlardan olmasını umuyorum. Ey kardeşlerim, siz de onlardansınız!” (Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, no:7166; Süyûtî, ed-Dürru’l-mensûr:7/511)
Bu âyet-i kerîmeden anlaşıldığı üzere; Allâh-u Te’âlâ bir kulun tevbesini kabul ettikten sonra artık o kulun kötü işleri iyiye dönecektir. Zaten cennete girmeden önce bir ırmakta yıkanarak en güzel sûrette çıkıp cennete gireceklerdir.
Nitekim Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bu hususta gördüğü çok önemli bir rüyâsı vardır ki Semüre ibni Cündüb el-Fezârî(Radıyallâhu Anh)şöyle anlatmıştır:
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)ashâbına (sabah namazından sonra): “İçinizden rüyâ gören oldu mu?” diye sorardı. Allâh’ın anlatmasını dilediği kişiler de ona anlatırdı. Bir sabah kendisi bize (gördüğü bir rüyayı) şöyle anlattı:
“Şu bir gerçek ki; bu gece bana iki kişi geldi. Muhakkak ki onlar beni kaldırdılar ve şüphesiz ki onlar bana ‘Yürü’ dediler. Ben de hakîkaten onlarla birlikte yola koyuldum. Derken yaslanmış bir adamın yanına uğradık, bir adam da elinde bulunan bir kaya ile onun başına dikilmiş duruyorken birden bire o kayayı kafasına indiriyordu ve onunla kafasını eziyordu.
Böylece taş bir tarafa yuvarlanıyor, o da taşın peşine düşüp onu alıyordu. Fakat o onun yanına dönmeden başı eski sağlam hâline dönüyordu.Sonra o adam tekrar onun başına dönüp ona ilk sefer yaptığı muâmeleyi tekrar yapıyordu.
Ben: ‘Sübhânellâh! Bu iki adam(ın hâli) nedir?’ deyince o ikisi bana: ‘Yürü, yürü’ dediler. Böylece ben onlarla birlikte yürüdüm, birden ensesi üzerine yatan bir adamın yanına geldik, elinde demir çengel bulunan başka bir adam da onun başında dikilmiş duruyordu. Sonra birden bire o adam o kişinin yüzünün iki tarafının birine gelip yanağını ensesine kadar, burun deliklerini de ensesine kadar, gözlerini de ensesine kadar yırtıyordu. Sonra diğer tarafa dönerek ilk tarafa yaptığının aynısını o tarafa da yapıyordu.
Fakat o, o tarafın işinibitirinceye kadar ilk taraf eski hâli gibi sağlamlaşıyordu, sonra dönüp o tarafa ilk yaptığı muâmeleyi yapıyordu. Bunun üzerine ben: ‘Sübhânellâh! Bu iki adam(ın hâli) nedir?’ deyince o ikisi bana: ‘Yürü, yürü’ dediler.
Böylece biz yürüdük, derken tandır ocağı gibi bir yerevardık, orada çok bağırtı ve gürültülü sesler vardı. İçeri baktığımda birtakım çıplak kadınların ve erkeklerin orada bulunduğunu gördüm. Alt taraflarından doğru onlara alevler geliyordu, o alev kendilerine geldiği zaman bağırmaya başlıyorlardı. Ben: ‘Bunlar da kim?’ deyince o iki kişi bana: ‘Yürü, yürü’ dediler, biz tekrar yola koyulduk.
Bu sefer kan gibi kıpkırmızı bir ırmağa vardık, o ırmak içerisinde yüzen bir adam vardı. Sonra o adam yanında taşlar toplamış olan başka bir adamın yanına gelir de ona doğru ağzını açar, o da tek tek taşları ona yedirir. Sonra o gider, yüzdüğü kadar yüzer, tekrar ona döner, her seferinde ona ağzını açar, o da ona bir taş yutturur.
Ben: ‘Bunlar da kim?’ deyince o iki kişi bana: ‘Yürü, yürü’ dediler, biz tekrar yola koyulduk. Bu sefer de görünümü çok kerîh(korkunç) olan, senin görebileceğin en kötü görünüme sâhip olan bir adamın yanına vardık. O adam kendi yönetimindeki bir ateşin yanında duruyor, onu tutuşturuyor ve etrâfında koşuşturuyordu: Ben o iki kişiye bu(nun hâli) nedir?’ deyince onlar bana: ‘Yürü, yürü’ dediler, böylece biz tekrar yola koyulduk.
Derken biz çok çimenli bir bahçeye geldik, orada her türlü bahar çiçekleri mevcuttu. Tam o bahçenin ortasında çok uzun boylu bir adam ayakta duruyordu ki göğe doğru uzunluğundan neredeyse başını göremeyecektim. O adamın etrâfında da gördüğüm en kalabalık ve en güzel çocuklar bulunuyordu. Ben: ‘Bu kişi ve bunlar kim?’ deyince o iki kişi bana: ‘Yürü, yürü’ dediler, biz tekrar yola koyulduk.
Derken büyük ağaçlar bulunan yüksek bir yara vardık ki oradan daha yüksek ve büyük bir yar görmedim. O ikisi bana: ‘Çık buraya’ dediler. Biz de oraya çıktık. Nihâyet altın ve gümüş tuğlalar ile binâ edilmiş bir şehre vardım. O şehrin kapısına vardığımızda kapının açılmasını istedik, o kapı bize açıldı ve biz girdik.
Orada bedenlerinin bir bölümü görebileceğin en güzel sûrette, diğer bölümü ise görebileceğin en çirkin kılıkta olan bâzı adamlara rastladık. O iki kişi o(kötü sûretli ola)nlara: ‘Gidin, şu ırmağa düşün’ dediler. Bir de baktım ki orada enine akan küçük bir ırmak vardı ki sanki o hâlis beyazlıkta süt gibiydi. Onlar da gidip onun içerisine düştüler. Sonra bize döndüler, fakat o kötü tarafları onlardan kaybolmuştu ve en güzel bir sûrete sâhip olmuşlardı.
İşte tam orada o iki kişi bana: ‘Burası Adn cennetidir, burası da senin makāmındır’ dediler. O sırada benim gözüm yukarı doğru bakıyordu ki orada beyaz bulut gibi bir köşk vardı. O ikisi bana: ‘İşte senin yerin orası’ deyince ben onlara: ‘Allâh sizi mübârek etsin, beni bırakın da oaraya gireyim’ dedim. Onlar da bana: ‘Şimdi olmaz, ama mutlaka sen oaraya gireceksin’ dediler. Sonunda ben o ikisine: ‘Şüphesiz ben bu geceden beri çok acâyipşeyler gördüm, bu gördüklerim neyin nesiydi?’ deyince onlar bana şöyle anlattılar:
‘Şimdi biz sana bildireceğiz; o kendisine uğradığın başı taşla ezilen ilk adam, Kur’ân’ı kavrayıp sonra terk eden ve farz namazlardan uyuya kala(rak onları terk ede)n kişidir. O sen yanına vardığında yanağı ensesine kadar, gözleri ensesine kadar, burun delikleri de ensesine kadar kesilen adam var ya şüphesiz ki o, sabah evinden çıkıp dört bir tarafa ulaşacak şekilde yalan konuşan adamdır.
Ateş ocağı binâsı gibi bir binâda bulunan o çıplak erkeklerle kadınlar ise, şüphesiz ki onlar zinâ eden erkekler ve zinâ eden kadınlardır. O kan ırmağında yüzüp de kendisine taş yutturulan adama gelince muhakkak ki o fâiz yiyen biridir. O görünüşü çok korkunç olan ve bir ateşin yanında bulunup onu tutuşturan kişi ise cehennemn bekçisi olan Mâlik’tir.
O bahçe içerisinde gördüğün uzun adama gelince şüphesiz ki o İbrâhîm(Aleyhisselâm)dır, etrâfındaki çocuklar ise(İslâm) fıtrat(ı) üzere ölen her çocuktur.’
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)bunu anlatırken Müslümanlardan biri: ‘Yâ Rasûlellâh! Müşriklerin çocukları da böyle midir?’ diye sorunca Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): ‘Müşriklerin çocukları da’ buyurdu.
(O iki zât anlatmaya şöyle devam ettiler:) ‘Bir bölümü güzel, diğer bölümü çirkin olan topluluğa gelince, şüphesiz ki onlar iyi amelle kötü ameli birbirine karıştıran fakat sonunda Allâh’ın kendilerini bağışladığı kimselerdir. (Ben Cebrâîl’im, bu da Mîkâîl’dir!)
(Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, no:20094, 20095, 20101, 20165, 33/284-288, 290, 293-294, 335-337; Buhârî, no:7047; Müslim, no:2275; Tirmizî, no:2294; Nesâî, el-Kübrâ, no:7658, 11226; İbni Huzeyme, no:943; İbni Hibbân, no:655; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, no:6984-6986;Beyhakî, Şu’abü’l-îmân, no:5510; Kurtubî, el-Câmi’u li-ahkâmi’l-Kur’ân:10/355; Süyûtî, ed-Dürru’l-mensûr:7/513-515)
Ebû Hureyre(Radıyallâhu Anh)dan rivayet edilen bir hadîs-i şerifte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)şöyle buyurmuştur:
“Sonra ben(Mîrac gecesi) yedinci kat semâya yükseltildim. Derken Cibrîl kapının açılmasını istedi, o zaman (benim için) ‘Bu kim?’ denildi. O: ‘Muhammed’ dedi.
(O kapının görevlileri:) (Göklere çıkması için) kendisine (dâvetiye) gönderildi mi?’ dediler. O: ‘Evet’ dedi. Bunun üzerine onlar: ‘Bir kardeş ve halîfe olarak Allâh onu selamlasın! O ne güzel kardeş, ne güzel halîfe, gelişi de ne güzel geliş’ dediler. (Kapıdan içeri) girdi(ğimde), birdenbire ak saçlı bir adam (karşıma çıktı) ki cennetin kapısının yanında bir kürsü üzerine oturmuştu, yanında yüzleri bembeyaz olan bir kavim, bir de suratları kapkara, renkleri de bulanık olan bir topluluk vardı.
Onlar bir ırmağa vararak onda yıkandılar. Sonra ondan çıktıklarında renklerindeki bozukluğun bir kısmı arınmıştı. Daha sonra onlar başka bir ırmağa varıp orada da yıkandılar. Çıktıklarında renklerindeki bozukluk biraz daha düzelmişti.
Sonra üçüncü bir ırmağa girip çıktıklarında artık renkleri(yüzü beyaz olan) arkadaşlarının renkleri gibi sâfî olmuştu. Bunun üzerine onlar arkadaşlarının yanına oturdular. (Ben:) ‘Ey Cibrîl! Bu yüzleri beyaz olanlarla, renklerinde bir bozukluk olup ırmağa girip çıktıklarında renkleri düzelenler kimler?’ dedi(m). Cibrîl:
(Kürsü üzerinde gördüğün adam) baban İbrâhîm’dir ki yeryüzünde saçı ağaran ilk adam odur. Bu yüzleri bembeyaz olanlar îmanlarına bir zulüm (büyük günah) karıştırmamış olanlardır, renklerinde bozukluk olan şu kişiler ise iyi amelle kötü ameli birbirine karıştıran, sonra tevbe edip, Allâh’ın da tevbelerini kabul ettiği kişilerdir. Birinci ırmağa gelince, o, Allâh’ın rahmetidir, ikinci ırmak Allâh’ın nîmetidir, üçüncü ırmak ise: “Rableri onlara tertemiz şarap içirdi” (âyet-i kerîmesinde bahsedilen nehirdir)’ dedi.” (Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve:2/397, 401-402;İbnü Cerîr et-Taberî, Câmi’u’l-beyân:14/424-435;Kurtubî, el-Câmi’u li-ahkâmi’l-Kur’ân:10/355-356)
Ebû Mûsâ(Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)şöyle buyurmuştur:
(Mîrac gecesi) derileri ateşten makaslarla kesilen bâzı adamlar gördüm: ‘Bunların hâli nicedir?’ diye sorduğumda (Cebrâîl (Aleyhisselâm)): ‘Bunlar kendilerine helâl olmayan kadınlar için süslenen erkeklerdir’ dedi.
Sonra çok pis kokulu bir kuyu gördüm ki içerisinde bağırtı ve gürültü vardı. Ben: ‘Bu nedir?’ deyince: ‘Bunlar kendilerine helâl olmayan erkekler için süslenen kadınlardır’ dedi. Daha sonra hayat suyunda(ırmağında) yıkan(ıp tertemiz çık)an bir kavim gördüm ve: ‘Bunlar kimdir’ diye sordum. O da: ‘Sâlih amelle kötü amelleri birbirine karıştıran bir kavimdir’ dedi.” (Hatîb, Târîh-u Bağdâd, no:369, 1/415;Süyûtî, ed-Dürru’l-mensûr:7/516)
İşte duydunuz, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)neler buyuruyor neler, biz bunları dinleyip amel etmeye, âhiret için tedârik görmeye geldik, bunun için yaratıldık, aman yaratıldığımız gayeye hizmet edelim, boş işlerle uğraşmayalım.
Seyyid İbrâhîm Hazretlerikaç haftadır dînin temelini teşkil eden dört hadîs-i şerifi anlatıp duruyor. Bunlardan biri de:
   «مِنْ حُسْنِ إِسْلَامِ الْمَرْءِ تَرْكُهُ بِمَا لَا يَعْنِيهِ.»
“Kişinin güzel Müslüman olduğunun alameti, mâlâyâniyi(dünya ve âhirete yaramayan işleri) bırakmasıdır”hadîs-i şerifidir. Eğer bir ânımızı bile yaratılış maksadımıza uymayan bir yerde harcarsak çok pişman oluruz, hele bir de yaşı kırkı geçenler çok dikkat etmelidirler.
İmâm-ı Ğazâlî(Rahimehullâh)kendisinden nasihat isteyen bir talebesine “Eyyühe’l-veled (Ey oğul!)” diye başlayan nasihatlerinde birçok hadîs-i şeriften derlediği tenbihlerinde ne buyuruyor:
«وَإِنِ امْرُئٌ ذَهَبَتْ سَاعَةٌ مِنْ عُمْرِهِ فِي غَيْرِ مَا خُلِقَ لَهُ لَجَدِيرٌ أَنْ تَطُولَ عَلَيْهِ حَسْرَتُهُ، وَمَنْ جَاوَزَ الْأَرْبَعِينَ وَلَمْ يَغْلِبْ خَيْرُهُ شَرَّهُ فَلْيَتَجَهَّزْ لِلنَّارِ.»
“Bir kişinin ömründen bir saat bile yaratılış gayesinin dışında geçerse, elbette kıyamet günü uzun uzun pişman olması kendisine hak olur. Her kim kırk yaşını geçer de hayrı şerrine galip gelmezse cehenneme girmek için bohcasını hazırlasın!”
BAZI MÜHİM TEBLİĞLERİM
Beni Allâh için seven kardeşlerim! Aşağıda belirteceğim hususları lütfen dikkatle dinleyelim ve gereğince amel edelim, sizin akıllı ve şuurlu insanlar olduğunuzu düşünerek bunları yazıyorum, eğer aklı ermeyip yanlış yorumlayanlar olursa ben akıllıların onlara hakkı hakikatı anlatacağından emin olarak yazıyorum. Artık vazifelerinizi doğru yapın ve benim duyurularımı herkese doğru bir anlayışla gayret edin.
İçinizde ortalama 20 senedir sohbet dinleyenler var, bizim sohbetlerimiz bir medresede eğitim yapmak gibi olduğu için içinizde yeni olanlar sohbetlerde eski olanlara danışsınlar. Ama bazen eskiler anlamaz da yeniler daha iyi anlayabilir.
Onun için mühim olan şey, hakkı anlamak ve uygulamaktadır. Hakkı ve doğruyu hangi sözde, nerede ve kimden işitirseniz mutlaka kabul edin. Bu fakirin şiârı daima hakkı anlamaya çalışmak hakikate erişince de onu duyurmak, neye mâl olursa olsun o doğruyu gerekli herkese ulaştırmaktır. Sizden bunu beklemek en tabiî hakkımdır. Şimdi duyuracaklarıma gelince:
1) Bazı kardeşlerim ziyaretime geldiklerinde, kimi de mektuplarında benim kurtuluşum için kurban kestiklerini ve kesmek istediklerini söylüyorlar. Şimdi onlara bir fikir vereyim.
Benim bu hususta sizden bir talebim yoktur ama içinizden gelenleri de engellemek istemem. Bu kişiler eğer kendileri de ete muhtaç iseler adak yapmasınlar. Bir şart koşmaksızın sırf Allâh rızası için kesip yesinler, fakir-zengin ayırt etmeksizin konu komşularına da yedirip ikramda bulunsunlar.
Yok eğer muhtaç değiller de benim kurtuluşum için bir adakta bulunmak istiyorlarsa ki ekseriyetin niyetinin bu yönde olduğunu anlıyorum ve onlara şöyle yapmalarını tavsiye ediyorum;
Yûsuf-u Nebhânî Hazretleri’nin beyanı vechile; Mısır-Kâhire’de medfun bulunan, bu fakirin de defalarca ziyaretiyle müşerref olduğu Seyyide Nefîse annemizin Allâh-u Te‛âlâkatında çok makamı vardır.
(Tgrt de onun hakkında bir kaset yayınlamıştı, onlar yaptıklarını sağlam kaynaklardan alarak hazırladıkları için itibar edilir.)
Her kimin Allâh-u Te‛âlâ’dan bir dileği varsa yapacağı iyiliği -illa kurban kesmek şart değil- velev ki bir kuruş olsun onun ruhu için adasın, o zaman o mübarek annemiz o sevap kendisine ulaşsın diye devreye girip Allâh-u Te‛âlâ’ya münâcaat ediyor ve o işin husûlünü temin ediyor.
Şimdi bunu yapmak isteyen nasıl niyet edecek anlatayım. Benim hakkımda şöyle niyet edin “Yâ Rabbi! Eğer Cübbeli Hoca mahkemeden önce tahliye olursa Allâh rızası için bir kurban kesmek ve sevabını Seyide Nefîse annemize bağışlamak benim üzerime borç olsun” deyin ve bu arada kurban kaç tane ise küçükbaş veya büyükbaş ise yahut kurban değil de bir başka hayır ise onu belirtin. Fakat bekleyin eğer mahkeme günüme kadar yani ondan önce tahliye olursam adağınızı yerine getirin, yok eğer mahkeme günü gelir de hâlâ içerde isem o zaman geçen adağınızı yerine getirmeniz gerekmez, çünkü şart yerini bulmamıştır.
O zaman aynı ifadeyle yapacağınız adağı mahkemeye bağlayın yani “İlk mahkeme de çıkarsa” şeklinde adak yapın, çıkarsam adağınızı yerine getirin, çıkmazsam bu adağınızı da yerine getirmeniz gerekmez. O zaman ikinci mahkeme için adak yapabilirsiniz. Bu size kendi işleriniz için de bir usul öğretmektedir. Yalnız bu ifade adak mahiyeti taşıdığından kişinin kendisi de usûlü ve fürû da yani anne-babaları, çocukları ve torunları da bu etten yiyemez veya yardım parası ise ondan istifade edemez. Ancak fakir olanlar istifade edebilir, zengin olan yabancılar da istifade edemez. Bütün adaklarda hüküm böyledir.
Yanlış anlamayın sakın! Ben size benim için adak yapın demiyorum zaten yapmanızı istediğim duaları size bildiriyorum. Ama baktım adak yapmak isteyenler, “Ebâ Eyyûb Hazretleri’nin orada on kurban kestireceğiz” diyenler var. Ben de onlara “Böyle yapmayın, şimdi kesmeyin, sevabını Nefîse annemizin ruhuna bağışlamak üzere niyet edin, muradınız gerçekleşirse yerine getirin” dedim. Meseleyi doğru anlayın.
2) Geçenlerde Ali Eren Hoca Efendi’nin delaletiyle Haydar Baş’in Şi‛îliğe meylettiğini yazmıştım. Fakat Güneş gazetesinin 22 nisan pazar sayısında Rıza Zelyut’un “Ömer Peygamber öldükten sonra kızı Fatma’nın evini bastı, onu dövdü. Fatma, Ömer’e ‘Ey Allâh’ın, Peygamber’in düşmanı’ diye bağırdı. Ebû Bekr’e biat etmesi için Hazretleri Ali’yi evden çıkarmak istediler, Ebû Bekr ve Ömer Fatma’nın çocuğunu düşürttüler ve onun ölümüne sebep oldular” şeklindeki iftiralarını gördükten sonra arkasından “Bu konuda kaynak eser Haydar Baş’ın ‘Hazreti Fatıma’ isimli eseridir, bunlar o kitabın 365-366. sayfalarında yazıyor” dediğini okuyunca Ali Eren Hoca Efendi’nin az bile söylediğini ve bu adamın Şi‛îliğe meyletmekten öte tam bir Şi‛î olduğunu, Şi‛îlerin bile takiyye yaparak bu gibi lafları Sünnî toplumda söylemezken, bu kişinin bu kadar Ehl-i Sünnet insanları nasıl kandırdığını size duyurmak istedim.
İşte bu zamanda atizi, it izine karıştığından niceleri tarikat ve şeyh bulma arzusuyla bu bâtıllara bağlanıp yoldan çıkmaktadır. Bizi Ehl-i Sünnet yolunda sabit kılan Rabbimize ne kadar hamdetsek azdır. Hal böyle olunca bunların kanalı olan Meltem ve Mesaj kanallarında da bu gibi bozuk itikatların yer alması kaçınılmaz olacağından, itikadımız konusunda bizi en ufak bir yanlışa sevk etme ihtimali bulunan kanallardan, radyolardan, kitap ve dergilerden son derece sakınalım. Göz bebeğinizi sakındığınızdan ziyade dinimizi, imanımızı ve Ehl-i Sünnet itikadımız her türlü muhalif rüzgardan ve ters akımdan muhafaza edelim.
3) Ziyaretime gelen birçok kişi bana bazı hocaların sohbetine gidip-gitmemeleri hususunda fikrimin değişip değişmediğini soruyor.
Onların Efendi Hazretleri’ne karşı itikadı düzelmedikçe benim fikrim değişmez. Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû)bir kişi hakkında bizzat benim duyduğum yerde “Biz onu bize yardım etsin diye getirdik, o bize muhalif olanlara yardım ediyor”buyurmuşken, ben de bunu duymuşken nasıl o kişinin sohbeti dinlenir diyebilirim?!
Ben de mi Efendi Hazretleri’ne muhalif olan, onun mücedditliğini ağızlarına almayan, dünya İslam âleminin ulemâsının Efendi Hazretleri’ne verdiği değerin en büyük göstergesi olan merasime, Efendi Hazretleri’nin emriyle toplanan bir cemaate insanların gitmesini engellemeye çalışan, Efendi Hazretleri’ni ziyarete kabir ziyaretine gider gibi giden, hiçbir yeni sözünü muteber tutmayan adamlara destek olacağım?! Rabbim bana da, size de bunu nasip etmesin.
Geçende bir arkadaş mektup yazmış, diyor ki “Hocam, ben senin ‘Felan adamın sohbetine gitmeyin’ dediğini biliyordum ama buna tam bir mana verememiştim. Geçen de İsmailağa Câmii’ne namaza gittim, farza durduk, birden birinin cep telefonu çaldı. İmam namazı bozarak adama bir bağırdı, sonra tekrar namaza başladı. İşte o zaman senin ne kadar doğru konuştuğunu anladım” diyor.
Kardeşim ben kimseyle nefsi için kapışmam. Bakın şuraya girdiğimden beri Mehmet Talu Hoca olsun, Ali Polat Efendi olsun ileriki maddede belirteceğim üzere Avni Abi ile olsun işi uzatmadan hepsiyle helalleştim. Ama mesele Efendi Hazretleri hakkındaki bir muhalif itikada gelirse o zaman bunu affetmek yahut görmezden gelmek bana düşmez.
Bu Efendi Hazretleri’nin hakkına girer. Efendi Hazretleri’ni hasta görerek hâşâ yeni buyruklarına itibar etmeyenlerin ne kadar kafayı yedikleri, hiddet ve hasetlerine mağlup düştükleri, artık farz namazı bozup millete bağırdıkları, safları düzeltmek için konuşan kişiye “Ukelâlık etme” diye mihraptan bağırdıkları, “Alt katta kılanları niyetime almıyorum, boşuna kılmayın” diye cemaate niyette bile ayırım yapanları, Efendi Hazretleri’nin hizmetçilerine beddua edenleri bu millet iyi tanımalı!
Yahu bu ne hiddet, ne celal! Bu ne sinir, ne sınırsızlıktır Allâh aşkına! Ben bunca yıldır cemaate karşı bu kadar bu kadar terbiyesizlik duymadım, görmedim. İşte Efendi Hazretleri’ne muhalefetin insanı ne hallere düşürdüğü ortada! Birisi adama biraz nasihat etmek istese “Sen kimsin, sen bana konuşamazsın” demek, bu kibir yahu! Sen kimsin be?!
Hazreti Ömer (Radıyallâhu Anh)a biri çıkıp “Allâh’tan kork” deseydi Allâh ismine saygısından yere yatar yanağını toprağa sürerdi. Böyle tasavvuf olur mu?! Müritlik bu mudur, ihvanlık bu mudur?! Bu olsa olsa ham sofuluktur. Rabbim cümlemizi nefsimizin şerrinden muhafaza eylesin. Âmîn!
Geçenlerde hiç bu konulardan haberi olmayan bir hanım kerdeşim yazdığı mektupta bir zuhuratını nakletmiş, bir hayvan kesiliyor, temiz etler benim önüme konuyor, işkembe gibi necaset mahalleri ise o hocayla bir hanım hocanın önüne konmuş, ikisinin de ortak özelliği Efendi Hazretleri’nin yeni sözlerini mûteber saymayarak hamsofuluk yapmaktır.
Onun için bu durumda olanların sohbetine gitmek bir zaman sonra gidenleri Efendi Hazretleri hakkında şüphelenmeye, yeni buyurduklarına uymamaya dolayısıyla da Efendi Hazretleri gibi masumluğa yakın derecede mahfuzluk zırhına sahip bir zatı bırakıp nefs-i emmâreleriyle hareket eden, burunlarından kıl aldırmayan, insanlara üstten bakan ve kulaktan dolma bilgiler dışında ilimden nasibi olmayan kişilerin saptırma alanına kaçınılmaz olarak dahil edecektir. Ben size Allâh için söylüyorum, böyle kişilerin sohbetlerine gitmeyin, kimseyi de göndermeyin.
Büyük Şeyh Efendi Mustafa İsmet Garîbullâh (Kuddise Sirruhû)Hazretleri’nin “Oturma münkirle yeme sancı, pas alırsın paklamaz her kalaycı” sözünde kastettiği “Münkir” ifadesi şeriatı inkar edenler hakkında değildir. Kâfirle oturmamak gerektiği zaten tasavvufî eserlerin konusu değildir. Burada evliyâullâhın kelamlarını ve kerametlerini inkar edenlerle oturmak kastediliyor ve bundan nehyediliyor. Bundan kolay kolay temizlenmeyecek manevi kirler bulaşacağı açıklanıyor.
İşte bunlara tarikat mürtetleri denir. Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)zamanında onun bir hükmüne itiraz edenlere şeriat mürteddi denildiği gibi bugün Efendi Hazretlerimiz’in bir buyruğuna itiraz eden müride de tarikat mürteddi denir.
Evvelce merhum Esad Coşan Hoca Efendi kendisinin bazı görüşlerine uymayan merhum Erbakan Hocamız için dergide “Mürîdi Mürtetler” diye yazı yazmıştı. Rahmetli Ali Akyazıcı Abimiz de hemen dergiyi bana getirip okutmuştu, ama bu söz doğru değildi, çünkü Erbakan Hocamız, Esad Coşan Hoca Efendi’nin müridi değildi, hatta onun kayınpederi ve şeyhi olan Mehmet Zahit Kotku Hazretleri’nin müridi bile değildi. Kendisi Mehmet Zahit Efendi’den önceki Hâlidî kolunun Gümüşhânevî silsilesi ricâlinden olan Aziz Efendi ve Hasib Efendilere müntesip idi. Böyleyken dahi bu sözleri nâhak yere işitti.
Şimdi Efendi Hazretlerimiz’e müntesip olduğu halde o Yüce Ğavs’ı yok yerine koyan ve yeni bazı görüşlerini reddeden yahut “Efendi Hazretleri’ni başkaları yönlendiriyor” diyerek dünyayı yöneten bir Ğavs’a iftira atanlar tasavvufî manada mürted olmazlar mı?! Ve onlar hakkında bu tabiri kullanan sadık olmaz mı?!
Bir hoca millete “Efendi Hazretleri’ne şarkı dinletiyorlar” derse bu cemaatin durumu ne olur?! Yahu Mevlid-i Şerif ve Kasîde-i Bürde gibi eserleri dinlemek nasıl şarkı dinlemek oluyor?! Bu lafı söyleyen bunu Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)hakkında da kullanmış olmaktadır. Nitekim Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in Medîne’ye teşriflerinde Ensar özellikle de Neccar oğulları hatta kadınları tarafından def eşliğinde makamla söylenen “Tala‛a’l-bedru aleynâ” diye başlayıp devam eden şiirleri memnuniyetle dinlediği Buhâri Şerîf dahil bütün sahih kaynaklardamevcuttur. Herkes haddini bilmelidir. Efendi Hazretleri’nin buyurduğu gibi “Gerektir haddini bilmeyenlere haddini bildirmek.”
İşte benim gibi bir Molla Kāsım çıkar * Herkese lafı çakar * Sonra da içeri girer yatar * Ama onunla uğraşanlar batar * Lakin o karabatak gibi her seferinde daha gülü çıkar.
 Bu adamın bir rehberi vardır ki onu, o iğfal etmiştir. Efendi Hazretleri’nin akrabasından olan bu kişi Efendi Hazretleri Memorial hastanesinde yatarken ziyaret sonrası asansörden inerken benim de bulunduğum bir ortamda “Arkadaşlar büyük güne hazır olalım” diyerek neyi beklediğini ortaya koyan, yine Efendi Hazretleri Acıbadem hastanesinde yatarken durumun ciddi olduğunu duyarak apar topar gelip yoğun bakımın kapısındakilere “Başımız sağolsun” diyerek baklayı ağzından çıkaran fakat Efendi Hazretleri’nin hayırlı uzun ömürle yaşaması neticesinde bütün planları bozulan bu şahıstan başkası değildir.
Geçenlerde yazdığım “Efendi Hazretleri’nin halini görmüyor musunuz, hâlâ ona soruyorsunuz?!” diyerek benim televizyonlara çıkmamı engellemek isteyen de yine aynı şahıs.
Efendi Hazretleri’nin ödül merasimi hakkında “Sinan Erdem’i ben iptal ettirmedim ama elimden gelse ettirirdim” diye yüzüme söyleyen de aynı kişi.
Yeni Şafak gazetesi benim hakkımda “Provokasyoncu” manşetini atacağı günün gecesi geç vakte kadar orada bulunan da aynı kişi.
Ben içeri girmeden birkaç hafta önce babamla birlikte yanına gittiğimizde “Yakında göreceksiniz kimlerin eline kelepçe vurulacak, bu işten Efendi Hazretleri de zarar görecek ama ne yapalım?! Sen Efendi’nin yanında hizmet edenleri bırak da kurtul” diyen de aynı kişi.
E.Ç. kardeşimin anlattığına göre sohbetçi kişiyle bu şahıs bir arabada giderlerken benim için “Kim bilir Flaş tv’den ne kadar para alıyor?” diyorlarmış. Halbuki 35 senedir hiçbir sohbetten bir kuruş almış değilim.
Yani diyeceğim şairin:
   إِذَا كَانَ الْغُرَابُ دَلِيلَ قَوْمٍ
سَيَأْتِيهِمْ إِلٰى أَرْضِ الْجِيَافِ
“Bir kavmin rehberi karga olursa,
Yakında onları leşli araziye götürür.”
dediği gibi, hocayım diyen bir adam onun bunun dolduruşuna gelerek Efendi Hazretleri’nin katıldığı meclislerden insanları men ederse, Efendi Hazretleri gibi sırf akıl olan bir zat hakkında “Yâ Rabbi! Efendi Hazretleri’ne eski aklını ver” diye -hâşâ- dua ederse, Efendi Hazretleri’ne hizmet eden insanlara beddua ederse bunun sohbeti nasıl dinlenir?! Ben sizi uyarıyorum, yarın bana uyarmadın demeyin, yanlış adreslerde dolaşmayın.
Geçenlerde benim avukatımın amcası olan kıymetli bir doktor Efendi Hazretleri’ni muayeneye gitmiş. Mübarek ayaklarını muayeneye sıra gelince çoraplarını çıkartacakları sırada mübarek parmağı ile “Durun” işareti yapmış, herkes durmuş, kimi istemiyor zannetmiş, kimi anlamaya çalışmış, o sırada zannedersem doktor bey uzaktan duyulan ezan sesini fark edince meseleyi anlamış, ezan bitince de muayeneye devam etmiş.
Şu inceliğe bakın. Kimsenin duymadığı ezan sesini duyuyor, o sırada çoraplarının çıkarılmasına edeben izin vermiyor. Ezan okunurken dünya kelamı konuşulmaz diye konuşmayıp işaret ediyor, sonra izin veriyor. Doktor bey “Ben Efendi Hazretleri kadar akl-ı kâmil, hisleri mükemmel, refleksleri yerli yerinde bir zat görmedim” demekten kendini alamıyor.
Ziyaretime gelen ve keşfi açık olan Arap lakaplı bir hoca hanım geçende “Ben Efendi Hazretleri’nin arkasında daima bir melek durduğunu ve o ne söylüyorsa Efendi Hazretleri’nin de onu söylediğini görüyordum, sonra bu durumu Efendi Hazretleri’ne aktardım ve ‘Efendim! Bu hal peygamberlere mahsus değil mi?!’ diye sordum. Efendi Hazretleri bana ‘Ben Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in kâmil vârisiyim’ buyurdu” diye anlatınca çok etkilendim.
Zaten zuhurata ne lüzum var. Allâh-u Te‛âlâhadîs-i kudsîde sevdiği kulu için:
«كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذِي سَيْمَعُ بِهِ، وَبَصَرَهُ الَّذِي يَبْصُرُ بِهِ، وِلِسَانَهُ الَّذِي يَنْطِقُ بِهِ.»
“Onun işiten kulağı, gören gözü ve konuşan dili Ben olurum”buyurmuyor mu?! Bakın Efendi Hazretleri kendisi hakkında bu sözü herkese söylemez. Demek ki bu hanım annemizin itikadına göre ona, bunu açıklamış. Fakat “Ben Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in varisiyim” dememiş de “Kâmil varisiyim” buyurmuş. Âmennâ ve saddeknâ!
Tabi ki Efendi Hazretlerimiz’in bu manadaki tahdîs-i nimet yani kendisine verilen makamları nimet olarak anlatma babından olan bazı ifadelerine ben de şahit olmuşumdur. Sözün özeti Efendi Hazretleri’ni ne kadar anlatsak azdır. Kim bize onu sevdiriyorsa onu bırakmayalım. Kim de bize onu vefat etmiş gibi etkisiz göstermeye çalışıyorsa onu da meclisini de terk edelim.
Benim bu kişilerin sohbetlerine gidenlere ilim hakkımı helal etmem söz konusu değildir. Ancak tevbe edip “Eski yeni, Efendi Hazretleri ne buyuruyorsa başımızın üstündedir, o ne buyuruyorsa haktır, ondan başkasına rabıta yapılamaz. Onun her hangi bir konuda son sözü mûteberdir, şeyhimiz hayattadır ve faaliyettedir. Onun adına konuşma yetkisi sadece kendisine aittir” derlerse o zaman iş değişir. Ben kimseye bedduacı değilim, Rabbim onları da yeniden Efendi Hazretleri hakkındaki eski doğru inançlarına döndürsün. Âmîn!
Gerçi onlardan bazısı ben içeri alındığım gece “Yılanın başı ezilmeli” diyerek hapse girmeme sevinseler de, kurtulduklarını sansalar da ben yine de onların ıslahı için duacıyım. Rabbim ıslahlarını kurdun ıslahı gibi yapmasın, acil tevbe nasip etsin Âmîn!
4) Annemin hastalığıyla ilgilenen, dualarını eksik etmeyen siz sevenlerime çok teşekkür ederim. Kendisi birkaç ay evvel yürüyerek ziyaretime gelecek derecede sağlıklı iken bana üzüntüsünden yoğun bakıma düştü hatta az kalsın vefat edecek hale geldi. Hamdolsun, dün yoğun bakımdan normal odaya çıkmış, çok sevindim. Rabbim afiyetini daim kılsın, en kısa zamanda sâlimen evine döndürsün, bana kavuştursun. Âmîn!
Bana ve aileme dolayısıyla hepinize bu zulmü revâ gören müfterîleri de Rabbim kahreylesin, mahv-u perişan eylesin. Âmîn!
Dertlerine düşürsün, derman aratsın da buldurmasın, korktuklarından kurtarmasın. Âmîn!
5) Cübbeli Ahmet Hoca Efendiadıyla 41.500 üyesi olan Fesbuk sitesine Selçuk kardeşin yönettiği site aracılığıyla yapılan duyurulara itibar edebilir ve bilgileri paylaşabilirsiniz. O da bu gibi hassas dönemlerde çalışkan olsun, bütün hizmetçi siteler birbirlerinizle irtibatlı olun, herkese hakkı duyurun, benim tebliğlerimi herkese ulaştırın ki Rabbim de sizi hayırlı muratlarınıza ulaştırsın. Âmîn!
6) Aldığım mektuplardan sizin bu sohbetlere ne kadar önem verdiğinizi ve ne kadar istifade ettiğinizi daha çok anlama fırsatı buldum. Kimi tam intihar edecek kadar olmuşken internette bizim sohbetlerimizi bulduktan sonra vazgeçtiğini, şimdi evlenip üç çocuğu olduğunu, bütün bunları sohbetlere borçlu olduğunu, kimisi uyuşturucu belasından bu fakirin sohbetleriyle kurtulduğunu ev şimdi anne babasına dönüp hayırlı bir evlat olduğunu, kimi kanseri bu sohbetlerle yendiğini, kimi kanserden ölümü beklerken sürekli sohbet dilmeyerek en azından imanını ve âhiretini kurtarmakla teselli olduğunu yazmış.
Bir görseniz bütün dünyadan ne mektuplar geliyor. Hatta Fransuız vatandaşı olan kaç tane Araptan bile Fransızca metni ve tercümesiyle birlikte mektuplar geliyor.
Bütün bunlar bir televizyon kurma gereğini daha ziyade ortaya koyuyor. Ben size 10.000 lira veren 100 kişi bulsak demiştim. 3-4 kişi buna icap et en mektup göndermiş. Mutlaka işi ciddiye alın, bu gayretle işi yoluna koyun, bana mektup göndererek telefon numarası iletebilirsiniz. Benim geçende size açıkladığım telefon numarasına mesajla iletebilirsiniz, resmi siteme ve fesbuk adresine de maille yollayabilirsiniz.
Haydi hızlı hareket edin de alt yapıyı kuralım! Bütün bu sohbetler görüntülü olarak her eve, her ocağa ulaşsın da bu hizmeti bekleyen milyonlar hidayet bulsun. Ne olur insanlara acıyalım, bâtıl görüşlü hocaların, kötü filimlerin, dizilerin, yalan yanlış haberlerin eline kalmasınlar, ebedi cehenneme düşmesinler, hatta hiç cehenneme uğramadan cennete girsinler. Kimsede ateşe dayanacak güç yoktur, ümmeti düşünen en hayırlı ümmetten olalım inşâallâh!
7) Bazı kardeşlerim ziyaretime gelip çok dert yandılar, bana “Hocam katıldığımız sohbetlerde sana ismen dua etmiyorlar, kağıt yazıyoruz yine de toptan ediyorlar, cesaret edemiyorlar” dediler ve “Hatta İsmailağa’da hatm-i şeriflerde dahi böyle olduğunu, Aydın Menderes’e bile ismen dua edilirken, siyasetçilerin isimleri kürsülerde anılırken niye böyle oluyor?” diye anlattılar.
Tabî ki birçok sohbette ismen dualar yapılıyor, öyle biliyorum ama cesaret edemeyenlere de “Yahu ben ne yaptım da siz bana dua edemiyorsunuz yoksa şirke mi düştüm!” diye sesleniyorum.
Çoğu ya benden okumuş, ya benden okuyandan okumuş, hatta ekserisi benden okuyandan okuyandan okumuş, cemaatlerinin ekseriyet bu kapıyı fakirin delaletiyle bulmuş, bu vefasızlık ve cefa ne zamana kadar sürecek, ayıp değil mi?!
10 sene kadar önce eski istihareci Abdülhak bana “Ders alanlara tek tek soruyorum, şunu tespit ettim ki bu kapıyı bulanların % 80’i senin sohbetlerinde bu yolu öğrenmişler” derdi ve diğer bazı hocaların ismini vererek “Senelerdir bu kişilerin sohbetlerinden bir kişi Efendi’yi duyup da gelmiş değil” diye de söze devam ederdi.
20 seneden fazla bu işi deruhte etmiş biri olarak bu tespiti yapacak başka biri olmadığından bu tespiti doğru buluyorum. Hazır cemaatlere konanların bize bir dua borçları yok mu?!
Erbakan Hoca ile “Pazara kadar değil mezara kadar beraberiz” dedikten sonra 28 şubatta çarşı karışınca değil mezara kadar, hatta bırak pazarı daha çarşıda davayı terk eden adamlar bile ismen anılırken ve tarikata siyaset karıştırıldığı gerekçesiyle Efendi Hazretleri nicelerine verdiği yetkileri bile geri almışken, onlar hâlâ bildikleri gibi dualara devam etsinler. Bakalım daha neleri kaybedecekler hepimiz inşâallâh göreceğiz.
Rabbim her işimizde cümlemizin âkibetini hayreylesin ve bizleri dünyanın rüsvaylığından, âhiretin azabından muhafaza eylesin. Âmîn!
ZİYARETİME GELEN BAZI ÖNEMLİ ZEVAT
Çarşamba günü ziyaretime Seyyid İbrâhîm el-Ahsâî Hazretleri geldi. Türk vatandaşı olmadığı için aylardır Adalet Bakanlığı’ndan izin bekliyordu,nihayet izin alabildiler. Kavuştuk, çok memnun oldum, çok dua etti, bazı ilimlerle de beni techiz etti. Bu mektupta yerim daraldığı ve vaktim azaldığı için kendisiyle aramızda geçen konuşmaları ve öğrettiği bazı önemli ilimleri ayrıca Arap Hoca lakaplı hoca hanım efendinin bana ettiği nasihatleri, bu zamana kadar hiçbir hocadan duymadığım, hatta o kadar kısa zamanda kimsenin anlatamayacağı kadar manevi marifetleri, Efendi Hazretlerimiz’den naklettiği evvelce hiç duymadığım bir duayı önümüzdeki mektupta inşâallâh zikredeceğim.
Rabbim hepinizin hayırlı muratlarınızı ihasan eylesin, gecenizi mübarek eylesin, dünyada ilim meclislerinden, âhirette de bunun karşılığı olan cennet bahçelerinden mahrum eylemesin. Âmîn!
Bu gece saat tam 12’de secdede 41 kere:
«لَا إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ.»
duasıyla buluşmak üzere Rabb-i Rahîmim’e emanet olun!

islam