Yeni

Cübbeli Ahmet Hoca 15. Mektup


10 Mayıs 2012
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ حَمْدًا يَكُونُ لَهُ رِضًا، وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ النَّبِيِّ الْأُمِّيِّ وَعَلٰى أٰلِهِ وَصَحْبِهِ صَلَاةً تَكُونُ لِحَقِّهَ أَدَاءً
Kıymetli cemaatim! Geçen hafta ziyaretime gelen Muhammed Keskin Hoca Efendi’nin Yüce Mürşidim Mahmud Efendi Hazretleri’nden selam ve dua getirmesi ayrıca huzurlarından ayrılırken Efendi Hazretleri’nin “Ahmed’e isnad ettikleri şeylerin astarı yok” buyurmuş olması Yüce Gavsımız’ın bizi ne kadar düşündüğünün ve bu işlerden tezkiye ettiğinin belgesi olması hasebiyle bu fakiri nihâîderecede mahzuz kılmış ve sabr-u azîmetle yılgınlığa düşmemem hususunda teşvikçi olmuştur.
Tabi ki bu büyükler bir insana bir yük vurdukları zaman onu yardımsız ve himmetsiz bırakmazlar. Ben hayatımın birçok safhasında Efendi Hazretlerim’in vefasını, himmet ve nusretini âşikâre görmüş biriyim. Nitekim yakın zaman evvel beni Teke Tek programına çıkardığında gecenin ikisine, üçüne kadar yatmayıp mânen bana teveccüh etmesi, ara ara “Ahmed ne yaptı, nasıl konuştu?” diye arkadaşlara sorması, daha sonra Yeni Şafak gazetesi Efendi Hazretleri’nin ödül merasimini iptal ettirtmek için benim provokasyoncu olduğumu manşete çektiğinde Efendi Hazretleri ile birlikte o manşetin ertesi sabahı sabah namazını kıldığımızda namaz akabinde Arapça bir ibare ile:
«نَحْنُ مِنْ وَرَائِكَ.»
“Geri durmak yok, biz senin arkandayız” buyurarak açık destek vermesi hep bu desteğin açık ifadeleridir. Hatta Muhammed Hoca bu sözden o kadar tesirlendi ki o günden sonra bana “Hocam, bundan sonra parolamız ‘Nahnü min verâik’ oldu demeye başladı. Bizim de bu söz ve mana şiârımız olur inşâallâh.
İmâm-ı Rabbânî(Kuddise Sirruhû)nun buyurduğu gibi:
 «لَا يُحْمَلُ عَطَايَا الْمَلِكِ إِلَّا مَطَايَاهُ.»
“Padişahın hediyelerini ancak onun merkepleri taşyabilir.” Yani araydan verilecek hediyeler o kadar çok olur ki alıcının cılız merkebi onları taşıyamayacağı için saraydan onları taşıyacak güçte binekler verilmesi gerekir.
Biz de Efendi Hazretlerimiz’in bazı yüklerini taşımak üzere istihdam edilen merkeplerden olmamız hasebiyle bize vurulan yükü taşımak durumundayız. Görüşmemiz esnasında buyurduğu “Bezdin mi?” sözü de iyi düşünülecek olursa bu manaya temas etmektedir. Bu itibarla bu fakire çok dua edin de bu yükü rıza üzere taşıyabileyim inşâallâh.
Geçende ziyaretime gelen Ahmet Sarı kardeşim “Hocam! Size gelmeden evvel Risâle-i Kuşeyriyye’den bir tefâül yaptım, Ebû Bekr ibni Fûrek Hazretleri’nin:
إِنَّ فِي الْمَثَلِ: «إِذَا لَمْ تَصْبِرْ عَلَى الْمِطْرَقَةِ فَلِمَا ذَا كُنْتَ سِنْدَانًا.»
‘Darb-ı meselde (ata sözünde): ‘Çekiç darbelerine sabredemeyeceksen niçin örs oldun?!’ diye geçer’ sözü karşıma çıktı” deyince çok şaşırdım.
Âyet-i kerîmelerden tefâül yapanlara zuhur edenlere nasıl uygun çıkıyor diye çok şaşırıyordum ama bu atasözü de ne acayip mana taşıyor. Tabi ki Risâle-i Kuşeyriyye büyük kitap, konuştuğu zaman büyük konuşur. Kitabın sahibi İmâm-ı Kuşeyrîki Şehit Bayram Hocamız’ın kendisine has deyimiyle “Evliyâullâha kan veren zat!”
Biz onun kabr-i şerifini Nişabur’da aradık, halbuki sonra gördüm ki Mekke-i Mükerreme’de imiş. Bir eserde gördüğüme göre, Cennet-i Mâlâ’da Hadîce (Radıyallâhu Anhâ)nın annemizin civarında medfun olan zatlar arasında zikrediliyor. Yani adama “Bu yolun çilesine katlanmayacaksan niçin ilim yolunu seçtin?!” derler.
Onun için “Rabbim üzerimize sabırlar, metânetler, tahammüller, sebat ve istikametler yağdırsın” diye dua edelim ve şimdiden “Âmîn” diyelim. Hani derler ya “Ya bu deveyi güdersin ya da bu diyardan gidersin.” Peki ben mereye gideyim?! Mecbur bu vazifeyi yapmalıyım.
Efendi Hazretleri’nden defaatle Türkiye’yi terk etmek için izin istedim ama alamadım, otuz sene kadar önce “Efendim! Sizden sonraya kalırsam ben buralarda duramam, Medîne-i Münevvere’ye giderim” dediğimde “Ümmeti kime bırakacaksın?!” buyurmuştu. Birkaç sene önce ortalık karışınca yine “Efendim! Müsaade buyurursanız Medîne-i Münevvere’ye yerleşeyim” diye izin istediğimde “Burayı bırakma! Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)seni orada istemiyor” buyurarak Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)ile görüştüğünü ve Cenâb-ı Risâlet tarafından benim burada kalarak hizmet etmem gerektiği talimatını aldığını açıkça beyan etmiş oldu.
Geçenlerde 28 nisan tarihindeki yazısında Fatih Altaylı da içine doğmuş gibi bu konuya temas ederek gerçi biraz kıyas maalfârık olsa da, piyanocu Say, Nobel ödüllü yazar, kimi bilmem ne belâ bazı adamlarla birlikte benim de adımı sayarak “Gitmek yasak kardeşim” başlığı altında kaleme aldığı yazısında “Ne bileyim mesela Cübbeli Ahmet de bizim rengimiz, hiçbirinin bir yere gitmeye hakkı yok, hep beraber buradayız, batsak da çıksak da”şeklinde ifadelere yer verdi, sonra âdet-i vechi üzere her yazısının sonuna koyduğu “Ne zaman adam oluruz?” sorusunun cevabında da “Kaçmadığımız zaman” tabirini kullandı.
İşin ne raddeye geldiğinin farkında mısınız? Efendi Hazretleri’nin yüce himmet ve yüksek müsaadeleriyle çıkmış bulunduğumuz televizyon programları sayesinde evvelce bizi öcü gibi gören kesim bile bugün bizi bu ülkenin rengi olarak görmekte ve adımızı entelektüel gördükleri kişilerle birlikte anarak bizim de bu ülkeyi terk etmemesi gereken kimselerden olduğumuzu söylemektedirler. Hatta kendi ifadeleriyle “Bunu emir şeklinde söylüyorum” demektedirler.
Artık bu saatten sonra gerçekten sırtımıza büyük bir yük binmiş durumdadır. Halkımız bizden büyük hizmetler beklemektedir. Bizim hizmetimiz Allâh için meccânen verilen ve sadece bu fâni hayatla sınırlı kalmayıp sonsuz hayatı ilgilendiren cinsten olduğu için ne belediye riyâseti, ne başvekillik, ne de reisi cumhurluk hizmetlerine benzemez, o makamları işgal edenler bizim bu hizmetten aldığımız hazzı ve huzuru hayatlarında bir kere dahi tatmış olsaydılar, bütün makam ve mevkileri terk edip bu hizmeti kendileri deruhte etmek üzere bizimle muharebe ederlerdi.
Nitekim İbrahim ibni Edhem (Kuddise Sirruhû)Hazretleri’nin Belh sultanlığını terk ettikten sonra söylemiş olduğu:
لَوْ يَعْلَمُ الْمُلُوكُ مَا نَحْنُ فِيهِ       لَجَادَلُونَا عَلَيْهِ بِالسُّيُوفِ
“Krallar bizim içinde bulunduğumuz makamı bilselerdi,
Elbette onu elde etmek için bizimle dövüşürlerdi.”
sözünü iyi düşünecek olursanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız.
Eğer biri çıkıp “Hoca sen hâlâakıllanmadın mı?! Seni sus diye oraya attılar, sen hâlâ‘Çıkayım da daha iyi hizmet edeyim’ diyorsun” diyecek olursa, herkesin şunu iyi bilmesini isterim ki inşâallâhçıkışımızın ardından hak ses daha gür çıkacak ve bâtıl sönüp kaybolacaktır. Çünkü ben insan gibi yok olan, duvar gibi yıkılan ve ağaç gibi kuruyan şeylere değil de hiç ölemeyen diriye tevekkül eden biri olduğum için yani arkam sağlam olduğu için gak guk etmem, kitabın ortasından konuşurum, daha açık bir ifadeyle arkası sağlam olan Denizli horozu gibi öterim.
Hani anlatıyorlar horozuyla ünlü Denizli’de kamp kuran bir cemaat her sabahın köründe avaz avaz öten horozdan bir süre sonra öylesine yaka silkmişler ki, susturmak için her yolu göze almışlar. Hatta horozu kesmeyi bile...
Canlarına tak ettiği bir sabah, top yekun düşmüşler horozun peşine, hayvan kaçıyor bunlar kovalıyor sokaklarda. Bunu gören yaşlı adam “Ne istiyorsunuz şuncacık hayvandan. Yazık değil mi?!” diye onlara sesleniyor.
Kan ter içinde kalan millet öfkeli bir ifadeyle yaşlı adama “Amca bu bize hayatı dar etti. Sabahın köründe bir başlıyor ötmeye, dur durak bilmiyor. Uyku haram oldu. Yakalayıp keseceğiz bunu” diyorlar. Yaşlı adam “Yazıktır günahtır” diyor. “Bırakın onun peşini size söz ben onun sesini keseceğim. Bir daha sizi rahatsız etmez” diye devam ediyor.
Halk yaşlı adamın sözüne itibar edip, hayvanın peşini bırakıyorlar... Sabah bir de bakıyorlar, horozun ortalığı ayağa kaldıran bağırışından eser yok. Ötmeye çalışıyor ama “Gak guk” kısık bir sesi ancak çıkartıyor.
Bunu görenler soluğu yaşlı adamın yanında alıyorlar ve “Amca nedir bu işin sırrı?” diye soruyorlar. Yaşlı adam gülüyor önce, sonra da ne yaptığını izah ediyor: “Mâbâdına yani horozun makadına zeytinyağı sürdüm. Kabarıp ötmeye yeltendiğinde, gerisi tutmadığı için kuvvet alamıyor. Bu yüzden gak-guk edebiliyor sadece.”
Kıssadan payımıza düşen hisseye gelince; arkanız sağlamsa, istediğiniz kadar kabarıp, diklenirsiniz. Herkes sizi dinlemek zorunda kalır.
Yok, arkanız gevşemeye başlarsa, ancak “Gak guk” edebilirsiniz.
İşte benim arkam sağlam olduğu için bir de hem arkamda nem önümde sizin gibi gevşemeyen kardeşlerim olduğundan inşâallâh. Ehl-i Sünnet’in hoş sadâsı yarınlarda daha da gür çıkacaktır. Şunu bilesiniz ki bizim sizinle olan dostluğumuz çıkar ilişkisine ve menfaat beklentisine mebnî değildir. Zaten öyle olsa Molla Câmi (Kuddise Sirruhû)nun buyurduğu gibi “Eğer dostluk bir karışlık içinse dünyada dostluktan daha çirkin bir şey yoktur.”
Ama biz birbirimizi Allâh için sevdiğimizden bu dostluğumuzdan daha faydalı ve bâki bir şey düşünülemez. Nitekim dünyevî dostluklar en ufak bir mesajla bozulabilirken, bakın benim hakkımda dünyayı ayağa kaldırıyorlar, neler uyduruyorlar da yine bizim dostluğumuz bozulmuyor, hatta daha da kuvvet kesp ediyor. Rabbim nazardan muhafaza buyursun. Âmîn!
Evet, şunu itiraf etmeliyim ki başıma gelen iftiranın ağırlığı dağların tartamayacağı kadar ağırdır ama kim bilir bu işin ardında ne hikmetler vardır, bizim herhâlükârda Rabbimizden razı olmamız gerekmektedir.
Hikmetli ilimlerde zikredilen:
«لَوِ اطَّلَعْتُمْ عَلَى الْغَيْبِ لَاخْتَرْتُمُ الْوَاقِعَ.»
“Gaybda neler olduğunu bilseydiniz elbette başınıza geleni tercih ederdiniz” kavl-i hakîmi mûcebince bize de bu işin başımıza gelmemesi halinde başka neler yaşayabileceğimiz seçenekler halinde sunulsaydı elbette yine diğerlerindense başımıza geleni tercih ederdik.
Ben de artık biraz biraz Rabbimin kahrında gizli olan lütufları görmeye ve hatta lezzet almaya başladım. Nasruddin Hoca Efendi’nin dediği gibi “Bu ne âlâ memleket, döve döve helva yediriyorlar.” Bizi de zorla da olsa rıza makamına ve teslimiyet mertebesine ulaştırmadan bırakmayacaklar her halde!
İyi düşünürsek bazen etrafımızdaki bir insanın bize teslim olduğu kadar, bizim Rabbimize teslim olamadığımızı görürüz. Oysa O’nun bize anamızdan babamızdan daha merhametli olduğunu biliyoruz ama bunu zevken idrak edemiyoruz.
Naklolunduğuna göre; Abdülkādir Geylânî Hazretleri misafirhanesinde hizmet etmek üzere bir hizmetçi tutar. Hizmet yerlerini gezdirip her tarafı gösterdikten sonra sorar: “Hizmet edeceğin yeri gezdin, imkanlarımızı da görüp bilgi sahibi oldun. Şimdi söyle bakalım hizmet sırasında nerede kalmak istersin?” Cevaba bakın; “Nerede kalmamı istersen orada!” “Peki, ne yemek istersin?” “Neyi verirsen onu!” “Ne giymek istersin?” “Neyi giydirmek istersen onu!”
Hizmetçinin bu teslimiyeti karşısında Geylânî Hazretleri başlar ağlamaya. Şaşıran hizmetçi üzülerek sorar. “Yanlış bir şey mi söyledim yoksa, niçin ağlıyorsunuz efendim?” Cevap verir: “Niçin olacak oğlum, senin şu teslimiyetin için ağlıyorum” der. “Keşke ömrümde bir defa olsun senin bana teslim olduğun gibi ben de Rabbim’e teslim olsaydım da, ‘Sen neyi münasip görüyorsan ona razıyım yâ Rabbi! Başka hiçbir şey istemiyorum’ diyebilseydim. Böyle bir teslimiyet ancak kâmil insanlarda olur. Sen kâmil Müslüman teslimiyeti gösterdin bana! Demek ki tam teslimiyet böyle olur!”
Gerçekten içinde bulunduğum kahir tecellisi içerisinde nice lütuflar bulunduğunu ve ne kadar hamd etmem gerektiğini yıllardır okuyup anlattığım ilimlerden yeterince anlamış olmam gerekiyorsa da şu anda koğuşumuzda olan bir şeker hastasının aynı zamanda akciğer kanseri olması, kemoterapi tedavisi gördüğü için yediği her şeyi kusması, aşağıdaki koğuşta henüz 30 yaşında mide kanseri birinin olması ve yanımda 70 yaşında kolu olmayan ve kalbi pille çalışan, böbrek rahatsızlığı yüzünden 20 dakikada bir helaya kalkan bir amcanın mevcudiyeti, işte bütün bunları görmem, halime çok hamd etmem gerektiğini, bir de kanserden her an ölmeyi bekleyen bu kişilerin zikirden ve namazdan gâfil olup hâlâ maçlarla, dizilerle meşgul olduklarını müşâhede etmem, imanıma, namaz ve abdestime ne kadar şükretmem gerektiğini bana gerçekten anlatmakta ve hapiste bulunmanın sıkıntılarını tamamen unutturmaktadır.
Ne olur şu imanımızın, zikir ve sohbetlerimizin, Rabbimizden haberdâr olmamızın kıymetini bilelim. Şu içinde bulunduğumuz ilâhi mârifet ve hizmet bu zamanda kolayca bilinir ve bulunur şeyler değildir.
 
BAZI MÜHİM TEBLİĞLERİM
1) Dünya Müslümanlarının içler acısı ahvâli pür melâli ortadadır. Özellikle Suriye’nin durumu Allâh-u Te‛âlâ’nın âcil yardımına muhtaçtır. Fakat yakında duyduğum havâdislere göre; Özbekistan yani anavatanımız olan ve Nakşî tarikatımızın kuruluş yurdu olan, bünyesinde Buhârâ’yı, Semerkand’ı, Tirmiz’i ve daha nice evliyâ ervâhını barındıran mübarek şehir ve karyeleri bulunduran o diyârın Müslüman halkı da büyük zulümlere mâruz vaziyetteymişler.
Konuşulanların özeti şu: Özekistan’da öyle bir diktatör hüküm sürüyor ki, tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün zalimlerin zulüm yöntemlerini bir araya getirmiş tatbik ediyor.
Hukuk yok. Âdil yargılama yok. Haklar ve özgürlükler yok. Polisi de, askeri de eşkiya mantığıyla hareket ediyor. Mesela polisin, fiili olarak sokakta gördüğü ve beğendiği bir kızı kaçırıp tecavüz etme izni var. Bu yüzden, merdiven altı kızlık zarı diken yerler yaygınlaşmış. Rüşvetsiz iş yapmak, hatta yaşamak mümkün değil. İşkencenin her türlüsü var; dayak, elektrik, kaynar suda haşlayarak öldürme, parçalara ayırma gibi işkence türleri yoğun olarak kullanılıyor. Hücrelerin tavan yüksekliği 1 metre 30 santim. Böyle bir hücrede aylarca, yıllarca kalanlar var.
Eğer biri İslami görüşünden dolayı hapse atılmışsa, bir daha oradan çıkması mümkün değil. Savunma hakkı olmadan, keyfi olarak verilen cezasını bir şekilde tamamlamışsa eğer, çıkmasına haftalar kala, bir şekilde içeride öldürülüyor ve sağlık sebepleriyle öldüğü söyleniyor. Keyfi olarak, hiçbir suç isnadı yapılmaksızın insanlar hapse atılabiliyor ve ailelerinden alınan fidye karşılığında serbest bırakılabiliyor. Yazarlar, gazeteciler ve muhalif parti üyeleri katlediliyor. Özbek toplumu tarafından tanınan ve sevilen insanlar suikasta kurban gidiyor.
Tesettür yasak, tesettür kıyafetleri satmak da yasak. İşyerinde Kur’ân ve seccade bulundurmak yasak ve büyük suç. Camiler dışında namaz kılmak yasak. Belli bir yaşın altındakilere camiye gitmeleri de yasak. Bütün bunlara uymazsan, “İslamcı terörist” damgasıyla en ağır işkence ve cezalara çarptırılıyorsun. Özbekistan’da kadınlar kısırlaştırılıyor. Doğum yapan kadınlar sezeryane zorlanıyor ve sezeryan esnasında, haberleri bile olmadan kısırlaştırılıyor. Hatta doktorlara bu hususta “Aylık kısırlaştırma kotaları” konulmuş, kotasını doldurmayan doktorlar cezalandırılıyor. Özbek neslinin kökü kurutulmak isteniyor.      
Siyasi düşüncelerinden ötürü 20 bin kişi cezaevinde. 5 milyon Özbek ülkesini terk etmek zorunda kalmış. Zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip Özbekistan’da halkın geçim standardı aylık 30 dolar. Çünkü bütün kaynakları diktatör ve iki kızının kontrolünde, yönetici elit tabaka ve güçlü mafya organizasyonları tüketiyor.
En aşağıdaki memurundan parlamento üyelerine kadar, herkesin hayatı diktatörün iki dudağının arasında. Diktatör, herhangi bir zamanda kendisi için tehlike teşkil edeceğini düşündüğü herkesi yok ediyor. İşlenen cinayetler ve insan hakları ihlalleri her geçen gün artarak devam ediyor. En küçük bir hak talebini bile en kanlı biçimde bastırıyor, susturuyor. Böylece Özbekistan, tam anlamıyla açık hava cezaevi gibi yönetiliyor.
Devleti demir yumrukla yöneten Kerimov, bütün zalimliğine rağmen, özellikle Amerika başta olmak üzere, bütün emperyalist güçlerin desteğini alarak yönetimine devam ediyor. İşte bu noktada sormak gerekiyor: Özbekistan diktatörünün ayrıcalığı ne?
Bu yazılanları duymuş muydunuz? Doğu Türkistan bundan da beter. İsrail’in zulmü dur-durak bilmiyor, Müslümanlar zindanlarda açlıktan ölüyor, 140 Filistinli’yi nereye götürdüler, hiçbirinden haber alınamıyor. Ben şimdi nasıl kendimi düşüneyim?! Yine ben Müslümanların elindeyim, ya kâfirlerin hapishanelerinde inim inim inleyenler ne yapsın?!
Ne olacak bu Müslümanların çilesi?! Ne zaman dolacak?! Cennete varana kadar müminler rahat bulmayacak ve böylece Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:
 «اَلدُّنْيَا سِجْنُ الْمُؤْمِنِ وَجَنَّةُ الْكَافِرِ.»
“Dünya müminin zindanı, kâfirinse cennetidir” hadîs-i şerifinin sırrı tahakkuk edecek.
Şimdi dua zamanı! Bu mazlum Müslümanların halas bulması, İslami hürriyete kavuşması ve rahat yüzü görmesi için ne olur kendi dertlerimizi unutturacak seviyede içten dua edelim, tâki Rabbim bizi de bu misilli zulümlere dûçâr eylemesin ve:
«اَلرَّاحِمُونَ يَرْحَمُهُمُ الرَّحْمٰنُ.»
“Acıyanlara Rahman da merhamet eder” hadîs-i şerifi muktezâsınca bizlere de acısın. Âmîn!
2) Ahmet Naim Şalem adında bir kardeşim benim aleyhime konuşan birine karşı sabredemeyip bir fenalık yapabileceğini yazmış, aman sabredelim, ıslah duası yapalım, onlar hakikatleri bilmiyorlar, Rabbim tevbe nasip etsin.
Bu dünyada böyle şeyler olacak, bu millet peygamberler aleyhine konuştu da benim aleyhime mi konuşmayacak?! Mûsâ(Aleyhisselâm)bir gün “YâRabbi! Bu millet benim aleyhime konuşuyor, bunları sustur” diye dua edince Yüce Rabbim “Ey Mûsâ! Benim aleyhime bile konuşuyorlar, sana ne oluyor?!” diye cevap buyuruyor.
Bir iki ümmet, dışında kimseyi iman ettiremeyen peygamberler bile var. Bu âhir zamanda bunca iftira ve karalamaya rağmen yine bizi seven milyonlarca insan varsa ne kadar şükretsek azdır. Ümidi kesmeyelim, insanlarla yumuşak konuşalım, inşâallâhyola gelirler, gelmeseler de biz vazifemizi yaparsak âhirette mesul olmayız.
3) Geçenlerde size nisan yağmurunu şifa niyetine toplayıp için dedim, suyun üzerine okuyacağınız sûreleri de yazdım. O hafta bütün gazetelerde “Nisan yağmurunun çölden kalkan sahra rüzgarıyla birlikte birçok faydalı mineral taşıdığını, bu yüzden bu yağmur suyunun içilmesinin çok faydalı olduğunu” yazdılar.
Siz bize güvenin, bizim size naklettiğimiz hadîs-i şeriflerle amel edin, bakın ne faydalar göreceksiniz. Bazı hadisler için zayıf diyenlere itibar etmeyin, onların kendileri zayıf, imanları zayıf. Mûteber bir âlim Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den bir şey naklettiyse ona itibar edin.
İnşâallâhbu konuda haftaya size süt ve sütlü mâmüllerle birlikte balık yenmemesi, peynirle cevizin birlikte yenmesi ayrı yenmemesi, elmanın faydaları gibi bazı konulardaki rivayetleri âdâp ve usûlü yazacağım.
Rabbim vakitlerime bereket versin, iki haftadır niyetlendim fakat vakit bulup da yazamadım. Onlarca mektubunuz birikti ama okuyamadım, tefsir tashihlerine el atamadım, dün derginin haziran sayısının tashihini ancak bitirebildim. O kadar ziyaretçi ve avukat geliyor ki artık baş edemiyorum.
Evvelki gece, gecenin 1.30’unda bile Ankara’dan avukat geldi, 3’e kadar konuştuk. Zaten her gece kendi avukatım ile 1-2 saat istişâremiz oluyor. Virdlerimi, derslerimi yetiştiremez hale geldim. O kadar işim var ki vallâhi günler 100 saat olsa yetmez. Avukat bana gecenin 2’sinde gelmiş, ben de size mektup hazırlıyorum. Gelen avukat da Yaşar Nuri Öztürk’ün avukatı. Bana selam muhabbet getirmiş, diyor ki “Hocam sizin gece uyumadığınızı bildiğim için geç saatte geldim.” Mübarek adam biz de melek değiliz ya geceleri 2-3 saat uyuyorum ama o da bazen olmuyor. Onun için bazı konuları haftaya bırakmak zorundayım. Siz de bana vakitlerimin bereketlenmesi için dua edin.
4) Sizden Allâh rızası ve benim hatırım için sigarayı bırakmanızı ve bıraktırmanızı rica ediyorum hatta bunu size emrediyorum. Evet Ali Haydar Efendi Babam (Kuddise Sirruhû)“Bana bu oda dolusu altın verseniz bir tane sigara içiremezsiniz ama bu oda dolusu altın verseniz sigara için haram da dedirtemezsiniz” buyururdu.
Dolayısıyla haram demiyoruz ancak mekruh diyoruz. Gerçi şimdiki sigaraların yerli olanları rakıya, yabancı olanları da şaraba batırılarak yapıldığını ben Bandırma cezaevindeki koğuş arkadaşımın “Şaraba hasret kaldım, aynı lezzeti bu yabancı sigaradan alıyorum” demesinden sonra yaptığım inceleme ile anlamıştım. Bu yüzden bugünkü sigaralar eski tütün sarması gibi mekruhla kalmayıp harama yakınlığa kadar gitmektedir. Ama yine de haram demek tehlikeli olduğundan bu konuda titiz davranıyoruz.
Lakin gerçekten sigaranın, hem insanın kendisine, hem yanında içtiği ailesine, çoluğuna çocuğuna o kadar zararı oluyor ki bu gibi kul hakları yarın âhirette ödenemeyecek bir hal alır. Benden söylemesi. Millet sevdiklerinin hatırı için neleri bırakıyorlar, siz de beni sevdiğinizi söylüyorsunuz, o zaman hatırım için bu murdar nâneyi bırakın.
Meşhur Hasbi Hoca değil de bir de Fethiye imamı Hasbi Çakıroğlu Hoca vardı. O Helim Ağa’nın akrabasındandı. Yani Efendi Hazretleri’nin hocası Dursun Fevzi Efendi’nin köyü olan Çalek’dendi, bizim ders halakalarımıza yıllarca devam etti. Bir gün ders:
﴿وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَائِثَ﴾
 “Rasûlüllâh ümmetine pis şeyleri haram kılar”(Arâf Sûresi:157’den)âyet-i kerîmesine gelince yekden “O zaman sigara haram olmalı” dedi. Hocalardan herhalde sigara içen biri “Olur mu öyle şey, ne alakası var?!” deyince o “Çünkü sigara da habis bir şey, yoksa tayyib olması lazım, çünkü âyet-i kerîmenin evvelinde:
﴿وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ﴾
‘O onlara tayyib yani temiz olan şeyleri helal kılar’(Arâf Sûresi:157’den)buyruluyor” dedi. O zaman, şimdi kim olduğunu hatırlayamadığım diğer arkadaş “O zaman sigara da temiz kabul edilir” deyince Hasbi Hoca merhum “O zaman soruyorum sana tayyib nâne yani temiz bir şey tuvalette içilir mi?!” dedi.
Herkes sustu kaldı. Gerçekten ekmek gibi, meyve gibi temiz şeyler tuvalette yenemiyor ama sigara ki tuvalette içilebiliyor öyleyse pis olduğu ortaya çıkıyor. Pis olunca da Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in yasakladığı şeyler sınıfına giriyor.
“Rûhu’l-beyan Tefsiri”nde de Vâkı‛a Sûresi’nin:
﴿وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍ﴾
  “Cehennem ehli siyah duman gölgesi içinde kalacak”(Vâa Sûresi:43)âyet-i kerîmesinin izahında “İşte bu, dünyada sigara tüttürenlerin başına gelecek, diğer tefsirlerde de mezkur olduğu üzere bu haramdır” diye yazdığını hatırlıyorum ki 300 sene evvel bu sigardan çok daha mâsum olan tütün dolamaları hakkında bu söyleniyorsa bugünkülerin çok daha mahzurlu olduğu âşikârdır.
Ne olur bu gece söz verin de bu mereti terk edin. Yoksa ahrettenönce dünyada perişan olacağınızı garantiliyorum. Bundan ne fayda gördünüz zarardan başka?! Gerçi Muzaffer Ozak Hoca’nın bir yazısında sigaranın on fazileti olduğunu görmüştüm ki hatırladığım kadarıyla bir faydası sigarası bitenin herkesten sigara ve çakmak istemeye tenezzül edeceği için kibir barındırmaması, diğeri de çok öksürdüğü için evine hırsız girememesi gibi faziletlerdi, diğer sekizini bulan buna ilave etsin. Şu rezilliğe bakın ne olur!  
Ben bu konuyu birkaç haftadır tehir etmiştim ki bakın nasıl bir mektup geldi;
“Hocam ben eskiden yani sizinle tanışmadan önce dünya malı peşinde koşan birisiydim. Allâh’a çok şükür o zamanlarda da imanımız vardı ama bugünkü gibi kuvvetli değildi.
Hanım bana sürekli ‘Sen neden hocayı dinlemiyorsun?! Bir kere dinle nelerden bahsettiğini anlarsın, dünyaya bakış açın değişir’ diyordu. Sonra sizin flash tv’deki bir programınızı dinledim ardından yine aynı kanaldaki mevlit kandili programınızı dinledim.
Dinledikten sonra aynen hanımın bana söylediği gibi dünyam değişti. Dinimi ve sizi daha yakından tanımak için internetten sohbetlerinizi dinledim. Gördüm ki bu dünya işleri en son yapılacak işlerdir. Yine gördüm ki Yüce Mevlâm bizi dünyaya Kendisine ibadet etmemiz için gönderdi, âhiret yurdunu burada kazanalım diye gönderdi. Kendisine kul, Peygamberi (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e ümmet olalım diye gönderdi. Hocam sizden sonra en azından şunu söyleyebilirim ki artık âhiret âlemi diye bir derdim var. Sizin sayenizde elhamdülillâh.
Hocam şunu da anlatmak istiyorum; bir gün Arifan dergisini okudum. O ayki sayısında çok değerli Şeyhim Mahmud Efendi Hazretleri’nin Şam’a olan ziyareti yazıyordu. Şeyhim uçakta iken birisinin gelip elini öptüğünü ve kendisini talebeliğe kabul etmesini rica etmiş ve Şeyhim de bunu kabul etmiş. O kişi Şeyhim’in resmini çekmiş ve ağlayarak yerine geçmiş.
Bu olay beni o kadar etkiledi ki ‘Acaba Şeyhim beni de kabul eder mi?’ diye düşündüm. O gün Yasîn-i Şerîf Sûresi’ni okudum Peygamberimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i rüyada görmek niyetiyle yattım. Rüyamda sizi gördüm. Sizin yanınıza gelip tokalaştım, hasbihal ettik. Siz bana ‘Sesin aynı cennetliklerin sesine benziyor ama senin ağzın sigara kokuyor’ dediniz.
Sonra beni Şeyhimiz Mahmud Efendi Hazretleri’nin yanına götürdüler. Ben hemen o mübarek eline sarıldım ve öptüm. Sonra kendisinden beni talebeliğe kabul etmesini istedim. O da bana ‘Sesin aynı cennetliklerin sesine benziyor ama senin ağzın sigara kokuyor’ dedi. Kenara çekildim ve ağlamaya başladım, öyle ağlayarak da uyandım. O günden beri sigaradan uzak duruyorum. Önce Allâh’ın, sonra Şeyhimin sayesinde bu belâdan kurtuldum elhamdülillâh.”      
Ben bu konuyu içki hakkında nâzil olan:
﴿فَهَلْ أَنْتُمْ مُنْتَهُونَ﴾
“Hâlâbırakmayacak mısınız?!” âyet-i kerîmesi ile bitiriyorum. Siz de sahabe-i kiram gibi:
«اِنْتَهَيْنَا يَا رَبِّ!»
“YâRabbi! Vazgeçtik” deyiverin artık!
5) Geçende Selçuk kardeşe “Sen kendi siten için kimsede olmayan bir logo al ki farkın olsun” demiştim. O da bana “Hocam, dediğiniz üzere facebook adresimi ‘facebokk.com/cubbeliahmethocam’ şeklinde değiştirdim, bunu başkası kullanamaz” diye yazmış. Bu fakire destek veren diğer sitelere de teşekkür ederim ama bir adreste birleşilmesi ve bazı konularda bütün sitelerin bir noktadan haber almasının uygun olacağını düşünerek bu sitede birleşelim. İnşâallâhRabbim bu kardeşimizi, bu işi cem etmeye muvaffak kılar da bu dağınıklıktan kurtuluruz. Bu kardeş de bu konuyu ciddiye alsın ve bizi mahcup etmesin inşâallâh.
6) Mustafa Hoca Efendi’nin perşembe akşamı Mekke-i Mükerreme’den Lalegül’e yaptığı canlı konuşmayı radyoyu rastgele açtığımda dinlemek nasip oldu. Fakat oradan Medîne-i Münevvere’ye geçeceklerini duyunca bu sohbete yetişemeyeceğini sanmıştım ama sonra yetişeceğini duydum. İnşâallâhhayırla yetişmiştir. Rabbim umrelerini makbul, nefeslerini ziyade eylesin. Tekrar tekrar makbul umreler, ona da bize de nasip eylesin. Âmîn! Bu vesile ile iki haftadır mektuplarımı okuyan İbrahim Soydan Erdem kardeşime teşekkür eder, hizmetlerinin devamını ve nazardan korunmasını Cenâb-ı Kibriyâ’dan niyaz ederim. Âmîn yâRabbe’l-âlemîn!
7) Tekrar tekrar söylüyorum. Üzerinizde zerre kadar bir hakkım varsa kadın-erkek, çoluk-çocuk hepinizi 21 haziran perşembe günü saat 10’dan itibaren 2’ye 3’e, hatta 4’e 5’e kadar bekliyorum. Çünkü mahkeme o saatlere kadar uzar fakat bizi itibarsızlaştırmaya çalışanlara verilecek en güzel cevap orada toplu görünmektir. Bu nedenle 10.000 kişi de gelse ayrı saatlerde gelirse kezzap medya 1000 kişi destek verdi diye yazar. Ama en azından gelenler dağılmazsa ve cemaat saat 3 gibi doruk noktasına ulaşırsa güçlü bir resim vererek bu planlarının tutmadığını onlara gösterebiliriz.
Benden hizmet bekliyorsanız bana güç vermelisiniz. Bu gelişiniz kandil gecelerinde 10.000’lerle ifade edilecek şekilde Külliye’ye gelişinizden daha kuvvetli olmalıdır. Zaten o mübarek gün Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in “Benim ayım”buyurduğu Şâban-ı Şerîf’in birine denk gelmektedir. Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«شَعْبَانُ شَهْرِي فَرَحِمَ اللّٰهُ مَنْ أَعَانَنِي فِي شَهْرِي.»
“Şâban benim ayımdır, benim ayımda bana yardım edene Allâh rahmet eylesin”buyuruyor. “Allâh rahmet eylesin” sözü “Allâh acısın” demektir. İlâhi rahmet ölüye de diriye de lazımdır. Onun için bu sözü cenaze duası zannetmeyin.
Geçenlerde Diyanet Reisi’nin yardımcısı, benim de sevdiğim bir Hoca Efendi “Hapşırana ‘Allâh sana rahmet etsin’ diyelim” deyince bu medya ortalığı karıştırdı. Halbuki Hoca Efendiيرحمك اللهduasının manasını ifade etti ama bu cahillere fırsat vermemek için kelimeleri seçici olarak değişik tabirle kullanalım. Mesela “Allâh sana merhamet etsin” tabiri kullanılsaydı aynı mana olurdu ama aynı sıkıntı çıkmazdı. Onun için siz de yanlış anlamayın.
Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)Şâban ayında kendisine yardım edene rahmet duası yapmıştır. Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in asrımızdaki en büyük vârisi olan Efendi Hazretlerimiz ise bu fakir için “Ahmed’e yardım bana yardım” buyurmuştur. Bu sözü bizzat kendi mübarek ağzından Kartal’da Dârüşşafaka Hastanesi’ndeki ziyaretimde yanımda bulunan arkadaşa söylerken işittim.
Dolayısıyla mahkeme gününün tam da Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in kendisine yardım edenlere yaptığı reddedilmeyecek rahmet duasının başladığı güne denk gelmesi sizin nasibinizdendir. Bir gün evvel olsa bu dua olmayacaktı.
Şunu en kesin bilgiyle söylüyorum ki eğer ben “Televizyonlara çıkma” şeklindeki tehditlere boyun eğerek Ehl-i Sünnet müdâfaasını terk etseydim Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in dinine, ırzına ve sahabesine hakaret edilirken seyirci kalsaydım ya da kısık sesle yani eskisi gibi sadece size konuşsaydım vallâhi, billâhi, tallâhi bu iftiralara mâruz kalmazdım. Ama ben Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in hürmetini, dinini, şeriatını ve Efendi Hazretleri’nin namusunu muhafazaya çalıştığım için bu işler başıma geldi. Bundan dolayı da zerre kadar pişman değilim.
Ama biz bu yola birlikte girdik, o halde bana yardım etmek, beni desteklemek sizin boynunuzun borcudur. Bu bir psikolojik savaş, eğer destekçilerimiz az görürlerse hapse girdiğimin 3. gecesi Tv 8’deki haberlere konuk olan Hâdi Işık gibilerin “Onu televizyonda görünce ‘Kapatın şu münafığı’ diyordum, işte balonu patladı. Birkaç yüz kişi şimdi toplanır ama 3 gün sonra herkes unutur” sözleri kamuoyu nezdinde tutmuş gibi görünür. Ama orada 10.000’ler toplanırsa ki bu sayı beni sevenler için çok azdır, o zaman bizim toplum nazarındaki itibarımız katlanır, bundan sonra sözümüz daha tesirli olur. Tabiî ki bizim konuşmalarımız insanları kendimize davet anlamı taşımadığından, sözümüzün tesirli olması dinimize takviye anlamı taşır.
Aslında bunların bu insafsız planlarını bana ne Yahudi, ne Hristiyan hiçbir gavur yapmazdı. Ama çok büyük bir oyun tertiplendi ki bunu bozmak şimdi size düşmektedir. Geçen gece yarısı ziyaretime gelen avukat “Hocam bazı avukat arkadaşlar geçende bir yemekte idik, arkadaşın biri de rakı içiyordu, bir ara bana ‘Yâhu sen bu hocayı tanıyorsun, kendisine atılı suç ne?’ diye bana sordu. Ben de ‘Yurtdışından fuhuş için kadın getirip burada pazarlamak’ deyince, adam elindeki rakıyı kenara bırakarak ‘Bunu da mı yaptılar?! Yâhu bu nasıl olur, buna kim inanır?!’ demeye başladı ve benim şaka yaptığımı sanarak tekrar tekrar sordu durdu” diye anlattı.
Dün Bursa Yenişehir’de hocalık yapan İshak Efendi kardeşim “Hocam, size gelirken Gölcük’ten geçtiğim sıra bir adam bana nereye gittiğimi sordu. Ben sizi ziyarete geldiğimi söyleyince o İslâmî bir kisvesi ve bu yolla alakası fark edilmeyen kişi ‘Yâhu bu hocaya bu suçlamaları nasıl yaptılar?! Böyle şey ne duyulmuş, ne görülmüş!’ diye öyle hayıflandı ki biz bile o adam kadar tepki vermiş değiliz” diye anlatınca genel manada sağcı-solcu, Alevî-Sünnî herkesin bu konuda görüş birliği içinde olduğunu biraz daha hissettim. Bu işin inandırıcı hiçbir tarafı olmadığından dinsiz donsuz medya bile aleyhime bir şey bulamıyor, ek klasörler dahil dâvâ ile ilgisi olmayan konuşmalarımı her yere sızdırdılar. Bir tane bile beni suçlamayı mûcip bir konuşma bulamadılar. Onun için Efendi Hazretlerimiz “Astarı yok” buyurdu ya.
Bu itibarla size tekrar duyuruyorum, ben yıllar yılı hepinizin bulunduğu şehirlere, mahallelere ayağınıza geldim, şimdi bir kere olsun siz de bu iftiraları söndürmeye gelin. Gelenlere öyle dualar edeceğim ki yedi neslinize yetişecek inşâallâh. Herhalde Çağlayan Adliyesi’nin önüne kadar metrobüs geliyor, bu da kolaylık olur. Saat olarak 10 gibi buluşalım inşâallâh. Fakat sakın taşkınlık yapmayın, tahrik etmek isteyenler olursa aman uyanık olun, yüz vermeyin, sessiz sedâsız, huzur üzere oturup dua edin. Askere polise itaatli olun, sesli bile konuşmayın.
Rabbim şimdiden gelmeye niyetlenenlerinize çok hayırlar, mükâfatlar ve maddî-mânevî kârlar, faydalar ihsân eylesin. Mazereti olup gelemeyenleri de Rabbim bu dualara ilhak eylesin. Âmîn! Sakın size “Gitmeyin” diyenlere itibar etmeyin. Sevenler şimdiden Avrupa’dan bile gelmeye hazırlanıyorlarken bu fakirin itibarını istemeyen hâinlere sakın kulak vermeyin.

ZİYARETİME GELENLERLE BAZI GÖRÜŞMELERİM
1)Geçen hafta da beyan ettiğim gibi Efendi Hazretleri’nin hizmetçilerinden olan ve evliyâullâha karşı çok muhabbeti bulunan Muhammed Gül kardeşimin ziyareti beni birçok zâirin gelişinden daha çok memnun etti. Çünkü bana “Hocam, ben Efendi Hazretleri’nden bizzat şu sözü duyduğum için seni bir farklı severim. Bir kere Efendi Hazretleri arabasından inerken yanına geldiniz. Sizi görünce çok sevindi ve ‘Ben seni görünce yenileniyorum’ buyurdu.
Yine bir seferinde Efendi Hazretleri asansörün önündeyken ayrılacağı sırada siz ‘Efendim, çok hatamız var, dua buyrun’ dediniz. Efendi Hazretlerimiz de ‘Senin ne hatan olur ki?!’ buyurdular. Bir kere de sizin hakkınızda ‘Ahmed’e yardım edene Allâh âhirette yardım eder’ buyurduğunu duydum” diye nakiller yaptı.
Ben de bu sözleri tabi ki hatırladım. Efendi Hazretlerim’in benim hakkımda yüzlerce hatta 35 yıldır belki de daha fazla hayırlı sözleri ve duaları olduğu için hepsini hatırlayamayabilirim ama bunlar yakın tarihte olduğu için hemen hatırladım ama buna şâhit olup bir de zindanda bunu bana nakleden kardeşim elbette bana iki cihanı bağışlamaktan daha ziyade iyilik yapmış oldu.
Efendi Hazretleri birkaç sene önce huzurunda bütün nöbetçilerin bulunduğu bir sırada, hemen hemen 20 kişiye yakın şahsın huzurunda hepsine hitâben durup dururken, bir mevzû da yokken “Ahmed’i bırakmayın” buyurmuştu. Yani bu gibi şâhidi çok olan hâdise az ama bir iki kişinin şâhit olduğu müjdeli sözleri mâşâallâh boldur. Rabbim lâyık ve müstehak eylesin. Âmîn!
Efendi Hazretlerimiz’in kendine has bir kelam uslûbu vardır ki kimsede bulunmayan ve mişkât-ı nübüvvetten alınma olan bu beyan ile Efendi Hazretlerimiz çok kısa, özlü ve çok manalı, kimsenin söyleyemeyeceği öyle sözler sarf eder ki herkes şaşar kalır, dolayısıyla o kelamdan zaten Efendi Hazretleri’ne âit olduğunu belirten bir râyiha yükselir. Çünkü o Gavs’a nispet edilen sözlerin uydurulması da, taklid edilmesi de kābil değildir.
Mesela “Yenileniyorum” sözü, yine bir gün Şifâ-i Şerîf dersinde kürsüdeyken evimi teşrif ettiğini duyunca hemen vaazı kesip eve vardığımda bana söylemiş olduğu “Gönlüm sana aktı” sözü, bunlar kimseden misli duyulmamış olan Yüce Mürşidimiz’e hâs sözlerdir. Bütün bunlar Efendi Hazretlerimiz’in bu fakire gösterdi ilgi, alaka ve muhabbetin eseridir.
Şimdi duyuyorum, Mârifet Derneği’nin internet sitesinde Efendi Hazretlerimiz’i ziyaret edenlerin videoları ekleniyormuş. Onları mutlaka izleyin, hem Efendi Hazretlerimiz’in son halini sürekli görmüş olursunuz, hem de kime iltifat edip kime cevap vermediğini anlamış olursunuz. Rabbim bizi Efendi Hazretlerimiz’in gözünden ve gönlünden düşmekten muhafaza eylesin. Âmîn!
2) Bu hafta ziyaretime gelen Muhammed Fatih Efendi de gerçekten beni kıymetli babası Hikmet Efendi Hazretleri’nin gelmesi kadar sevindirdi. Muhammed Fatih Efendi çok küçüktü, çok sevimli idi, onu çok severdim, mâşâallâh büüymüş, babası gibi heybetli olmuş, yakında da düğünü olacakmış, Rabbim hayırlı mübarek eylesin.
Değerli babası Hikmet Efendi Hazretleri, bu fakire çok selam ve dua göndermiş, siper-i sâ‛ika diye tabir edilen bir mübarek nüsha (muska) göndermiş, kendisi ziyaretine gelen bürokrat, sivil, siyasi kim gelirse hepsine benim durumumu soruyor, bana bunu yapanlara çok gazaplanıyor, hatta sinirinden titriyor ve yerinde duramıyormuş.
Tabi kendisi cumalara çıkamayacak derecede rahatsız olduğundan çok gelmek istediyse de biricik mahdûmunu, yeğenini, ileri gelen bazı ihvânını, öncelikle Pendik Câmii imamı Fikret Cesur Hoca Efendi’yi göndermiş, kendisine çok selam, hürmet, ihtiramlarımı gönderdim ve ellerinden öptüğümü bildirdim, kendisinden dualar talep ettim.
Hikmet Efendi Hazretleri’ni tanıyacaksınız, hani Muhammed Avvâme Hoca’nın Efendi Hazretlerimiz’in huzurunda ders okuttuğu ilim halekasının resminde benim üst tarafımda oturan heybetli, uzun ve gür sakallı zat ki Arifan dergisinin kapağında bu resim basılmıştı.
Bu zat Ali Haydar Efendi Babamız’ın “Bana iki şeyh sevdirildi” diye kendisini methettiği, kendisini âhiret kardeşi seçtiği, ziyaretine geldiğinde merdivenden çıkarken, kendisi yürüyemedi için sürüne sürüne karşılamak istediği “Sen kendini gizle bakalım, ben senin makamını çok iyi biliyorum, sen beni ziyarete geliyorsun ben gelemiyorum, ah şu ayaklarım bir tutsa sa seni ziyarete gelebilsem” dediği büyük şeyh Mahmud Sâmi Ramazanoğlu Efendi Hazretleri’nin halîfesidir.
Sâmi Efendi Hazretleri halifeliği, diğer silsile ricâli gibi Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in dört halifesi olmasına ittibâan dört kişiye bırakmıştır ki, bunlardan biri Mûsâ Topbaş Efendi, biri meşhur âlim Konya Müftüsü Tâhir Büyükkörükçü Hoca Efendi, diğeri Medîne-i Münevvere’de mukîm olan Ahmed Atasayar Efendi’dir, dördüncü isim de Hikmet Efendi Hazretleri’dir. Diğer üç zâtı da görmek nasip oldu, rabbim hepsine rahmet eylesin. Âmîn!
Mûsâ Efendi ile bir kere mahdûmu Osman Topbaş Efendi’nin delâletiyle Medîne-i Münevvere’de görüştüm, çok oturmam olmadı, Tâhir Hoca Efendi ile Hikmet Efendi Hazretleri’nin delâletiyle tanıştım, çok kere görüştüm, Kâbe-i Muazzama’ya nazaran ve Yeşil Kubbe’nin altında onlarca kere, saatler boyu oturdum, çok ilimler konuştum, o kadar kaynaştım ki kendisi benim için “Sen benim oğlum Abdurrahman’dan sonraki oğlumsun” derdi. Sonra da Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in kendisini bakan dadısı hakkında buyurmuş olduğu:
«أُمُّ أَيْمَنَ أُمِّي بَعْدَ أُمِّي.»
“Ümmü Eymen annemden sonra annemdir”hadîs-i şerifini naklederdi.
Efendi Hazretlerimiz’le yanına gittiğimizde ağzını doldura doldura “Sultan! Sultan!” derdi. Kendisi tarikattaki hilâfetini icrâ etmemiş, bu hakkını Hikmet Efendi Hazretleri’ne hîbe etmişti.
Ahmed Atasayar Abi’yi babamdan “Büyük tüccar iken malı-mülkü terk edip Medîne-i Münevvere’ye hicret etti, orada mücavir oldu” diye duymuştum. Ziyaretine çok heves ettim, babamla birlikte Medîne-i Münevvere’de, hattat Mustafa Efendi’nin dükkanının sokağındaki tek katlı evinde ziyaret ettik. 1-2 saat oturduk, o zaman zarfında sırayla peşpeşe o kadar çok âyet-i kerîme okudu ki bütün Kur’ân-ı Kerîm’i okudu zannettim. Hâfızlığı, hocalığı yokken nasıl bu kadar âyet-i kerîme okudu, şaştım kaldım. İşte bu tasavvufun bereketiydi.
İşte Sâmi Efendi Hazretleri’nin vefatından sonra Efendi Hazretleri daha önceden iyi tanıdığı, entari giydiği için “Pakistanlı” diye hitap ettiği, o cemaat içerisinde de sadece kendisi sarık sardığı için “Taylesanlı” lakabını alan Hikmet Efendi Hazretleri’nin tarikattaki durumunu soranlara “Ben istihare yapayım” buyurdu.
Sonra bizzat Efendi Hazretleri’nden “İstiharede Ravza-i Mutahhara’nın içerisinden Sâmi Efendi Hazretleri zuhur etti ve ‘Bu tarikatın 4’te 3’ü Hikmet Efendi’ye verildi’ buyurdu” diye dinledim. Ondan sonra Efendi Hazretleri, Hikmet Efendi’ye çok itibar eder oldu. Hatta bir kere kendisine “Şeyhlerimiz birbirini çok severdi, biz de çok sık görüşelim” dedikten sonra Risâle-i Kudsiyye’de geçen:
“Meşâyıh birbiriyle etse sohbet,
Bu gayet bir büyük rahmet bu izzet”
beytini okudu, o zaman Efendi Hazretleri’nin Hikmet Efendi’yi meşâyıhtan kabul ettiğini anladım.
Hikmet Efendi Hazretleri, Sâmi Efendi Hazretleri’nden önce yine Kelâmî dergâhının yani Esad Erbilî Hazretleri’nin hulefâsından olan Şaban Efendi Hazretleri’nin yanında yetişmiş, Kayseri’de o zatın yanında uzun zaman hizmet etmiş ve çok tecellîlere mazhar olmuş birisidir.
Sonra İstanbul’a Sâmi Efendi Hazretleri’nin yanına gelmiştir. Kendisi, gaybî ilimlere vâıf olan Şaban Efendi Hazretleri’nin Mektûbat’ı ve Hâfız Münzirî’nin Terğîb-ü Terhîb kitabını yanından ayırmadığını ve gelecekle ilgili olarak “İleride İstanbul’da Mahmud Efendi Hazretleridiye bir zat zuhur edecek, Mektubat’ı en iyi o anlatacak, bir de Mekke-i Mükerreme’de Seyyid Muhammed Alevî Mâlikî diye biri zuhur edecek, o da Vehhâbiliğin sonunu getirecek” diye önceden bildirdiğini anlatırdı.
Bu müjde sebebiyle Seyyid Mâlikî Hazretleri, Hikmet Efendi’ye çok itibar eder, onu ziyaret etmeden İstanbul’dan ayrılmazdı. İstanbul’u ilk teşriflerinde de Efendi Hazretleri ile biz İstanbul dışında olduğumuz için Hikmet Efendi Hazretleri’nin Erenköy’de bulunan Rahmet apartmanındaki evinde kalmıştı. Rabbim Hikmet Efendi Hazretleri’ne sıhhat-ü âfiyet ve uzun ömürle daha nice hizmet nasip eylesin. Âmîn!
3) Geçen hafta ziyaretime gelenlerden en çok mutlu olduğum kişilerden biri de Rize’den döner dönmez şehit Hızır Efendi Hocam’ın bana teslim ettiği Selim Köroğlu Hoca Efendi oldu. Eski günleri yâd ettik, çok duygulandım. Benim Tefsir’de ilk dersim rahmetli Hasbi Hocam’ın halekasında Yûsuf Sûresi olmuştu, tabi ki 76 senelerinde idi. Sonra Rize’den dönünce ben de Yûsuf Sûresi’nin tefsirini okutmuştum. Sâvi ve Cemel tefsirlerinden bakarak okutuyordum, Selim Hoca hatırlatınca hatırladım, Yûsuf (Aleyhisselâm)hapishanenin kapısına:
«هٰذِهِ شَمَاتَةُ الْأَعْدَاءِ وَتَجْرِبَةُ الْأَصْدِقَاءِ.»
“Burası düşmanların sevindiği, dostların denendiği yerdir” diye yazdırmış, bir de hapse girenlere yaptığı duasında:
«اَللّٰهُمَّ لَا تُعْمِ عَلَيِهِمُ الْأَخْبَارَ.»
“Ey Allâh! Onlardan haberleri gizleme” buyurmuş.
Gerçekten de bu dua öyle bir tutmuş ki dışarıdakilerden önce hapistekiler her şeyi öğreniyor, ben de dışarıda öğrenemeyeceğim kadar burada havâdis alıyorum.
4) Selim Hoca Efendi’nin yanında onun da talebesi olan çok değer verdiğim Muhammed Yelkenci Hoca Efendi geldi, onunla uzun uzun hadis ilmiyle ilgili konulardan bahsettik, çok ilmîkonular ama haftaya inşâallâhtafsîlatla yazarım.
5) Yine bu hafta Ali Kara Hoca Efendi geldi, görüştük. Birçok talebeye icazet verecekken benim çıkmamı beklediklerini söyledi. Ben de torunlarım mesâbesinde olan o hoca efendilerin merâsimine katılma sözü verdim. Kendisini zaten bizim dergideki yazılarından tanıyorsunuz, Ehl-i Sünnet hassâsiyeti hususunda bana yardımcı olanlardandır. Rabbim çalışmalarını meşkûr eylesin, telebesini müzdâd eylesin. Âmîn!
6) Efendi Hazretlerim’in hüddâmından Şefik Hoca Efendi, Farsçacı Murat Hoca Efendi ve Sinan Hoca Efendi de geçen günlerde ziyaretime geldiler. Sinan Hoca bir arkadaşın rüyasında Efendi Hazretleri’ni gördüğünü, Efendi Hazretleri’nin sağında ve solunda oturan, benimle Muhammed Keskin Hoca Efendi’nin boyunlarımızdan tutarak “Aslan, aslan” buyurduğunu nakletti.
7) Ramazan Özsarı Hoca Efendi gibi daha nice kardeşim ziyaretime geldiler. Rabbim hepsinden ve hepinizden razı olsun.
8) Güneşli’de kuruyemişçilik yapan Feyzullah kardeşim ziyaret esnasında “Hocam, babam 10 seneönce vefat eden annemi rüyasında görmüş, annem ona ‘Hocayı bırakmayın, ne anlatıyorduysa burada hepsini hak bulduk’ demiş” diye anlattı. Tabi ki hak bulacaktı, biz âyet, hadis konuşuyoruz, kafadan ve hevâdan konuşmuyoruz.
Hülâsâartık ne ziyaretçilere, ne de mektupları okumaya vakit yetiştiremez oldum hale geldim. İlginize çok teşekkür ederim, hepinizi Hakîkî Mevlâ’nın velâyetine havâle ederim.   
 
 
TARAFIMA GÖNDERDİĞİNİZ MEKTUPLARDAN SEÇMELER
Rabbim cümlenizden razı olsun, mektuplarınız kat kat arttı, ben size tek tek cevap yazamıyorum ama Rabbim hepinize cevabınızı veriyor. Rabbimiz:
﴿فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ﴾
“Zerre kadar hayır yapan onu görecek” (Zelzele Sûresi:7)buyuruyor. Bizim aramızda bulunan ilim ve sohbet hakkı az bir şey değildir. Bir harf bile, insanı öğreticisine köle yapacak, laf gelişi değil, gerçek manada köle yapacak kadar büyük hak taşımaktadır. Ya bu kadar yıllar yüzlerce sohbette konuştuğumuz binlerce âyet, hadis, ilim ve mârifet bizler arasında ne büyük hukuk geliştirmiş olmaktadır.
İşte bu satırlık mektubunuz bile aramızdaki bu hakkı îfa hususunda âhirette lehinize delil olarak karşınıza çıkacaktır. Sizin mektuplarınızdan o kadar tesirleniyorum ki sanki bir âlim gibi bana vaaz ediyorsunuz. Bazınız gerçekten büyük ilimler yazıyor, mesela Samsun’dan yazan Abdülhakim Murat kardeşim bakın ne ilimler kaydetmiş:
Efendim! Mektuba öncelikle kendimi tanıtarak başlayayım. İsmim Abdulhakim Murat, yaşım yirmi yedi. Fransa’da doğdum ve büyüdüm. Hoca olan rahmetli babam elhamdülillah o diyarlarda bizlere İslam’ın temel ilmihalini öğretti. Fakat 15 yaşlarıma kadar namaz kılmayan gâfil birisiydim. Oradaki bazı cemaatlerin çalışmaları sayesinde (Tebliğ Cemaati) Mevlâ Te‛âlâ bize hidayet nasip eyledi.
O senelerde Rabbim bana sizin bir kasetinizi bulmamı takdir etti, ilk kasette sohbetinize âşık oldum. Ondan sonra elde edebildiğim tüm kasetlerinizi dinlemeye devam ettim, internetteki sohbetlerinizin hepsini dinlerdim, kitaplarınızı alıp okurdum. O yıllarda benimle beraber aynı yolun yolcusu olan bazı âhiret kardeşlerime de sizin sohbetlerinizi anlasınlar diye Fransızcaya tercüme ederdim. Hatta bu arkadaşların istifade etmesi için sizin eseriniz olan İtikad Risalesi’ni Fransızcaya tercüme ettim.
Bu arkadaşlar Mağrib asıllı Nureddin ile aslen Hindli olan Muhammed İkbâl kardeşlerim. Böylece sizin sohbetlerinizle Ehl-i Sünnet itikadının, mezheplerin ve tasavvufun önemini öğrendik. Elhamdülillah sonra üçümüze de Efendi Hazretleri’ne intisap etmek nasip oldu.
Sonra bundan bir kaç sene evvel bu sizin sohbetlerinizin tercümelerini dinleyenler zincirine bir Mağripli arkadaş daha eklendi, baba tarafından Şerîf anne tarafından Fârûkî olduğunu bildiğim “Laala” kardeş, o da sizin sayenizde Ehl-i Sünnet’in önemini, tasavvufun önemini anladı.
Biri de burada Paris Büyük Camii’nin imam yetiştiren İmâm-ı Gazâlî Ma‛hedi hocalarından olan Cezayirli Abdurrahman Hoca Efendi var. Kendisi tarikatta Şâzelî olup Cezayir’deki Şeyh el-Mulûd el-Büdâ‛î Hazretleri’nin buradaki vekilidir. Ayrıca kendisi bilhassa akâid ve Mâliki fıkhında mütehassis bir âlim olup Fransa’da Ehl-i Sünnet’in büyük müdâfiilerindendir. Bu Hoca Efendi’ye bazen gidip geliyoruz, Efendi Haretlerimiz’e ve size çok acayip bir muhabbeti var, hep sizi soruyor. O da sohbetlerinizi dinliyor, tercüme ettiriyor.
Hapse girdiğinizi duyunca çok üzüldü ve o haftaki zikir toplantılarında sizin için dua etti. Sonra benimle telefonla görüşüp durumunuzu sordu, Türkiye’deki ulemânın, cemaatlerin ve özellikle Efendi Hazretleri’nin cemaatinin fiilî olarak ne yaptıklarını, bu tutuklamaya karşı neler hazırladıklarını sordu. Hoca Efendi sonra Arap âlemindeki âlimlere yönelik bir sesli bildiri yayınladı ve internette yöneticisiolduğu el-Ezâhire ve Reyyâhîn isimli âlimlerin buluştuğu iki foruma ekledi. O beyanı bu fakir Türkçeye tercüme edip Facebook gibi yerlerde paylaşmaya gayret ettim.
Bu mektupta inşâallâh yukarıda zikrettiğim Mağribli Nureddin, Hintli Muhammed İkbal ve Mağribli Laala’nın her birinin mektubunu ekleyeceğim inşâallâh. Mektuplar Fransızca oldukları için ayrıca tercümesini yazacağım inşâallâh.
Şahsen benim üzerimde hakkınız çok hocam. Sizden aldığım ilimler hiç aklımdan çıkmıyor. Rabbim biraz da hafıza ve zeka vermiş, sizin sayenizde ezberlediğim Arapça âyet ve hadisler, beyit ve ibareler konusu geçince hemen aklıma geliyor. Sizin sayenizde Arapçamı da çok geliştirdim elhamdülillah. Gençliğimden beri beni yakan ilim tutkusunu söndürecek bir yer ve dizi dibinde yetişebileceğim bir hoca bulamadığım zamanlarda beni zemzem misali bitmek tükenmek bilmeyen bir kaynaktan doyuran hep siz oldunuz hocam. O seneler boyunca girip bir medresede okusaydım eminim ki aldığım bu ilimleri alamazdım. Bu yüzden her namazımın akabinde size dua etmeye ihtimam gösteriyorum.
Sonraları ilim tedrisi için kendimizi Suriye’ye attık, orada tam istifade etmeye başlarken, çoluk çocuğu da oraya götürmeye hazırlanırken oradaki olaylar patlak verince Fransa’ya dönmek zorunda kaldım. Suriye’deki durumlar şu anda içler acısı, orası için dua ettiğinizi biliyorum, Rabbim dualarınızı kabul eylesin. Şu anda ise Türkiye’de ilmî olarak beni doyurabilecek bir yer buldum elhamdülillah, Engizli Kâmil Hoca’nın oğlu İhsan Şenocak Hoca Efendi’de okuyorum.
Burada da, haftalık sohbetlerinizi, çıkan kitaplarınızı ve Arifan dergisini takip ediyorum, sizden ayrı düşmek bizim için büyük bir acı oldu. Burada ailecek, çoluk çocuk hep sizin için dua ediyoruz. 7 yaşındaki Ahmet de, 5 yaşındaki Zeynep de, 3 yaşındaki Abdullah da: “Yâ Rabbi! Cübbeli Hocamız’ı hapisten kurtar” diye dua ediyorlar. Yasinler okuyoruz, zikirler çekip, dualar ediyoruz. Her amel-i sâlihten sonra dua etmeye çalışıyoruz.
Size yapılan iftiralara tanıdıklarımız arasında kimse inanmıyor, sizi susturmak için yapılan bühtanlar olduğunu biliyor herkes. Zaten isminizin bu tür iddiaların yanında zikredilmesi bile çok kabih, nerde kaldı size isnad edilmeleri?! Mütenebbî’nin dediği gibi:
وَلَيْسَ يَصِحُّ فِي الْأَذْهَانِ شَيْءٌ     إِذَا احْتَاجَ النَّهَارُ إِلٰى دَلِيلٍ
“Gündüzün ışığı da delile muhtaçsa,
Artık zihinlerde hiçbir şey(in varlığı) sahih olmaz.”
Biz sizi böyle görüp bu şekilde inanıyoruz, inşaallâh en yakın zamanda Rabbim (Celle Celâlühû)sizi oradan kurtarıp bizlere bahşeylesin. En büyük rüyam, bu saydığım âhiret kardeşlerimle birlikte sizi ziyaret edip, yarım saat sizinle sohbet etmek ve ellerinizi öpmek.
Ayrıca akraba ve yakınlarımızdan rüyalarında hapisten çıktığınızı görenler de çok oldu, inşâallâh bunlar birer müjdedir. Sizin şu anda orada bulunmanızda birçok hikmetler olduğuna da kesinlikle inanıyoruz.Zaten Ehl-i Sünnet hassasiyetiniz ve yaptığınız reddiyelere ve diğer hizmetlere muvaffak kılınmanız, bir de başta Efendi Hazretlerimiz (Kuddise Sirruhû)nun sizden razı olup dua etmesi, tüm bunlar Rabbimizin sizden razı olduğunun göstergeleridir inşâallâh.
Zaten kanaatimce başınıza böyle imtihanların geleceğini:
«يُبْتَلَى النَّاسُ عَلٰى قَدْرِ دِينِهِمْ، فَمَنْ ثَخُنَ دِينُهُ، اِشْتَدَّ بَلَاؤُهُ، وَمَنْ ضَعُفَ دِينُهُ ضَعُفَ بَلاؤُهُ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لِيُصِيبَهُ الْبَلاءُ حَتّٰى يَمْشِيَ فِي النَّاسِ مَا عَلَيْهِ خَطِيئَةٌ.»
“İnsanlar dinleri nispetinde imtihan olunur, dini kuvvetli olanın belası da şiddetli olur. Dini zayıf olanın belası zayıf olur. Bir adama bela isabet ede ede artık insanlar arasında günahsız bir şekilde dolaşmaya başlar” (İbni Hibbân, es-Sahîh, no:2920, 7/183)hadîs-i şerifinin mûcibince biliyordunuz, zira tüm peygamberler ve onların hakîkî vârisleri hep imtihan edilmişlerdir.
Bir şiirde söylendiği gibi:
عَرَفْنَا اللَّيَالِي قَبْلَ مَا نَزَلَتْ بِنَا      فَلَمَّا دَهَتْنَا لَمْ تَزِدْنَا بِهَا عِلْمَا
‘Daha başımıza gelmeden geceleri(n sıkıntısını) bildik,
Başımıza gelince de ilmimizi ziyadeleştirmedik.’
Ama inşâallâh Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in şu hadîsine mazhar oluruz:
«مَثَلُ الْمُؤْمِنِ كَالْخَامَةِ مِنَ الزَّرْعِ تُفَيِّئُهَا الرِّيحُ مَرَّةً وَتَعْدِلُهَا مَرَّةً، وَمَثَلُ الْمُنَافِقِ كَالْأَرْزَةِ لَا تَزَالُ حَتّٰى يَكُونَ انْجِعَافُهَا مَرَّةً وَاحِدَةً.»
‘Mümin kişinin misali, bir sap üzerinde biten ekin gibidir. Hangi taraftan ona rüzgar esip gelirse, rüzgar onu eğer. Doğrulduğu zaman rüzgarın etkisiyle yine eğilir (fakat yıkılmayıp doğrulur). Haktan yüz çeviren fâcir kişinin misali de sert ve düz çam gibidir ki Allâh onu dilediği vakit (bir defada) söküp kırıncaya ka­dar, o dimdik olmakta devam eder.’(Buhârî, Marzâ:1, no:5319, 5/2137)
Mustafa Ekinci Hoca Efendi’nin Mevlid Gecesi dediği gibi, biz inanıyoruz ki şu anda siz bileniyorsunuz ve inşâallâh çıkışınızda bâtıl da küt diye yıkılacaktır.
Senelerdir hep mektup göndermek istemişimdir size fakat yoğunluğunuzdan ve etrafınızdaki arkadaşlar ulaştırmazlar korkusuyla hiç nasip olmadı. Kim bilir hapse girmenizdeki hikmetlerden biri de sevdiklerinizin mektuplarını okuyup kalplerindekini size ulaştırmalarıdır.
«خَيْرُ الْكَلَامِ مَا قَلَّ وَدَلَّ.»
Fermânını aşıp sözü uzatma edepsizliğimin farkındayım ama Mûsâ (Aleyhisselâm)ın huzurunda İmâm-ı Gazâlî (Rahimehullâh)misali -ki bunları da sizden öğrendik- ne kadar uzatırsam kârdır diye düşünüyorum, şu anda bu mektubu yazarken sanki karşımdasınız gibi hissediyorum. Daha fazla uzatmayıp sözü diğer arkadaşlara bırakıyorum hocam. Ellerinizden muhabbetle öper, bu âciz için, ailem ve çocuklarım için ve mektuplarını eklediğim kardeşlerim için hayırlı dualarınızı talep ederim.
Edepsizlik ederek bir istekte daha bulunmak istiyorum hocam. Sizden muhabbet ve sohbet nispeti dışında bir nispet daha kesbetmek isterim, bu yüzden sizden istediğiniz herhangi bir ilim hakkında; bir müselsel hadîs, bir vird veya bir kitap hakkında icazet talep ediyorum hocam.
Hocam bu mektubu yazalı birkaç hafta zaman geçti, bazı arkadaşların mektubu elime geçmediği için şimdiye kadar gönderemedim. Bu arada bir kerâmetinize şâhit olmuş olduk. Şöyle ki mektubumun sonunda sizden icazet talep etmiştim. O satırları yazdığım günün akşamı internet sitenizi açınca bir dua ricasında bulunduğunuzu gördüm ki orada Erba‛în-i İdrîsiyye’den birinin cuma namazından sonra okunmasını istemişsiniz ve orada bunun hakkında icazet verip kabul edilmesini istemişsiniz. Elhamdülillah biz de icazeti kabul ettik ve hemen o cuma günü farz namazdan sonra zikrettiğiniz usûl üzere yerine getirdik Allâh’ın izniyle.
Bir de bu arada Gavs-ı Âzam Müceddid-i Asr sevgili mürşidimiz de sizi ziyaret ettiler. Bu ziyaretten dolayı çok sevindik elhamdülillah ve inanıyoruz ki bu ziyaretin arkasında çok büyük manevi işler ve hikmetler var.”
Kardeşinizin bu mektupta belirttiği Arap asıllı Fransız vatandaşlarından Laala isimli muhibbimizin tercemesi şöyle:
“Bismillâhirrahmânirrahîm! Esselâmu aleyküm!
Allâh-u Te‛âlâ’nın selâmı ve bereketi Sevgili Peygamberimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)ve âl-i ashâbının üzerine olsun.
Size olan desteğimizi göstermek için size bu mektubu gönderme cüretinde bulunuyorum.Aslen Mağripliyim, 31 yaşında olup Fransa’da yaşıyorum. Bir Türk arkadaşla sizin sohbetlerinizi dinliyoruz ve sitenize eklenen programlarınızı izliyoruz, ayrıca televizyon programlarınızı ve Arifan derginizi takip ediyoruz.
Bu arkadaşım -Allâh-u Te‛âlâ onu mükâfatlandırsın- her hafta bize sizin sohbetlerinizi Fransızcaya tercüme ediyor.Ben kendim itikatta Eş‛arî, amelde Mâliki mezhebindenim, Cezâyirdeki ‛Aleviyye (Şâzeliyye) tarikatına mensubum, ve sizin vaazlarınızda şeyhimin bana öğrettiği şeylerin aynısını buluyorum ki onlar da; şeriata ittiba ve sevgi, merhamet, ilim, tevâzû ve Muhammed Mustafa (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in aşkıdır.
Anlıyorum ki İslâm tektir ve insanlar için huzur kaynağıdır.Ey Hocam! Sizi çok seviyoruz ve size destekçiyiz, siz bizlerin hayatlarını değiştirenlerden oldunuz ve Allâh-u Te‛âlâ bize imkan verdikçe sizin için dua edeceğiz.
Allâh-u Te‛âlâ size sabır versin, ayrıca verdiği imtihanları başarmanızı nasip edip sizi Nebîlerin ve Rasullerin İmâmına dünya ve âhirette yakın eylesin.
Not: Bize herhangi bir konuda ihtiyaç duyarsanız, hizmetinizdeyiz.
Laala’dan Ahmed Cübbeli Hoca’ya.
Mağrip asıllı Muhammed İkbal adında bir diğer kardeş bakın neler yazmış:
Bismillâhirrahmânirrahîm! Esselâmu aleyküm ey Cübbeli Ahmet Hoca!
Size çok içten duygularla bu mektubu yazıyorum. İsmim Nureddin, Mağrib asıllı bir Fransız vatandaşıyım. Yıllardan beri sizin sohbetlerinizden istifade ediyorum, o sohbetler ki beni Şeyhimize (Efendi Hazretleri’ne) bağlanmaya vesîle oldu.
Bir kaç zamandır sohbetlerinizden mahrumuz ve maalesef bugün onların kıymetini daha iyi anlıyoruz ama nimet elimizden çıktıktan sonra. Benim için hep bir örnek ve hayra doğru gitmek için bir ilham kaynağı olacaksınız.
Allah sizi muhafaza etsin ve ömrünüzün her ânında yardımcınız olsun.
Hizmetçiniz Mağripli Nureddin.
Hindistan asıllı Muhammed İkbal adında bir diğer kardeş bakın neler yazmış:
“Esselâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berakâtüh!
Allâh-u Te‛âlâ sizi muhafaza buyurup dünya ve âhirette derecenizi âlî eylesin.Sohbetlerinizi Fransa’da olan bizlere kadar ulaştıran Allâh-u Te‛âlâ’ya hamd ediyorum. İsmim Muhammed İkbal Gangat, 1985 yılında Fransa’ya tâbi Reunion adasında doğdum, aslen Hindistan’ın Gucrat bölgesindenim, Tarîkat-ı Aliyye’de ihvânınızım.
Yaklaşık 10 senedir bizleri sohbetlerinizle terbiye ediyorsunuz, biz de derslerinizle amel etmeye çalışıyoruz. Sizin sayenizde bu en güvenli yol olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’a hidâyet edilip muhafaza edildik. Tüm ailelerimiz de sizin ilimlerinizden az da olsa içebildiler, kalplerimizi nurlandırdınız, hayatlarımıza sürur kattınız, ahdimizi güçlendirdiniz. Size bunun karşılığını asla ödeyemeyiz.
Allâh-u Te‛âlâ sizi en hayırlı şekilde mükâfatlandırsın ve aleyhinizde olanlara karşı sizi muzaffer eylesin.Tüm bu yıllar zarfında, size karşı medya ve diğerleri tarafından yapılan bunca saldırılara şâhit olduk. Bunlar bizleri çok üzdü ve her zaman dualarımızla size destek olduk. Bize çok yakınsınız ve kalbî ailemizdensiniz.
Şu zamanda sizin gibi hakkı söyleyen insanlar görmek bize umut veriyor, bize bu dava için yaşayıp bu dava için ölme arzusu veriyor. Allâh-u Te‛âlâ bizi sizin etrafınızda olmak için seçmedi ama biz sizin yanınızda olmak, sizi korumak ve size hizmet etmek için her şeyimizi verirdik.Hiçbir şüphemiz yok ki Allâh-u Te‛âlâ’nın adaleti zuhur edip ırzınızı muhafaza edecektir. Allâh-u Te‛âlâ düşmanlarınızı imha etsin.
Burada senelerdir sadakatle sohbetlerinizi ve kitaplarınızı bize tercüme eden Abdulhakim Murat kardeşimizi de zikretmek istiyorum. Mâşâallâh, Allâh-u Te‛âlâ onu ilim yolunda güçlendirsin.
Bizleri dualarınızda unutmayın. Allâh-u Te‛âlâ sizi en yüce makamlara yüceltsin, tüm muratlarınızı versin ve düşmanlarınıza karşı zafer ihsan etsin. Âmîn!
Dudullu’dan yazan bir hanım kardeş bana hîle yapanların kazdıkları kuyulara kendilerinin düşeceğini ifade eden şöyle bir rüya zikretmiş:
“Hocam dergiyi okuduktan sonra o üzüntü ve keder içinde uyuya kalmışım ve rüyamda sizi şöyle gördüm; sanki Osmanlı kaleleri içinde gezinirken yanınıza biri geldi ve siz ona İslamiyet hakkında bir şeyler anlatıyordunuz. Sizin anlattıklarınıza kulak veren gavurlar gizli gizli sizin etrafınızı çevirdiler ve o anda birkaç Müslümanı kaleden atmak istediler, tam atmak üzere iken kendi adamlarından bazılarını aşağı attılar.
Yani hocam siz İslamiyeti savunurken demek gavurlar sizi yerle bir etmek istiyorlar ama kendi kuyularına kendileri düşecekler inşâallâh.”
Samsun’dan yazan Hasan Çakır kardeşim rüyasında beni Ravza-i Mutahhara’da imamlık yaparken gördüğünüz yazmış, Rabbim mübarek eylesin. Bize ne verilirse hepiniz ortaksınız.
Adapazarı’ndan yazan bir hoca kızım rüyasında benim hapisten çıktığımı ve kürsüden vaaz ettiğimi gördüğünü, cemaatin de eskisinden daha kalabalık olduğunu yazmış. İnşâallâh bu rüya aynıyla yakında zuhur edecektir. Şu hapse girişimde ne hikmetler zuhur etti, bilemezsiniz. Daha da neler zuhur edecek, ben de bilemem. Bu işler Hızır (Aleyhisselâm)ın, geminin tahtasını koparmasına benzer, hem kırılan yerden su girip gemiyi batırmadı, hem de o kırık bütün gemiyi kurtardı.
«سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فِي صُنْعِهِ الْعُقُولُ.»
“Yaptığı işlerde akılların hayrete düştüğü ve akılların hayran kaldığı Zât’ı tespih ederim!”
Çamlıca’dan yazan Mustafa Altın kardeşim:
﴿وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُبِينًا﴾
“O kimseler ki, (işledikleri bir günah sebebiyle) kazanmış oldukları (ceza gerektiren) şeyler bulunmaksızın, inanan erkeklere ve inanan kadınlara eziyet etmektedirler, gerçekten onlar çok çirkin bir iş ve pek açık bir günah yüklenmiştirler” (Ahzâb Sûresi:58)âyet-i kerîmesini, peşi sıra:
﴿اَلَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ﴾
“Öyle kimseler ki; (karşılaştıkları) insanlar onlara: ‘Gerçekten o (düşmanlarınız olan) insanlar kesinlikle sizin için (güç ve asker) toplamışlardır. Artık onlardan korkun’ demişti de, bu onları inanç bakımından artırmış ve onlar: ‘Bize yeten ancak Allâh’tır ve O, (bütün işlerin kendisine havale edileceği) ne güzel (bir) Vekîl olmuştur’ demişlerdi” (Âli ‛Imrân Sûresi:173)âyet-i kerîmesini yazmış.
Peşine de bugüne kadar kötülükten nehyetmemiz vesilesiyle kurtulmamızı müjdeleyen:
﴿أَنْجَيْنَا الَّذِينَ يَنْهَوْنَ عَنِ السُّوءِ وَأَخَذْنَا الَّذِينَ ظَلَمُوا بِعَذَابٍ بَئِيسٍ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ﴾
“Biz o kötü şeyden nehyetmekte olanlarıkurtardık. O (günah işleyerek) zâlim olmuş kimseleri ise yapmakta bulunmuş oldukları (isyan ve) fâsıklık yüzünden pek çetin (ve acımasız) bir azapla yakaladık” (A‛râf Sûresi:165’den)âyet-i kerîmesini yazmış, sonra da Tirmizî’de geçen ve Enes (Radıyallâhu Anh)dan rivayet edilen:
«إِنَّ عِظَمَ الْجَزَاءِ مَعَ عِظَمِ الْبَلَاءِ.»
 “Mükâfâtın büyüğü belanın büyüğüne verilir” (Tirmizî, Zühd:56, no:2396, 4/601) hadîs-i şerifiyle bu fakire teselli bahşetmiş.
Peşi sıra bazı hocalar bana cemaat içinde ismen değil de umûmen dua edilmesi gerektiğini söyleseler de, kendisinin bana cemaatle ismen dua ettiğini belirtmiş. Bu hocalar ne demek istiyorlar?! Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)sabah namazının içinde kunut yaparak Mekke’de zulme uğrayan sahabeyi ismen zikrederek dua ederdi. Siz bâri bana namaz dışında ismen dua edin.
Geçen hafta ziyaretime gelen, Avusturya’dan tanıdığım ihvan kardeşim Muhammed Bilal Efendi bir sabah işraktan sonra rüyasında Efendi Hazretleri’ni gördüğünü, bir levhanın önünde durup o levhada bulunan bir beyiti göstererek Efendi Hazretleri’nin “Bu beyit Cübbeli’ye ismen dua etmeyenlerin kötü haline ne kadar uygun” buyurduğunu fakat kendisinin uyanınca o beyiti hatırlamadığını anlattı.
Ona göre Efendi Hazretleri’ni bizim yaptıklarımızdan haberdâr ediyor. Bunu böyle bilelim. Efendi Hazretleri bu fakire ismen dua ederken, sürekli hâlimi sorarken zaten bu hocalar, hacılar dua etseler ne olur, etmeseler ne olur?! Önce Rabbim, sonra Peygamberim, sonra Şeyhim, daha sonra da beni Allâh için seven siz cemaatim bana yeter.
Eyüp’ten yazan Selçuk Toptan kardeşimin “Hocam sen ölsen de kalsan da kazandın. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e iftira edenler, sana mı etmeyecekler?! Onlar şimdi rahat rahat gezsinler, yarın âhirette Mevlâ onlara gösterir, bir okka samandan kaç okka duman çıktığını! Bâtıl gider, hak kalır” şeklindeki beyanı gerçekten beni duygulandırdı.
Sakarya’dan yazan Hakan Uysal kardeşimin rüyası da acayip, şöyle yazmış:
“Arifan dergisinin nisan sayısında gelen mektuplardan görünen rüya ve zuhuratlardan bahsetmişsiniz. Yazılarınızı ve müjdeleri gözyaşı, sevinç ve üzüntü gibi karmaşık duygular içinde takip ediyoruz. Görünen zuhuratları okurken, niyet ettim acaba bende görebilir miyim diye.
O gece rüyamda bir meclis kurulmuş Efendi Hazretlerimiz ayakta dikilir vaziyette ‘Allâh’ın izniyle karanlıklar aydınlığa çıkacak’ buyurdular. Bu rüyadan çok etkilendim. Yine birkaç gün sonra camide cemaatle namaz kılıyorduk, son oturuşta hocam nasıl kurtulacak diye aklıma geldiniz. Birden Yûsuf (Aleyhisselâm)ın başına gelenler aklıma geldi. Kaçarken Züleyhâ Annemiz’in elbisesini arkadan yırtması Yûsuf (Aleyhisselâm)ı kurtaran bir ayrıntı olmuştu. İçime birden bir nida gibi bir ilham oluştu. ‘Küçük bir ayrıntı onu kurtaracak’ dedi.”
Gerçekten bu ilham hak. Şimdi anlatamayacağım birkaç detay benim de suçsuzluğumu ispat edecek inşâallâh.
Bağcılar’dan yazan bir hanım kardeşimin rüyası yaratılış gayemizi ve ne büyük imtihanda olduğumuzu ortaya koyuyor. Rabbim kazanmayı nasip eylesin. Âmîn!
“Hocam geçenlerde gördüğüm bir rüyayı size anlatmak istiyorum. Siz Rabbimin izniyle Metris’ten çıkmış ve bizim evde sohbet veriyorsunuz. Sohbetiniz bittikten sonra ben yanınıza gelip, ellerinizden öpüp hayır duanızı alıyorum. Sonra siz bana çokça tebessüm edip Mülk Sûresi’nin ikinci âyet-i kerîmesini okuyorsunuz, sabah kalkıp Mülk Sûresi’nin ikinci âyetine baktım (o ki ölümü ve hayatı takdir edip yarattı. Sizi imtihana çekip şunu bildirmek için ki hanginiz amelce daha güzel.) Hocam siz Rabbimin öyle sevgili kulunuz ki size bu ağır ve güzel imtihanı nasip etti.”
Giresun, Şebinkarahisar’dan yazan bir hanım kızım ben içeri alınmadan önce köydeki bahçesinin ve evinin yandığını görmüş. Biraz sonra ben içeri alınınca evinin yanmasından beter olduğunu anlamış. Birçoğunuz ben içeri alınmadan böyle sıkıntılı rüyalar gördüğünüzü yazıyorsunuz ki hepsindeki ortak nokta benim hapsedilmemle sohbetlerin inkita‛a uğraması ve herkesin evine ocağına, çoluğuna çocuğuna zarar vereceğini ve bu sohbetlerin sahip olduğunuz her şeyden daha değerli olduğunun herkese önceden bildirilmesidir. Rabbim bundan sonra kıymet bildirsin de bir daha mahrum etmesin.
Ahmet Özkan Nişancı adında bir kardeşim bakın ne önemli bir rüyasını paylaşmış:
Hocam dergide tavsiye etmenizden sebep hakkınızda gördüğüm bir rüyayı yazma gereği duydum, şöyle ki:
Siz ve Efendi Hazretleri şu an Efendi Hazretlerinin mukim bulunduğu hücre-i saadetlerindesiniz. Saçları kıvırcık, sanki uçlarından su damlayacak gibi olan siyah saçlı sakalsız ama âlim olan bir zat sizin bazı amellerinizi; televizyona çıkmak, giyim, yaşayış gibi hallerinizden şikayet ediyor. Efendi Hazretlerimiz (Kuddise Sirruhû)da ona şöyle buyuruyor ‘Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)Efendimiz bana buyurdu ki Cübbeli cennetliktir.’ Rüyam burada sona erdi hocam.”
Sapanca’dan yazan ve mânevi kızım olarak kabul ettiğim bir hanım kızım olarak kabul ettiğim bir hanım kızım bakın ne güzel şeyler yazmış:
Değerli Hocam! Yokluğunuzda kaleme aldığım bu satırlar ne ilahi bir kanun, ne de sizi hürriyetinize kavuşturacak bir anayasa. Ne müjdeci bir rüya ne de bir zuhurat. Bu âciz bir karınca misali sadece tarafını belli etmek istedi. Siz zannetmeyin ki gül yaşar dikenin himâyesinde, dikenin itibarı olur gül sayesinde. Benim de amacım bu mektuba döktüğüm kelimelerle size itibar kazandırmak değil, sizinle kelimelerimi itibarlandırmaktır.
‘Allâh için ateşe atılmak vardır. Ancak ateşe atılmadan önce içinde bir İbrahimcik olup olmadığını araştır. Çünkü ateş İbrahimleri tanır ve yakmaz’ buyuran büyüklerimizin bu sözünü bir kez daha canlı örnekle sizde gördük. Sizin o zindan ateşine düşmeniz orayı gülistana çevirmedi mi?! Bir çok kişi sizin sebebinizle en azından sizi görmekle Allâh’ı hatırlamadılar mı?!
En önemlisi sizde Yâkup (Aleyhisselâm)ın hasretini, Yûsuf (Aleyhisselâm)ın sabrını bir kez daha tattık. Gerçekten de öyle değimlidir ki Efendi Hazretleri ile buluşmanız sanki Yâkub (Aleyhisselâm)ve Yûsuf (Aleyhisselâm)ın buluşması gibiydi. Sizin geçmişinize baktığımızda o mübareğin size karşı olan ayrı bir sevgisinin var olması, diğer ihvanların bu durumu kıskanması ve sizin zindan hayatınız tıpkı Yûsuf (Aleyhisselâm)gibi.
Buradan anlaşılıyor ki sizin oradan çıkışınız yine Yûsuf (Aleyhisselâm)örneğindeki gibi sizi İslam âleminin kurtuluş sebebi kılacak ve daha gür bir sedâ ile haykıracaksınız ötelere.
‘Her kemal bir zevâli, her zevalde bir kemali gerektirir’ buyuran Hazreti Ömer ne güzel söylemiş. Sizin aramızdan ayrılmanız, yokluğunuz bir kemâlâtın ve fethin müjdesidir bizlere.
Değerli Hocam! Mektubumun sonunda şu tevafuğu sizlere iletmeden edemeyeceğim. Kendim medresede hizmetten dolayı Yesevi sohbetlerini bizzat takip edemiyorum. Arifan ile sizin mektuplarınızı ancak takip edebiliyorum. Sizin mektup adresinizi görür görmez hemen bir mektup yazmaya başladım. Mektubumu bitirip Arifanı okumak için elime aldığımda kızınıza verdiğiniz cevabı okudum. Kızınız da size Yûsuf (Aleyhisselâm)benzetmesi yapmış. Kendi kendime çok sevindim nedense.
Aklımdan ‘Keşke Cübbeli Hocam beni manevi kızı olmaya kabul buyursa bu ne büyük bir saadet olur benim için’ dedim. Zira bizim ruhumuz sizin sohbetleriniz ile aydınlandı. Mevlâ sizin sebebiniz ile bizi doğru yola ulaştırdı. Bu sebeple siz zaten ruhumuzun babası hükmündesiniz.”
İzmit’ten yazan bir hanım kızım, İzmit’teki hanım hocasının zuhuratta Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i gördüğünü ve Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in: “Bu zamanda erkekler içinde beni en güzel anlatan Ahmet” buyurduğunu nakletmiş ve peşi sıra “Bu ne güzel lütuf, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in mübarek ağzından sizin adınızı duymak” diye de yorum yapmış.
Gerçekten bu gibi zuhurat mübeşşirâtyani müjdeleyici rüyalar kabilindendir. Allâh-u Te‛âlâ:
﴿لَهُمُ الْبُشْرٰى فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْأٰخِرَةِ﴾
 “Onlar için dünyada da müjde var, âhirette de”(Yûnus Sûresi:64’den)buyuruyor.
“Dünyadaki müjde bir mümin hakkında dünyada görülen sâlih rüyadır” buyruluyor. Hadîs-i şerifte de “Bir müminin kulağı kendisi hakkındaki müjdeci rüyalarla dolmadan Allâh-u Te‛âlâonun ruhunu kabzetmez” buyruluyor. Rabbim beni de sizi de o müminlerden eylesin. Âmîn!
Sultanbeyli’den yazan İsmail İpek kardeşim:
Hocam bu mektubumu yazmadan 15 gün önce rüyamda sizi gördüm. Şöyle ki; ceza evinin önüne oturmuş güneşleniyordunuz. Sizinle musâfaha yaptım. Size çok üzüldüğümü ve her namazda sizin için dua ettiğimi söyledim. Siz de bana ‘İyi yapıyorsunuz, bütün namaz kılan ihvanlara söyle benim için dua etsin’ dediniz ve ‘Buraya girdiğime üzülmüyorum beni karga pisliklerinin içine attılar ona üzülüyorum ama bu bana Rabbimdendir. Üzüldüğüm bir şey daha var İslam Âleminin kurtuluşa ermesi için iki kitap yazıyordum, yarım kaldı çıkaramadım asıl üzüntüm onadır’ dediniz.
Ben sağıma soluma baktım her taraf karga ve serçe sürüsüydü. Ne hikmettir? Serçe kuşlarının kargalara saldırıp parçalayıp yediğini gördüm. Bunu bir, iki ihvana söyledim ancak büyük âlimlerin yorumlayacağını söylediler. Ben de bu mektubu size ele almaktayım.”diye yazmış.
Tabire ne hâcet?! Bizim gibi zâhiren zayıf görünen serçeler, inşâallâh bize iftira atan leş yiyici kargaları yiyip bitereceğiz inşâallâh!
Birçok kardeşim çıktıktan sonra reddiyelere devam edeceğime dâir rüyalarını nakletmişler ve benden böyle harekete etmemi talep etmişler. Herkes şunu iyi bilsin ki biz Efendi Hazretlerimiz’in bize emrettiği:
«قُلِ الْحَقَّ وَلَوْ كَانَ مُرًّا.»
“Acı da olsa hakkı söyleyin” hadîs-i şerifle amel etmeye devam edeceğiz inşâallâh!
Küçükçekmece’den din dertlisi bir hanım kardeşim bakın neler yazmış:
“Babam, anam, amcam, dayım, üstadım, yol göstericim. Sen bizim her şeyimizsin hocam. Siz oraya gideli gülmüyorum, gülemiyorum hocam. Sizi bir gece rüyamda gördüm. Çok hastaydınız ama yüzünüzde öyle bir gülümseme vardı ki sanki ay ışığı gibi nurluydunuz. ‘Sonu güzel’ diyordunuz. Hocam ne olur dayan sana bir şey olmasın yoksa Ehl-i Sünnet kaleleri yavaş yavaş yıkılıyor. Siz gideli yastayım hocam üzüntüden şeker hastası oldum, hocam sakın yıkılmayın.
Ben sizin için ne yapabilirim?! Dergiye abone oldum, kitaplarınızı aldım. Hocam sizi görmek isterdim ama yormak istemedim. Siz bizim gibi cahil insanlara lazımsınız. Hocam bazı hocalar öylesine sapıtmış ki insanları bölük, bölük bozgunluğa cehalete çekiyorlar.
Geçen yıl umreye gitmiştik, Mekke’de bazı hocalar, grup hocaları öyle fetvalar veriyorlar ki anlatamam. Onlara kulak misafiri oldum. Hoca şöyle sohbet anlatıyordu hanım ve bey kardeşlerimize: ‘Birbirinizle tokalaşabilirsiniz önemli olan kalp temizliğidir.’ Kalbimiz temiz ise eğer bundan dolayı hesaba çekilmeyecekmişiz.
Bir de hocam öyle sapık sözler duyuyorum ki, mesela hocanın birinden şunu duydum: ‘Bilgisayara on beş günde bir format atılıyor. Kur’ân-ı Kerîm’e de format atılmalı. Yaşadığımız zamana göre ayarlanmalı.’ Tamamen Kur’ân-ı Kerîm’i inkar yollarına gitmekteler.
Hocam artık daha fazla dayanamadım. Ben de bildiklerimi söyledim. Bana cevap veremedi. O sırada sizin konunuz geçti. Hocam biliyor musunuz onlar sizden, sizin ilminizden korkuyorlar. Bana dedi ki: ‘Bir kere Cübbeli Ahmet Hoca ile ilimde ve bilgide dünyayı bilemem ama Türkiye’de hiçbir hoca onunla yarışamaz.’ Bu çok hoşuma gitti hocam. Hem korkuyorlar, hem de hâlâ insanları sapıtmaya devam ediyorlar. İşte hocam bu sapık zihniyetlere karşı inşâallâh iyi olacaksınız.”
Bu hanım kardeşim Küçükçekmece’den otobüs tutup mahkemeye gelmek için izin sormuş. Elbette kadın erkek, çoluk çocuk hepinizi bekliyorum inşâallâh!
Efendi Hazretlerimiz’in Samsun vekili Ahmet Molla Hoca Efendi’nin kız kardeşi şu hakikatleri açıklamış:
“Hocam düşündüm ki ben neden hocamızı rüyamda görmüyorum onu mutlu edecek bir rüya bana da göstersin diye Allâh’a dua ettim. Her zaman rabıtadan önce silsile-i şerîfe okur öyle başlarım rabıtama ve yine öyle başladım, şöyle gördüm; Efendi Hazretleri daha genç ve televizyona çıkmış sizi övüyordu fakat neler söylediğini hatırlamıyorum. Gerçi ben kim sizleri rüyada görmek kim?!
Hocam Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i nasıl ki bizzat Allâh (Celle Celâlühû)yetiştirdiyse teşbihte hata olmasın ama sizi de taa küçüklüğünüzden beri Efendi Hazretleri yetiştirmiştir ki asla böyle bir hataya düşemezsiniz. Çünkü mürşitlerin kabızları çok kuvvetlidir size mürşidimiz sahip çıkıyor asla sizinle kimse yarışamaz ve sizi alt edemez.”
Sakarya’dan Dârulcehbezâ Medresesi’nin müderrise hocaları bana ne kadar teselli bahşeden Türkçe ve Arapça iki ayrı mektup göndermişler. Rabbim iki cihanda onların da, diğer mektup yazanların da, siz dinleyenlerin de ne hayırlı muradınız varsa ihsân eylesin. Medreselerinin ismine hayran kaldım, manasını bilen bilir. Rabbim onları nazardan muhafaza eylesin. Âmîn!
Birçok kardeşim mektuplarının ulaşıp ulaşmadığını merak ediyor. Merak etmeyin hepsini okuyorum. Saat 10’da kuşluk namazına rüyasından sevinçle uyanan da merak etmesin.
Sultangazi’den ve diğer yerlerden yazan bazı hanım kardeşlerimin “Hocam biz Beşiktaş Adliyesi’nin önündeydik, sonra Metris’in kapısına geldik, inşâallâh Çağlayan’a da geleceğiz” diye yazmaları, hatta birinin 2-3 günlük doğum yapmış olduğu halde “Metris’in kapısındaydım” diye yazması beni çok duygulandırdı. Karınca misali bu zalimlerin yaktığı ateşi söndürmek için bu yolda atılan adımlarımız yarın âhirette mutlaka karşımıza çıkacak inşâallâh.
Esenler, Yavuz Selim Mahallesi’nden yazan bir hanım kardeşim benim tavsiye ettiğim hâcet namazını kılıp bana dua ettiği için Efendi Hazretleri’ni rüyasında gördüğünü ve Mürşidimiz’in ve Hacı Annemiz’in nice ikramlarına mazhar olduğunu yazdıktan sonra şunları yazmış:
“7 yaşında kızım kursta sizin için ağlıyor hocam. İnanın benim kızımın duaları ve gözyaşları sizin oradan çıkmanıza yetecek ben öyle düşünüyorum. Geçen akşam Kur’ân-ı Kerîm okuyordum, Yâsin cüzünü almış yanıma oturdu Yasîn-i Şerîfi okudu Esmâü’l-hüsnâyı okudu ve sonra bana dedi ki ‘Anne Kur’ân’ı bırak, ben Cübbeli Hocam için dua edeceğim.’ Ben de ‘Tamam’ dedim.
O yaptığı duayı duysaydınız inanın sizin bile gözleriniz dolardı. Şöyle dua ediyordu hocam ‘Yâ Rabbi! Bu okuduğum âyetleri hocamın çıkması için okudum kabul eyle, Sen hocamızın makamını yükseltmek için yapıyorsun ama ben dayanamıyorum, çok üzülüyorum, onun makamını başka bir şekilde yükseltemez misin yâ Rabbi! Lütfen hocamızı ordan çıkar.’
Size bunu yapanlara yaptığı bedduaları yazmıyorum çok olur hocam. Biz namaz kıldıktan sonra dua yaparken hemen yanımıza oturuyor ve ‘Cübbeli Hocam içinde dua yapın anne’ diyor kızım. ‘Yapıyorum’ diyorum ‘Hayır sesli yap, ben de âmin diyeceğim’ diyor.
İnanın hocam Rabbim Sümeyyem’i sizin için dualar yapsın diye görevlendirdi inşâallâh. Benim kızımın duaları ve gözyaşları sizin oradan çıkmanıza yetecek inşâallâh hocam. Elinde kalemi Arapça Cübbeli Hocam diye yazıp duruyor kızım.”
Rabbim o Sümeyye kızımı da, benim kızlarımı da, oğullarımı da, sizin cümle evlâdınızı da tüm sevdiklerinizle birlikte sâlihîn ve sâlihattan eylesin. Onlardan gözümüzü aydın eylesin, her işte âkıbetlerimizi güzel eylesin. Âmîn!
Avcılar’dan yazan bir hanım kardeşim güneş doğmadan ve batmadan okunacak olan Müsebbe‛ât-ı Aşere yani yedi kere tekrarlanılan on sûre ve duanın güneş doğduktan sonra da okunup okunmayacağın sormuş.
Rûhu’l-beyan Tefsîri’nde “Güneş doğmadan ve ışınları yayılmadan” diye bir kayıt görmüştüm. Buna göre işrak vaktine kadar da okunabilmesi lazım. Ama zaten hastalık, unutma ve uyku gibi m doğmadan ve ışınları yayılmadan” diye bir kayıt görmüştüm. Buna göre işrak vaktine kadar da okunabilmesi lazım. Ama zaten hastalık, unutma ve uyku gibi mâzeretlerle okunmamışsa o zaman fırsat bulunca okunabilir.
Evliyâullâh bir şeye başladılar mı bir daha onu bırakmazlar. Mâzeret çıkarsa sonra onu kaza ederler. Nitekim tarikat dersleri de böyledir. Eski borçlar kaza edilir, rabıtalar edilmez ama tespihlerin sayısı kaza edilir. Tabi ki bu, namazın kazası gibi farz değilse de tasavvuf erbâbı bunu borç bilirler. Dolayısıyla vaktinde yapılmayan zikir ve tespihler daha sonra da yapılsalar makbul sayılırlar. Nitekim Allâh-u Te‛âlâ:
﴿وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً لِمَنْ أَرَادَ أَنْ يَذَّكَّرَ أَوْ أَرَادَ شُكُورًا﴾
“Ancak O’dur O Zât ki, (nimetlerini) iyice düşün(üp de, yaratıcısının büyüklüğünü idrak et)mek istemiş olan ya da (sahip olduğu nimetlerden dolayı Allâh’a karşı)bir şükür(de bulunmak) arzulamış olan kimseler için geceyle gündüzü birbiri ardınca gelen şeyler yapmıştır” (Furkān Sûresi:62)âyet-i kerîmesinde geceyle gündüzü bu hikmetle birbirine halife yapmış olduğunu bildirmektedir.
Mektuplarınızda benden istediğiniz duaları tek tek yapmaya çalışıyorum, siz merak etmeyin. Rabbim herkesi görüyor, isteğini biliyor. Lakin kiminiz çerçeveletip asmak için, kiminiz ölünce kefenine koydurmak için bir satır da olsa benden bir yazı bekliyor. Şunu bilin ki benim burada buna imkanım yok, yüzlerce mektuptan hangisine cevap yazayım. Ama söz veriyorum mektup gönderenleri özel davet edip, isteyenlere birer hatıra yazısı bir dua yazacağım inşâallâh.
Zaten mektupların özel olmayan bölümlerinden bir kitap yapılacak. Ancak sizden mektuplarınızı 1-2 sayfa ile sınırlamanızı, 3-4 sayfayı bulmamasını istirham ederim. Zira artık ziyaretime de izin genişletildiği için çok yoruluyorum, yetiştiremiyorum. Rabbim ecirlerinizi azim eylesin.
Sakarya, Hendek’ten Murat Said kardeşimin mektubu bu yolun devam ettiği konusunda ve bundan sonra insanların bu hizmete daha çok sahip çıkacağı konusunda bana bir ümit aşıladı. Bakın neler yazmış:
“Hocam sizi bana bulduran Hamîd olan Allâh (Celle Celâlühû)Hazretleri’ne hamd ederim. Siz hapse girmeden bir hafta evveldi, rüyamda sizi gördüm. Beyaz bir cübbe giymiştiniz. Beyaz sarığınız ve gözlüğünüz üzerinizde idi. Daha genç haldeydiniz. Ben ve çevremde yanlış olmasın ama üç ya da daha fazla kişi vardı. Siyah üniformalar giymiştik. Elimizde silahlar vardı. Benim üzerimde büyük siyah bir çanta vardı. Hapishane gibi bir yerdeydik. Metal raflar içerisinde altınlar vardı. Siz merakla hep kapıya bakıyordunuz. Başımız hep dikti.
Raflardaki altınları doldurmamızı söylüyordunuz. Tam ben elimi raflara attığımda, büyükçe altından yapılmış Allâh (Celle Celâlühû)lafzı elime geldi. Size ‘Hocam bunu alalım mı?’ diye sordum. Telaşlı bir şekilde ‘Alın alın, muhafaza edin’ buyurdunuz. O Lafz-ı Celâli siyah bir çantaya koydum ve muhafaza ettim.
Uyandığımda kendi kendime ‘Yâhu benim gibi 3 kuruş etmez adamın rüyasında mübareğin ne işi var?!’ dedim. ‘Şeytan aleyhillâne şimdi de böyle mi dürtüyor bizi?’ dedim. Ama velilerin de şekline giremediğini işitmiştim. Sonra içime bir sıkıntı düştü. Bu mübareğe bir iş olmasın dedim. Aradan bir hafta geçmeden sizin tutuklandığınızın haberini duydum ve gerçek manada üzüldüm. Dünyada sözüne güvenilecek bir avuç adamdan birisiniz. Sizi de kalkıp nerelere koydular. Yazıklar olsun!
Zaman ilerledikçe anladım ki siz bizi gerçekten iyi silahlandırmışsınız. Nerede olursanız olun bu iş yürümeye devam ediyor. Sapıklara inat, diyalog tehlikesini anlatan, Mehdi (Aleyhisselâm)ve Deccal sohbetlerinizi internete yükledim. 2 tane de site açtım. Ne zaman sapık bir fetva veren hoca bulsam cevabı yapıştırıyorum. O ana kadar kara câhildim. Ama yazmaya başlayınca şunu anladım ki sanki siz vaaz ediyorsunuz ben de aynen yazıyorum.
Konu ile alakalı görüntüler pıtır pıtır aklıma geliyor. Cevabı alınca resmen kuduruyorlar, hak gerçekten bâtılı mahvediyor. Cübbeli’yi kapattılar ama milyonlarca papağanı var onları nasıl susturacaklar?!
Hatta sizin yokluğunuzdan dolayı sohbetlere İbrahim el-Ahsâî Hazretleri devam ediyordu. Bir gün internetten canlı yayına bağlanmıştım, daha sohbet başlamamıştı ki kürsünün arkasında sizinle İbrahim Hazretleri’nin bir bahçede sohbet ederken çekilmiş fotoğrafınız vardı. O fotoğrafı gördüğüm an ayakta resmen kilitlendim. Resmen şöyle bir ses işittim hocam ‘Vallâhi onlar cennet bahçesindedir.’
Ellerim kenetlendi kaldı. Bir hal oldu ki hayatımda böyle şeyler yaşamadım. Ben biraz gaddar bir adamım Allâh (Celle Celâlühû)cümlemize hilm versin. Gözlerim öyle doldu ki yığınla günah ipini belime dolamış bir adamım, kendi günahıma ağlamayı beceremem ama o an resmen patlayacaktım. Anladım ki sizler şu hayalden ibaret dünyada ele geçmez âhiret nimetlerisiniz.
Bir tane adam milyonlarca adamın hakkından geliyordunuz. Benim gibi nice aslını unutmuşları da düzeltiyordunuz. Lakin zıtlar üzerine kurulu düzen böyle işte! Biraz onlara biraz bize. Yine yakın zamanda ki hayatımda, doğru düzgün rüya göremeyen bir adamdım. Mahmut Efendi (Kuddise Sirruhû)Hazretleri’ni gördüm. Tekerlekli sandalyesinde oturmuşlardı. Deniz kıyısı gibi bir yerdeydi. Bana dönmüştü, gülümseyip tekrar denize doğru bakmaya başladı. Kısa da olsa bir velîyi görmek benim için çok önemli ve sevindiriciydi. Hep bir velîyi yakından görmek isterdim. Allâh (Celle Celâlühû)sizin hürmetinize bunu bana ihsan buyurdu.
Ben anladım ki baktığı derya sizdiniz. Rüyadan mana çıkaracak bir adam değilim, çürük adamın tekiyim ama kalbime gelenleri yazıyorum. En doğrusunu Allâh (Celle Celâlühû)bilir.
İşin aslını düşündüğümde manevi âlemde fırtınaların koptuğunu fark ettim. Sizinle mücadeleye tutuşan ahmaklar bilmiyorlar mı ki hakîki âlimler peygamberlerin vârisleridir. Kim ki hakîki bir âlime savaş açsa Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e savaş açmıştır ve kim Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e savaş açmışsa vay onun haline ki o Allâh (Celle Celâlühû)ile savaşa tutuşmuştur. Bu   ne   kötü   mücadeledir. Sonu ancak ateştir.
Allâh (Celle Celâlühû)Hazretleri’ne savaş açana yazıklar olsun. Hakkı örtmeye çalışanlara yazıklar olsun. Bir tas buğdaya dinini satan Yahudi âlimleri misali biraz dünya çıkarı için ilmini satana yazıklar olsun!
Ben ne sizi ne de Mahmut Efendi (Kuddise Sirruhû)Hazretleri’ni tanımıyorum. Hâlâ da doğru düzgün ne yakından gördüm ne de fiilî olarak sohbetlerinizde bulundum. Sadece internetten ve kitaplarınızdan sizi takip ediyorum. Buna rağmen sanki hep sizinleymişim gibi geliyor. Ne zaman kalbime dünya ve vesvese yığınları dolmaya başlasa hemen aklıma Mahmut Efendi (Kuddise Sirruhû)  Hazretleri ve siz geliyorsunuz. Vallâhi, billâhi ve tallâhi rahatlıyorum. Sarhoş gibi oluyorum.
Allâh (Celle Celâlühû)sizleri başımızdan eksik etmesin. Onlar istedikleri kadar sizi kapatsınlar. Eski sohbetleriniz milyonlara kâfi geliyor, o ahmaklar da bunun farkındalar ama ne fayda?! Allâh (Celle Celâlühû)sevdiği kulunu, kullarına sevdiriyor işte. Ne onlara ne de onların attığı saçma iftiralara zerrece itikadım yok. İlk anda da olmadı elhamdülillah.
Şimdi bakıyorum televizyonlarda hep onların sapık hocaları cirit atıyor. Dünya meydanları onların olsun. Âhiret de Rasülü Ekrem Muhammed Mustafa (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in sancağı altındaki meydanlarda sizindir inşâallâh. Bizlerin de o meydanlara gelebilmesi için dualarınızı eksik etmeyin.”
Esenyurt’tan bir hanım kardeşim Menzil’e bağlı olduğunu ve benim bu husustaki fikrimi sormuş. Evvelce de bildirdiğim üzere Menzil cemaati de Ehl-i Sünnet bir kapıya bağlıdırlar. Hepimiz Nakşî, Müceddidî ve Hâlidîyiz. Tabi ki meşrep farkımız vardır, o kapıya bağlı olanlar kapılarına sahip çıksınlar, şüphelenecekleri bir husus söz konusu değildir. Rabbim hepimize manevi yolumuzu âsân eylesin. Âmîn!
Ama bizim sohbetlerimiz şeriat sohbeti olduğundan hangi tarikata bağlı olursa olsun herkes bizim gibi zahiri ilimleri konuşanları dinleyebilir. Ancak hatm-i şerif ve tarikat sohbetlerinde herkes kendi kapısının vekillerinden istifade etmelidir.
Eyüp’ten yazan Erdoğan Kayan kardeşim bizim cemaatten bazılarının Fethullah Hoca Efendi’ye kâfir dediklerini, kendisinin buna çok üzüldüğünü ve bu hususta bir şey yazmamı istemiş.
Arkadaşlar! Bu olacak iş midir?! Size kaç kere yazdım. Ehl-i Sünnet’in en büyük özelliği ehl-i kıbleyi tekfir etmemektir. Biz Şi‛îlere ve Vehhâbilere bile kâfir demezken, Ehl-i Sünnet mensubu bir âlim olan Fethullah Hoca Efendi’ye nasıl kâfir denebilir?! Bunu diyen kendi kâfir olur.
Nitekim geçen bir mektupta zikrettiğim sahih bir hadîs-i şerifte: “Bir Müslümana kâfir diyen kendi kâfir olur” buyruluyor. Tekfir meselesi çok büyük bir tehlikedir. İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû): “Bir meselede tekfiri gerektiren 99 vecih varken, o insana kâfir dememeyi mûcip bir vecih dahi varsa, o bir vechi öne çıkarıp o kişi hakkında kâfirlikle hüküm vermemek icap eder” buyuruyor.
Efendi Hazretlerimiz’e bir keresinde Fethullah Hoca Efendi hakkında bir soru sorulduğunda “Ehl-i Sünnet âlimlerinden okumuş biridir, hakkında hüsn-ü zan ederiz” buyurmuştur. Yine bir keresinde Efendi Hazretlerimiz’in yanındaki biri Hoca Efendi hakkında bir saygısızlık ifadesi olarak sadece ismini telaffuz edince Efendi Hazretlerimiz “Fethullah Hoca Efendi diye konuş” buyurarak o kişiyi îkaz etmiş ve âlimler hakkında edebe irşad etmiştir.
Bu fakirin de çıkmış bulunduğum Teke Tek programından itibaren, Sansürsüz programında ve Beyaz Tv’de katıldığım Rasim Ozan Kütahyalı’nın programındaki konuşmalarıma bakılacak olursa Fethullah Hoca Efendi’nin şahsı hakkında hiçbir olumsuz ifadem olmamıştır.
Bildiğiniz üzere; bu fakir kardeşiniz kimseden korkarak birini methetmeyecek kadar mert tabiatlı biri olduğumu biri olduğuma göre o beyanlarım gerçek görüşlerimi yansıtmaktadır. Aman göreyim sizi özellikle tekfir konusunda hassas olalım, hiçbir Müslümanı tekfire yeltenmeyelim. Özellikle Ehl-i Sünnet bir âlim hakkında yakışıksız beyanlardan son derece ictinap edelim.

islam