Yeni

Cübbeli Ahmet Hoca 14. Mektup


 
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Bütün hamdler şerleri hayra çeviren Allâh-u Te‛âlâ’ya mahsustur. Sınırsız salât-ü selamlar en büyük eziyetlere sabreden Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ve ona vefayı şiar edinen âl-i ashâbının üzerine olsun.
Geçenlerde Hinduların ölünce yakılıp küllerinin Ganj Nehri’ne atıldığını, bazı Avrupalı gençlerin de oraya gidip intihar etmek için yemekten içmekten kesilip oradaki bâtıl ilahlara taparak ölümlerini beklediklerini sonra yakılıp küllerinin o leş ırmağına atılmasını istediklerini bir gazetede okuyunca bizi bu dîn-i mübîn-i İslam ile müşerref kılan Rabbimizin keremine ne kadar şükretsek az olduğunu düşündüm.
İnsan iman, namaz, oruç, hac ve zekat gibi 7 yaşında çocuğun dahi yapacağı kadar kolay vazifeleri yapmıyor da, gidip o kutsal sayılan, cesetlerle dolu lağım gibi bir ırmağın etrafında aç susuz kalmaktan, ölümü beklemekten, vatanını ve akrabasını terk etmekten zorlanmıyor. Halbuki namaz, oruç bundan daha kolay değil mi?! Hem de insanın sıhhatli yaşamasına vesile değil mi?!
İman yani Allâh-u Te‛âlâgibi bir eşsiz kudret sahibine inanmak hiçbir şeye yaramayan odunlara, tunçtan bakırdan putlara ümit bağlamaktan daha huzur verici değil mi?!
Bazılarının dediği gibi “Herkesin inancına saygı duyuyorum” diyemem. Allâh-u Te‛âlâ’yı bırakıp da putlara tapmak gibi bir saçmalığa nasıl saygı duyulur?! Aman iman nimetine çok şükredelim, bizi Müslüman yaratıp yaşattığı için Rabbimize çok hamd-ü senâda bulunalım. Bu nimet sırf lütf-u ilâhidir. Bunu kendimiz kazandık sanmayalım, bizi bu işe seçtiler, zaten Rabbimiz:
﴿هُوَ اجْتَبَاكُمْ﴾
“Sizi O seçti” (Hacc Sûresi:78’den)kavl-i şerîfinde bu hakikatı açıkça beyan ediyor.
Kondulu Ali Efendi diye bilinen bir zat vardı, Hacı Sâlih Efendi Hazretleri’nin de arkadaşı olan bu zata Efendi Hazretlerimiz de çok itibar ederdi. Kondu aslında Of’un köylerinden, fakat sonradan Suluova’da ikamet ettiği için bu zata Suluovalı Ali Efendi de denirdi.
Bir kere Efendi Hazretlerimiz’le birlikte bu zatı ziyarete gitmiştik. Kendisi yataktan kalkamayacak derecede ağır hasta idi, ara ara konuşuyor sonra uzun zaman susuyordu. Her konuştuğunda iman nimetinden bahsediyor ve “İslam memleketinde, Müslüman anne-babadan doğduğumuz için çok hamdetmemiz lazım, bu bizim de Müslüman olmamıza çok yardımcı oldu, çünkü hidayet Allâh’tan, küfür diyarında kâfir anne-babadan doğan da bazen Müslüman olabililiyor ama o da bizi mi bulacaktı, o zaman hidayet bulma ihtimalimiz çok daha az olurdu” diye anlatıp duruyordu.
Bu konuyu o kadar çok tekrar etti ki etkilenmemek elde değildi. Tabi o zaman çok genç olduğumdan aynı şeyi niye bu kadar tekrar ediyor diye içimden geçirmedim diyemem. Ama ilm-ü irfânımız arttıkça ve yaşımız ilerledikçe hepimiz şu hakikati daha iyi anlıyoruz ki her işi bırakıp sürekli iman nimetine şükretsek az bile, aksi takdirde birkaç yıllık, yüz yıllık değil, sonsuz azap kaçınılmaz olarak bize yapışacak. Furkan Sûresi’nde zikredildiği üzere:
﴿إِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا﴾
“Cehennem azabı alacaklı gibi adama yapışır.” (Furkān Sûresi:65’den)
Bu iman ki bunu son nefeste kurtarabilirsek hiçbir amelimiz olmasa bile bizi muvakkat azaptan olmasa bile müebbed yani sonsuz azaptan mutlaka kurtaracak, hele bir de namaz, oruç, hac ve zekat gibi İslam şartları yerine getirilirse o zaman hiç cehenneme uğramaksızın cennet mekânımız olur. Bunu kazanmak için buyurun bir kelime-i şehâdet okuyalım.
Bugün yapacağımızı yapalım, işi ileri atmayalım, sonra çok pişman oluruz. Sa‛dî Şirâzî (Kuddise Sirruhû)nun buyurduğu gibi: “Gücün varsa şimdi iyilik yap, yarın gücüm varken niçin vermedim, amel etmedim diye elini ısırırsın.”
İnsanlara güvenmeyi bırakalım, Rabbimize tevekkül edelim. Lokmân-ı Hakîm (Aleyhisselâm)ın buyurduğu gibi: “Hazırlığın Allâh’a iman, yelkenin tevekkül olsun.”
Allâh-u Te‛âlâ’nın rüzgarı ebedîsönmeyeceği için senin gemin de durmaz. Şairin dediği gibi:
“Takdîr-i ilâhîkuvve-i pazu ile dönmez,
Bir şem
ı ki Mevlâyaka, bin bâd ile sönmez.”
Yani Mevlâ’nın kaderi pazu gücü ile geri çevrilmez, onun yaktığı bir mum da bin türlü rüzgar esse söndürülemez. Onun için tek dayanağımız Rabbimiz, zaten öyle ama biz bunu zevken anlayalım. Hele bu zamanın milleti tam bir münafıklık âbidesi olmuş.
Fudayl ibni ‛Iyâz (Kuddise Sirruhû)nun buyurduğu gibi: “Âhir zaman insanları görünüşte dost, hakikatte düşman olur.”
Lalegül’de yayınlanan bir ilâhide de “Yüzleri dost, özleri düşmandan usandım” diye doğru bir tespit yapılıyor.
Dışarıdayken son derece hürmet eden hatta arabamızın kapısını kapatmak için edeple bekleyen etkili, yetkili kişiler, biz kendilerine “Bizim konuşmalarımızdan rahatsız olan çevreler bizi susturmak için plan peşindeler” dediğimizde “Merak etme biz varken bir oyun çeviremezler” diyenler, o âbiler hani şimdi neredeler?! İşte onlara güvenseydim şimdi helak olurdum.
28 şubatın baskıcı döneminde Bandırma cezaevinde yatarken “Hasbiyallâh (Allâh bana yeter)” derken beni hiçbir avukatın, hâkimin, yetkilinin kurtaramayacağını bildiğim için Sulhi Dönmezer’e bilirkişi raporu için yüklü bir para da verecekken, kendisi doğru konuşan biri olduğundan “Hocanın kararı yukarıdan ayarlanmış, benim raporum para etmez” diyerek bizi geri çevirdiğinden tabi o zaman DGM yukarısının kim olduğunu biliyorsunuz, onların da benim hakkımda hayır rüya görmeyeceği sabit olduğundan “Allâh bana yeter” derken ve bu zikri gerçekten inanarak ve tadını içimde bularak söylüyordum. Şimdi de değişen bir şey yok.
Bir iddianâme ki hiç alakasız, ilgisiz konular ve konuşmalarla dolu. Sekiz kişinin tecavüzüne uğrayan kızın şikayetçi olduğu adamlar tutuklanmadan serbest bırakılırken bizim hakkımızda hiçbir şikayetçi olmadığı halde fuhuşta basılan bazı kadınlar zorla şikayetçi yapılıp sonra hiç bizimle yüzleştirilmeden yurt dışı edilip biz 5 aydır, mahkemeye kadar da 6,5 ay kadar tutuklu kalıyorsak şimdi Allâh-u Te‛âlâ’dan başka kâfîgelecek ve “Hasbî(Bana yeter)” denilecek kimse var mı?!
Hep beraber yedi kere “Allâh bize yeter, O ne güzel vekildir” manasına gelen şu zikri okuyalım:
«حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ.»
Biraz evvel yazdığım tecavüzcülerin serbest bırakılmasını 1 mayıs günü gazeteler yazdı, Habertürk’ta Rahşan Hanım özellikle başlık attı. Tam ben bu satırları yazarken 70 yaşındaki Kerem Amca yanıma gelip “Hocam bunlar sana bir şey yapamazlar. Sen hiç durmuyorsun, okuyorsun, yazıyorsun. Bunlar seni bitiremezler. Senin hizmetin ölmez” dedikten sonra babasının şöyle anlattığını nakletti;
Âdem (Aleyhisselâm)vefat edeceği zaman vâsîsi olan oğlu Şîs (Aleyhisselâm)ı çağırarak “Evladım kendin ölürken ismini de öldürme” diye vasiyette bulunmuş. Görüyorsunuz mahkumlarda neler var. Yani bana bile vaaz edenler var. Doğru lafa ne denir ki hikmet nerede bulunsa alınır, kimden duyulsa uyulur.
İnşâallâh bu fâhiş zulüm de tarihe müfterîlerin müebbed ayıbı olarak geçecek ve onlara yapılan beddualar onları er-geç bulacak, bir zaman sonra birilerinin kasetleri ortaya saçılınca bizim Kâbe’nin kapısında yaptığımız: “YâRabbi! Kim bizim avretimizi açmak istiyorsa, Sen de onun avretini aç” şeklindeki bedduâmızın eseri ortaya çıkacak, bakalım o zaman kimler rezil olacak ama bu fakirin çektiği çileler her zaman anılacak.
Nitekim geçmişteki birçok âlimin adı bile anılmazken merhum İskilipli Âtıf Efendi’nin şânı bugün daha ziyade yürümektedir. Bugün onun kabrini ziyaret ederek iâde-i itibarda bulunanlar bugün aynı hakikatleri dile getiren mazlumların itibarsızlaştırılmasına maalesef göz yummaktadırlar. Ama kimsenin bürokrasinin itibarına ihtiyacı yoktur, çünkü aziz ve zelil eden ancak Allâh-u Te‛âlâ’dır. İnşâallâh darısı Menemen’de şehit edilen Esad Erbilî Hazretleri ile Şeyh Sa‛îd Efendi Hazretleri’nin kabr-i şeriflerinin başına, onlar da teşhir edilerek ziyarete açılır inşâallâh.
Üstad Bedîüzzaman Hazretleri’nin kabri de belli mahfiller nezdinde malumdur. İnşâallâh yakında o da âşikâr edilir, onu kabrinde bile rahat bırakmayıp Urfa’daki Makam Câmii hazîresinden alıp bir tarafa götürdüler, neresi belli değil.
Ama farkındaysanız tarihte birçok âlimin esâmesi okunmazken İmâm-ı Âzam, Ahmet ibni Hanbel, İmâm-ı Rabbânî ve Ali Haydar Efendi gibi hapislerde eziyet gören ve idam edilen ulemâ hiç unutulmamaktadır. Çünkü tarih zâlimin zulmünü tespit ederken mazlumun sabır ve vefasını da tescil etmektedir.
Hele hakka ve ilme hizmet edenlerin ölmesi asla söz konusu değildir. Bu konudaki en güzel söz şairin:
يَمُوتُ قَوْمٌ فَيُحْيِي الْعِلْمُ ذِكْرَهُمُ
فَالْجَهْلُ يُلْحَقُ أَمْوَاتًا بِأَمْوَاتِ
“Bazıları ölür ama ilim onların şânını diri tutar,
Cehâlet ise zaten ölü olanları (mezardaki) diğer ölülere kavuşturur”
şiirinde ifade edilmiştir.
 
TEBLİĞ ETMEK İSTEDİĞİM BAZI ÖNEMLİ HUSUSLAR
1)Geçen haftaki yazımda geçen “Tarikat mürtedleri” lafımı yanlış anlayanlar olmuş. Şeriatta mürted olan dinden çıkar yani kâfir olur ama tarikat mürtedi dinden çıkmış olmaz. Dolayısıyla arkasında namaz kılınır, ölse cenazesi kılınır. Nitekim Ehl-i Sünnet’in esâsı:
  «صَلُّوا خَلْفَ كُلِّ بَرٍّ وَفَاجِرٍ، وَصَلُّوا عَلٰى كُلِّ بَرٍّ وَفَاجِرٍ.»
“İyi kötü her imamın arkasında namaz kılın, iyi kötü her Müslümanın cenaze namazını kılın” hadîs-i şerifine dayanır.
Bizim Ehl-i Sünnet’e zerre kadar muhalif bir şey söylememiz vâki değildir. Ama sohbetini dinlemek ve fetva sormak gibi konularda insan kendi şeyhine bağlı ve itikatlı kişileri tercih etmelidir, o da ayrı bir meseledir. Zira tarikat mürtedi sayılan bir kişi şeyhinin himmet dairesinden ve inâyet halkasından çıkmış olur, dolayısıyla kelamı tesirli ve faydalı olmaz, ruhları tırmalar, tatmin etmez. Geçenlerde Hayrabolu’daki Hasköy’de 1972’den beri cemaatin 60 derece yanlış kıbleye namaz kıldığı meydana çıktı, şimdi yıkıp yerine yeni bir câmi yapmışlar. Demek ki imama uymaktan ve namaza durmaktan da öte işin esası doğru kıbleye yönelmekmiş. Kalplerin kıblesi ise Yüce Mürşidimiz’den başkası değildir.
Ali Haydar Efendi Babamız (Kuddise Sirruhû)“Allâhım’a kul, Peygamberim’e ümmet olmak şartıyla herkese hakkımı helal ettim” buyururdu. Bu fakir kardeşinizde kimseye şahsım adına kin ve nefret beslememekteyim. Zaten kin tutmak istesem bile tutamayacak tabiattayım. Fakat bir özür dilense zaten helallik vermeye en çok ben hevesliyim.
Ama benim gerideki iki şarta bir ilavem olacak, şöyle ki ben “Allâhım’a kul, Peygamberim’e ümmet ve Efendi Hazretlerim’e de itikat şartıyla herkese hakkımı helal ediyorum. Hatta haysiyetimi rencide edecek bir şey söylemiş olanlara bile yukarıdaki şartlar muvâcehesinde hakkım helal olsun, bu konu da bizim taraftan böylece son bulsun” diyorum.
Bunu yaparken de Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in kendisinden övgüyle bahsettiği Ebû Zamzam (Radıyallâhu Anh)ın amelini örnek alıyorum. Nitekim Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)onun hakkında:
      «أَيُعْجِزُ أَحَدُكُمْ أَنْ يَكُونَ كَأَبِي ضَمْضَمٍ.»
“Sizin biriniz Ebû Zamzam gibi olmaktan âciz midir? O her sabah ‘Herkesin sadaka verecek bir şeyleri var, benim ise bir şeyim olmadığına göre ben de bugün ırzımı her Müslümana bağışladım yani bugün hangi din kardeşim benim ırz ve haysiyetimi rencide edecek bir şey konuşursa ben şimdiden peşinen hakkımı ona helal ettim’ derdi” diye medh-u senâda bulunmuştur. rabbim cümlemize kinden, nefretten, haset ve fesattan arınmış bir kalp ihsân eylesin. Âmîn!
2)Bir Müslüman kalkmış benim durduğum cezaevinde rahat olmadığım konusunda Adalet Bakanlığı’na mail atmış, bunun üzerine benden ifade aldılar. Ben de şu anda hiçbir sıkıntım olmadığına dair ifade verdim. Şişli hastanesine gidişimin geç olması ve oradaki sıkıntıların idareyle bir alakası yoktu, biliyorsunuz sevk aracı temini ve hastane sevki siviller tarafından yapılmıyor. 1-2 aydır ailem dışındaki siz ziyaretçilerime de izin veriliyor ve yürümeme izin veriliyor. Dolayısıyla bulunduğum yerde hiçbir hakkım engellenmediği gibi hiçbir ayrıcalıklı muamele de görmüyorum. Herkesle eşit haklara sahibim.
Ayrıca bir şikayetim olsa bunu avukatım aracılığı ile ilgili kurumlara yapacak imkana sahibim. Lütfen kimse benim hakkımda kendi kafasına bir yerlere mail atmasın. Ancak bana âit yayın organlarında veya tavsiye ettiğim bir adreste gördüğünüz hizmetlere dahil olun, ferdî hareket etmeyin. Biliyorum niyetimiz iyidir ama bu gibi konular kaldığım yerde beni rahatsız edebilir. Anlayışınız ve ilgi alakanız için hepinize müteşekkirim.
3)Bazı hanım kardeşlerim mahkemeye gelmelerine izin verip vermediğimi soruyorlar. Zaten hiç evden dışarı çıkmıyorlarsa, çarşı pazara gitmiyorlarsa yani bu derece takva sahibi iseler tabi ki gelmesinler. Ama her yere gidip de sıra beni desteklemeye gelince bunu soruyorlarsa o zaman cevabım elbette “Gelsinler ve açık-kapalı ayırımı yapmadan bizi seven herkesi getirsinler” şeklinde olur.
Mahkemenin saati sabah 10:00 gibi görünüyorsa da herkes aynı anda yetişemeyebilir. Mahkemenin 4-5’e kadar sürmesi beklenmektedir. Dolayısıyla fırsat bulan herkes bize destek için gelmelidir. Fakat mahkemeden önceki son hafta size göndereceğim mektupta inşâallâh bu konuyu tafsilatlı şekilde yazarım. Ona göre hareket edersiniz inşâallâh.
4)1 mayıs tarihli Akit gazetesinde Faruk Köse imzasıyla “Pirinç-Bulgur Meselesi” başlığıyla çıkan yazıyı mutlaka okuyun derginin haziran sayısına da mutlaka konsun. O yazıda bu kardeşim Hayreddin Karaman’a çok güzel sorular yöneltmiş ve onun herkesin ihtiyacına göre fetva vererek hayatı kolaylaştırdığını yazarak da bence peşinde ünlem olan bir soru işareti koymuş.
Bu şahıs İslam’ın dinli, dinsiz, kâfir, mümin, sâlih, fâsık, mezhepli, mezhepsiz herkese uyacak şekle sokulmasını öneriyor ki, bu da hakikatleri eğip bükmeden yapılacak bir şey olmadığına göre Faruk kardeşim bu hususu sorularla açıklıyor.
5)Arifan dergimizin nisan sayısında Ali Eren Hoca Efendi başını Hayreddin Karaman’ın çektiği dört kişilik heyet tarafından ve diyanet tarafından basılan “Kuran Yolu” adlı tefsirdeki itikatla ilgili yanlışlardan bazısını çok güzel yazmış. Yâ hu bunlar nasıl bir cildin 50 sayfasında Tevrat’tan naklen “Yakup (Aleyhisselâm)ın Tanrı ile güreşip onu yendiğini, bu sebeple Tanrı’nın ona İsrail adını verdiğini” yazmışlar.
Ben size evvelce Bakara Sûresi’nin 62. âyet-i kerîmesinin tefsirinde Mason Abduh’un “Yahudi Hristiyanlar da cennete girecek” görüşünü naklettiklerini yazmıştım ama vaktim olmadığı için diğer yerlere bakamadım. İyi ki Ali Eren Hoca Efendi var da, biz de hazıra konuyoruz. Meğer bunlar sadece Bakara Sûresi’nde 50 yerde Tevrat’a havale yapmışlar.
101. sayfada “Allâh katında indirilmiş olup hükümleriyle amel edilmesini gereken Kuran dışında iki kitap daha var” diye yazmışlar, neler neler yazmışlar. Tabi ki Ali Eren Hoca da bütün bunların diğer yazarlardan değil de Hayreddin Karaman’dan kaynaklandığını yazmış, bence de öyle görünüyor ama diğer yazarların bu konulara itiraz etmeleri lazım yoksa ortak olurlar.
Benim hakkımda “Bu adam bizim hocamız, Cübbeli niye buna reddiye yapıyor?!” diyenler “Niçin müşrikler gibi ‘Atalarımızın dediği olur’ demeyelim, aklımızı kiraya vermeyelim, bu bizim hocamız da niçin böyle şirk içerikli laflar ediyor” demiyorlar yani kabahat yanlış yapanın mı yoksa ona doğruyu diyenin mi?! Aman göreyim sizi Ali Eren Hoca’nın bu yazısını okuyun, okutun ama söz verin bana mutlaka herkese okutun da millet nasıl olsa “Bu tefsir diyanetin tefsiri, yanlış yazmaz” diyerek kanıp da helak olmasınlar.
Biliyorsunuz amelde müsâmaha olur, tevbesi olur, kazası olur, şefaat erişir, Allâh-u Te‛âlâmeccânen de affedebilir ama iman hususunda asla en ufak bir mazeret kabul edilmez. Bunlar milleti tefsirlerle dinden çıkaracaklar. Aman gayret edelim de bu fitneyi söndürelim.
6)Şu hususu ifade edeyim ki “Hanımlar şifa dersinin giriş ve çıkışında Seyyid Hazretleri’ne okunmak için toplanıyorlar, bu yüzden yol tıkanıyor hatta polis geliyor” diye bir hanım kardeşim mektup yazmış.
Hanım kardeşlerim! Seyyid Hazretleri’nin sizi yol üstünde okuması mümkün değil, mübareği rahatsız etmeyin, okunmak için kendisinin adresini öğrenip gidin, lütfen yollar üzerinde birikim yapmayalım, göze batmayalım, görüyorsunuz durum hassas. Sonra bazılarının sohbetleri iptal etmesi için onların eline bahane vermeyelim.
Allâh rızası için laf dinleyin, mahkeme gününde polise itaatli olalım, sessiz olalım, slogan atmayalım, birilerinin tahriklerine kapılmayalım, taşkınlık yapmaya kalkışan olursa onu durduralım, sakinleştirelim, durduralım derken de olay çıkartmayalım.  Aman uyank olalım!
7)Şimdi İhsan Eliaçık isimli biri çıkmış anti kapitalist İslamcılar adı altında gençleri toplamış, almış 1 mayıs günü Taksim’e götürmüş pankartlara Tevrat ve İncil’den de âyetler yazmışlar. Sahabe arasında kendine has, şaz görüşlerle temâyüz ettiği için Hazreti Osman (Radıyallâhu Anh)Efendimiz tarafından Rebeze’ye sürgün edilen mübarek sahâbi Ebu Zerr el-Ğıfârî (Radıyallâhu Anh)ın mezhebi üzerinde olduklarını açıklamışlar. Bunlar iş değil.
Gençlerimiz bu adama kapılmasınlar, zekatın 40’ta 1 olduğunu inkar ediyor, bütün malın verilmesi gerektiğini söylüyor yani fazilet demiyor, farz diyor.  Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den bu yana böyle bir görüşü olan tek müctehit bile yok. Sonra bunlar niçin İslam’ın yanına yok devrimci, yok anti kapitalist gibi laflar ekliyorlar?!
İslam’da zenginin de fakirin de, işverenin de, işçinin de yeri var. İslam tam bir adalet, bakın eşitlik demiyorum çünkü eşitlik her zaman adalet olmaz. Güçlü deveyle zayıf deveye 50’şer kilo yük vursan eşitlik olur ama adalet olmaz, zira zayıfa güçlü kadar yük vurulmaz. Herkes eline geçen her şeyi verirse o zaman işçi de bulunmaz, herkes ağa olur “Sen ağa ben inekleri kim sağa?!” derler. Sonra ve böylece dünyanın nizamı bozulur.
Rabbimiz:
﴿نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا﴾
“O en alçak (dünya) hayat(ın)da geçim (sebep)lerini aralarında Biz taksim ettik ve bir kısımları, diğer bir kısmı emre âmâde (bir şekilde hizmet eden) bir kimse edinsin diye Biz onların bazısını (zenginlik hususunda) diğer bir kısmın fevkinde farklı derecelere yükselttik” (Zühruf Sûresi:32’den) buyurarak bu hikmete işaret buyuruyor.
Yani kimi kulları kimini çalıştırsın da böylece hayat devam etsin diye herkesi zengin etmediğini bildiriyor. Mâşâllâh bu kişi de ensesi kalın biri yani biraz şişman. Bir Ramazan otellerdeki iftarları kınamış ben de “Madem öyle sen de biraz az ye ki zayıflayasın” demişim, ben bunu unutmuşum. Sonra Hüseyin Gülerce âbimin benim bu sözümü bir televizyon programında açıklaması üzerine hatırladım, yani diyeceğim o ki gençler nerede ineceği belli olmayan her gemiye binmesinler.
Çünkü bu kişi Ali Şerîatı denilen ve Mehmet Şevki Eygi âbimin bir yazısında hatırladığıma göre “Allâh da bir puttur” diyen bir militan Şî‛inin görüşlerine tâbi olmuş durumda. Onun için Müslüman ve Ehl-i Sünnet olmak varken yeşil kominist olmaya ne gerek var?! Müslüman ve Ehl-i Sünnet kimliği neyimize yetmedi de başka kimlikler peşinde koşuyoruz?!
Korkarım bu gibi akımlara kapılanlar neticede Şi‛î ya da Vehhâbi anlımda selefi olmak tehlikesinden kurtulamazlar. Rabbim cümlemizi bu yoldan zerre kadar uzaklaşmaktan ve Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den beri gelen cemaat inancından ve amelinden ayrılmaktan muhafaza eylesin. Âmîn!
8) Biliyorsunuz bu aralar Kutlu Doğum haftası olarak 21 nisan tarihindne itibaren bir hafta kutlama ilan ediyorlar. Diyanet bunu 10-15 sene evvel çıkardıi tutturamadı. Şimdi yine başlattı. Fakat bu uygun bir durum değildir. Hapishanede bile millet kandil sanmış, kandilimi tebrik ediyorlar. Halbuki ne kandili, cemâziyelevvel ayında kandil mi var?! Yetkililerden biri bile televizyona çıkmış kutlu doğum tebrik ederken rabîulevvel 12 diye konuşuyor yani cemâziyelevveli rabîulevvel sanmış, çünkü hakiki mevlid kandili rabîulevvel de olduğu için karıştırmış.
Hiçbir dînî kutlama milâdî takvime göre yapılmaz. O zaman biri de kalkar, ramazanı serin ve kısa günleri olan kışın bir ayına sabitlemek ister, nitekim istemiş bakın 26 nisan perşembe gününün yazısında Can Ataklı “Ramazan sabitlenemez, Kutlu Doğum Haftası sabitlenir” başlığıyla neler yazmış:
“İlk defa yazmıyorum, birkaç yıldır yazıp dikkat çekmeye çalışıyorum, ama malum koro hep tepki gösteriyor. Kutlu Doğum Haftası’nı kutluyoruz. Anlamı şu; diyanet 1989’da Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in doğum gününü mîlâdi takvime göre sabitledi ve bu kutlu günün bulunduğu haftayı Kutlu Doğum Haftası olarak ilan etti. Hazreti Muhammed’in doğum günü mîlâdi takvime uyarlanınca nisanın üçüncü haftasına denk geliyor.
Cumhuriyet ilan edildikten sonra takvimde de değişiklik yapılmıştı ama dini günler bakımından kameri takvime uyuldu. Ramazan ya da Şeker Bayramı, Kurban Bayramı, bütün kandillerde olduğu gibi.
Birkaç kez asla dînî açıdan değil ama dinin de emri olan “Zamana göre yaşamı kolaylaştırma” ilkesinden hareketle Ramazan’ın mîlâdi takvime göre sabitlenebileceğini iyi niyetle yazmıştım. Kıyamet kopmuştu. Dini günlerde hicri takvim kullanılmasının esas olduğu, İslam’ı sulandırmaya kimsenin kalkamayacağı, dini bilmeyenlerin ahkâm kesmemesi gerektiğini söylemişlerdi. Ama nedense Kutlu Doğum Haftası’nın miladi takvime uyarlanmasına kimse karşı çıkmıyor.Sâhi neden?”
İşte görüyor musunuz ileride bu iş başımızı ağrıtır, ayrıca bu nisan durmaz ki yarın receb, şaban, ramazan gibi aylara da denk gelecek, bu sefer millet Peygamberimiz recepte yâhut ramazanda doğmuş sanacak, bir de o hafta miraç, beraat ve kadir geceleri gibi kandile rastlarsa ki birkaç yıl sonra bunlar olacak, o zaman millet Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in kadir gecesi felan doğduğunu sanacak.
Hiç mi düşünmüyorlar, bu yanlıştan âcil dönülsün, bu bir haftaya sabitlenecekse rabîulevvel ayının 12. gecesini içinde barındıran haftaya sabitlensin. Nitekim mevlid kutlamaları Suriye ve Fas gibi ülkelerede rabîulevvel ayının tamamına teşmil edliyor ki bu yerinde bir uygulamadır.
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in doğumunu ne kadar kutlasak azdır, ama Allâh-u Te‛âlâvakitlerin tâyini için mîlâdi ayları değil, gökteki ayları tayin etmiştir. Rabbimiz:
﴿يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَهِلَّةِ قُلْ هِيَ مَوَاقِيتُ لِلنَّاسِ﴾
“Sana hilâller(in ip ince doğuşundan sonra büyümesinin ardından eski haline dönmesinin hikmetin)den soruyorlar. (Habîbim!) De ki: ‘Onlar, insanlar(ın ekip biçme, borç ödeme, oruç tutma, bayram yapma ve iddet müddeti gibi işlerinin zamanlarını bilmeleri) ve (özellikle) hac (ibadetinin zamanını tespit etmeleri) için vakit bildiren şeylerdir’” (Bakara Sûresi:189’dan)kavl-i şerîfi de bu hakikati nâtıktır.
Hiçbir dînî günümüz milâdî takvime göre değilken mevlidi bu şekilde kutlamak dînî günlerimizi değiştirme gibi bir tehlikeye öncülük edeceği gibi daha şimdiden milletimizin kafasını karıştırmakta ve bazılarını “Paygamberimiz kaç kere doğdu yâ hu, daha birkaç ay evvel mevlid kandili değil miydi?!” diye konuşturmaktadır.
Bir de birkaç yıl sonra mevlid kandili nisanın başına denk gelince seyreyle gümbürtüyü! Yâ hu din işlerinde yenilik çıkarmaya ne gerek var?! Osmanlı ecdadımızın 650 yıllık isabetli uygulamalarına uymak neyimize yetmiyor?! Benden söylemesi, yetkililere bu hususu ulaştırırsanız Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)de sizden razı olur inşâallâh.
9) Bu gece yani dergi çıkmış olması lazım, çok ilimlerle dolu, hele bir “Uzun Ömür Duası” yazdım, okuyan yâhut üzerinde taşıyan o kadar hayırla uzun yaşar ki yaşamaktan usanır. Mektuplarım da yazılı, sırf bir mektubum 24 sayfa. Ne olur gayret edin, alın, okuyun, okutun, dağıtın, hayır yapın. Çok makbule geçecek inşâallâh.
10) Bu mübarek gece saat tam 12’de secdede 41 kere “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn” dularıyla buluşalım. Tabi ki öncesinde mutlaka hâcet namazlarından birini kılmış olalım. Tesbih namazı kılsak daha mübarek olur. Rabbim kabule karîn eylesin. Âmîn!
11) Geçen pazar 10 dakikalık telefonla konuşma hakkımı annemle konuşarak kullandım. Aylardır sesini duymamıştım, biraz iyileşmiş fakat yatmaktan sırtı yara olmuş. Benden ve sizden çok dua istiyor, ayağa kalkıp hâcetini görebilmesi ve yemek yiyebilmesi için çok dua edin. Beni çıkaramadınız, bâri onu ayağa kaldırın. Şaka yapıyorum, size takılmasam işim rast gitmez. Ama bu iş ciddi, annemin çok duanıza ihtiyacı var.
Bu vesileyle anneme çok yakın ilgi ve alâka gösteren, Sultan Abdülhamid Hân Hazretleri’nin torunu Şeyhzâde Kayınhan Efendi’ye, babası Hârun Efendi’ye ve ailesine, Şeyhzâde’nin yakınları olan ve hastaneden ayrılmayan İbrahim Efendi ve arkadaşlarına sonsuz şükranlarımı arz ederim. Rabbim onlara da iki cihanda ne hayır muratları varsa ihsân eylesin. Âmîn!
 
ZİYARETİME GELEN BAZI ÖNEMLİ ZEVÂT
1) Geçen mektubumda beyan ettiğim üzere; Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in 35. torunu Seyyid İbrâhîm el-Ahsâî el-İdrisî el-Hasenî Hazretleri geçen hafta ziyaretime geldi. Kendisi Türk vatandaşı olmadığı için buradan izin alınamadı, Ankara’dan izin gerekiyordu, o izin de aylardır ancak alınabildi de mübarek zâta kavuştuk.
Beni görür görmez dualara başladı, ne kadar çok dua biliyor, ben de şaşırıyorum. Siz bana şaşırıyorsunuz, ben de ona şaşırıyorum. Daha “Nasılsın, iyi misin?” faslına başlamadan beni dualara gark etti. Kendisine halini hatırını, yeni taşındığı adreste rahat edip etmediğini sorduğumda, hep aynı cevap “Tek derdim senin kurtuluşun. Benim gelişim senin kurtuluşunun yakınlaştığının alâmeti, ben senin sohbetlerini devam ettirmek için duruyorum. Cemaat aynen devam ediyor, maksat da zaten bu.
Her gittiğim yerde, Bursa’da hep seni övüyorlar, hizmetlerinden bahsediyorlar. Ulemâ:
«أَلْسِنَةُ الْخَلْقِ أَقْلَامُ الْحَقِّ.»
‘Halkın lisanları, Hakk’ın kalemleridir’ buyuruyor. Yani Ehl-i Sünnet insanların bir kişiyi övmeleri Allâh-u Te‛âlâ’nın o kişiyi sevdiğine delalet eder. Hadîs-i şerifte:
«إِذَا أَحَبَّ اللّٰهُ تَعَالَى الْعَبْدَ نَادٰى جِبْرِيلَ: إِنَّ اللّٰهَ تَعَالٰى يُحِبُّ فُلاَنًا فَأَحْبِبْهُ فَيُحِبُّهُ جِبْرِيلُ فَيُنَادِي جِبْرِيلُ فِي أَهْلِ السَّمَاءِ: إِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ فُلَانًا فَأَحِبُّوهُ فَيُحِبُّهُ أَهْلُ السَّمَاءِ ثُمَّ يُوضَعُ لَهُ الْقَبُولُ فِي الْأَرْضِ.»
‘Allâh-u Te‛âlâ bir kulunu sevdiği zaman Cibrîl’e: ‘Allâh falanı seviyor, onu sen de sev’ diye emreder. Cebrîl de onu sever ve gök ehline, ‘Allâh falan kimseyi seviyor, siz de onu seviniz’ diye seslenir. Gök ehli de onu severler. Sonra da onun için yer yüzünde kabul konulur (sevgisi kalplere yerleştirilir)’ (Buhârî, Bed’ül-halk:6, no:3037, 3/1175; Müslim, Birr:48, no:2637, 4/2030) buyruluyor.
Bu kadar insanın seni sevmesi boşuna değil, Mevlâ sevdiriyor. Burada senin derecen artıyor, terakkî makamlarının nihâyeti yok. İnşâallâh pek yakında kavuşur sohbet ederiz” buyurarak beni şâd etti. Rabbim kendisinden razı olsun, hayırlı uzun ömürle hizmetlerini devam ettirsin. Âmîn!
Kendisi ile bazı ilmî konularda istişâre yaptık, bazı şeyler sorup öğrendim. Bir kısmını size nakledecek olursam; kendisi benim için istihâre yaptığını ve yatsı namazından sonra iki rekat hâcet namazı kılıp peşi sıra 313 kere yani Rasullerin, Tâlut’un ashâbı (adamları)nın ve Bedir ehlnin sayısı kadar:
«يَا اللّٰهُ يَا نُورُ يَا حَقُّ يَا مُبِينُ.»
“Yâ Allâhu! Yâ Nûru! Yâ Hakku! Yâ Mübînü” zikrini yapmanın beni kurtaracağını gördüğünü nakletti, siz de bu işte bana yardım edin.
Bu arada 2 mesele daha öğrendim, birincisi bir kaybı olup bulmak isteyn kiş büyük veli Ahmed ibni Alvân Hazretleri’ne nidâ ederse bu yüce veli mutlaka o kişiye kaybını getirir. Bunu yapmak isteyen kişi yüksek bir yere çıkıp:
«يَا سَيِّدِي أَحْمَدَ بْنِ عَلْوَانْ! اِئْتِ بِفُلَانٍ وَإِلَّا سَأَمْحُوكَ مِنْ دِيوَانِ الْأَوْلِيَاءِ.»
“Ey Efendim Ahmed ibni Alvân! Felancayı (bul) getir. Yoksa seni evliyâ dîvânından (defterinden) silerim” diye bağıracak, o zat Allâh-u Te‛âlâ’nın izniyle o kişiye aradığını getirir.
Ben Seyyid Hazretleri’ne “Bu ifadede sû-i edep (bir nevi terbiyesizlik) yok mu?!” diye sordum, o: “Hayır, bu hususta böyle nakil var, onu değiştiremeyiz” diye cevap verdi.
Yine böylece çok yiyip şişkinlik yüzünden sıkıntıya düşen kişi göbek ve karın bölgesini sağ eliyle sıvazlayarak:
 «اَللَّيْلَةُ عِيدِي يَا كِرَشِي وَرَضِيَ اللّٰهُ عَنْ سَيِّدِي عَبْدِ اللّٰهِ الْقُرَشِي.»
“Ey midem! Bu gece benim bayram gecem olsun. Allâh-u Te‛âlâ Abdullah KuraşîEfendimiz’den razı olsun” derse hazım sıkıntısından kurtulur. Bunu ben daha önce bir kitapta görmüş ve tecrübe etmiştim. Bu sözü söyler söylemez -afedersiniz- bir geğirtiyle rahatladığım çok olmuştu. Siz yine de buna güvenip çok yemeyin, bu lafzı kitaptan açıp bulup okuyana kadar kalpten gitmeyin.
Sonra işte Seyyidim’i böyle tatlı ilim ve mârifetlerle ve Mâülayneyn Hazretleri’nin oğlu Muhammed Mehdî ve torunu Muhammed Heybetünâ vasıtasıyla tüm kitaplarını nakil ve amel icazeti aldım, daha neler aldım neler. Hâsılı kısa günün kârı çok oldu. Rabbim en yakın ve en hayırlı zamanda Seyyid İbrâhîm Hazretleri ile mülâkātı bana nasip eylesin, sizi de şâhit eylesin. Âmîn!
2) Geçen hafta size Arap lakaplı ve aslen Ürdünlü bir hoca annemizin beni ziyarete geldiğini söylemiştim. Bana öyle nasihatler etti ki onun 10 dakikada anlattıklarını birçok erkek hoca yıllarca kuramaz. İşte Efendi Hazretlerimizi’in neler yetiştirdiğini anlamak isteyenler bu hanım annemizin nasihatlerinden aklımda kalan kadarıyla aktaracaklarıma kulak versin;
“Ey Ahmed Efendi! Seni buraya Allâh-u Te‛âlâkoydu, hâlâ O tutuyor, O istemeden parmak kıpırdamaz, O istemese kimse parmağını oynatamaz, O istemese kimse parmağının hareketini bile durduramaz yani devamlı eli kolu sallanır. Herşey O’nun kudret ellerinde!
Sen yoktun, sonra O seni var edince varlıkta O’na ortak oldun. Oysa:
   «وُجُودُكَ ذَنْبٌ لَا يُقَاسُ بِهِ ذَنْبٌ أٰخَرُ.»
‘Varlığın yani kendi varlığını görmen hiçbir günahın kendisiyle kıyas edilemeyeceği kadar büyük bir günahtır’ buyruluyor.
Gerçi senin gibi yaratılmışların varlığı Allâh-u Te‛âlâ’nın varlığına bir rakip teşkil etmedi, çünkü:
«كَانَ اللّٰهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ اَلْأٰنَ كَمَا كَانَ.»
  ‘Ezelde Allâh varken hiçbir şey yoktu. Şu anda (bu kadar varlık ortaya çıktı ama) O yine de evvelce olduğu gibi (tek)dir’ buyruluyor. Onun için:
«لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ.»
‘Allâh’tan başka ilâh yok’ derken:
  «لَا مَوْجُودَ إِلَّا اللّٰهُ.»
‘Allâh’tan başka hiçbir varlık yok’ manası mülâhaza edilir. Allâh-u Te‛âlâ Habîbi (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e:
﴿إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا +لِيَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ﴾
‘Allâh sana bu feth-i mübîni, geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamak için nasip etti’ (Fetih Sûresi:1-2’den)buyuruyor.
Halbuki Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in günahı yoktur, o mâsumdur. Burada varlık günahı kastediliyor yani Allâh sana Mekke fethini lütfetti ki artık geçmişte kendi varlığını müşâhede etmişsen onun senin gözünden sildirecek yani kendi gücünü yok bileceksin, sadece Rabbini göreceksin. Gelecekte de Allâh’tan gayrı hiçbir şeyi gerçek manada müessir (etkili) görmeyeceksin yani sonsuza kadar yok olacaksın, kendini yok bileceksin.
İşte Ahmed Hoca! Rabbin de seni buraya geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamak için koydu, sen de artık insanlarla uğraşmayı bırak, yaptığın hizmetler yeter, artık Rabbine dön, odanda otur, zikrine devam et, geçmişte kendine varlık verdiysen Allâh onu sana böylece unutturacak, geleceğini de bağışlayacak, böylece sen ebede kadar yok olacaksın yani kendini yok bileceksin.
Allâh-u Te‛âlâ(yaratılanlar âleminin ötesi olan) ‘Hâric mertebesi’ndedir, enbiyâ ve evliyânın ruhları ise ‘Nefse’l-emir mertebesi’ndedir. Diğer insanlar da ‘His ve vehim mertebesi’ndeler. Sen de bu zamana kadar ‘His ve vehim mertebesi’ndeyin, şimdi bu sıkıntılarla seni ‘Nefse’l-emir mertebesi’ne çıkartmak istiyorlar.
Onun için Allâh-u Te‛âlâ’nın bu zamandaki en büyük aynası olan Mürşidimiz’e (Mahmut Efendi Hazretleri’ne), onun mübarek alnına, iki kaşının arasında bulunan feyiz menba‛ına rabıtaya devam et. İnsanda maddî ve mânevî 5 göz var, ikisi kafa gözü ki onlar Ef‛âl-i İlâhiyye’yi yani Allâh-u Te‛âlâ’nın yarattığı sanat eserlerini görürler, göğüste bulunan kalp ve ruh gözleri ise Sıfât-ı İlâhiyye’ye yani Allâh-u Te‛âlâ’nın sıfatlarına nazar ederler. İki kaş arasında bulunan mânevî göz ise öz Zât-ı Pâk-i Sübhâniyye’ye nâzırdır.
Allâh-u Te‛âlâşekilden münezzeh olduğu için, o gözle Allâh-u Te‛âlâ’nın feyizlerinin yağdığı ve nurlarının yansıdığı en büyük ayna olan Mürşidimiz’in aynasına bakasın. Bundan hulûl ve ittihat manası çıkmaz. Nasıl ki sen aynaya bakıp orada göründüğünde senden bir parça kopup aynaya girmediği gibi Allâh-u Te‛âlâbir kuluna tecelli ettiği zaman da O’ndan hiçbir şey ayrılması veya O’nun birşeyle birleşmesi söz konusu değildir. Onun için rabıtaya devam et, çünkü Allâh-u Te‛âlâbaşka aynadan görünmez.
Büyük Şeyh Efendi Mustafa İsmet Garîbullâh (Kuddise Sirruhû)nun buyurduğu gibi:
‘Görünmez gayrı mirattan O Mahbûb,
Bulunmaz gayrı yerde vasl-ı Matlub.
Mutî ol emrine tâ ide mahsûb,
Seni esrârına hem ide mensûb.
Mutî ol emrine Hakk’a gidelim,
Cemâli bâ kemâle seyredelim.’
Yani O sevgili Mevlâ, mürşidin aynasından başka yerde görünmez. O aranan Mevlâ başka yerde bulunmaz. Onun emrine itaat et ki seni de adamlarıdann saysın, seni de sırlarına ortak yapsın. Onun emrine itaat ederek Mevlâ’ya gidelim de O’nun kemal sahibi olan cemâlini seyredelim.
Sen rabıta yaparken her şeyi unut ve bu telefon ahîzesi nasıl duvara raptolup arada bir şey kalmıyorsa sen de alnını Mürşidimiz’in alnına (teveccüh hâlindeki gibi) rapt et ve herşeyden geç. Başına gelenlere de ‘Sabret’ demiyorum. Bilakis rıza göster, lezzet al, çünkü bu halAllâh-u Te‛âlâ’nın hâlis muradıdır, bunda nefsin payı yoktur. Nimetlere kavuşunca nefis de memnun olur ama belâda sırf Allâh-u Te‛âlâ’nın iradesi tecelli eder.
Onun için İsmail (Aleyhisselâm)ın bıçak boğazına dayandığında aldığı lezzet gibi zevk al, kimseden bir şey bekleme. İbrahim (Aleyhisselâm)ateşe atılırken yanına gelen Cibrîl (Aleyhisselâm)a ‘Sana işim düşmez, Mevlâ’ya da seni aracı yapmam:
   «عِلْمُهُ بِحَالِي حَسْبِي مِنْ سُؤَالِي.»
‘O’nun benim halimi bilmesi istememe hâcet bırakmaz’ dediiği gibi hal takın, Allâh-u Te‛âlâseni buraya etemm-i fenâ ve etemm-i bekā yani fenâ fillâh ve bekā billâh hallerinin en mükemmel ve en tamam halini kazanasın diye koydu. Mürşidimiz’e rabıta ile meşgul olarak bu hali kazanırsın. Efendi Hazretleri’nden başka kimseyle meşgul olma, o sana yeter, o Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in kâmil vârisidir, arkasında daima bir melek durur, o da onun söylediğini söyler, ben bu durumu defaatle gördüm.
Sonra bir kere ayık halde ‘Efendi Hazretleri! Bu hal peygamberlere mahsus sanıyordum’ dediğimde kendisi bana ‘Ben Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in kâmil vârisiyim’ diye cevap buyurdu. İşte ona göre hareket et. Madem bu iftira başına geldi sen de rıza üzere karşıla ve karşılığını bekle.
İbrahim Hakkı Hazretleri’nin buyurduğu gibi:
‘Bir şeyi murad etme, Olduysa inad etme, Hakk’tandır o reddetme,
Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler.’
İşte hiç hilafsız bütün bu vaazları, ben not alamadığım için ve bu yazıyı onun ziyaretinden 10 gün kadar sonra hazırladığım için belki de unuttuklarımla birlikte daha fazlasını hep bu annemiz yaptı. İşte Efendi Hazretleri’nin bir hoca hanım ihvânının ilimlerine bakın! Bu tarikatı ihlâs ile yaşayana Allâh-u Te‛âlâne ilimler öğretiyor.
Ben bugüne kadar bu kadar hoca gördüm, bu kadar kısa dakikalar içinde bu kadar âyet, hadis, tasavvuf, ilim ve mârifeti kimseden duymadım. Efendi Hazretleri “Elde olan beyde olmaz” buyururdu. Efendi Hazretleri’ne rabıtayı, mübarek alnına yönelişi anlatırken, telefonun ahîzesini duvara yapıştırarak bana rabıta hakkında öyle bir fikir verdi ki böylece bana yeni bir rabıta şekli îras etti.
Rabbim kendisinden razı olsun. Hayırla mükâfatlandırsın. Beni de dediklerini yapmaya muvaffak eylesin. Âmîn!
Unutmadan şunu da söyleyeyim ki bu hanım annemiz Efendi Hazretleri’nden naklen mahkemede okunacak bir dua da nakletti ki hiç duymamıştım. Zaten Efendi Hazretleri’nin ilimlerini kim ihâta edebilir ki?! O dua şöyle okunuyor:
«سُبْحَانَ الَّذِي أَلْجَمَ الْمُتَكَبِّرِينَ بِلِجَامِ عَظَمَتِهِ سَلِّمْ سَلِّمْ.»
“Azamet gemiyle mütekebbirlerin ağzına gem vuran Zât’ı tesbih ederim. (Yâ Rabbi!) Kurtar, kurtar!”
İnşâallâh siz de benim niyetime okuyun, özellikle mahkeme başladığında devam edin.
3) Geçen cuma ezandan önce ziyaretime Hüseyin Avni Hoca Efendi geldi. Kendisi Efendi Hazretlerimiz’in İzmir vekili olan bu hocamız gerçekten ilim, amel ve ihlâs konusunda benim hüsn-ü zannıma göre ileri seviyededir, azîmetle amel konusunda titizdir. Rabbim nazardan muhafaza eylesin. Âmîn!
Hoca Efendi bana cemaat içi meseleleri umuma aktarmama konusunda bazı nasihatler etti ve genel manada hakkımı helal etmem konusunda teşvikte bulundu. Benim de zaten bu yönde iradem vardı, bu teklifini kabul ettim. 27 hoca efendi ile toplantı yaptıklarını, bu fitneleri önlemek ve durdurmak için bir heyet oluşturduklarını, bu konuda benden de yardım beklediklerini belirtti.
Ben de câmiamızın selameti için her türlü katkıyı vereceğimi ve bu konuda nefsânî davranmayacağımı teahhüt ettim. Kendisi ile sahabe-i kiram arasında vukû bulan savaşların ictihâdî nedenleri hakkında konuşurken Ebû Bekr (Radıyallâhu Anh)ın: “Ben de beşerim, yanlış yapabilirim. Bir yanlışımı görürseniz beni düzeltin” sözünü naklettiği esnâda gözyaşlarına hâkim olamayarak “Koca Ebû Bekr (Radıyallâhu Anh) bile mâsum olmadığını, yanlış yapabileceğini söylüyor ve yardım istiyor. Demek ki mühim olan kasten bir hâinlik yapmamaktır” diye önemli şeyler söyledi.
İyi niyeti yüzünden okunuyordu. Gerçekten hak meydana çıksın diye yapılan tartışmalar faydalıdır. Nitekim sahabe-i kiram hazarâtı savaş dahi ettiler ama İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)nun beyânı vechile; onlar nefsânî sâiklerle kapışmadılar, tabi ki hepsi isabet edemedi ama hata eden de bir ecir aldı, çünkü gâyeleri hakkı ortaya koymaktı.
Tabi bu durum bizim gibi nefsânî düşüncelerle hareket eden kimseler hakkında geçerli olmayabilir ama genel olarak konuşuyorum. Yoksa özel olarak bugün de hakkın ispatı için kapışanlar elbette mevcuttur. Evliyâullâhtan birinin: “Benim ihvânımın birbirine yağcılık yapmasındansa kavga etmelerini tercih ederim” sözü de bu mealdedir.
Demek ki mühim olan niyettir. Nefsânî tartışmalar tarafları günaha sokarken hakkın izhârı için yapılan çekişmeler iki tarafa da mutlaka ecir kazandıracaktır. Lakin Hüseyin Avni Hocamız’ın dediği gibi “Hakkı meydana çıkarayım derken de milleti günaha sokmamak lazımdır.”
Nitekim günümüzde bile sahabe arasında yaşanan olaylar yüzünden dinden çıkanlar mevcuttur. Dolayısıyla Hoca Efendi’nin hassâsiyeti yerindedir. Artık bir taraf anlayışlı olmasa da bizim anlayışlı davranmamız yerinde olacaktır. Bu vesileyle îkazlarından, bana yaptığı dualardan ve gıyâbımdaki müdâfaalarından dolayı kendisine teşekkür ederim.
Kendisi, benim bu kapıya en çok hizmeti geçen birisi olduğumu söyleyerek benden anlayış beklediğini söyledikten sonra mazlum olmam hasebiyle makbul dua hakkına mâlik olduğumu hatırlatarak dua talep etti.
Allâh-u Te‛âlâkendisine hayırlı uzun ömürle dînimize daha nice hayırlı hizmetler nasip eylesin, eşine âcil şifalar, çoluk-çocuğuna ve cemaatlerine salâh ve takva üzere hayırlı muratlarını ihsân eylesin. Âmîn!
Cemaat içi barışmalar hususunda takip edecekleri konulardan haberdâr edilerek elimden gelen gayreti eksik etmeyeceğime sizleri de şâhit ederim! Rabbim sulh ve ıslâha muvaffak eylesin. Âmîn!
4) Bu hafta içi onlarca ziyaretçim arasında benim için özel anlam taşıyan birisi de Bandırma / Tekke Câmii’nin imamı Âdem Hoca Efendi idi. Kendisi 7 yaşındaki kızının, rüyasında beni görerek kendisinden Ali Rıza Bezzâz (Kuddise Sirruhû)nun huzurunda dua etmesini ve beni ziyarete gelmesini istediğimi ve bunun üzerine geldiğini söyledi.
Kendisi de bana çok önemli ve manalı fakat açıklamam uygun olmayan bir rüyasını nakletti. Ben de ondan, velînimetimiz olan Şeyhimiz’i, şeyhi Ali Haydar Efendi (Kuddise Sirruhumâ)ile mânen buluşturan Ali Rıza Bezzâz (Kuddise Sirruhû)nun huzurunda bu fakire duacı olmasını talep ettim.
Bandırma cezaevinde yatarken sürekli Ali Rıza Bezzâz (Kuddise Sirruhû)ya rabıta ettiğimi, kendisinin beni orada mânen aylarca misafir ettiğini söyleyerek kabr-i şeriften benim için himmet istemesini istirham ettim.
O da bana evvelce kendisiyle konuştuğumuz üzere; hazîresinde Büyük Şeyhimiz’in medfun bulunduğu Tekke Câmii’nin etrafındaki bütün binaları satın aldıklarını ve oraya bin kişilik büyük bir câmi yapacaklarını müjdeledi. Rabbim en kısa zamanda itmâmına muvaffak eylesin. Bana da, size de Ali Rıza Bezzâz (Kuddise Sirruhû)Hazretleri’ni en kısa zamanda ziyaret etmeyi nasip eylesin. Âmîn!
5) Ziyaretime gelenlerden biri de Efendi Hazretlerimiz’in deli lakabını taktığı yani “Din delisi” manasında lakaplandırdığı bir hoca hanımdı ki 20 gün önce yine gelmiş, izin alamamış, ağır şeker hastası olmasına rağmen birçok ilaç ve takviyeler alarak kalkmış, tekrar gelmiş. Evvelce onun Kartal’daki medresesinde vaaz ederdim.
Bana, benim içeride oluşuma dayanamadığını, bağırsaklarının içine kadar acı hissettiğini ağlayarak anlattı. Oğlu Muhammed’in selamını ve “Anne! Hocama söyle, çıkınca bunlara hakkını helal ederse, biz asla helal etmeyeceğiz. Bize çok üzüntü çektirdiler, hocamın işi belli olmaz, bir de bakarsın helal etmiş, aman sakın helal etmesin” dediğini nakletti.
Tevbe ederlerse niye helal etmeyeyim!? Ama nasıl ki bazen adam kendisine yapılanı bağışlıyor ama yine kamu davası açılıyor. Rabbim de bunlara rûz-i cezâda belki daha da önce bu dünyada ne davalar açar onu bilemem!
Daha nice ziyaretçiler geldi gitti, hepsine teşekkür ederim. Birçoğu bu fakirin sohbetleriyle hidayet bulduklarını, namaza başladıklarını, bütün âilelerinin yola geldiğini ve mutlaka bir televizyon kurulup bu milleti uyarmak gerektiğini, toplumun birçok farklı kesiminin bu fakirin canlı sohbetlerini hasretle beklediklerini ifade ettiler. Rabbim beni onların ve sizin hüsn-ü zanlarınıza ve hayırlı dualarınıza bağışlasın. Âmîn!
6) Dün ziyaretime gelen Efendi Hazretleri’nin hizmetçilerinden olan Muhammed Gül kardeşim, Efendi Hazretleri’nin benim hakkımdaki dua ve hassâsiyetini ifade ederek gerçekten beni çok memnun etti. İnşâallâh detaylarını haftaya bırakayım, ben de vakit bulup yetiştiremiyorum.
 
TARAFIMA GÖNDERDİĞİNİZ MEKTUPLARDAN SEÇMELER
Sizden gelen samimi mektuplar gerçekten size aktarılmaya değer nitelikte ve beni teşvik edici mâhiyette. Rabbim hepinizden razı olsun. İnsan sizin mektuplarınızı okuyunca size daha çok hizmet yapabilmek için çaba sarf edesi geliyor.
Geçenlerde bir gazete editörü, hem de çok trajlı büyük bir gazete, dolu da ekleri var. Onu her gün çıkartmak gerçekten zor iş, az çok dergi çıkartmaktan bildiğim için aylık dergi bile bu kadar zorsa, ya her gün ekleri ile, hafta sonu ilaveleri ile, o kadar yazar ile, yazıların kontrolü ile uğraşmak ne kadar zordur.
Bu editör kendisini takdir eden birinden bir mail almış da, o kadar mutlu olmuş ki sevmeyeni çok olarak bilinen bu kişi “Sade bu adamın benim emeğimi takdir etmesi bile benim bu gazeteyi çıkarmama değer” diye yazmış.
Dünyalık beklentilerle katlanılan bu kadar zahmetleri bir takdir edici mektup bile unutturuyorsa ya sizin yüzlerce mektubunuz, hem de yapılan hizmetlerin tuttuğunu, Ehl-i Sünnet’in güç bulduğunu ve biz ölsek de maddîbir menfaat gözetmeksizin açtığımız bu çığırın devam edeceğini açıklayan hatta ispat eden beyanlarınız elbette size hizmet uğrunda ne çeksek de az olduğunu ortaya koyuyor.
Şimdi ilk olarak Hâdime rumuzuyla Çengelköy’den yazan bir hoca hanımın hissiyatına kulak verelim:
“Çok değerli ve çok kıymetli hocam! Efendi Babamız (Kuddise Sirruhû)Hazretleri’nin sizi ziyaret etmesi, devamlı yazılan mektuplar, beraberinde zuhuratlar, müjdeler benim sabır gücümü taşırdı. Böyle bir hazla sizinle yüz yüze görüşüyorum gibi duygularımla kalemi elime aldım.
Bir Cübbeli Hoca olarak siz dîn-i mübîn-i İslam’ın medâr-ı iftihârısınız. Allâh-u Te‛âlâ İslam’ı önde Efendi Babam ile devamında ise sizinle yükseltti ve yükseltmeye devam edecek inşâallâh. Tabi ki Rabbimin murad etmesi ile İslam’a hizmet için seçildiğiniz son derece emînim.
Hocam siz on dört yaşında iken Vâlide-i Atik Câmii’nde sohbet verdiğiniz zaman sizi tanıdım. O günden beri de ben ve ailem sizi dinliyoruz. Sizi çok yakından tanıyan bir kardeşiniz olarak canlı Kur’ân olduğunuzu ve İslam’ın yeniden canlanması ve Ümmet-i Muhammed’in tam Ehl-i Sünnet üzere uyanması, Efendi Babamız’ın himmeti ve size verdiği destekle olacağına inanmaktayım. Bu bağlamda ben ve cemaatlerimiz sözün bittiği yerdeyiz. Düşünmekten, yorum yapmaktan âciziz, çünkü mesele bizi aşıyor.
Siz İslam adına bizlere Yüce Rabbimizden bir bahşiş ve hediyesiniz. Şu anda bulunduğumuz durum ise Efendi Babamın “Usandın mı?” sözünün tezâhürü. Bu işlere cidden bizim gücümüz yetmez, aklımız ermez. Yüce Rabbim makamını yüksek, gazânı mübarek etsin.
Değerli hocam! Anlatacağım çok şeyler var, belki de meydana çıkıp bağırıp feryad etmek istiyorum ama maalesef yapamıyorum. Sadece dua edebiliyorum. Ne yazık ki Türkiye’de dîn-i mübîn-i İslam inananlar tarafından parçalanmış, herkes kendi duygularına göre bir düşünce ve yaşam içine girmiş.
Hocam anlayacağınız İslam demokrat olarak yaşanıyor. Diğer yandan İslam’ı eritmek için bütün mekanizmalar çalışıyor. Sizin buyurduğunuz gibi “Kırk deli başa ne yapsın bir Ali Paşa?!”
Ankara Etlik’ten yazan Abdullah Efendi bakın bu fakirden istifade ettiği konuları nasıl düzgün bir şekilde tespit ve tertip etmiş:
“Muhterem hocam! Sizi Allâh (Celle Celâlühü)için anlatamayacağım kadar çok seviyorum, seviyoruz. Yaşadığınız bu sıkıntı, iftira, tutukluluk durumu bizleri çok üzüyor. Bu olay size karşı yapılmış görünse de aynı duyguları paylaşan Ehl-i Sünnet hassâsiyeti taşıyan herkese yapılmış bir zulümdür. Aynı zamanda bu yola gönül vermiş olanları sindirmek ve korkutmak için da amaçlanmıştır. Rabbim en doğrusunu bilir.
Muhterem hocam! Ümmetin faydalandığı çok güzel hizmetlerle meşgul olduğunuzdan zamanınızı almamak için mektup yazmamayı daha uygun görüyordum ancak son bir-iki mektubunuzda biraz moralinizin bozulmaya doğru gittiğini hissettiğim için yazıyorum.
Ben İstanbul dışında oturuyorum. Sırf sohbetlerinizi dinlemek için İstanbul’a geldiğim de oldu ama esas olarak sizi internetteki sitenizden takip ediyorum. Sizden bir yıl önce dünyaya gelmişim. Bir kere de 10-12 yıl önce elinizi öpmek nasip oldu.
Sohbetleriniz sayesinde;
- Ehl-i Sünnet inancının önemini,
- Hadîs-i şeriflere imanı,
- Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in kadr-ü kıymetini,
- Ehl-i Sünnet âlimlerin değerini,
- Dünyanın geçici olduğunu,
- Kabre, kıyamet gününe ve âhirete hazırlıklı olmanın gerekliliğini,
- İhlas olmadan bütün amellerin boş olduğunu,
- Şeytanın aklına gelmeyecek hilelerle, bizi misyonerlerin kucağına oturttuklarını,
- Şianın, Vehhabileri, reformistlerin sapıklıklarını,
- Takva sahibi bir Müslüman olmanın gerekliliğini,
- Mübarek gün ve gecelerin önemi ve nasıl ihya edileceğini öğrendik elhamdülillâh.”
Öyle güzel mektuplar gönderiyorsunuz ki mektupları okumak bile birçok vaaza bedel. Aslen Giresun Eynesilli olup, hâlen Amerika Nivcörsi (New Jersey)de mukim bulunan Ramazan Şen kardeşim bakın neler yazmış.
“Selâmun Aleyküm çok kıymetli, kalplerimizde taht kurmuş Ehl-i Sünnet müdâfacısı hocamız. Bu size ikinci yazışım hocam. İnşâallâh ilki elinize geçmiştir. Size olan sevgimi ve saygımı anlatmaya defter dolusu yazsam yetmez. Sizin sesinizi duyunca gözlerim doluyor.
İlk mektubumda da söylediğim gibi biz size söz verdik hocam, ‘Bana iftira atılırsa inanacak mısınız?’ diye sorduğunuzda ‘Hayır hocam’ dedik. Üç yıldır sizi can kulağıyla dinliyorum hocam. Bütün sohbetlerinizi 24 saat çevirip çevirip dinliyorum ve tavsiyeleriniz üzere başkalarına tebliğ ediyorum hocam.
Ben sizin sayenizde namaza başladım, eşim de başladı, etrafımdan üç kişi de başladı. Hepsi sizin eseriniz. Önce Allâhımız’ın takdir ve hidayeti elbette. Ama hocam siz çok başkasınız. Sanki sizi yüz senedir tanıyor ve seviyor gibiyim. Anlatacağım rüyam da namazla ilgili zaten.
Namaza başlayalı 2,5 sene oldu hocam. Namaza başladığım ilk yıllarda, yaşamış olduğum ülke biraz farklı olduğu için eski hal ve hareketlerimden biraz eser vardı. Hocam ben Amerika’da yaşıyorum. Tabi burada insanlar biraz rahat, giyimleri farklı, yaşayışları farklı siz daha iyi bilirsiniz hocam.
Ben spor salonuna gidiyor ve orada kadın erkek karışık bir havuzda yüzüyordum. Ama bu arada sizi dinliyor, namazımı kılıyor ve kendime çeki düzen vermeye çalışıyordum.
Bir gece rüyamda havuza girdim ve yüzmeye başladım. Tabi yine kadın ve erkek karışık, zaten burada gayet normal bir şey bu. Sonra bir güç havuzun dibine doğru çekmeye başladı. O Kadar çabaladım ki bir türlü çıkamadım. Nefesim kesilmeye başladı, insanlara bakıyorum bana yardım etsinler diye ama kimse dönüp bana bakmıyor.
Artık orada öleceğimi anladım. Kendimi iyice kaybettim. Son nefesimi verirken gözlerim tam kapanıyordu ki siz bir yerden havuza dalıp benim ensemden tuttuğunuz gibi çıkardınız hocam. Sonra benim nefes almamı beklediniz ve bana biraz tatlı biraz da sert bir üslupla ‘Senin ne işin var bunların arasında?!’ dediniz. Bu tek cümleniz benim orada boynumu büktü hocam.
Üzerinizde yine cübbeniz siyah ve uzun, mübarek kafanızda siyah sarığınız ve beyaz gömleğiniz vardı. Hocam sırılsıklam bir halde üzerimden damlalar dökülerek havuzdan çıktım. Sizin üzerinizde bir damla su yoktu. Beni oradan öylece alıp çıkardınız.
Hocam siz nasıl takdir edersiniz bilemem ama ben bunu şöyle yorumluyorum; o havuzun suyu necis ve ortamı uygun olmadığından sizin üzerinizde su yoktu. Ben o günden sonra böyle ortamları olan havuzlara girmiyorum hocam. Allâhım sizi en kısa zamanda aramıza kavuştursun hocam.”
Görüyorsunuz Amerika’daki adamın rüyasına girip ona vaaz etmeyi ve şeriata uymayan işler yapmaması, oralarda bulunmaması için uyarıda bulunmayı Rabbim bu fakire nasip ediyor. Allâh-u Te‛âlâbu müfterîlerin isnad ettiği kötü işleri yapan birine rüyada dahi şeriatsızlığı yasaklama hassasiyeti verir miydi?! İyi düşünelim, doğru anlayalım. Hakkımızı helal etmediklerimizn âhirette çok çekecekleri var. Rabbim onlara da dönüş nasip etsin.
Hapisten çıkınca yanıma gelip dizimin dibinde ölmek isteyen Ersin Yılmaz kardeşim bu fakirin tutuşturduğu Ehl-i Sünnet müdâfaası kandilinin güneşe dönüştüğünü ve artık hiçbir köstebek tarafından söndürülemeyecek raddeye ulaştığını açıkça ifade eden şöyle bir rüya görmüş:
“Hocam siz etrafı cennet gibi olan bir dağın tepesindeki bir mağaradasınız. Ben de o tepeye insan taşıyorum. Orada 3 şekilde değişik salevatlar yazıyordunuz ve ben de okuyordum. Sonra ben mağaradan dışarı çıktım ve insanların bir kısmının güneşe savaş açtıklarını gördüm. İnsanlar güneşe ateş ettikçe güneş daha da çok tehlikeli ve korkutucu oluyordu. Bu arada ben de şöyle bağırıyordum ‘1.400 yıldır sönmeyen güneşi söndüremeyeceksiniz!’”
Görüyorsunuz Rabbim neler gösteriyor, bunlar kafadan uydurulacak şeyler değil, ona göre dinleyelim. Aslen Of’un Tavşanlı köyünden yani Efendi Hazretlerimiz’in köyünden olup şimdi Samsun Atakum’da ikamet eden bir hanım kardeşimiz mektubunda içini şöyle dökmüş:
“Esirgeyen ve bağışlayan Mevlâmız’ın adıyla! Biricik Yakubumuz’un biricik Yusufu, nur yüzlü inci tanemiz! Ahmet Mahmut Cübbelimiz sizi bizden bir cuma günü almışlardı. O gün bu gün evimize güneş doğmadı. Hocam şu yalan dünyada iyilere revâgörülen zulme yüreğimiz dayanmıyor, sizin için dua etmekten gayrı elimizden bir şey gelmiyor. Dünya malım yok ki bağışlasam, hiçbir şeye güç yetiremiyorum.
Benim dünyalar güzeli, dosdoğru sözlü, herkesin sevgilisi biricik hocam! Sizi dinlemeseydim belki şu an kara toprakta olacaktım. Canıma kıymayışım, çilelere katlanmaya çalışma gücüm, sizin internetten ve flash tv.den dinlediğim o tesirli sohbetleriniz sayesinde oldu.
Kitaplarınızın hemen hepsini aldım. Son çıkanlar hariç hepsini en az bir kere okumaya ve sohbet arkadaşlarıma da okumaya ve elimden geldiğince sizin sevginizi aşılamaya çalışıyorum. En başta eşim ve çocuklarımın sizi sevmesini ve tanımasını istiyorum.
Cemaat olarak 15 günde bir cumartesi günleri 70-80 kadar arkadaş toplanıyoruz. Size dua edip dergiden ve kitaplarınızdan faydalanıyoruz. Hülâsâhocam size çok şey borçluyuz. Hakkınız ödenir mi bilmem ama siz lütfen hakkınızı helal edin hocam.
Biz sizden asla hiçbir şüphe duymadık hocam. Ama bizim üzüntümüz uzakta olmak, size destek olamamak, nur yüzünüzü camın arkasından olsun görememek.
Biricik hocam! Sultanımızı yine yanınıza getirmiş olmanıza helal olsun diyorum. Biricik hocam, dâim olsun. Sizi göz bebeğimiz olarak görüyoruz. Sultanımız sizi bu kadar severken biz nasıl sevmeyiz?! Sultanımızın ve sizin elinize diken batması, tekellüfsüz yüreğimin en kuytu köşesine bile işler.
Mevlâm samimiyetime şahit olsun ki tek isteğim sultanımızın ve sizin çok uzun yıllar birlikte yaşamanız ve âhirette Peygaberimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)ile cennette buluşmanız ve tabi bize de şefaat edip merhamet etmeniz.
Ne kadar şanslısınız hocam! Dünyanın Ğavs-ı Âzam!ı sizi bu kadar çok seviyor. Size bu iftiraları atmakla, davanızdaki haklılığınızı gördüğümüzden size olan sevgimiz büsbütün arttı.
Sizi çok özledik hocam. Mevlâm ailenize sabır versin. Kim bilir nasıl özlüyorlardır sizi. Hocam biz size dua ediyor ve çok seviyoruz. Siz de bize dua edin, âhirette şefaat edin. Mevlâm size Eyüp (Aleyhisselâm)a verdiği gibi taze hayatlar versin. Hazreti Ali’nin gücünü, Hazreti Ebû Bekr’in makamını ihsân eylesin. Her şey gönlünüzce olsun. Televizyon kurmak istemişsiniz. Rabbim muvaffak eylesin. İlk defa fakirliğime ve âcizliğime bu kadar ââh ettim.
Bilseniz hocam orada size yakın olan mahkum kardeşlerimizi bile kıskanır olduk. Rabbim inşâallâh bu mektubumu okumanızı nasip eder. Yalan dünyadan bâri bu kadar nasibim olsun. Çok haksızlıklara uğramış bir kardeşiniz olarak, gurbette garip bir kul olarak budur Rabbimden niyazım ki size bu acıları yaşatan herkesi istisnasız cezalandırsın, bu dünyada rezil rüsvay etsin, âhirette ise nâr-ı cehennemde ebedîbıraksın. Onlar kime zulmettiklerini yakında bilecekler inşâallâh.
Sizi üzgün görmeyelim hocam, dayanamayız. Sizi Rabbimin, tüm peygamberlerinin, velîlerinin, bütün melâike-i kirâmın ve hakîkîşehitlerin himmetine emanet ettik. Emanetimiz zayi olamyacak biliyor ve hasretle sizi bekliyoruz.
Hocam evimizin her yerinde sizin sesiniz yankılanıyor. O kadar âşinâolduk ki sanki buradasınız. İşte hayal gücü, uzaktayken yakındasınız. İyi olun hocam, moralinizi bozmayın. Siz çok şanslısınız, Rabbim sizi seçmiş, sevmiş, sevdirmiş, ilmin en güzelini vermiş, sizin makamınıza, kürsünüze bile Rabbim, Habîbi (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in torununu yerleştirmiş.
Kûn fe yekûn duası Rabbe münâcâtımız,
Fenle yüceldi ilim, duyuldu hep adımız.
Bekliyoruz görülsün âcilen şu dâvâmız,
Tez vuslata erdirsin bizi Yüce Mevl
âmız.”
Ümraniye Atakent’ten gönderilen bir mektupta bir hanım kardeşim de çok güzel şeyler yazmış:
“Çok kıymetli hocam! Bu âciz kardeşiniz, sayenizde İslamı tanımaya başlayan, Ehl-i Sünnet itikadını öğrenmeye çalışan ve Alh için sizi çok ama çok sevenlerdenim. Fakat duygularımı dışarı vurmakta zorlandığım için de mektubumu belki de size en son yazan bahtsızlardanım.
Hocam haberlerden tutuklandığınızı öğrendiğim anda, nasıl söylesem sanki içimde bir ateş yanmaya başladı. Sonraki günlerde bunu telâfisi olmayan bir yalnızlık duygusu izledi. Bu öyle bir duyguydu ki sanki dünyada bize doğruyu gösterecek, yanlışlardan sakındırıp bilmediklerimizi anlatacak, güvenebileceğimiz hiçbir âlim, hiçbir hoca kalmamış gibiydi.
Bir daha hiçbir şekilde Efendi Hazretleri’nden bu kadar sağlam haber alamayacakmışız gibi geldi. Neye nasıl inanacağımızı bilemeyecektik. Size yıllardır öylesine alışmış, güvenmiş ve bağlanmıştık ki sizden başka kim ne söylerse zihnimde bir ‘Acaba’ uyanıyordu. Hocam istiyoruz ki her ne konuda olursa olsun sizin süzgecinizden geçsin, sizin onayınız olsun. Siz tamam derseniz yapalım.
Hocam şunu bilmenizi isterim ki bugüne kadar size atılan bu iftiralara inanan bir kişiye bile rastlamadım. İlk günlerde adliyeye götürüldüğünüzün haberini izlediğim akşam liseye giden oğlum ‘Anne sınıfta ve serviste arkadaşlar hoca efendi hakkında yalan yanlış şeyler anlatıyorlar, çok sinir oldum’ dedi.
O sırada halının üzerine uzanmış arabalarıyla oynayan 7 yaşındaki oğlum, yattığı yerden gayet rahat, kendinden ve sizden çok emin bir tavırla ‘Sen onlara ‘Cübbeli Hoca böyle bir şey yapmaz’ diyemedin mi?!’ dedi.
Hocam o ânı yaşamanızı isterdim. Âbisi de ben de bu küçücük çocuğun bu kadar emin ve net tavrı karşısında çok duygulandık. Bahsettiği kişi sanki 40 yıllık dostu gibiydi.
Hocam geçenlerde yine küçük oğlumu okula götürünce bahçede arkadaşlarla konuşuyorduk. İçlerinden bir tanesi dış görünüşü itibarıyla son derece zıt kutuplarda olan bir hanım ‘Ayyy… O hoca hâlâ hapiste mi?! Ben onu flash tv.deki sohbetlerinden tanıyorum. Ne sevimli, ne temiz, insana güven telkin eden bir yüzü var. Ben ondan bilmediğim çok şeyler öğreniyordum’ deyince o kadar çok sevindim ki şimdi o hanım bir başka sevimli görünür oldu gözüme. slında zaman zaman bu ve benzeri çok olayla karşılaşıyoruz ama kıymetli vaktinizi çok aldım daha fazla uzatmayacağım.”
Bu hanım kardeşim 6 ay önce vefat eden kayın vâlidesi ve tüm geçmişlerimizin ruhu için bir kelime-i şehâdet hediyesi istemiş, buyurun okuyalım.
Bağcılar’dan yazan Hüseyin Poruk kardeşim çok güzel şeyler yazmış, bir rüyasını da güzelce tâbir etmiş, bakın dinleyelim:
“Hocam epey zamandır bu mektubu yazmak istedim ancak bu zamana kısmetmiş. Öncelikle şunu söylemeliyim ki bu mektup bütün duygularımı yansıtmaya yetmez. Değerli hocam hakikatte ne siz beni tanıyorsunuz, ne de ben âciz-fakir sizi. Ama manevi olarak 7 senelik bir muhabbetim var size.
İlk zamanlar sadece mp3 denilen cd.lerden hep dinlerdim sizi eve geldiğimde ve mübarek yüzünüzü küçük karelerde görürdüm. 2002’li yıllarda size atılan bir iftirada da hep öyle konuşanların karşısında durdum. Kim sizi kötüleyecek ve bu iftiraya inanacak olsa hep uyardım ve hiç inanmadım. Şu an size olan itimadım daha da artmış durumdadır.
O günlerde sevgimi ve muhabbetimi onlara hep şöyle ifade ettim; dünya önümde diz çökse ve tersine dönecek olsa asla Cübbeli hocamızın sevgisinden bir zerre eksiltemez.
Hocam sizi bana sevdiren Allâh (Celle Celâlühü).Ama hep rüyalarla sevdim ve sizinle alakalı gördüğüm birkaç rüyayı sizinle paylaşayım; bu fakir Şehit Bayram Hocam’ın Pazar sohbetlerine gitmeye çalışırdım. Onun vesilesi ve sohbette ‘Karpuz seçerken dikkat ediyorsun da, tarikat seçerken niye dikkat etmiyorsun’ sözünden etkilendim. Elhamdülillâh tarikat dersi almak nasip oldu.
İşte o günlerde Yavuz Selim gibi büyük bir camide Bayram Hocamız’ı az bir kalabalığa vaaz ederken görüyorum ve siz de hutbenin hemen önündesiniz. Bayram Hocamız sizi işaret ederek ‘O da bizdendir’ dedi. Vaaz sonrası ikinizin de ellerinizden öptük elhamdülillâh.
Bu rüya sonrası 2002’li yıllarda denizdeki iftiralar ortaya çıkmıştı. Ama Allâh benim kalbime çoktan sizlerin sevgisini atmıştı zaten.
Bir defasında da siz içeri alınmadan 2-3 ay önce mahallemizdeki kurs gibi bir yer ve oraya bağlı bir odacık gördüm. Efendi Hazretlerimiz o mescitte kalabalığa vaaz ediyordu. Gençti, 50-60’lı yaşlarda gibi görünüyordu. Fakat sesi sizin sesinizdi. Efendi Hazretleri konuşuyor ama çıkan ses sizin sesiniz. Odacıkta da sizi ve birkaç ihvânı ders yaparken görüyorum.
Âcizâne olarak bu rüyadan anladığıma göre; Efendi Hazretlerimiz neyi anlatmak istiyorsa siz onu söylüyorsunuz. Teşbihte hata olmasın ama siz sanki o mübareğin konuşan ağzı ve söyleyen sesi oldunuz. Yanlışsa düzeltin hocam, anladığım bu.
Uzatmayayım hocam, kıymetli vaktinizi almayayım. Son olarak içeri girdiğinizden birkaç gün sonra da bana benim bir hatamla ilgili bir şey söylediniz. Bana ‘Şunu şöyle yapıyorsun, yapma’ dediniz. Gerçekten tam da yapmış olduğum bir hata hususunda beni uyardınız. Ben bu rüya ile de sizin manevi halinizin yüksekliğini çok iyi anladım.
Hocam her vesile ile size dua ediyorum. Kızım 6 yaşında olmasına rağmen o da çok üzgün halinize, fotoğrafınızı gördüğünde öpüyor, o da dua ediyor. Âcizâne biraz çenem vardır ki her nerede konuşulsanız insanları kırmadan dökmeden sizi anlatıyorum Allâh için.
Genel manada şunu görüyorum ki; eskiden aşçı idim, sakallıyım diye o işe devam edemedim. Şu an suculuk yapıyorum ve mesleğim gereği çok kişiyle muhatap oluyorum ki hiç kimsenin bu iftiralara inanmadığını rahatlıkla söyleyebilirim.
Herkes çok üzgün ve bekleyişte. Yani hocam pazarcısından pompacısına, esnafından işçisine kimse inanmıyor. Bu size yapılan işler gerçekte Ehl-i Sünnet’e, Kur’ân-ı Kerîm’e ve Allâh-u Te‛âlâ’ya yapılmıştır. Rabbim tez zamanda kurtuluşlar nasip etsin.
İnşâallâh çıkış haberinizi aldığımızda çoluk-çocuk sizin yanınızda olacağız. Biraz önce öğlen namazı sonrası mektup yazmak için dua ettim ve şunu ekledim duama; Allâhım! Beni, ailemi ve zürriyetimi yarın mahşerde Cübbeli Ahmet Hocamız, Efendi Hazretlerimiz ve Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)Efendimiz ile birlikte Kevser havuzunun başında birleştir.
İlk hapse girdiğinizde dediğim gibi ‘Hocamın çıkışı çok şeyleri değiştirecek, işin sonunda büyük işler var. Şu an aynı kanıdayım. Dua ile… Sizi en büyük emanet sahibi olan Allâh (Celle Celâlühü)ne emanet ediyorum.”  
Gördüğünüz gibi yine bir kardeşi rüyada bir hatadan vazgeçirdiğim zikrediliyor. Bana gelen yüzlerce mektubu size aktarmam mümkün değil ama bu fakirin işi insanlara daima iyiliği emredip kötülükten nehyetmek olduğu için bu durum rüyalarda bile devam ediyor ki bu da hak üzere olduğumun en büyük delilidir.
Bahçelievler Fevzi Çakmak Mahallesi’nden yazan bir hanım kardeşim çok manalı ve düşündürücü bir rüya nakletmiş ve şöyle ifade etmiş:
“Hocam Allâh’ın feyzi, bereketi, inayeti, sabrı, lütfu ve âfiyeti sizin üzerinize olsun. Biz üç kız kardeş olarak her gün senin için aksatmadan Yâsin-i Şerîf okuyup, Tefrîciye ve YâLatîf çekiyoruz. Sizin ilk hapse girdiğinizde ablamın gördüğü bir rüyayı size anlatayım;
Hocam sizi bir odaya hapsetmişler ve ablam size şöyle soruyor ‘Hocam niye sizi hapsediyorlar?’ Siz de ‘Benden Peygamberimiz’in mübarek cesetlerini yakmamı istiyorlar. Beni ömrümün sonuna kadar hapsetseler bile ben asla Peygamberimiz’in mübarek cesedine zarar vermem’ demişsiniz.
Bu rüya her şeyi çok güzel bir şekilde anlatıyor bence. Hocam Rabbim size çok yüce makamlar ihsân eylesin.
Tez zamanda beraat edip, cemaatinize talebelerinize kavuştursun, biz kendimizi sizin cemaatiniz değil de talebeniz olarak görüyoruz. Senin bize öğrettiklerin, anlattıkların ve uyardığın şeyler hürmetine seni âfiyete kavuşturup beraat ihsân eylesin.
İnanın hocam perşembe günü radyoda sizin sesinizi arıyoruz. Sizin sohbetinizdeki tadı hiçbir yerde bulamıyoruz. Rabbim sizi bize bağışlasın. Annem de sizi çok seviyor. Sizi hapsedenlere her gün beddua ediyor ve çok üzülüyor.
Hocam bizim çok sıkıntılarımız var, sizi Allâh dostu olarak görüyoruz ve sizden dua bekliyoruz. Şeyhimizin hürmetine, bütün Allâh dostları hürmetine size bütün muratlarınızı ihsân eylesin. Kalbinizi ummanlar gibi geniş eylesin. Rabbim bedeninize sıhhat âfiyet versin. Sizi en emin olan Allâhım’a emanet ediyorum.”
Bağcılar Yeni Mahalle’den yazan bir hanım kardeşim de hislerini şöyle ifade etmiş:
“Kelamıma evvelâzaten pak olan alnınızın akıyla bütün dünyaya ibret olacak bir şekilde çıkmanız temennisiyle başlıyorum. Pek kıymetli, saygı değer hocam! Bu nâkıs, sizleri çok öncelerden beri tanıyan, seven, lalegül fm.den sürekli dinleyen ve maddîimkanı kısıtlı olmasına rağmen 3 senedir Arifan dergisine abone olan ve kitaplarınızın hemen hemen hepsini alıp okuyan biriyim.
Ne zaman lalegül’de o kalplere sürûr veren sesinizi duysam ferahlanıyorum ve diyorum ki ‘İşte bu şeyhimizin sağ kolu.’ Âcizâne dua ediyorum. Rabbim sizlere fazl-ı keremiyle uzun ömür versin. Şöyle ki herkes bir şeyler vermek istiyor, bu âcize de diyor ki; ‘Rabbim benim kalan ömrümü de Cübbeli Ahmet Hocamız’a ver, hocamızın daha İslama yapacağı çok hizmetler var.’ Buradan zalimlere şöyle sesleniyorum;
‘Sönmeyecek nûru Hüdâ, dinle beni,
Yakacaktır söndürmek için üfleyeni!’”
 Görüyorsunuz bu yolun aşkı bir kadını bütün şâirlerden daha edebiyatlı hale getirmiş. Nazım Hikmet’i o kadar methederler, hiçbir şiirinin sonu başına denk gelmiyor ama merhum Necip Fazıl Allâh için ne kadar mevzun şiirler söylemiş. Rabbim kabrini nur eylesin. Âmîn!
Bayrampaşa Yıldırım Mahallesi’nden yazan bir hanım kardeşim de hem kendisinin hem de bir arkadaşının rüyasını ve yorumunu şu ifadeleriyle zikretmiş:
“Çok muhterem ve çok kıymetli hocam! Ben de sizin vesilenizle İslamı ve itikadımızı öğrenen, bu mübarek yola yeni girmiş henüz daha birinci sınıfta olan bir ihvan kardeşinizim. Rabbim beni bu yolda son nefesime kadar dâim eylesin. Duanızı benden esirgemeyin.
Bu cemaate adımı yeni yazdırdım ama bu kısa zamanda çok şey öğrenme çabasına girdim. Dergiye aboneyim, bütün yazıları okumaya çalışıyorum. Kitaplarınızı da alıp okuyup okutuyorum. Radyoyu da hiç kaçırmamaya çalışıyorum. Sayenizde sohbetlerinizle daha şimdiden çok kitap okumuş gibi bilgi sahibi oluyoruz. Allâh-u Te‛âlâsizden binlerce kez razı olsun.
Hocam siz daha içeri girmeden arkadaşım rüyasında; güneşli bir havada, etrafında deniz olan bir adada oturmuş, bir tarafında kilise, bir tarafında da siz vardınız.
Gâipten bir ses ‘Şu kiliseye gidip dua edenin Allâh (Celle Celâlühü)duasını kabul ediyor’ diyormuş. Arkadaşım da ‘Olur mu öyle şey?! Hiç Müslüman kilisede dua eder mi?! Etse etse camide eder’ deyince o ses ‘Gir de bir dene’ demiş.
Arkadaşım da size dönerek ‘Hocam doğru mu?’ deyince siz de arkanızı dönerek uzaklaşmışsınız. Yani dilinizle değil de tavrınızla hayır diyorsunuz. Bunun üzerine arkadaşım uyanır uyanmaz rüya tabirlerine bakıyor ve kilise iftira atılacağına işarettir diyor. Arkadaş ‘Kim iftira atacak ki?!’ diye düşünürken sizin bu olayınız ortaya çıkmış.
Rabbim sizin mâduriyetinizi kullarına gösteriyor. Zerre kadar da inanmamıştım zaten. ‘Diken batıyorsa eline, bil ki güle ulaşıyorsun.’
Ben de mübarek şeyhimiz Efendi Hazretleri ile sizi gördüm rüyamda. Siz bir masanın üzerine çıkıp oturmuşsunuz, arkanızda, sağınızda, solunuzda Efendi Hazretleri var. Tarikat dersini çekiyoruz birlikte. O kadar manevi huzurla doldum ki kalbimin ‘Allâh’ derken yerinden çıkacağını zannettim, uyandığımda da o hal devam ediyordu.
 Bu mektubu Allâh için size destek vermek, sizi Allâh için çok sevdiğimi belirtmek için yazıyorum. Zor durumda olan siz değil bizleriz sayın hocam.”
Sultangazi’den yazan Ahmet Sarı kardeşim de çok müjdeleyici ve görüldükten bir hafta sonra vukûa gelerek hak olduğu sabit olan bir rüyasını şu ifadeleriyle paylaşmış:
“Selâmun Aleyküm sevgili hocam! Size öncelikle şunları söyleyeyim; hocam siz bizim başımızın tâcısınız, biz sizin sayenizde Ehl-i Sünnet diye bir şeyin aslında elzem olan itikadımız olduğunu anladık. Eğer sizi tanımasak ehl-i bidat bir fırkadan olabilir ve böylece âhirete gidebilirdik. O yüzden size çok şey borçluyuz ve bu borcu ödeyecek bir servete de mlik değiliz. Onun için hakkınızı helal edin sevgili hocam.
Bişr-i HafîHazretleri’ne ‘Siz neden Ehl-i Sünnet’i müdâfaa etmiyorsunuz. Ahmet ibni Hanbel Hazretleri bu Ehl-i Sünnet için işkence, dayak, hapis hayatı gibi türlü türlü belalara katlanırken, siz neden âlim bir zat olarak kolları sıvamıyorsunuz?!’ dediklerinde o mübarek şöyle cevap vermiş: ‘Ahmed ibni Hanbel Hazretleri öyle bir makamda ve öyle güzel Ehl-i Sünnet’i müdâfaa ediyor ki, ben onun lafının üstüne laf etmekten âciz kalıyorum.’
Sevgili hocam bu Ahmetlerin hayatları demek ki böyle. Ehl-i Sünnet mücâhidi, Ahmet ibni Hanbel, Cübbeli Ahmet, İmâm-ı Rabbânî Ahmet Fâruk es-Serhendî (Kuddise Sirruhû) ve hepsi de Medrese-i Yûsufiyye’den geçtiler. Bu fakir de Ahmet olarak sizleri sevip, size özenmekte.
Hocam bu âciz ve fakir oto tamircisi idi. Sizin sohbetinize gelip dinleme şerefine erdim. O zamanlar 1 aylık evliydim. Sonra sohbetiniz çok hoşuma gitti, tesirlendim. Gide gele sohbetlerinizin müdâvimi oldum. Daha sonra hâfızlığa heves ettim, mesleğim olan oto tamir işini bıraktım, medrese eğitimi almaya başladım. Şimdi şükürler olsun hâfızlığım bitti. Bu arada 2 çocuğum oldu; biri Âişe biri Fâtıma.
Şimdi ise Arapça okuyorum, Avâmil bitti elhamdülillâh. Dua edin sizin zerreniz kadar dahi olabilsek ne mutlu bize. Bir perşembe akşamı sohbet sonrası size ‘Hocam, hoca hanım çarşaf giymiyor, buna içim çok sıkılıyor dua edin ne olur’ dediğimde siz dua ettiniz inanın sabah olunca hanım bir şey demeden kendi rızasıyla çarşaf giydi hamdolsun.
Tüm bunları topladığımda size ne kadar borçlu olduğumu daha iyi anlıyorum. İnanın sizi çok seviyoruz. Çevremde sizi sevmeyen insan pek yok, zaten sizi sevmeyenleri sevmiyoruz. Bu sevgisizliklerinden dönmedikçe de sevmeyeceğiz.
Benim bir âbim var, namaz felan kılmazdı. Ben ondan dolayı muzdariptim. Pek yola gelecek cinsten değildi. Ona bir gün sizin ‘Namaz Kılmayanların İki Cihanda Başlarına Gelecek Belalar’ adlı kitabınızı hediye ettim ve hali çok değişti, namaza başladı, şu an hanımı dahi çarşaflı elhamdülillâh. Daha bunun gibi nice hâdiseler var. Eğer ben bunları yazacak olsam mektup bir defter olurdu. Tüm bunlara siz vesile oldunuz saygı değer hocam.
Hocam siz hapse girmeden 1 hafta gibi bir zaman önce bir rüya gördüm ki şöyleydi; geniş bir mescitte vaaz veriliyordu, biz de oradaydık. Baktım siz de oturup sohbet dinliyorsunuz, ben sizin yanınıza gelerek başınızdaki sarığa baktım, sarık çok ihtişamlıydı, aynı Osmanlı padişahlarının sarıkları gibiydi. Sonra ben size ‘Hocam sarığınız yoksa size sarık sarayım’ dedim.
Siz bana ‘Başımdaki bu sarık iyi hoş’ dediniz. Sonra ben size ‘Hocam neden sohbeti siz yapmıyorsunuz’ dediğimde siz bana kürsüdeki zâtın seyyid olduğunu, bir süre o zâtın sohbet vereceğini söylediniz. Sonra bir hafta sonra hapse girdiniz. Ben bunu o zaman anlayamamıştım, sonra başınızdan bu imtihanlar geçince anladım. O rüyadaki ihtişamlı sarığı kazanacağınız makamlara yordum, en iyisini siz bilirsiniz.
Hocam sizi Allâh için çok seviyorum. Beraatınız için, aileniz için, sevdikleriniz ve sizi sevenler için Allâh’tan sabr-ı cemîl, ecr-i cezîl niyâz ediyoruz. Ne biz, ne de tarih sizi unutmayacaktır. Belki bizler unutulup gideriz belki de hatırlanmayız ama Cübbeli Ahmet Hoca Efendi Ehl-i Sünnet âlimi ve mücâhidi diye tarihin sayfalarında yer alacaktır.”
Bu kardeşimin “Ahmed” ismi hakkında yazdığına gelince; onun bu yorumu yerindedir. Zira:
«اَلْأَسْمَاءُ تَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ.»
“İsimler gökten iner” hadîs-i şerifinin fehvâsınca “Ahmed” ismi taşıyanların çilesi çoktur. Çünkü hamd, iyi ve kötü her şeye karşı yapıldığından “Ahmed” ismi de “Çok hamdeden” manasını ifade ettiği için her hâlükârda çok hamdeden birisi olması gerekir.
Dolayısıyla çok hamd, lugatı itibarıyla çok musibetle karşılaşmayı engelleyen bir isim değildir. Belki hayatta karşılaşılacak birçok hamdi mûcip zorluğa davetiye çıkarıcı olarak da değerlendirilebilir. Tanıdığım birçok adaşımda da bu hali müşahede etmişimdir.
Ama hamdolsun ki benim ismim tek değildir, diğer ismim de “Mahmud”dur. “Delâil-i Şerîfe”de zikredildiği üzere; Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in gök ehli katındaki ismi olan Mahmud ise aynı zamanda Allâh-u Te‛âlâ’nın ism-i şerifidir.
Nitekim sahabeden biri, bir şiirinde:
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللّٰهَ أَرْسَلَ عَبْدَهُ     بِبُرْهَانِهِ وَاللّٰهُ أَعْلٰى وَأَمْجَدُ
وَشَقَّ لَهُ مِنِ اسْمِهِ لِيُجِلَّهُ        فَذُو الْعَرْشِ مَحْمُودُ وَهٰذَا مُحَمَّدُ
“Görmedin mi ki Allâh o kulunu ne büyük bir huccetle gönderdi,
O All
âh ki o en Yüce ve en Ulu’dur.
Onu değerli kılmak için Kendi isminden ona da bir isim çıkartmıştır,
Nitekim Arş’ın sahibi Mahmud, o ise Muhammed’dir”
diyerek Rabbimizin Mahmud ism-i şerifiyle, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in Muhammed ism-i şerifinin aynı mastardan yani “Hamd” kökünden alındığına dikkat çekmiştir.
Diyeceğim o ki 47 yaşıma geldiğim şu günlerden sonra inşâallâh ikinci ismim olan ve “Övülen” anlamına gelen Mahmud tarafı ağır basar da bundan sonra insanların övgülerine lâyık olacağım güzel hallerle ve hüsn-ü kaderlerle karşılaşırım.
Arnavutköy / Bolluca’dan yazan bir hanım kızımın rüyası da bu fakirin hak uğruna Allâh yolunda zulme uğradığını gösteriyor, bakın neler yazmış:
“Ehl-i Sünnet kalesi muhterem hocam! Siz çok özledik. Bir an önce çıkmanızı bekliyoruz. Uykum biraz ağır olmasına rağmen teheccüt vakitlerinde kalkıp sizin için Erba‛în-i İdrîsiyye ile dualar ediyorum. Ben bu duaların bereketine inanıyorum hocam.
Bu mektubu iki kız kardeşimle birlikte yazıyorum. Onlar da size çok dua ediyorlar. Ben hafızlık yaptım. Şimdi diğer şer‛î ilimleri okuyorum. Onlar da hâfızlığa başladı. Ne olur dualarınızı bizden eksik etmeyin hocam.
Hocam siz müjdeci rüyalar görürsek yazmamızı söylemiştiniz. Siz tutuklanmadan önce bir rüya görmüştüm. Ama bir anlam verememiştim. 2-3 katlı binaların tepesinden boyları yere kadar uzanan yılanlar vardı. Ben de sizin yanınızdaydım. Siz ‘Bütün bunlar Allâhımız var dediğimiz için mi?!’ diyordunuz.”
Gördüğünüz gibi tabire hâcet yok. Bu rüya bana Uhdûd ashâbının yani kâfir bir hükümdar tarafından şirke zorlanan ve puta tapmadıkları için ateş dolu derin çukurlara atılan imanlı erkek ve kadınlar hakkında Bürûc Sûresi’nde zikredilen:
﴿وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلَّا أَنْ يُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ﴾
“O (kâfir ola)nlar bu (Müslüma)nların (hiçbir vasfını değil) ancak O Azîz ve Hamîd olan Allâh’a imanları(ndan ibaret en üstün vasıfları)nı beğenmemişlerdi” (Bürûc Sûresi:8)âyet-i kerîmesini hatırlattı.
İnşâallâh bize bu zulmü revâ görüp de tevbesiz ölenlerin âkibeti de bu âyet-i kerîmenin peşi sıra zikredilen:
﴿إِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرِيقِ﴾
O kimseler ki inanan erkeklerle inanan kadınları (dinleri uğrunda çeşitli eziyetlerle) sıkıntıya sokmuşlardır sonra da tevbe etmemişlerdir, bu sebeple gerçekten de cehennem(in türlü türlü) azab(lar)ı özellikle onlar içindir, o çok yakıcı (olan farklı bir) azap da sadece onlara âittir” (Bürûc Sûresi:10)âyet-i kerîmesinin beyan ettiği şekilde azâb-ı nâr-ı harîk olur.
Sizler gibi bizi madden ve mânen destekleyen kardeşlerimizin sonu ise bir sonraki:
﴿إِنَّ الَّذِينَ أٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْكَبِيرُ﴾
“Şüphesiz o kimseler ki iman etmişlerdir ve sâlih ameller işlemişlerdir; (ağaçlarının) altlarından sürekli ırmaklar akmakta olan pek değerli cennetler sadece onlar içindir. İşte sana! Ancak bu, pek büyük kurtuluştur” (Bürûc Sûresi:11) âyet-i kerîmesinde zikredilen cennetlere ve büyük ecirlere nâiliyet olsun. Âmîn!
Yine bu manada Kurtköy’den Kardelen rumuzuyla yazan bir hanım kardeşim bu fakir hakkında yaptığı bir tefâülü şöyle açıklamış:
“Hocam hapse girdiğinizi ilk duyuncaki sözüm; ‘İnnâ lillâh innâ ileyhi râci‛ûn’ oldu. Bunu da mı yaptılar. Onları Mevlâ’ya havale ediyorum. Hapse girmenize çok üzüldüm. Ama bunda da nice hikmetler vardır. Çünkü Mevlâmız kullarının üzülmesini hiç ister mi?! Bunlar olduysa elbette ki altında birçok hayırlar vardır. Yakında da onları görürüz inşâallâh.
Hocam sizin için niyet edip Rûhu’l-Furkan’dan sayfa açtım. Sağ baş taraftaki âyet aynen şöyle ‘Elbette sizden evvel kendilerine kitap verilmiş olan (Yahudi ve Hristiyanlar)lardan ve müşriklerden çok eziyet çekeceksizniz.’ (Âli ‛Imrân Sûresi:186)
Ben birçok mana çıkarttım. En iyisini Mevlâ bilir.”
Gerçekten her şey ortada, başıma gelenlerin tek nedeni hakkı söylemem ve bâtılın mumunu söndürmemdir. Rabbim hepimizi hidayet buyursun, bizim vesilemizle de sâir insanları hidayet eylesin. Âmîn!
Antalya’dan yazan, ismini mektuba yazmayan bir hanım kardeşim evvelce benim sohbetlerimi dinlerken sonra terk ettiğini, bunun üzerine rüyasında “Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)seni affetmedi” dendiğini, buna çok üzülüp ağlayarak çokça istiğfar ettiğini, sonra bunun sırrını anlamak için istihâre yaptığında rüyasında Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i gördüğünü, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in mübârek kolunu bu fakirin omzuna koyduğunu, benim de Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in mübarek kolunun altında çok edepli bir şekilde durduğumu, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in Efendi Hazretlerimiz’e bu fakir hakkında “Mahmud da, Ahmet de bana yardım ediyor” buyurduğunu, sonra da o gören hanıma kendisinden niçin razı olmadığını beyan sadedinde “Sen bizim sevdiğimizden yüz çevirdin” dediğini yazmış.
Sonra sohbetleri dinlemeye yeniden başlayınca tekrar Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i gördüğünü ve affedilip affedilmediğini sorunca “Seven sevdiğinin hatırına affedilir, sevdiklerimiz seveni biz de severiz” cevabını aldığını nakletmiş. Mâşâallâh ne güzel rüyalar, zuhûratlar… ne ihlaslı, ne samimi kardeşlerimiz var. Rabbim nazardan muhafaza eylesin’
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bu fakirin sohbetlerinin dinlenilmesine teşvik buyurduğu daha birçok rüya bana daha önce de anlatılmıştı. 10 sene belki de daha fazla bir zaman önce şimdi ismini de, sîmâsını da unuttuğum ve samimiyetinden şüphe etmediğim bu genç sohbetten sonra beni takip etti ve yukarıdaki odamın kapısına gelince yanıma gelerek “Hocam! Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i rüyamda gördüm, bana ‘Ahmet bana çok benziyor, onu bırakma’ buyurdu” diye anlatmıştı. Bu arkadaş benim için önemli, bu kardeşim mektubu dinliyorsa mutlaka Metris’e mektup yazarak bana ulaşsın ki onu tespit edeyim.
Rabbim beni bunca rüyalardaki müjdelere lâyık eylesin, rezîl-i rüsvâ etmesin. Size bağışlasın, hüsn-ü zannınıza göre muâmele eylesin, Zât’ına lâyık olanı yapsın, bana lâyık olanı yapmasın. Bu duayı hepimiz hakkında kabul eylesin. Âmîn!
Antakya tarafından yazan bir kardeşim bu işin âkibeti hakkında şöyle bir fetih müjdesi görmüş:
“Hocam haberlerde gördüm. Sizin için 45 yıl istemişler, şok oldum. Ben de o gece sizin halinizi Mevlâ’ya danışmak üzere istihâre yaptım. Sağ yanıma sünnet üzere yattım. Ara ara daldım ama uyuyamadım. ‘Yâ Rabbi! Hocamızın hali ne olacak?’ diye çok yalvardım. Ama uyuyamadım. Gözlerim kapalı ama aklım başımda bir türlü uyuyamadım. Sonra karşıdan Sultan Fatih Hazretleri’nin geldiğini gördüm. Gözlerimi sıkı sıkı kapadım gitmesin diye.
Mübarek geldi karşımda durdu. Gencecik ve pırıl pırıldı. Fetih Sûresi’nin ilk âyet-i kerîmesini ben okudum, arkasından o mübarek aynen şöyle dedi: ‘Fethiniz mübarek olsun.’ Ve ardından gitti. Sonra Efendi Babamız geldi. Mübarek yüzünü yandan gördüm bembeyazdı.”  
Benim kurtuluşum için okuduğunuz Yâsîn-i şeriflerin, dua ve zikirlerin, salevât-ı şerîfelerin çok tesirli olduğu ve asla bırakılmaması gerektiği hususunda da bir kardeşimizin şu rüyasını nakledeyim:
“Hocam içeriye girdiğinizden bu yana size ve Efendi Hazretleri’ne Yasîn-i Şerîf okuyorum. Bir gün okumayı unuttum. O gece sizi gördüm. Okunan Yâsinler, siyah bir yelek olup üzerinize giydiriliyordu. Tıpkı çelik yelek gibi. Bu yelekten yanınızda birkaç kişiye daha giydirildi.
Hocam hiç üzülmeyiniz, Yüce Allâh sizin vekilinizdir. Bunu da bir rüya ile öğrendim. Bazı rüyalar var ki kağıda dökülmüyor. Bu halde olmanıza sebep olanlar, sizinle uğraştıklarını sanıyorlar ama Allâh ve Rasûlü’ne savaş açmış durumdalar. Hâşâ Rabbim hiç savaş kaybeder mi?!”
Bu kardeşim ne kadar da doğru söylemiş değil mi?! Bütün bunlar boş şeyler değil, dosdoğru haberler. Rabbim hepinize bu yolda devam, sebat ve istikāmetler nasip eylesin. Âmîn!
Yine bir kardeşim “Hocam! Geçen yıl kışın rüyamda sizin İmâm-ı Rabbânî olduğunuzu gördüm. Bir arkadaşıma anlattığımda ‘Hocamız bu zamanın âlimidir’ diye tabir etti” diye yazmış.
Hayırlı mübarek olsun. Müceddidi elf-i sânî Ahmed el-Fârûkî es-Serhendî (Kuddise Sirruhû)Hazretleri’nin himmetleri hepimize nasip olsun. İki belki de üç sene kadar önce İsmailağa vakfının başkanı Celal Erzincanlıoğlu Âbim’in de çok etkileyici bir rüya görmüştü. Kendisi bu rüyasını bana telefonla anlatacakken, bu rüyayı çok önemsediği için yanıma bizzat gelerek anlattı.
Yıllarca vaazlar için birlikte uzun yolculuklar yaptığım ve daima doğruluğuna şâhit olduğum bu âbim de kendisini Hindistan’da, İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin kabr-i şerîfinde gördüğünü, kabr-i şerîf açılarak İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin dışarı çıktığını, canlandığını fakat kabrinden doğrulup oturamadığını, o sırada bu fakir kardeşinizin gelip İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin arkasından omuzlarını tutarak onu kaldırdığını net bir şekilde gördüğünü anlatmıştı.
Benim gibi rezillik âbidesi biri nerede?! İmâm-ı Rabbânî Hazretleri gibi Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den sonraki ikinci bin yılın müceddidi olan zat nerede?! Kıyası yapılamayacak kadar farklı bir konu.
Biz o yüce zâtın bastığı toprak bile olamayız. Ama bu garip zamanda bir şeyler yapmaya çalışmamız, Efendi Hazretlerimiz gibi bir asrın müceddidinin hizmetinde bulunmamız, ismimizin muvâfakātı, İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)dinleri birleştirmek isteyen Ekber Şah’a direnip, onun saptırdığı hocalara reddiye yaptığı gibi, bu fakirin de bu konudaki hassâsiyeti ve reddiyeleri, İmâm-ı Rabbânî Hazretleri hapse girdiği gibi bu miskinin de birkaç kere susturulmak için hapse atılması herhalde zerre kadar da olsa bizi onun yolunun hizmetçilerinden biri olarak göstermektedir.
Rabbim kaymaktan, caymaktan muhafaza eylesin. Cümlemize dünyada bu büyüklerin himmetlerini, âhirette de şefaatlerini nasip eylesin. Âmîn!
islam