Yeni

Cübbeli Ahmet Hoca 16. Mektup


اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ حَمْدًا يُوَافِي نِعَمَهُ وَيُكَافِي مَزِيدَهْ، وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى أٰلِهِ وَصَحْبِهِ صَلَاةً وَسَلَامًا يُوَافِيَانِ حُقُوقَهُ

Kıymetli kardeşlerim! Rabbimiz bizi bir hafta daha yaşattı ve biz bu nimetle bugüne kavuştuk, sıhhat-ü âfiyet içerisinde, en büyük âfiyet olan iman ve taat üzere bu âna kavuştuğumuz için Rabbimize ne kadar hamdetsek azdır.
Hazreti Ali (Radıyallâhu Anh)dan rivayet edildiğine göre Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)şöyle buyurmuştur: “Her kim sabahladığında:

«اَلْحَمْدُ ِللّٰهِ عَلٰـى حُسْنِ الْمَسَاءِ، وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى حُسْنِ الْمَبِيتِ،
وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى حُسْنِ الصَّبَاحِ.»

‘(Geçen) akşamın güzelliğinden dolayı Allâh-u Te‛âlâ’ya hamdolsun, gecenin güzel geçmesinden dolayı Allâh-u Te‛âlâ’ya hamdolsun, sabahın güzelliğinden dolayı Allâh-u Te‛âlâ’ya hamdolsun’derse, gecesinin ve gününün şükrünü ödemiş olur.” (Beyhakî, Kenzü’l-Ummâl, no:4953, 2/635)
Bir an fazla yaşamak bir kere daha fazladan Lafza-i Celâl zikretmeye, bir dakika hayat kaç kere kelime-i tevhid okumaya okumaya vesile olur ama nerede fırsatı ganîmet bilen?! İnsanlar gaflet içinde ölüme gidiyorlar. Bir dakika sonra ölecekler bilmeden gülüyorlar, yiyorlar, içiyorlar.
Geçen hafta haberlerde Endonezya’da bir uçağın oradaki Salak Dağı’na çarptığı ve bütün yolcuların öldüğü anlatıldı. Tabi oranın dilinde “Salak” ne demek onu da bilmiyorum. Uçak Rus yapımı, içinde 40 kusür kişi vardı, önemli iş adamları, bürokratlar, resimde gördüm, uçağa binmeden önce hosteslerle resim çektirmişler, gülüyorlar, hatta uçağın içinde bile resim çektirmişler, hostesler içki servisi yaparken görünüyorlar.
Endonezyalılar’ın çoğu Müslüman, uçaktakilerin çoğu da Endonezyalı olduğu onlara rahmet dileyelim, mağfiret talep edelim. Rabbim onlardan ve diğer ölenlerden iman ve İslam üzere ölenlere rahmet eylesin, kabirlerini nur eylesin, günahlarını aff-u mağfiret eylesin. Âmîn!
Demek ki ölüm ansızın gelecek, belki de bize ve size de birkaç dakika sonra gelebilir, bir cuma gecesi bizim sohbetten çıkan bir mübarek kardeşimiz, arabasına döndü, tam o anda arabasını alt tarafına park ettiği Dârüşşafaka’nın oradaki sarnıca bitişik olan duvarı yıkıldı, bir dakikadan daha az bir zaman içinde vefat etti. Tabi ki mübarek cuma gecesi, hem de sohbetten çıkar çıkmaz tertemiz vaziyette. Hadîs-i şerifte beyan edildiği üzere:
«قُومُوا مَغْفُورًا لَكُمْ قَدْ بَدَّلْتُ سَيِّئَاتِكُمْ حَسَنَاتٍ.»
“Affolunmuş halde kalkın, Ben sizin günahlarınızı sevaplara çevirdim” müjdesine mazhar olarak vefat etti.
«مَنْ مَاتَ هَدْمًا فَهُوَ شَهِيدٌ.»
“Göçük altında ölen şehittir”hadîs-i şerîfi muktezâsınca şehit düştü. Demek biz de birazdan ölebiliriz, işte o zaman gelmeden, gelecek olan zamanın tedarikinde bulunalım. Fâni şeylere gönül vermeyelim. Ölümü bir daha hatırla ki, o ölüm nasıl da kişiyi evinden, barkından, oğlundan, kızından ve kavminden uzaklaştırmıştır. Bunları nasıl da terk etmiş de gider! Baş açık, yalın ayak hepsini debırakıp gidiyor. Kimse bilmez ki hali nasıldır. Bu durumu tespit edince insanın kabri, mezarlıkları hatırlaması ve tefekkür etmesi lazım gelir.
Rivayete göre; dinini, imanını ciddiye alan, derdi olan bir mümin gelip Ebu’d-Derdâ Hazretleri’ne “Yâ Eba’d-Derdâ! Benim büyük bir hastalığım var. Bana bir ilaç tavsiye et ki, o hastalığımı tedavi edeyim” dedi. Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh): “Hastalığın nedir?” diye sordu.
Adam: “Benim gönlümde fazlasıyla dünya muhabbeti var. Bu sebeple gönlüm kararmıştır. Öyle ki abdest aldığımda, namaz kıldığımda bir mânevî zevk duya­mıyorum. Zikirden, ibadetten, tespihten neşe alamıyorum” deyince Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh): “Bu hastalık bütün hastalıkların başıdır. Bunu hemen tedavi et. Yoksabu hastalığın sonu, imanının ortadan kalkmasıyla neticelenir” buyurdu.
O kişi “Yâ Eba’d-Derdâ ben ne etsem?”  diye sorunca Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh): “Hastaları sor, araştır. Cenazelerinin yanında bulun. Mezarları ziyaret et. Bu üç şeye devam et. Hemen o hastalıklar senden zâil olur. Bu üç hu­susa devam edildiğinde gönül nurlanır, basiret gözü açılır”buyurdu.
O kimse bu üç hususa devam etti. Lâkin hastalığı kendinden gitmedi. Gelip yine Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh)a dedi ki: “Yâ Eba’d-Derdâ! Söylediğiniz üç hususa devam ettim. Dünya muhabbeti benden gitmedi. Dünyalık endişesi de benden katiyyen kesilmedi. Gönlüm onlardan yüz çevirmedi. O dediklerini ki bunca gündür yerine getiririm, hiçbir faydasını görmedim.”
Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh) buyurdular ki: “Hasta ziyaretine gittiğinde Rabbinin sana ne büyük sıhhat nimeti verdiğini hatırlayıp, o hastanın yerinde senin de olabileceğini hiç düşündün mü?! Cenazelere iştirak ettiğinde musallâ taşına bir gün senin de getirileceğini, imamın senin için hüsn-ü şehâdet isteyeceğini, kul hakkını hatırlatıp helallik talebinde bulunacağını hatırlayıp nefis muhasebesi yaptın mı?!
Ölüyü kabre koyarken, mezarlıkları dolaşırken, bir gün seni de kabre koyacaklarını, ne kadar sevenin de olsa şânın, şöhretin, makamın, mevkiin de olsa seni kabre koyup gideceklerini, kabirde yalnız kalacağını, sadece ve sadece hâl-ü hayatta iken yaptığın amellerinle baş başa kalacağını, ancak sâlih amellerin seni kurtaracağını hiç düşünüp tefekkür ettin mi?!”
O kimse dedi ki: “Dediğiniz üç hususu yerine getirirken bunları düşünemedim. Demek ki cesedim oradaymış da ruhum, aklım başka yerdeymiş. Vah bana, eyvah bana.”
O zaman Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh): “Demek ki sen bir hayvan ölüsüne varır gibi gitmiş­sin. Hastanın yanına vardığında şunları de söylemeliydin: ‘Ey nefsim! Şu döşekte ya­tan kimdir, sen de bir gün bu hale gelip döşeklere düşeceksin. Acaba sana bir yudum suyu kimler içirecek, işin sonu buraya gelecekse bu kavga, bu hır gür niye?!’
Ne zaman ki cenaze namazına gittin, o cenaze, evini, barkını, bütün maddi imkanlarını terk etmiş. Bütün toplayıp yığdıklarını bırakmış gitmekte. Bu durumda nefsine diyeceksin ki: ‘Ey nefis! Bu tabut öyle bir attır ki herkes bu ata binse ge­rektir. Bir gün sen de bu cenaze taşıyan tabut atına bineceksin. İnsanın başına mutlaka geleceği mukadder olan şeyi senşimdiden gelmiş say. Böyle saymak daha hayırlıdır.’ Bu sebeple denilmiştir ki ‘Her gelecek şey yakındır.’
Gel şimdi o zaman gelmeden gelecek olan zamanın tedarikinde bulunalım. Bu fâni şeylere gönül vermeyelim. Cenazeyi bir daha hatırla. Evinden, barkından, oğlundan, kızından, kavminden nasıl da yüz çevirmiştir, bunları nasıl da terk etmiş de gider. Baş açık, yalın ayak hepsini de bı­rakıp gidiyor. Kimse bilmez ki hali nasıl­dır? Bu durumu tespit edince kabri, me­zarlıkları hatırına getir, tefekkür et!
Kabirler, mezarlar ayak altında kal­mışlar. O nazik tenleri çürümüş, o latif ağızları çenelerinden ayrılmış, o başları gövdelerinden kopmuş, o elâ gözlerini kurtlar, böcekler yemiş, o bülbül gibi ko­nuşan dillerini yılanlar, çıyanlar yemiş ve öylece yatmaktalar. Dünyada hevâ ve heves ile geçen ömürleri bitmiş. Bu ibret nazarıyla tefekkür ederken tekrar nefsine dön ve de ki: ‘Ey nefis! Sen dahi insaf etmez mi­sin?! Bu murdar dünyadan usanmaz mı­sın?! Mevlâ’nın muhabbetine gönül ver­mez misin?! İşin sonunda sen de öyle ola­cağını unutur musun?! Bugünlerin senin de başına geleceğini hiç hesaba katmaz mısın?! Şu yatanların her biri senin gibi hürmetli, izzetli kimseler değil miydi?! Bunlar da senin gibi dünyada iken alırlar, verirler, yerler, içerler, hüküm ve hükümet ederlerdi. Şimdi gör ki kara toprak olup ne halde yatarlar?! Her birisi yalnız çukur­larda hallerinin ne olduğu meçhul bir va­ziyette yatmaktadırlar.
Ey nefsim! Sen de bir gün bunlar gibi olup vücut ve bedenden ayrılıp şu yatan­larla bir olup çukurun içine yatacaksın. Burada amelinle kalacaksın. Var şimdi can bedende iken âhirete, kabire iman götürme derdine düş, dünya derdine de­ğil. Unutma sen, ebedî yolculuğa çıkmış bir yolcusun. Dünya sadece bir uğrak ye­ri. Bu kara çukura düşmeden, yılan, çıyan başına üşüşmeden lazım olan hazırlıkları­nı yap. Tevbeden başla! İlk insan ve ilk peygamber olan Âdem (Aleyhisselâm)ı unutma! O da zellesine tevbe etti.’
İşte bütün bunları düşünerek tekrar dediklerimi yap. O zaman sendeki hasta­lık gidecek ve ibadetlerinden zevk alacaksın” diye eşsiz nasihatlerde bulundu ki hepimiz bu nasihatleri kulağımıza küpe yapalım.
Bu bahsi İbni Hacer el-Askalânî (Rahimehullâh)ın “el-Münebbihât” isimli eserinde zikrettiği şu ebyât ile bitireyim ki zaten:
     «كَفٰى بِالْمَوْتِ وَاعِظًا.»
“Vâ‛iz olarak ölüm yeter”hadîs-i şerîfi fehvâsınca bu konu bütün nasihatlerin fevkindedir.
يَا مَنْ بِدُنْيَاهُ اشْتَغَلْ       قَدْ غَرَّهُ طُولُ الْأَمَلْ
أَوَلَمْ تَزَلْ فِي غَفْلَةٍ      حَتّٰى دَنَا مِنْكَ الْأَجَلْ
اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً      وَالْقَبْرُ صَنْدُوقُ الْعَمَلْ
“Ey dünyasıyla uğraşıp duran,
Uzun kuruntuları kendisini aldatan,
Ne zamana kadar gaflette kalacaksın?!
Ecel sana iyice yanaşıncaya kadar mı?!
Ama ölüm ansızın gelecektir,
Kabir ise amel sandığıdır.”
Ne hikmetli beyitler değil mi?! İşte evlenecek bir kız çeyiz sandığını titizlikle hazırladığı gibi herkesin önünde o bohçanın açılacağını düşünerek içindeki eşyayı her türlü lekeden koruduğu gibi her an ölümle burun buruna olan, Azrâîl (Aleyhisselâm)ın başında dolaşıp “Kon” emrini bekleyen bizim gibiler de amellerimizin bohçasının önce kabirde sonra da mahşerde dost-düşman huzurunda açılacağını düşünerek amel etmelidir ki yarin âhirette yüzümüz kara olmasın!
BAZI MÜHİM TEBLİĞLERİM
1) Benim halimden soran kardeşlerime çok iyi olduğumu, Rabbime çok hamdettiğimi, esas derdimin dünya hapishanesinden ziyade âhiret zindanından halâs olmak olduğunu bildiririm.
Geçen hafta yanımda yatanlardan kanser hastası olan Hüseyin Âbi’nin tahliyesi geldi, memur “Tahliyen geldi” diye birden söyleyince şaşkınlık içerisinde “Ne diyorsun sen ya?!” deyiverdi. İşte o zaman cehennemde yanan müminlerin tahliyesi geldiğindeki hâli düşündüm.
Düşünsenize Müslümanlardan cehennemde 7.000 seneye kadar yanan olacak. Önce ismi bir peygamber ismine denk gelenler çıkarılacak, sonra ismi bir nebînin ismine muvâfık düşen bir kimse kalmayınca Allâh-u Te‛âlâ:
«هُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَأَنَا الْمُؤْمِنُ، هُمُ الْمُسْلِمُونَ وَأَنَا السَّلَامُ، أَخْرِجُوا مِنَ النَّارِ مَنْ كَانَ فِي قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ أَوْ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ مِنْ إِيمَانٍ.»
“Bunlar mümin, Benim bir ismim de Mümin, bunlar Müslim, Benim bir adım da Selam, bu vesileyle kalbinde buğday ağırlığı, hatta hardal ağırlığı kadar hatta zerre kadar iman nuru bulunanı cehennemden çıkarın”buyurur.
İşte binlerce yıl ateşte yanıp ölüm kesildiği için ne kadar istese de ölemeyen, sürekli acı çeken, azabı hiç dindirilmeyen, birine bir melek gelip “Haydi tahliyen geldi” dese, o adamın sevincini şu dünyada bir kimse şimdiden hissedebilir mi?! Hatta tasavvur bile edebilir mi?!
Müslümanlar cehennemden çıkarılıp cehennemde 7.000 yıl sonra bir Müslüman dahi kalmayınca bunu gören kâfirler ne kadar pişman olacaklar. Allâh-u Te‛âlâ’nın:
﴿رُبَمَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِمِينَ﴾
O kâfir olmuş kimseler çoğu zaman keşke kendileri (dünyada) Müslüman kimseler olsaydılar diye arzulayacaktır” (Hıcr Sûresi:2)kavl-i şerîfi bu hakikatı beyan etmektedir.
Yani bir Müslüman ne kadar ama ne kadar günahkâr olsa da yine de cehennemden çıkacağı için yani tahliyesi beklendiği için bahtiyardır. Lakin bir kâfir ne kadar iyilik yapsa da cezası müebbed, hemde:
﴿خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا﴾
gibi birçok yerde geçen yani ebedilik manası ifade eden “Hulûd” lafzı ile yetinilmeyip, bir de müebbed manası ifade eden “Ebedâ” lafzı ilave edilen âyet-i kerîmeler müvâcehesinde kaç kere ağırlaştırılmış müebbed olduğu için elbette o kişi bu dünyada şah da olsa, padişah da olsa âhirette perişandır. 
İşte bizi cehennemde ebedî kalmaktan hatta inşâallâh oraya az bir zaman için dahi uğramaktan yani azâbın müebbedinden de muvakkatinden de kurtaracak olan imanımıza sahip çıkalım, onu göz bebeğimizden ziyade koruyalım, onu elimizden alacak bâd-i muhâliften yani ters rüzgardan ve Ehl-i Sünnet dışı akımlardan koruyalım. Rabbim elimizden tutsun, imanımızı bize bağışlasın.
Ayrıca benim şu andaki hapis hayatım dünyadaki dünyada zulme uğrayan birçok Müslümanın durumundan kat kat ehvendir. Nitekim Yahudilerin hapishanelerine düşen Filistinli Müslümanların halini düşünecek olursak, kendi halimize ne kadar hamd, onlara da ne kadar dua etmemiz gerektiğini daha iyi anlarız.
Bakın İsrail zindanları hakkında yazılıp çizilenlere göre 4.600’den fazla Filistinli tutsak durumundadır. Bu esirlerin 300’den fazlası için İsrail mahkemelerinde açılmış bir dava dahi söz konusu değildir. İdari hapis denilen ve 6 ay süren tutukluluk uygulamalarına İsrail’in herhangi bir sebep göstermesi gerekmiyor. Fakat idari hapis kararını tekrarlamanın önünde hiçbir engel de bulunmuyor. Bu nedenle herhangi bir yargılanma olmaksızın onlarca Filistinli yıllardır esir tutuluyor.
Yâ Rabbi! Sen Filisten’deki, Suriye’deki, Doğu Türkistan’daki, Afganistan ve Pakistan’daki, özellikle Özbekistan’daki ve aktâr-ı arzın neresinde mazlum Müslüman, Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz varsa cümlesini halâs eyle, kurtar Allâhım! Önümüzdeki haram ayın olan Receb-i Şerîf hürmetine canlarını, mallarını ve ırzlarını kâfirlerin, Şî‛îler’in ve zâlimlerin saldırılarına haram eyle. Âmîn! Bizi de hakiki mazlumlar hürmetine, bize iftira atan ve buna yol veren zâlim yetkililerin şerrinden halâs eyle. Âmîn!
Bu fakire Ahmet Hulusi denen yazarın kitaplarını soruyorlar geçenlerde baktım, hapishanedeki mahkumlara 1000 tane bunun bir kitabını hediye ettiler, dağıttılar. Ben 20 sene önce bunu araştırmış ve Ehli-i Sünnet’e muhalif nice görüşlerini tespit etmiştim fakat sonradan Hayreddin Karaman, Mustafa İslamoğlu gibilerle uğraşmaktan bunlara vakit kalmadı, eski tespitlerimi yazıya dökseydim kalıcı olurdu, o zaman yazma âdetim yoktu fakat:
«اَلْخَطُّ لَا يَنْسٰى.»
 “Yazı unutmaz” kavl-i hakîmi mûcebince yazmak iyi olur. Efendi Hazretleri:
“İlim okunmakla saydolur,
Yazmak o sayda kaydolur,
Hâne-i dilde hıfz edüp,
Sakla ki etmeye firar.”
diye beyitler okurdu. Yani ilim ve bilgi okunmakla avlanır, elde edilir ama yazı o avı bağlar yoksa kaçar gider.
Eskiden hafızama o kadar güveniyordum ki hiçbir şeyi not etmiyordum. Mektubat gibi uzun sayfalı Arapça bir kitabın bir sayfasını okuyup tercüme etsem, peşine o sayfanın metnini bir daha bakmadan ezbere okuyabiliyordum ama 30 senelik şeker hastalığının iyi yönetilmeyişi ve hayatta karşılaştığım maddî ve mânevî zorluklar ki onlarca sıkıntıdan biri dahi sizden birinin başına gelse aklınızı başınızdan almaya yeterdi, işte bunca bâdire nedeni ile artık eski hafızam olmadığını hissediyorum. Bu yüzden bu saatten sonra artık yazının ve sesli kayıtların önemi daha da arttı.
İçinizden Ahmet Hulusi’nin yanlış görüşleri hakkında bilgisi olan varsa mektup yazarak benimle paylaşsın ama kulaktan duyma bilgilerle değil, belgelerle yani şu kitabının şu sayfasında diye bildirsin. Zannedersem bu adam tasavvuf ağzı konuşuyor, vahdet-i vücuttan dem vuruyor. Muhyiddin ibni Arabi (Kuddise Sirruhû)ya nispet edilen bu makamın ince izahları vardır ki Efendi Hazretleri Mektubat’ın 2. cildinin 1. mektubunda açıklanan bir konuyu bize defalarca izah etmiştir.
Of’tan Nuhoğlu merhum Fazlı Ağa ki bu zat ihvandan olup aynı zamanda memlekette ve burada çok etkili bir şahsiyetti. Hurşid Efendi, Rasul Hocam ve ben 1980 senesi icazetimden önce Of’a gidip halkı icazetime davet için cumadan önce Of Merkez Câmii’nde vaaz etmek istediğimizde o zamanki müftü Numan Kama izin vermemişti ama bu merhum Fazlı Ağa ayağa kalkıp müftünün masasına yumruğu vurunca hemen müsaade etmişti.
Fakat bu Fazlı Ağa’ya bazı hocalar Muhyiddin ibni Arabi Hazretleri’nin vahdet-i vücut gibi fikirleri yüzünden kafir olduğunu söylemişler, onu da buna ikna etmişlerdi. O vakit yaşı doksanına yakın olduğu halde çok zeki olan Fazlı Ağa Fusûsü’l-Hikem gibi kitaplarına atıflar yaparak Muhyiddin ibni Arabi (Kuddise Sirruhû)Hazretleri’ne atıp tutuyordu.
Efendi Hazretlerimiz çok sevdiği bu müridinin bu yanlış fikirden döndürmek için Mektubatın 2. cildinin 1. mektubunda geçen İmâm-ı Rabbânî Hazretleri ile Muhyiddin ibni Arabi Hazretleri’nin meşrep farkları hakkındaki beyanlarının o yaşta adama tekrar ede ede öyle bir anlattı ki günlerce devam eden bu derslerde biz de dinlerken çok ince marifet anlamıştık fakat bu ilimler “Anlarım, anlatamam, hissederim, söyleyemem” cinsinden şeyler olduğu için bu mektup bunların zerresinin şerhine dahi müsait düşmez. Zaten biraz anlatmaya kalksam çoğunun ayağı yerden kesilir kafası karışır kalır.
Oysa biz:
«كَلِّمِ النَّاسَ عَلٰى قَدَرِ عُقُولِهِمْ.»
“İnsanlara akılları ölçüsünde konuşun” buyruğuyla memuruz.
İşte bu Ahmet Hulusi ve bir de kadın çıktı. Nur Cemal mi, Cemal Nur mu ne adında, bu büyüklerin ince ilimlerine vakıf olmadan ne demek istediklerini anlamadan tasavvufi konulara girerek insanları yoldan çıkarabilirler.
Nitekim Muhyiddin ibni Arabi (Kuddise Sirruhû):
«نَحْنُ قَوْمٌ يَحْرُمُ النَّظَرُ فِي كُتُبِنَا.»
“Biz kitaplara bakılması haram olan bir toplumuz” buyurmuştur. Ayrıca bu konuları en iyi şerh İmâm-ı Şârânî (Kuddise Sirruhû)Yahudilerin Muhyiddin ibni Arabi Hazretleri’nin kitaplarına sapık fikirler doğuracak sözler karıştırdıklarını, asıl kendi el yazma nüshalarını incelediğinde istinsah (kopya) edilen kitaplarda olan bazı yanlış beyanlara o el yazmalarında rastlanmadığını açıklamıştır.
Dolayısıyla kimsenin Muhyiddin ibni Arabi (Kuddise Sirruhû)Hazretleri’nin aleyhine konuşması helal olmaz. O veli bazılarının hatta birçoklarının anlayamayacağı kadar yukarılardadır. Kendisi hakkında:
لِكُلِّ عَصْرٍ وَاحِدٌ يَسْمُو بِهِ          وَأَنَا الْبَاقِي الْعَصْرِ ذَاكَ الْوَاحِدُ
“Her asrın kendisiyle yüceldiği biri vardır,
Gelecek asırların tümü içinse o bir benim”
diyebilecek kadar mânevî âlemde nazı olan, bacağı kırıldığında “Ben bunu nice zaman önce Fâtiha’daki ilimlerden çıkartmıştım” diyebilen, kabrinin yüzyıllar sonra Yavuz Selim Han tarafından çıkarılacağını:
«إِذَا دَخَلَ السِّينُ فِي الشِّينِ ظَهَرَ قَبْرُ مُحْيِ الدِّينِ.»
“Sin Şın’a yani Selim Şam’a girince Muhyiddin’in kabri zuhur eder” sözüyle bildirecek büyük bir keramet izhar eden, Fütuhât-ı Mekkiyye isimli o hacimci ve değerli eserini Allâh-u Te‛âlâ’nın kabul edip etmediğini ortaya çıkarmak için yazma eserin tamamını bir sene boyunca Kâbe-i Muazzama’nın tavanında bıraktığı halde o kadar rüzgarlar ve yağmurlara rağmen kitabının bir yaprağı dahi bozulmayan, muhaddis ve müctehitlerden kabul edilen bir zâtın aleyhine konuşmak kimin haddine düşmüş?!
İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)da:
«اَلشَّيْخُ يُرٰى فِي الْكَشْفِ مِنَ الْمَقْبُولِينَ.»
“Şeyh Muhyiddin mânevî keşfimde makbul kimselerden görülüyor” buyurarak bu meseleye bizim cepheden son noktayı koymuştur.
Gerçi üstünlük meselesine gelince İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)bize göre Muhyiddin Arabi (Kuddise Sirruhû)dan efdaldir. Hatta bir kere Efendi Hazretleri, hocası Hacı Dursun Fevzi Efendi ile bu konuda tartışmış, hocası İbni Arabi Hazretleri’ni tafdil etmiş (üstün tutmuş) ama o gece rüyasında ona “Ahmed el-Fârûkî” diye bir nida gelince Efendi Hazretlerimiz’in görüşüne dönmüştür.
Diyeceğim o ki aslanlar mücadele ederken çakallara bir şey düşmez. Lakin İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin “Vahdet-i vücut makamı çok tatlı ve lezzetli bir makam, ben de o makamda bir süre bulundum hatta o makamdan hiç ayrılmamak istedim fakat Allâh-u Te‛âlâhâlis fazl-u keremiyle beni o makamdan yukarı çekince baktım ki Muhyiddin ibni Arabi Hazretleri aşağıda çadır kurmuş duruyor” şeklindeki beyanından vahdet-i vücudun tasavvufta nihâî bir mertebe olmadığı anlaşılmaktadır. Üzücü olan ise o makamın ehli olmayan Ahmet Hulusi gibilerin bu konuları istismar ederek insanları saptırmaları ve varlıkların hakikini inkar yoluna giderek dünyadaki mesuliyetleri ortadan kaldırmaya çalışmalarıdır. Oysa İbni Arabi Hazretleri’nin maksadı asla bu yanlış görüşler değildir.
Bakın geçen Pazar Rehâ Muhtar, Ahmet Hulusi’nin “Evrensel Sırlar” adındaki kitabından bir bölümü “Günün Sözü” köşesinde almış ki yazının başlığı bile “Her şey ‘Tek’ birden ibarettir” şeklinde büyük bir fecaat içeriyor yani bütün varlıkların Allâh ile birleşmiş olduğunu, bizim varlıklarımızın bir hayal ürünü olduğunu söylemeye çalışıyor, zaten yazının sonunda geçen “Yaşadığınız dünya hayatı kozmik bilinçten ibaret olan gerçek benliğinizin rüyasında ibarettir, uykudan uyanarak gerçek benliğine kavuşan için bu rüya sona erer, uyanamayanlar içinse rüya, dünya-âhiret, cennet-cehennem adları altındaki özel rüyalar halinde devam eder” ifadeleri gerçek maksadını açığa vurmaktadır yani sapık Sûfestâiyye fırkasının inancı gibi eşyanın hakikati yok yani varlıklarımız gerçek değil, dünya-âhiret hepsi rüyadan ibaret, dolayısıyla yaptıklarımızın mesuliyeti yok gibi nice insanı dinden imandan çıkaracak safsatalar ve şeytanın kendi dostlarına ilkā ettiği “Zuhrufe’l-kavl” yani yaldızlı edebî sözler, Reha Muhtar gibiler de böyle edebî cümleleri görünce balıklama dalmış.
Murat Bardakçı’nın dediği gibi, bizim programlarımızdaki eski kelimeleri ve bilgileri dinleyin, ehil değilsiniz de belki entellektüel takılarak kız tavlamanıza yardımcı olur. Bu işler ciddî meseleler şakası yok, ben 2002’de Bandırma Cezaevi’nde yatarken o zamanki Ahmet Sarıhan yönetimindeki Beyan Dergisi Harun Yahya ekibinin bir yazısının dergiye koymuş, o yazıda da “Eşyanın hakikatı yoktur yani eşya sizin zannettiğiniz gibi gardolap, buzdolabı değildir” demişler. Yani “Allâh’tan başka varlık yok” demek, “Bizim varlıklarımız gerçek değil” demek, bunun da neticesi “Âhiretin de, azabın da gerçeği yok” demek. Bak iş nereye, hangi şirk noktasına varıyor, halbuki Muhyiddin ibni Arabi (Kuddise Sirruhû)nun mezhebi bu mu, görüşü bu mu?!
Hâşâ ve kellâ! Anlar-anlamaz, bilip-bilmeden yazıp çiziyorlar, bazıları da maksatlı olarak tasavvufu, dini, mezhebi bozmak için ortaya çıkmışlar. Rabbim şerlerinden muhafaza eylesin. Onun için bu adamında, bu kadının da kitaplarından ve konuşmalarından uzak durun, bunlardan bazıları Amerika’daki bazı Hristiyanlara Mevlevî şeyhliği bile veriyorlarmış. “Tilki mağaraya girememiş, kuyruğuna süpürge bağlamış.” Sanki kendileri Mevlevî şeyhi olmuş da gavurlara da icazet veriyor, hep dinleri birbirine katma projelerinin uzantıları bunlar, Ahmet Hulusi de Amerika’da duruyor, oradan yayın yapıyor. Bu kadar kitapları nasıl, hangi imkanlarla bedava dağıtabiliyorlar, şaştım kaldım. Biz iki kitap basamıyoruz birden televizyon kuramıyoruz Şî‛îleri, Şî‛î yalakaları, peygamberlik taslayan Evrenesoğlu gibileri, Mesihlik Mehdîlik iddia edenleri, tasavvuf bozguncuları, hepsinin ne kanalları var, Haydar Baş’ın hem de iki tane, siz hâlâ Ehl-i Sünnet’in sesi olan bizim gibileri desteklemezseniz, bir hak üzere kanal kurdurmazsanız, âhirette cevap veremezsiniz Rabbinize! Benden söylemesi!
3)Geçen bir hanım kardeşim mektup yazmış, Yaşar Nuri’nin cuma saatinde benim aleyhime konuşurken “Cübbeli Hoca, benim cumaya gitmediğimi söylüyormuş, o da şeker hastası diye gitmiyor” demiş, sonra kadın yüzünden hapiste olduğumu söylemiş felan.
Benim hiç cuma saatinde televizyonda ya da radyoda canlı yayında olduğumu gördünüz mü?! O yanımdaki eski koruma olan Rizeli Hamid benim aleyhime konuşurken yanımızda 8 ay kaldığını, 2-3 kere cumaya çıkmadığımı söylemişti, ondan mı çıkarttı bilmiyorum ama bir kere tam cuma saatinde şekerim 50’ye düşmüştü, bir kere de 500’e çıkmıştı, 8 ayda 1-2 kere böyle hasta olsam da çıkmasam zaten o zaman cuma farz olmaz ki!
Ama sen her hafta cuma saatinde canlı yayında oturuyorsun, bu olacak iş mi?! Kimi de stüdyoda cuma kılıyordur zannediyor, hani “İnönü cumayı hiç kaçırmazmış ama camide de gören olmazmış çünkü evinde kılarmış” diye anlatırlar ya. İşte öyle bir şey, zaten “Namaz 3 vakit” diyen “Arafat’a hac aylarının her günü çıkılır” diyen, reenkarnasyonu kabul eden, maymundan türeme fikrine yeşil ışık yakan adama cuma farz olmaz ki niye olmaz, anladınız işte!
Geçenlerde “Buhari bizim anamızı belledi” demiş, yine bir zaman önce “İskilipli Atıf Hoca vatan hainliğinden asıldı” demiş, hâşâ ve kellâ! Sırf Frenk mukallitliğini reddetmek için şapka kanunu reddettiğinden idam edilen ve Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i rüyasında “Bize kavuşmak istemiyor musun?!” diye gördükten sonra müdâfaasını yırtarak şehit edilen o yüce zat için böyle iftirada bulunmaktan, İngilizler’le iş birliği yaptığını söyleyecek kadar ölü-diri, şehit-mazlum demeden herkes hakkında atıp tutmaktan kaçınmayan birinin sözlerinden etkilenmek safdillik olur ama esas mesele, bu hanım kardeşim, bunu niye dinlemişte bu sözü duymuş?!
Gerçi mektubunda “Tevâfuken yani rastgele duydum” yazmış ama bu meşrû bir neden olamaz. Ehl-i Sünnet hatta Ehl-i İslam dışı bu kişilerin fikirlerini dinlemek haramdır, asla caiz olmaz, bir an bile dinlemek caiz değil, siz cemaatimizin hatta hoca geçinen birçok kardeşimizin bu gibi laf cambazı adamları konuşmalarını tahlil etmeleri mümkün değildir. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in dahi:
«اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ كُلِّ مُنَافِقٍ عَلِيمِ اللِّسَانِ.»
“Ey Allâh! Ben her dil bilgini(laf cambazı) münafıktan Sana sığınırım” buyurduğu adamları dinlerseniz, ne olur sizin haliniz?!
Bizim millet cahil, farklı görüşlerin sergilendiği açık oturumları dinlemeyi severler, bir de “Müsâdeme-i efkârdan bârika-i hakîkat çıkar” diye bir laf söylerler, evet farklı fikirleri konuşup dinlemekten hakikatler belirir ama bu, konuşanların hepsi hak ortaya çıksın diye konuştukları zaman olur, yoksa milleti saptırmak için konuşanları dinleyenler helak olurlar, bunların aykırı fikirlerinden boş şeyler çıkar, çünkü konuşmaları delile dayalı değil, koltuğa dayalı olur.
Hani bir kere Namık Kemal “Müsâdeme-i efkârdan bârika-i hakîkat çıkar” yani “Fikir çarpışmalarından hakikat şimşeği çıkar” demiş de onu dinleyen Süleyman Nazif “Çarpışanlar balkabağı ise çekirdek çıkar” diye cevap vermiş ya işte aynen öyle!
Bu konularda meraklı taze olmayın, herkesi dinlemeyin, her kitabı okumayın, Efendi Hazretleri gibi asrın müceddidinin sofrasında yetişen ve o Yüce Gavs’tan “Ahmed tam Ehl-i Sünnet’tir” şeklinde onay olan bu fakir gibiler size yetsin, iki Arapça okuyana hemen kanmayın, okuduğunu âyet-hadis sanmayın, Arap olsanız bile sizi kandırırlar nerede kaldı ki tefsir hadis bir yana zaten Arapça dahi bilmiyorsunuz!
Bizim profösörlerden biri Mısır’a gitmiş biz, halk dili bilmediğimizden fusha lisan ile bakkala:
«إِنِّي أَسْأَلُكَ خُبْزًا وَجُبْنًا.»
şeklinde konuşunca Arap bile “Sadakallahülazim” deyivermiş yani âyet gibi konuşuyor diye hayran kalmış. Bizim millet ata dilimiz Osmanlıca bilmez, Arapça hiç bilmez, onları kandırmak kolay onun için her gördükleri eski yazıya hürmet ederler, öpüp başlarına koyarlar ama bu işler ilimsiz olmaz.
Geçen Murat Bardakçı, Hattat Ali Alparslan Hoca’nın eski bir hattını gösterdi, o hatta:
«شِمْدِي بُوقِي يَدِكْ.»
yani “Şimdi boku yedik” yazıyordu, siz görseniz eski harf diye ayak bile uzatmazsınız ama ilim şart ki aldatılmayasınız, madem ilminiz yok herkesi dinlemeyeceksiniz, yüzme bilmiyorsanız açılmayacaksınız, güvenilir âlimleri bırakmayacaksınız.
Ali Alparslan Hoca gibi nazik, kibar bir beyefendinin niye böyle bir hat yazdığını ise şöyle açıkladı; Türk vatandaşı bir Yahudi Fransa’da Naziler tarafından yakalanıp yakılmak üzere hanımıyla birlikte toplama kampına götürülecekken “Şimdi boku yedik” demiş, orada Türkçe bilen bir tatar asker var mış. Ona “Ne dedin sen? Bir daha söyle bakalım” demiş, onun Türk vatandaşı olduğunu anlayınca komutana bunun Fransız olmadığını, Türk olduğunu söyleyerek onu ve hanımını yakılmaktan kurtarmış. İşte o Yahudi Ali Alparslan Hoca’ya gelip “Beni bu söz kurtardı, ne olur bunu bana eski hat ile yaz” demiş ve hatıra olarak levha yaptırmış.
Murat Bardakçı da kimseyi beğenmez, herkesin yanlışını bulur, geçen pazar ayın 13’deki yazısında Sultan Abdülmecid’in annesi Bezmi Âlem Vâlide Sultan’ın oğlu Abdülmecid’e yazdığı bir mektubu yayınladı, aşağıda Türkçe’sini yazarken “Çabuk kalkmadığınızdan” diye yazmış oysa mektubun aslında “Çabuk kalktığınızdan” yazıyor, bu vesileyle kendisine hem selamını hem de hapiste de olsa bir Molla Kāsım’ın mevcûdiyetini bildirin.
Demek her sakallıyı baban, her eski yazıyı Kur’ân, her Arapça bir şeyler okuyanı da hoca sanmayacaksın! Aman, aman, aman bu gibi adamları! Hele bir de Akit’te reklamı var, Kuytul mu ne? Onun da tam Vehhâbî görüşleri olduğunu biliyorum, bunlardan da sözlerinden de uzak durun ki selamet bulun, dininizi imanınızı kurtarın.
4)21 mayıs pazartesiyi 22 mayıs salıya bağlayan gece Receb-i Şerîf’in ilk gecesidir. Bu mübarek gece Allâh-u Te‛âlâ’nın  bu ümmete tecelli buyurarak günah günahkârları mağfiret buyuracağı, tevbe edenlere ikramlarda bulunacağı, zikredenleri mânen Kendisine yaklaştıracağı, gayretli olanları ise Yüce Zâtı’na vâsıl kılacağı, o geceyi ibadetle geçireni sabaha bağışlanmış olarak çıkaracağı bir gecedir.
O mübarek gece kendisini ihya edenlerin kalplerinin ölmeyeceği, iman nurlarının sönmeyeceği, başından aşağı hayırların yağdırılacağı, anasının kendisini doğurduğu gündeki gibi günahlarından sıyrılacağı ve hakiki manada ihya edebilenlerin cehennemi hak etmiş yetmiş bin kişiye şefaatçi kılınacağı bir gecedir.
O mübarek ilk gece Allâh-u Te‛âlâ’nın, Kendisinin de rahmetlerini boşalttığı, bu yüzden Ali (Radıyallâhu Anh)ın hiç uyumadan ibadetle geçirdiği dört geceden, müjdesine inanıp sevabını umarak ihya edenleri Allâh-u Te‛âlâ’nın cennete girdireceği ve dualarını asla reddetmeyeceği beş geceden birisidir. Bu uğurlu gece bazı velilerin kendisinde vefat etmek istedikleri kutlu gecedir.
5)22 mayıs salı ki Receb-i Şerîf’in ilk günüdür, onu oruçlu geçirmek üç senelik günaha kefarettir, günahları ve cehennem o kişiden gökle yer arası kadar uzaklaştırılacaktır. Ondan sonraki günün yani 23 mayıs çarşamba ki Receb-i Şerîf’in ikinci günüdür, o günün orucu iki senelik günaha kefarettir. Ondan sonraki üçüncü günün yani 24 mayıs perşembenin orucu bir senelik günaha kefarettir, o günü de mutlaka oruçlu geçirin ki o akşam Receb-i Şerîf’in ilk cuma gecesi olan Regâib gecesidir, o gecenin akşamla yatsı arası kılınacak çok önemli namaz ki onu bir sonraki mektubumda inşâallâh yazacağım. İşte o namazın eşsiz faziletlerine ulaşmak için hadîs-i şerifte o perşembenin oruçlu geçirilmesi şart kılınmıştır.
Tabi ki Ramazan-ı Şerîf orucu tutamayacak derecede hasta olanlar, o orucu tutmadan Regâib namazını kılsalar da aynı sevabı alırlar. Bu konu çok izaha muhtaç değildir.
6)Receb-i Şerîf ilk gecesi olan 21 mayısı 22’ye bağlayan salı gecesinde yani pazartesiyi salıya bağlayan gece akşamı kıldıktan sonra her rekatta Fâtiha’dan sonra bir İhlas Sûresi okuyarak on selamla yirmi rekat kılanı Allâh-u Te‛âlâcanı, malı, hanımı ve çocukları hususunda muhafaza eder, onu kabir azabından korur, Sırat’ı da şimşek gibi geçerek hesapsız ve azapsız şekilde cennete dahil olur.
Tabi ki bu namaz aynı zamanda Evvâbin yerine geçeceğinden ayrıca altı rekat kılınması gerekmez ama ben ayrı kılacağım diyene de kılma denilmez. Çünkü milletin paraya doymadığı bu dünyada sevaba doymayan birkaç kişi de çıkabilir. Ayrıca bu namaz Tirmizî’de geçen ve 20 rekat Evvâbin namazı kılana vaadedilen cennette bir köşk müjdesini de kazandıracaktır.
7)Abdülkādir-i Geylânî (Kuddise Sirruhû)nun Selman (Radıyallâhu Anh)a isnatla rivayet ettiği 30 rekatlık bir namaz vardır ki bu namaz Receb-i Şerîf ayının başında, ortasında ve sonunda kılınır, müjdesine gelince bu namazı kılanın Allâh-u Te‛âlâbütün günahlarını mahveder, bütün ayı oruçlu geçirmiş sevabı ihsan eder, bir dahaki seneye kadar sürekli namaz kılmış sevabı bahşeder, bin derece lütfeder, cehennemden kurtarır, cenneti vacip eder ve her gün kendisi için Bedir şehitlerinden bir şehit ameli ref eder yani semâdaki kabul makamına yükseltir.
Ayın sonunda namaz bitince yapılan dua kabul edilir, Allâh-u Te‛âlâo kişi ile cehennem arasında her biri gökle yer arası kadar mesafeli olan yetmiş hendek yaratır, kıldığı her rekat mukābili o musalliye (namaz kılana) bir milyon rekat sevabı yazar, o kişiye cehennemden berat ve sırattan cevaz yani geçiş izni kaydeder.
Bu sevapları Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den bizzat işten Selmân-ı Fârisî (Radıyallâhu Anh)  bu müjdeleri işitince şükür secdesine kapandı. Müjde çok, almasan da olur ama esas mühim olanı kumlayanlara yönelen tehdit, zira rivayete göre; Cibrîl (Aleyhisselâm)Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e:
«يَا مُحَمَّدُ! هٰذِهِ عَلَامَةٌ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الْمُشْرِكِينَ.»
“Ey Muhammed! Bu namaz sizinle müşrikler ve münafıklar arasında alamettir, çünkü münafıklar bu namazı kılamazlar”buyurmuştur.
Bu rivayeti İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)nun da ismen kaynak verdiği el-Ğunye isimli eserinde Abdülkādir-i Geylânî (Kuddise Sirruhû)zikretmektedir, biliyorsunuz o Yüce Gavs’ın, Bâz-i Eşheb lakaplı o Sultan’ın rivayetine itiraz kimsenin haddi ve hakkı değildir. Dolayısıyla sağlığı müsait olan herkes kılmalıdır, ben size namazın nasıl ve ne zaman kılınacağını zikredeyim.
İlk on rekatı 21 mayıs pazartesiyi 22 mayıs salıya bağlayan gece imsak olana kadar kılalım, gece şartı olmadığından birinci günde yani 22 mayıs salı günü de kılabilirsiniz ama o günü geçirmeyin, fakat ay hali olan hanımlar ne zaman temizlenirlerse o zaman kılarlar, sevap aynıdır, çünkü özürleri semâvîdir.
İkinci onun vaktini bir dahaki hafta yazayım ki kafanız karışmasın, şimdi namazın kılınış şekline gelince; evvela “Receb-i Şerîf ayı namazına niyet” edilir sonra iki rekatta selam verilerek 5 selamla 10 rekat kılınır, her rekatta Fâtiha’dan sonra önce üç kere İhlâs Sûresi, sonra da üç kere Kâfirün Sûresi okunur, yanlış duymadınız, bu aslında ters gibi görünüyor ama hadîs-i şerifte böyle vârid olduğu için bu konuda fıkha değil, hadîs-i şerîfin lafzına uyulur, çünkü fıkıhta da bu gibi özel rivayetlerin kendine has bir tarifi olduğu ve bu konuların tevkîfî yani işitilmeye dayalı olduğu ve amelin semâ‛a göre yapılması gerektiği kaydedilmektedir.
Esas mühim olan ise bu 10 rekat bittiğinde dünya kelamı konuşulmadan okunulması gereken “Tevhid Duası”dır ki bu dua Receb-i Şerîf kitabımın yeni ilaveli baskısında 247. sayfasındadır. Ellerinde eski baskı olanlar her halde birkaç sayfa geride bulabilirler, arasın bulsunlar, aman göreyim sizi Allâh’ın ayında Allâh’ın kullarına yapacağınız en büyük iyilik Receb-i Şerîf Risalesini herkese ulaştırmanızıdır. Çok büyük bir mükâfat alacaksınız inşâallâh!
Bunca müjdeyi almak için kolay şey değil ama namaz kolay, zaten 30 rekat, üçe bölünmüş, tarifleri iyi belleyin peşine okunacak duayı ihmal etmeyin ki tarife uymayanların her işte mahrum oldukları ortadadır. Duayı burada yazsam kafanızda kalacak değil, onun için mutlaka kitaplarınızı şimdiden hazırlayın.
8)Receb-i Şerîf’in zikir ve dualarını kitaptan okuyun amel edin, özellikle ilk onun tesbihi olan:
«سُبْحَانَ الْحَيِّ الْقَيُّومِ.»
zikrini 22 mayıs ile 31 mayıs dahil tam 10 gün yüzer kere okumayı ihmal etmeyin.
Receb-i Şerîf risalesinin 269. sayfasındaki sabah-akşam 70 kere yapılacak istiğfar ile 271. sayfasında üç ayların öğlenden sonra yapılacak mühim istiğfarını sakın terk etmeyin, zira hadîs-i şerifte “Receb tevbe ayıdır:
«فَطُوبٰى لِمَنِ اسْتَغْفَرَ اللّٰهَ فِيهِ.»
“O ayda Allâh-u Te‛âlâ’dan mağfiret talep edenlere müjdeler olsun”buyruluyor, Bu müjdeyi kaçırmayalım, bu mübarek ayda affolunmazsak sonra Şâban-ı Şerîf ve Ramazan-ı Şerîf aylarında çok zorlanırız.
9)Biliyorsunuz Receb-i Şerîf bedduaların açıkça kabul eserinin görüldüğü bir aydır, haram ayların en büyüğüdür, oğluna beddua eden o zatın oğlunun nasıl çolak olduğunu kitapta size naklettim.
Benim ne büyük zulüm ve iftiralara maruz kaldığım ortadadır, bunlar helal edilecek cinsten değildir, onun için Arş’ın hazinelerinden olan ve Ali (Radıyallâhu Anh)dan bize ulaşan yeni baskının 44. sayfasındaki duayı, Arapça bilmeyenler manasını özellikle de haram ayda Mescid-i Haram’a gidenler orada mutlaka okuyarak bana bu iftiraları yapanlara etkili-etkisiz, yetkili-yetkisiz tertip komitesine, yol verenlere, elinde güç varken engellemeyip nemelâzım diyenlere ve dinleyip sevinenlere basın bedduaları inşâallâh.
Receb-i Şerîf ayının sonuna kadar düşmanlarımızda bizi sevindirecek etkiler göreceğimize kesinlikle inanıyorum, Rabbim şimdiden becerttirsin ve kabule şâyân eylesin. Âmîn!
10) Bu mübarek gece sizi geç bırakmayayım, saat 11.30’da secdede 41 kere:
«لَا إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ.»
dualarında buluşalım.
Arifan yayınlarına ve Lalegül Çarşı’ya desteklerinizi sürdürelim. Mahkeme günü desteğe gelmek için 21 haziran perşembe Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in “Benim ayımda bana yardım edene Allâh-u Te‛âlârahmet eylesin” duasına nâil olmak için hazırlanalım.
Yâhu insanlar derbiyi seyretmek için Avrupa dahil her yerden gelmişler, çoluk çocuk sokaklara dökülmüşler. Sonra da biber gazını yemişler, yine de bezmemişler, sabahlara kadar geri dönmemişler. Hatta nümâyişleri ertesi güne kadar taşırmışlar, bu fakir sırf Allâh için konuştuğumdan, reddiyeler yaptığımdan bu duruma düşürüldüm, bu işin belgeleri de bir zaman sonra bugün 28 şubatın pislikleri ortaya saçıldığı gibi çıkacak inşâallâh!
Beni itibarsızlaştırmak için “Mahkemeye gitmeyin” diyenlere sakın itibar etneyin, siz Allâh ve Rasûlü (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in hatırı ve ilim hakkı için mutlaka adım atın, hicret sayın, din için vefa kabul edin, maçalara, konserlere adım atanlar kadar olamamaktan utanın, insanlara da kalan 1aylık süre içinde bu şuuru aşılayın, çünkü Avcılar’dan yazan hanım kardeşimin:
“Sevgili hocam, ben de siz asılsız iftiralarla alıkonulduktan bir süre sonra şöyle bir rüya gördüm; dışarısı sanki mahşer meydanı gibi, insanlar oraya buraya koşuşuyor, ben de dışarıdayım ama ben yürüyorum ve şöyle geçiriyorum içimden; bugün Cübbeli Hocamız’ın mahkemesi görülecek, insanlar ne kadar telaşlı. Ben mahkemenin olacağı yere gitmek istiyorum. Mahkeme yüksek duvarlarla çevrili boş bir alanda olacakmış. Ama dava Allâh (Celle Celâlühû)ile size bu iftiraları atanlar arasında görülecekmiş. Mahkeme yerine geldiğimde kapısında büyüklüğünü tarif edemeyeceğim ateşten, şaha kalkmış bir atduruyordu. Onu gördüğüm anda ‘İşte Allâh (Celle Celâlühû)Kahhâr ism-i şerîfi ile hepsini kahr-u perişan edecek’ diyorum ve her yer deprem oluyor gibi sallanmaya başlıyor” şeklindeki rüyasının tecelli edeceği o gün yevm-i meşhûd olacak ve gelenle gelmeyen bir olamayacak, inşâallâh siz bu kahırdan kurtuluşa erenlerden olursunuz. Geçen haftadan söz verdiğim bazı konuları yazmaya yine fırsat bulamadım, inşâallâh haftaya kalsın.
11) Tabi ki olan bitenden haberim olmadığı için internetlerde neler dolaştığını ve kimin ne dediğini bilmemem doğal, lakin birçok kişi Adnan Oktar’ın beyanlarını soruyor. Ben kendisinin neler konuştuğuna vâkı değilim, lakin ben hapse girdikten sonra benim burada zehirlenerek öldürüleceğime dâir çıkan haberler üzerine kendisi Ceyhun adında bir avukatını ziyaretime gönderdi ve bu haberlerin çıktılarını bana göstererek “Beni Adnan Hoca gönderdi, hâlinizi hatırınızı soruyor, bu haberlerden endişelendi, sizin için yapabileceğimiz bir şey var mı?” dedi. Ben de kendisine teşekkür ettiğimi fakat yapabilecekleri bir şey olmadığını beyan ettim.
Sonra ben Şişli Etfal Hastanesi’ne götürülüp dönünce tekrar aynı avukat gelerek “Adna Hoca’nın selamı var, ‘Nasıl oldunuz, iyi misiniz?’ diye soruyor” dedi. Ben de kendisine teşekkür ettiğimi ve iyi olduğumu söyledim. Tabi ki iki seferinde de o avukat kardeşle muhabbet ettik, konuştuk. Kendisi terbiyeli ve bey efendi birisi.
Laf arasında Adnan Oktar’ın kendisine hakaretten dolayı bana açığı dava ile 2 sene evvel benim ona açmış olduğum bir dava gündeme geldi. Ben o avukata “İlmî ve fikrî konularda reddiyeler olur ama fizikî konularda bir tahkir ifadem olduysa ki beşeriz, ben de arasıra kantarın topuzunu kaçırıyorum, ben bundan özür diliyorum ama o da benim hakkımda ergenekonculuk, ahmaklık, cahillik, İsmail ağa cinayetlerinden bilgim olması gibi bazı isnatlarda bulundu” dedim.
Avukat kardeş “Hocamız o laflarla sizi kastetmemişti” deyince, ben “Birbirimizi kandırmayalım, benim onun hakkında, onun da benim hakkında ileri geri konuşmalarımız vâki oldu, ilmi itiraz ve reddiyeler müstesna, kendisinin dış görünüşü ve fiziği gibi konularda konuşmamam gerekirdi, insanız hatadan masum değiliz, bu nedenle kendisinden özür dilerim ve helallik talep ederim” dedim.
O da bu sözlerimi aynen ileteceğini ve aleyhime açtıkları davayı çekeceklerini söyledi. Ben de eşek değilim ya, benim de açtığım davayı çekeceğimi söyledim ve böylece ayrıldık. Bir zaman sonra tam o tarafın açtığı mahkemeye bir gün kala o avukat kardeş benim avukatımı arayarak benim mahkemeye gelmememi ve avukatlar arasında davların düşürülebileceğini söylemiş, yoksa tutuklu bulunduğum için beni mutlaka buradan asker götürüyor, bana celp de geldi. Fakat o sabah şekerim 400’e çıkınca doktor bey mahkemeye gidemeyeceğime dâir rapor yazdı. Zaten avukatlar da mahkemede buluşarak karşılıklı davaları düşürdüler.
Tabi o genç avukatla, Adnan Oktar Efendi ile 30 seneye yakın bir zamandır tanıştığımızdan, o zaman sakalının bir tutam olduğundan, daha sonra 25 sene kadar önce kendisi Efendi Hazretlerimiz’e getirdiğimden, daha sonra gelişen süreçlerden bahsettik, bu minval üzere konuşmalar yaptık, tüm detayları hatırlamayabilirim, ayrıca hatırladıklarımın hepsini yazacak vaktim ve yerim de yok. Zaten Mustafa Hoca mektupları okumayı yetiştiremez hâle geldi.
Unutmadan şunu da söyleyeyim, o avukat kardeşin iki gelişi arasında ziyaretime gelen Mahmet Talu Hoca Efendi de aramızdaki davalardan vazgeçmemiz hususunda aracılık yapabileceğini söylemişti, ben de kendisine müspet konuşmuştum, sonra o da Adnan Oktar Efendi’yle görüşmüş diye işittim, bu vesile ile mahkemelerle uğraşmamam için aracılık eden Talu Hoca Efendi’ye de teşekkür ederim. Mesele kısaca bundan ibarettir. Dışarıda kim ne demiş, ne yemiş başka haberim yok. Sizin gibi dedikodu meraklılarına bu kadar malzeme yeterli olur sanırım.
Bu kötü günümde iki kere hastalığımı, halimi, hatırımı sorsun diye avukat gönderen Adnan Oktar Bey Efendi’ye de teşekkür ederim. Bildiğiniz gibi aramızda bunca görüş ayrılığı bulunan ve senelerdir reddiye yaptığım Zekeriya Beyaz Bey Efendi’ye de bu konuda beni savunduğu için teşekkür etmiştim.
Bunlar insani ilişkiler olarak görmek lazım. Hastanede, hapishanede, cenazede arayıp sorana teşekkür edilmesinden, minnet duyulmasından daha tabi ne olabilir?!
Halbuki gençliğimi ve sıhhatli yıllarımı kendilerini okutmak için sarf ettiğim bazı talebelerim dahi hâlâ beni ziyaret etmediler, geçmiş olsun demediler, hâlimi hatırımı sormadılar, sorsun diye başkasını bile göndermediler, hâlâ birileri ismen dua bile etmiyorlarmış. Mühim değil, bizim İslam ve tasavvuf medeniyetimizde hal hatır sorana ve ziyarete gelene kötü davranmak, ilgisiz durmak yazmaz.
Biz bize yakışanı yaptık, hâlâ aleyhimize konuşan kaldıysa onlar da kendilerine yakışanı yapıyorlar demektir. Ama inşâallâh buradan çıkıp yarınlarda kat kat itibarımız arttığında bazıları bizi istismar etmek isteyecek ve bizi derneklerine, icazetlerine çağıracaklardır.
 İşte şimdiden sizden çevrenizdeki bizim cemaatin hocalarından kimlerin korkudan veya hasetten fark etmez bize ismen dua etmediğini mektuplarınızla bildirmenizi rica ediyorum ki onları fişleyeyim de bu hasta halimle kalkıp bilmeden onların davetlerine icabet ederek kendimi istismar ettirmeyeyim. Öyle ya ismimize duadan çekinenlerin cismimizden yararlanmaya hakları olmasa gerektir.
12) Nusayrî rejiminin elinden kurtulan Gerçek Hayat dergisi muhabirleri mübarek hâfız kardeşlerime ve ailelerine geçmiş olsun diyorum, sizden de bu bilgiyi onlara ulaştırmanızı talep ediyorum. Bu arada İran’ın devreye girmesi şunu göstermiştir ki İran istese Suriye’deki Ehl-i Sünnet kıyımını bir dakikada durdurabilir ama işine gelmiyor, tabi Rabbim şerlerinden muhafaza eylesin. Âmîn!
Bu arada 20 senedir hukukumuz olan, kendilerini maddî ve mânevî anlamda desteklemekte bulunduğumuz İHH kuruluşunun ve MazlumDer’in bir yetkilisinin dahi halimizi hatırımızı sormamış olması da câlib-i dikkattir. Gazze’deki Suriye’deki dünyanın her yerindeki mazlum ve mağdurların yanında olduklarını göstermeye çalışanlar neden acaba yanı başlarında zulme uğramış bulunan kardeşlerine hal hatır etmezler, yoksa isimlerinden yola çıkarak konuşacak olursak bizi insan olarak mı görüyorlar, yâhut mazlum olduğumuza mı inanmıyorlar?! Kendileri bilir ama en iyisini Rabbim bilir.
13) 16 mayıs çarşamba günü Hasan Karakaya Akit gazetesinde “İsmailağa’dan Davet” başlığı altında bir yazı kaleme almış, şimdi size o yazıdan bazı bölümler aktarayım:
“Efendim, bir süredir; gazetemin ve özellikle benim, ‘İsmailağa Cemaati’ne karşı olduğum ve birileri üzerinden cemaati yıpratmaya çalıştığım, bu tavrımın da cemaatte çok büyük rahatsızlığa yol açtığı şeklinde bir dedikodu dolaşıyordu ortalıkta.
Ne yalan söyleyeyim; hem bu dedikodulara inanmıyordum, hem de vicdanen rahattım. Derken İcra Kurulu Başkanımız Mustafa Karahasanoğlu ağabey; ‘İsmailağa Cemaati’nden aradılar’ dedi; ‘Yayın Kurulu üyelerimizi ve yazarlarımızı davet ediyorlar... Hem birlikte yemek yiyelim, hem birbirimizi daha yakından tanıyalım, sohbet edelim istiyorlar... İşlerini ayarla, pazartesi gidelim’ dedi.
Gittik... Hem de Yayın Kurulu üyelerimiz ve yazarlarımızın da içinde bulunduğu kalabalık bir heyetle gittik. Ne yalan söyleyeyimeleştirilere açıktım ama saldırgan tavırlara da hazırlıklıydım. Anlayacağınız, gardımı almıştım... Ama o da ne!
Öyle bir karşılama ki; sıcak mı sıcak, samimi mi samimi... Kucaklaşmalar, sarılmalar ve iltifatlar onu gösterdi ki; dedikoduların aslı astarı yok! Birileri, senaryo yazıyor. Uzun lafın kısası; son derece sıcak bir ortamda, son derece samimi karşılandık...
Hal-hatır sorma ve tanışma faslından sonra, Mahmut Hoca Efendi Hazretleri’nin en eski talebeleri Hasan ve Mustafa Hoca Efendi’ler geldiler. Kısa bir sohbetin ardından akşam yemeğine geçtik. Yemeğe geçtik ama yemek deyip, geçemem.
Zira öyle bir yemek ikramı yaptılar ki; beş yıldızlı hatta yedi yıldızlı oteller bile halt etmiş yanında!Çorbasından etine, salatasından tatlısına kadar, her şey dört dörtlüktü...
Her şey, çok iyi bir usta elinden çıkmış gibiydi. Hele bir bulgur pilavı üzerine tandır yapmışlar ki, ancak bu kadar leziz olur.Dayanamayıp, sordum ‘Yemekleri nereden getirttiniz?’ ‘Getirtmedik’ dediler, ‘Kendi mutfağımızda, kendi aşçılarımız hazırladı.’ Tek kelimeyle, ellerine sağlık...
Yemek duasından sonra, akşam namazı için camiye indik. Evet, İsmailağa Câmii’ne. Namazı beklerken; gerek Rızvan Bey’le, gerek Necip Nalbantoğlu Bey’le konuşup; Hızır Ali Hoca ve Bayram Ali Hoca cinayetlerinin nasıl işlendiğini, arkasında kimlerin ve hangi sâiklerin olduğunu öğrenmeye çalıştık...
İlginç şeyler anlattılar ki, inşâallâh yeri geldiğinde yazarız.Onlarla sohbet ederken gördük ki, câmia içinde çok sevenimiz varmış.”
Şimdi geleyim tahlile; Karakaya bu yazısında “Birileri üzerinden” derken beni kastetmektedir, hepinizin bildiği üzere; bu kişi ben içeri düştüğüm ilk hafta kaleminden pislik akan bu kişi benim hakkımda gavurların bile kendilerine yakıştıramayacağı fâhiş ve müstehcen bir üslupla bir yazı karalamıştı.
Şimdi İsmailağa’da gördüğü ilgi ve aşırı sevgi nedeniyle İsmailağa cemaatinin kendisinden rahatsız olmadığı kanaatine vardığını ve böylece kendisini çok rahatlattığını yazmaktadır.
Şunu bilin ki benim Akit gazetesinin tüzel kimliği ile hiçbir sorunum yoktur, nitekim evvelce o gazetede yazan Ali Eren Hoca’dan gazete adı da vererek çok nakiller yaptığımı bilirsiniz fakat maalesef reddiyeler yaptığı için şimdi onu da yazdırmazlar oldular. Şimdi de Faruk Köse diye bir kardeşin yazılarını beğeniyorum, hatta geçenlerde ondan size nakiller de yaptım. Tabi ekonomi, siyaset gibi konularda daha nice güzel yazılar yayınlanıyor, mesela Serdar Arseven kardeşimi okurum, Yavuz Bahadıroğlu âbimi okurum, Hasan Aksay âbimi, Abdullah Büyük Hoca Efendi’yi okurum.
Benim kurumlara düşmanlığım olamaz, radyoya değil programına, arabaya değil nereye gittiğine bakarım. Akit’le olan sıkıntının başlangıcı 15 sene kadar evvel daha trajı 20.000’lerde ve adı vakit iken vuku buldu, bir gün orada Abdülaziz Bayındır’ın “Sakal-ı şerîf ziyareti şirktir” sözü yayınlanınca 28 şubattan birkaç yıl önceki o tarihlerde, benim ayda en az 40 kadar sohbette 50.000 kişi kadar cemaate ulaştığım günlerde bu gazetede çıkan bu bozuk inancı ilan etmem neticesinde trajının kısa bir zaman içinde belirgin bir şekilde düşmesiyle başladı.
O zaman Karahasanoğlu Abi bunu dikkate aldı, daha sonra kendisi bana “Senin o sözünden sonra 15 senedir ben o kişinin hiçbir röportajını yayınlamadım” diyerek bu konuyu açıkladı.
Fakat daha sonra sizin yakînen takip ettiğiniz vechile; Mustafa İslamoğlu’nun kaderi inkarı, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e ve sahabeye hakaret, Şî‛î ve Mûtezilî inançlar gibi şirk ve delâletleri zâhir olunca ve biz bu reddiyelere başlayınca, sadece Akit değil, diğer bazı İslâmî basın ve yayın organlarındaki Ehl-i Sünnet’e muhâlif görüşlere karşı çıkışımız, cemaatimizde müspet bir mâkes bulunca tabi ki bu kurumlar rahatsız olmaya başladılar ve yetkilileri teker teker bizimle görüşmeye geldiler.       
Hepsinin ortak yönü bana “Bak biz seni jetsky olayında destekledik ama böyle devam edersen, ilerde başına bir şeyler gelecek olursa seni desteklemeyiz” şeklinde hakkı kabullenme usûlü üzere değil de aba altından sopa gösterme yoluyla gerçekleşti, bunların detaylarına girecek olursam çok uzun gideceği için kısa geçiyorum.
İşte Karahasanoğlu abi de, İsmailağa’daki sonradan bizi “Senin kasetin var yakında patlar, bize zararın olur” diyerek çıkarttıkları tefsir odasında ziyaret etti. Ben kendisine “Benim sizin kurumunuzla şahsî bir sorunum yok, ancak siz devamlı hilal kanalını ve İslamoğlu’nun derslerini reklam ediyorsunuz, bu adam iman şartlarından kaderi inkar ediyor, ‘3 Muhammed’ kitabında Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in cinsel gücüne kadar laf ediyor, sahabeye hakaret ediyor, ters ilişkinin cevazını Ehl-i Beyt’e isnad ediyor” diye uzun uzun anlattım.
O zaman “Hak Söz” kitabı ve benim dergideki reddiyelerim tamamlanmadığı için kendisi bu görüşlerden bazısının ona âit olup olmadığında şüphelenince İslamoğlu’nun sitesinden yazdığımız çıktıları ona gösterdik, şaşırdı kaldı. Esas mesele bu adamın “Yahudileşme Temayülü” kitabını Akit’in bütün okuyucularına hediye dağıtmış olmasıydı. Çünkü o kitapta bu adam İmâm-ı Âzam (Rahimehullâh)gibi, hayızlı kadınların camiye girmesine fetva vermeyen bütün müctehidleri yahudilere meyletmekle suçluyordu, buna böyle inanan bir Müslümanın durumu ne olur?!
İşte Karahasanoğlu Abi “Bu böyle olmaz sizi bir araya getirelim” dedi.  Ben de “Olur ama İslamoğlu’nun yakinen tanıdığı Abdülmetin Hoca’yı ayrıca câmiamızın hocalarından Mehmet Talu ve Hüseyin Avni hocaları da çağıralım” dedim. “Tamam, siz onu fikirlerinden döndüremeseniz de en azından bu gibi konulara girmesin” dedi. Ben “Şimdi girmese ne olur bu kadar bâtıl görüş bunca kitaptan nasıl elenecek?!” dedim. Karahasanoğlu Abi ile bu şekilde ayrıldık ama bize İslamoğlu ile bir masa etrafında toplanma sözünü gerçekleştiremedi.
 Kendisinin iyi niyetinden eminim, demek ki öbür taraf yanaşmadı, zaten ben televizyonlardan kaç kere meydan okudum, bunlardan hiçbiri karşıma çıkamadı. Özellikle İslamoğlu “Cübbeli kimseyi konuşturmaz” diyormuş. Olur mu öyle şey?! Ben tabi ki hakkı söyleyeni konuştururum ama yanlış konuşmam ve kimseye de konuşturmam Rabbimin izni ve Efendi Hazretlerimiz’in himmetiyle, Efendi Hazretlerimiz de buna şâhittir.
Dün Efendi Hazretlerimiz’in berberi Ferhat Efendi geldi ve “Hocam bir kere Efendi Hazretleri’ni traş ederken kaşından biraz kısaltmak isteyince ‘Dur’ buyurdu. Ben ‘Efendim, ben Cübbeli Hoca’yı da böyle traş ediyorum’ deyince, ‘Öyle mi, ben onu çok seviyorum, o ne diyorsa doğrudur, onu traş ettiğin gibi et’ buyurdu” diye anlattı.
Yani Efendi Hazretleri benim doğru konuştuğumu tasdik ederken ona bağlı olduğunu iddia eden biri nasıl benim anlattıklarımda şüphe edebilir ki?! Şimdi Akit Gazetesi bunca yanlışa bayraktarlık eden İslamoğlu’nun kanalına, dolayısıyla o kanaldaki bütün bozuk görüşleri, Abdülaziz Bayındır gibi Efendi Hazretlerimiz’e ve bütün râbıta ehline müşrik yani dinsiz diyen adamın oradaki programlarındaki bunca bâtıl görüşleri bilmem ne Kuytul gibi Vehhâbî kafalı adamların sitelerini reklam edip durduğu sürece benim de gazetenin geneline olmasa da o reklamlara karşı gelme hakkım elbette vardır. Ama bu sadece Akit Gazetesi’ne karşı olan tavrım değildir. Yeni Şafak’ta Hayrettin Karaman’ın yazmasına, diğer bazı İslami gazetelerde yazan muhalif şahsiyetlere de reddiyelerim mevcuttur.
Bir adam benim namusuma, ırz ve haysiyetime hakaret ettiğinde yâhut böyle yapan birini reklam ettiğinde ona karşı nasıl davranmam gerekiyorsa, yâhut doğal olarak gelişiyorsa, Kâinatın Efendisi (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)ın ırz ve haysiyetine, şeref ve mertebesine yâhut Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in, aleyhlerine konuşmayı yasakladığı şerefli sahabesine hakaret edene de, onu reklam edene de çok daha etkili ve tepkili bir reddiye yapmam, benim Fahr-i Kâinat Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e olan sevgi ve ittibâmın olmazsa olmaz bir alametidir.
Kimse beni savunmasa da bugün olduğu gibi başıma bir şey geldiğinde kimse beni kayırmasa da Rabbim Te‛âlâ’nın, Habîbi (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ve dostlarının müdafaası beni kimseye muhtaç etmez. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)kendi ırzını, sahabesinin hürmetini ve Ehl-i Sünnetin çizgisini korumaya çalışanları elbette himmet dairesinin dışına çıkarmaz. 
Zaten 15 senedir, “Bu sefer bitti” diyecek şekilde kurulan kuvvetli hilelere rağmen bu fakirin her türlü vartadan itibarı kat kat artarak çıkması bu mucizenin en büyük nişanesi değil midir?!
Bir kasetle 40 yıllık parti başkanları, milletvekili adayları, hatta Amerikan başkanları piyasadan silinirken hakkında isnat edilmeyen hiçbir fenalık kalmayan benim gibi âciz bir adamın her seferinde milyonların önüne daha güçlü ve ak yüzlü bir şekilde çıkabilmesi akılla mantıkla izah edilecek bir şey midir?! İnşâallâh bu olayda da kat kat müzdad olan bir itibarla çıkışımız müyesser olacaktır.
Şimdi İsmailağa’daki davet sahiplerine yönelteceğim bazı sorulara gelince:
a)Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun da Hasan Karakaya gibi Müslümanların ırz ve haysiyetine söven, helalı haram göstermeye, nikahı sifâh olarak nitelemeye çalışan, gözünün görmediği şeye dili şâhitlik yapan bir adama 3 yıldızlı yemek hatta krik krak yetmez miydi de 7 yıldızlı yemek verdiniz?!
b)Bu davetinizdeki maksat ne idi? Yazıdan anlaşıldığına göre kendinizi anlatmak, halbuki Allâh-u Te‛âlâbize kendimizi anlatmayı değil hakkı anlatmayı emretmektedir.
c)Bu fakirin yaptığı gibi yiyip içtikten sonra da olsa, o câmiaya “Biz sizin, Mustafa İslamoğlu’nun kanalını reklam etmenizden, Aziz Bayındır ve Kuytul gibi adamların programlarını millete ilan etmenizden Allâh ve Rasûlü (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)adına bîzârız, ne olur seçici olun, insanlara Ehl-i Sünnet dışı akımları örnek göstermeyin!” diyebildiniz mi?!
d)“Sizin yayın gücünüz var, çoluk çocuğumuzun 12 sene okula gitmeye mecbur bırakılmış olması gibi hassas konularda, evvelce 8 seneye itiraz ettiğimizden ziyade niçin karşı gelmediniz, şimdi biz 18 yaşına kadar kız çocuklarımızı imam hatip bile olsa kız erkek karışık okullara en azından erkek öğretmenlerin derslerine nasıl göndereceğiz?! Azınlıkların bunca hakları iade edilirken, bizim gibi çoğunlukların hakları niçin gaspediliyor, siz bu hakkımızı neden savunmadınız?!” demeli değil miydiniz? Tabi ki bu konu, bu husus kanunlaşmadan öncesine yöneliktir.
e)“Evvelce Külliye konusunu bu kadar işlerken 28 şubatın gaspettiği yüz binlerin yardım paralarıyla yapılan Çavuşbaşı’ndaki Ahmet Yesevi Câmii’nin saat kulesine çevrilmiş minarelerinden ezan okunması ve orada cemaatlerin ibadet için toplanması gerektiğini 10 senedir niçin bir kere bile gündeme getirmediniz?!” diyebildiniz mi?!
f)“Ey Hasan Karakaya! Hatasıyla sevabıyla bu camianın bir ferdi olan Cübbeli Hoca’nın başına bu iş geldiğinde hiçbir militan dinsizin dahi kullanmadığı ğaliz ifadeleri bu kişi hakkında kullanmanız bizi rahatsız etti” diyebildiniz mi?!
şeklinde daha bir çok soru sorabiliriz. Eğer bunlar denilmişse elbette bu davet çok yararlı olmuş demektir. Ama Karakaya’nın “Saldırıya karşı gardımı almıştım, lakin öyle bir karşılandık ki yaptıklarımızın ve yazdıklarımızın bu camia tarafından hoş karşılandığını anladık” meâlinde ki beyanı kendilerini rahatsız edecek hiçbir soruyla karşılaşmadıklarını ortaya koymaktadır.
İşte bizimle diğerlerinin farkı bir kez daha ortaya çıkmıştır ki biz daima Efendi Hazretlerimiz’in emri üzere hakkı tanıtmaya ve bu uğurda başımıza gelecek her türlü beladan çekinmemeyi şiar edinmişken, zindanda dahi reddiyeleri sürdürürken, birileri kendilerini etliye sütlüye karışmayan ve kimseyle hak uğrunda mücadele etmeyen ılımlı çizgide gösterme çabaları içine girmişlerdir ama herkes şunu iyi bilsin ki Efendi Hazretlerimiz’den öğrendiğimiz ve Mektubat’ta okuduğumuz yol bu değildir.
 
ZİYARETİME GELENLERDEN BAZILARI
1) Tabi ki benim için en makbul ziyaretçi her hafta bana Efendi Hazretleri’nden selam ve dua getiren Muhammed Keskin Hoca Efendi’dir. Rabbim onu da diğer huddâm-ı kirâmı da bütün şerlerden muhafaza eylesin. Âmîn!
Geçen hafta Muhammed Keskin Hoca Efendi ile beraber Trabzon’dan Efendi Hazretlerimiz’in Trabzon vekili İshak Hoca Efendi, Efendi Hazretlerimiz’in hocası Hacı Dursun Fevzi Efendi’nin oğlu Süleyman Hoca Efendi, Of ulemâsından ve Trabzon imamlarından beni çocukken imtihanlara tabi tutan, sarftan nahivden sorular soran Ali Hoca Efendi Efendi Hazretlerimiz’in Of vekili Tahsin Hoca Efendi, Trabzon imamlarından İshak Efendi’nin damadı İrfan Hoca Efendi, İrfan Hoca Efendi’nin damadı şarkta yetişmiş müderris Abdülvehhâb Hoca Efendi ziyaretime geldiler.
İshak Efendi erkek-kadın bütün cemaatin, özellikle 5.000 kişilik kadın cemaatin ağlaya ağlaya dualar ve selamlar yolladığını, mahkemeye gelmek için otobüsler hazırlandığını ağlamaklı bir şekilde anlattı. Sonra Tahsin Hoca Efendi’nin: “Efendi Hazretleri senin için ‘Yusufum’ dedi, bu sözün manasının ne demek olduğu ve ne derece önem arzettiği âşikâr, seni tebrik ederim” demesi beni gerçekten sevinç sarhoşu yaptı.
2) Tabi ziyaretime gelenler çok arttığı için isimlerini sayacak durumum yok, ancak Mudanya’dan gelen kafileden Abdullah adında bir kardeşin şu anlattığını nakletmeden geçemeyeceğim. O bana: “Hocam, ben senin içeri düştüğüne çok üzülüyordum, bir gece rüyamda önü nur gibi parlayan bir zat görünerek ‘Ne üzülüyorsun?! Senin hocanın oraya girmesinde çok hayırlar var’ dedi, çok etkilendim, onun için ziyaretine gelmeden duramadım” diye anlattı.
Bursa Yıldırım’dan gelen Ömer adında bir üniversiteli genç de “Hocam, sen içeri alınmadan önce bir câmide saf tutmuştuk, Efendi Hazretleri’ni beklerken Efendi Hazretleri gelmeyince imâmete sen geçtin. Lakin tam namaz kıldıracakken askerler gelip seni aldılar, sonra da bu iş başına geldi” diye anlattı.
Demek hiçbir şey rastgele değil, her şey ezelden ayarlanmış, ezanda hayye ‛aleler okunurken söylenen:
«مَا شَاءَ اللّٰهُ مَا كَانَ، وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ وَمَا قَدَّرَ سَيَكُونُ.»
“Allâh-u Te‛âlâne dilerse o oldu, neyi dilemediyse o olmadı, neyin olmasını takdir buyurduysa onlar da yakında meydana gelecek” duası bütün söylenenlerin nihâî ifadesidir. Bakalım daha neler göreceğiz, yazılan bozulmaz.
Zaten Hızır Efendi’nin şehâdetinden sonra gittiğimiz umrede bir kere Ravza-i Mutahhara’da Hazreti Osman Efendimiz’in mihrabının yakınında Efendi Hazretlerimiz ile otururken, istikballe ilgili bazı konular konuşurken mübarek sağ elini sallayarak “Dur bakalım, daha neler göreceksin neler” buyurmuştu ki bu sözden çileli ve sürprizlerle dolu uzun bir ömür süreceğimin işaretlerini almıştım. Rabbim her işte âhir-u âkıbetlerimizi hayreylesin, cümlemizi dünyanın rüsvaylığından, âhiretin azabından muhafaza eylesin. Âmîn!
3) Geçen hafta ziyaretime 3. kez gelen Caprice grubunun sahibi ile yanında bulunan Kaanlar Peynir’in sahibi büyük hayırsever Osman Kaan Abi’yi anmadan bu bahsi bitirmeyeyim. Fadıl Bey gerçekten Efendi Hazretlerimiz’in ve bu fakirin hizmetlerine destek çıkıyor, şu kötü günümüzde arkamızı arayıp soruyor, Rabbim işlerini rast getirsin, nazarlardan muhafaza etsin.
Bayrampaşa’daki otel projesi de, diğer tüm projelerini de rızası üzere, Ehl-i Sünnet ulemâsının ictima merkezleri olmak üzere, içkisiz, faizsiz, haramsız, dolansız bir halde örnek olacak şekilde, hizmetlerimizi başkalarına muhtaç bırakmayacak kuvvette tamamına erdirsin.
Malezya eski başbakanı ile görüşmeye gidecek, orada da inşâallâh Ehl-i Sünnet’e kuvvet olacak büyük projelere imza atılacak, Rabbim orada da kabulle karşılaştırsın, kalpleri bu hayırlı işlere yöneltsin de ileriye dönük düşündüğüm dünya çapındaki hizmetler hususunda bu vesileyle elimizi güçlendirsin. Âmîn!
Kendisi ile 1 saatten fazla görüşme imkanım oldu, tabi Didim’de her ay binlerce, on binlerce insanla muhatap oluyor. Bana “Hocam, düşmanlar seni itibarsızlaştırmak istediler ama ben Avrupa’dan, Asya’dan, Türkiye’nin her yerinden gelen bu kadar insanla görüşüyorum, itibarın en az 20 kat artmadıysa ben bir şey bilmiyorum” diye net bir şekilde beyan etti.
Fadıl Abim gerçekten israftan, lüksten tamamen uzak, mütevâzi bir şekilde yaşayan, 24 saatte ancak 1-2 saat uyuyan, bütün derdi vatana, millete özellikle garip kalmış doğuya, güneydoğuya hizmet olan bir abimiz, ben buna böyle şâhitlik edebilecek kadar kendisini tanıdım.
Efendi Hazretlerimiz’i de yakında ziyaret ettiğinde “Bu sefer işin tamam” şeklinde dua almış, Mustafa Hoca Efendi de kendisi yakînen tanıyor, o da beni tasdik edecektir, her nimet sahibi gibi o da mahsûd vaziyettedir. Kendisinden dua ve desteklerimizi esirgemeyelim ki birçok hizmet projesi akîm kalmasın.
4) Haliç Caddesi’nden komşum, beni 1977’lerden yani Yavuz Selim Câmii’ndeki vaazlarımdan beri tanıyan Kasap İbrahim Efendi’nin ziyaretinde konuştuklarımız beni tâ o günlere götürdü, İbrahim Efendi bana “O günleri iyi hatırlıyorum, Arap İmam Ömer Efendi seni konuşturuyordu, öteki imam çok terslik yapıyordu, bir gün sen kürsüden inmeden önce ‘Yavuz Selim’e çöpçü olamayacak adamı imam yapmışlar’ diyerek ona lafı sokup indin” diye anlatınca hatırladım.
Benim ne olacağım o zamandan belli imiş, şimdi olsa o adamın yüzüne karşı o kadar ağır konuşmazdım, tabi o zaman daha düşüncesiz davranıyormuşum ama huy değişmez, demek ki benim tabiatım yüze konuşmak, doğru konuşmak, hazır cevaplık, lafı gediğine oturtmak, hâlâ da bu hallerim devam ediyor. Rabbim hepimize her işimizde âfiyet versin. Âmîn!
İbrahim Efendi: “Hocam, rüyam çıktı, ben sizi içeri girmeden önce mescitte tek başınıza sedir üstünde uzanırken gördüm, gelip yanınıza yanaştım ve şefaat istedim, siz de ‘Hoca kendini kurtardı da sana mı şefaat kaldı?!’ dediniz. Ama ben bırakmadım, ısrar edince siz ‘İnşâallâh’ dediniz. Uyanınca ‘Hocayı nasıl böyle teke tek bulacağım da konuşacağım’ diye düşündüm ama burada bu fırsatı buldum” diye anlattı. Gerçekten o sabah ziyarette kimse yokken onunla yalnız kaldık, tabi yine söz istedi, inşâallâh demek durumunda kaldık, yoksa bizim haddimizi bildiğimiz rüyâda bile zâhir olmuş görünüyor. Rabbim cümlemize nefislerimizi kendi nefsimizde hakir ama sâir insanların gözlerinde azîm göstersin. Âmîn!
İbrahim Efendi ile eski dostlardan o zaman Yavuz Selim’de sohbetimize iştirak eden, hâkim Abdülkavî Beşer ve kardeşi olan Yavuz Selim müezzini Abdurrahman Efendi’den bahsetti, Abdülkavî Bey’in: “Babam Yavuz Selim de imamdı (hatta kırk sene gibi dedi herhalde) bir kere ezanı Arapça okudu diye karakola çekip öyle işkence ettiler ki 40 gün sonra vefat etti. Onun için bana CHP’den bahsetmeyin, tüylerim diken diken oluyor” dediğini nakletti.
Hâkim Bey babamın mânevî babasıydı, hâfız idi, binlerce hadîs-i şerîfi ezbere bilirdi, bana teşvik olsun diye o yıllarda Yavuz Selim Câmii’ne beni dinlemeye gelirdi, sonradan Erbakan Hocamız bir koalisyon hükümetinde onun Vakıflar Genel Müdürü de yapmıştı. Ben babamla onu Ankara’da makamında da ziyaret etmişti. Bedîüzzaman Hazretleri’nin mahkemelerinde bile hâkimlik yapmıştı, çok üst seviyeli, celalli, heybetli, Dâvûdî sesli asil bir insandı.
Efendi Hazretlerimiz’e gelir giderdi, vefatından önce Efendi Hazretlerimiz hastanede kendisini ziyarete gittiğinde “Koca Sultan, yol senini yolun, biz senin hizmetlerini tam anlayamadık ama esas hizmet seninkiymiş” diye ağlamıştı. Sonra o günlerdeki en samimi dostlarımızdan, kendisine “Dede” dediğimiz Hayrullah amcadan bahsettik, o namazlara daima bizimle mescide gelirdi. Şimdi yürüyemiyor, bu vesile ile kendisine şifa âfiyet dilerim, hanımı vefat etmiş, Rabbim rahmet eylesin, abisi de eski ihvan, baypastan sonra vefat etmişti.
Söz Haliç Caddesi’ne gelmişken oranın ağası Mikail Amca’yı da konuşmasak olmazdı, onu da rahmetle yâd ettik, iki nesille yaşadım, şimdi siz benim için 3. nesilsiniz. Bu vesile ile ayrıca bu dersimizde adı geçen başta Erbakan Hocamız olmak üzere Rabbim hepsine rahmet eylesin, kabirlerinin nur eylesin, derecelerini âli eylesin, her birerlerinin pak ruhlarına vâsıl olmak üzere buyurun bir kelime-i şehâdet okuyalım.
     
TARAFIMA GÖNDERDİĞİNİZ BAZI MEKTUPLAR
Rabbim hepinizden razı olsun, o kadar çok mektup geliyor ki hepsini gecikmeyle de olsa okuyorum, bazınız o kadar ufak ve karışık yazıyorsunuz ki okumakta çok zorlanıyorum ama şairin:
أَتَانَا عَنْكُمُ الْخَطُّ        كَخَطِّ الْبَطِّ فِي الشَّطِّ
وَلَا تُرْسِلْ لِي خَطًّا        وَإِلَّا جِئْ مَعَ الْخَطِّ
“Bize sizden bir yazı geldi,
Kazın, sahildeki ayak izi gibiydi.
Bir daha bana mektup gönderme,
Göndereceksen okumak için sen de gel.”
dediği gibi yazanın gelmesi icap edenler de olmuyor değil, yine de atlamıyorum, evham etmeyin, Didim’den yazan Recep Reis “Hocam, biliyorum bu mektup zaten sana ulaşmayacak ama ben yine yazıyorum” diye yazmış. Ne biliyorsun, bak yanlış biliyorsun, ulaştı işte. Rabbim hepinizden razı olsun.   
Bazınız mektupla bana Efendi Hazretlerim’in tam da aradığım, hatta “Getirin” dediğim resimlerini göndermişler, misvağım eskimişti, kaç kere söyledim, getiren olmadı, geçende biriniz taze misvak göndermiş, ne kadar makbule geçti. Kiminiz güzel tespihleri takkeler göndermişsiniz, çok iyi oluyor, kullanıyorum, isteyenlere veriyorum. Gerçi hâlâ nefsimin cimriliğinden tam kurtulamadığım için iyileri kendime ayırıyorum. Bunu da size “Hocam zaten başkasına veriyor” dersiniz de kaliteli tespih, takke göndermezsiniz diye yazıyorum, nefis uyanıklık yapmaya devam ediyor. Şaka yapıyorum, Rabbim hepinizden razı olsun.
Yalnız saatlerimde mektuplarınız bana enîs oldu, verdiğiniz müjdeler yoldaş oldu, gördüğünüz rüyalar bişâret oldu, Rabbim de mektuplarınızı size kabrinizde ve mizânınızda enis ve yoldaş eylesin. Âmîn!
Geçende biri Efendi Hazretlerim’in sakal-ı şerîfini göndermiş, ne düşünceli insanlar var aranızda! Kiminiz benden bir satır da olsa çerçeveletmek için, kiminiz bereket, kiminiz hâtıra, kiminiz kefenine koydurup meleklere “Benim de bir hoca tanıdığım var” diyebilmek için, aynen bu ifadelerle talepte bulunmuşsunuz, uyanık hocanın uyanık cemaati olur.
Tabi ki benim üzerimde haklarınız var ama burası buna müsait değil, zaten şu anda size yazdığım ve Mustafa Hoca’nın okuduğu mektuplar normal risale boyu ile ayda yüz sayfayı geçiyor. Mühim olan ümmetin geneline hizmet etmek, ben hep böyle düşündüm ama sözüm olsun bu mektupları muhafaza ettiriyorum, müsait olanları inşâallâh bir kitapta toplamayı düşünüyorum. Şunu bilin ki inşâallâh hayırla çıktığımda ziyaretime gelmiş yâhut mektup göndermiş olanlarınızı bir meclise davet edip bu taleplerinize icabet edeceğim, teberrüken bir iki satır hadîs-i şerîf yâhut âyet-i kerîmeler yazacağım inşâallâh-u Te‛âlâ!
Geçen hafta Mustafa Hoca Efendi 10 sayfa kadar kalan kısmı, sizden gelen mektuplardan seçtiklerimi ve bazıları hakkındaki yorumlarımı okumaya vakit bulamadı, şimdi yine bilmiyorum, vakit kaldıysa buradan devamla o sayfaları okusun. Ben zaten bu kadar yazayım derken parmağıma kan oturdu, içine göçüp acımaya başladı. İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)nun buyurduğu gibi:
«بَلَغَ الْيَرَاعُ إِلٰى هُنَا فَتَكَسَّرَا.»
“Kalem bu noktaya ulaştı, artık kırıldı.”
Haftaya Reğâib gecesi, öncesince iman selameti ve âfiyet ile buluşmak üzere!
islam