Yeni

Cübbeli Ahmet Hoca 18. Mektup


 

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي حَرَّمَ شَهْرَ رَجَبَ شَهْرَ اللّٰهْ، وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذِي
قَالَ: «رَجَبُ شَهْرُ اللّٰهْ»، وَعَلٰى أٰلِهِ وَصَحْبِهِ الَّذِينَ عَظَّمُوا فِي كُلِّ عَامٍ شَهْرَ اللّٰهْ

Rabbimize sonsuz ve sınırsız hamd-ü senâlar olsun ki bizleri her sene bu mübarek haram ayı karşılamak ve oruçlarıyla, namazlarıyla onu ağırlamakla müşerref kılıyor, bir sene yaptırıp bir sene terk ettirmiyor, devam, sebat ve azim veriyor, zaten amel ancak devam edilirse mûteber olur.
Yüce Veli Sehl ibni Abdillâh et-Tüsterî (Kuddise Sirruhû): “Allâh-u Te‛âlâ’dan başka yardımcı yoktur, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den başka rehber yoktur, takvadan başka azık yoktur, azimle devam edilenden başka amel yoktur” sözüyle bu hakikati dile getiriyor. Nasıl ki kısa bir zaman şarıl şarıl akan su iz bırakmazken uzun süre damlayan bir su sert taşta iz bırakıyorsa, işte az da olsa devamlı olan ameller müminin kalbinde ve ruhunda iz bırakır ama çok da olsa devamlı olmayan amelin eseri sahibinin üzerinde zahir olmaz.
Bu yolda devam edebilmenin çaresi ölümü ve âhireti çok düşünmektir, zira ölümü düşünenin dünyaya meyli azalır, âhirete rağbeti artar, orayı kazanmanın yollarını arar, bunun için de sâlih amelleri ve takvayı azık edinir. Huccetü’l-İslam İmâm-ı Gazâlî (Rahimehullâh)bu konuda şöyle nasihat buyurmuştur:
“Bil ki ölüm korkutucu, tehlikesi ise çok büyüktür. İnsanların ondan gafil olmalarının sebebi onu az düşünüp az zikretmeleridir. Onu ananlar da kalplerini her şeyden arındırarak temiz bir kalple değil, dünya şehvetleri ile meşgul bir kalple andıklarından, bu onların kalplerinde bir tesir meydana getirmez. Bunun çaresi, kulun gözünün önündeki ölümden başka, kalbindeki her şeyi çıkarıp atmasıdır. Bu aynen, tehlikeli bir çöl veya deniz yolculuğuna çıkacak kişinin düşüncelerini sadece bu yolculuk üzerine yoğunlaştırmasına benzer. Ölümün zikri kulun kalbine yerleştiği zaman, çok sürmez, onda hemen tesir etmeye başlar. Bunun neticesinde o kişinin dünyaya karşı keyfi azalır, kalbi onun şehvetlerine meyletmez.”
Gördüğünüz üzere ölümü düşünmek dünya zevklerini unutturur, insana dünya sıkıntılarını kolaylaştırır, kalbi yumuşatır, bu yüzden âlimlerin birçoğu sohbet konularının ekseriyetini ölüm ve âhiret meselelerine ayırmışlardır. Çünkü bundan çok fayda görmüşlerdir.
Ömrü hayatı yemekle, içmekle, ev, arsa, araba, borsa, tiyatro, sinema, cep telefonu muhabbetleriyle geçen insanın âhiret derdi olur mu?! Olmaz. Çünkü dünya muhabbeti, dünya zevkini arttırır. Oysa ölüm konularının çokça anmak dünya zevkini keser, nitekim “Keşfü’l-kulûb” isimli eserde zikredildiği üzere büyük velilerden olan İbrahim et-Teymî (Radıyallâhu Anh) şöyle der: “İki şey benden dünya zevkini kesip attı; ölümü hatırlamak ve Allâh-u Te‛âlâ’nın huzurunda nasıl hesap vereceğimi düşünmek.”
Ka‛bu’l-Ahbar (Radıyallâhu Anh): “Ölümü bilen kimseye dünyanın bütün musibetlerini ve kederlerini çözmek kolay gelir” demiştir.
Ebû Hânî Eş‛as (Radıyallâhu Anh) anlatıyor: “Hasan-ı Basrî’nin sohbetlerine devam ederdik. Onun sohbetlerinin konusu daima cehennem, âhiret olayları ve ölümü anmak oluyordu.”
Tâbiinden Safiyye (Radıyallâhu Anhâ) anlatıyor: “Kadının biri, Hazreti Âişe (Radıyallâhu Anhâ)ya kalbinin katılığından yakındı. Hazreti Âişe ona: ‘Öyleyse ölümü çokça an, kalbin yumuşar’ dedi. Kadın Hazreti Âişe’nin dediğini yaptı ve kalbi yumuşadı. Sonra ona gelip teşekkür etti.”
Şunu bilelim ki hiç birimiz kusursuz, günahsız değiliz, mühim olan tevbe etmek, özür dilemek ve nefsi kırmaktır. Günah işlemesek ama kendimizi beğensek bu daha kötü olur. Nitekim İbni Atâillah el-İskenderî (Kuddise Sirruhû)“el-Hıkemü’l-‛Atâiyye” diye meşhur ve mâruf eserinde:
«مَعْصِيَةٌ أَوْرَثَتْ ذُلًّا وَانْكِسَارًا خَيْرٌ مِنْ طَاعَةٍ أَوْرَثَتْ عِزًّا وَاسْتِكْبَارًا.»
“Alçaklık ve boyun kırıklığı îras eden bir günah, izzet ve kibir veren ibadetten hayırlıdır” buyuruyor. Bu öyle hikmetli bir sözdür ki misli yoktur. Hâlid-i Bağdâdî (Kuddise Sirruhû)da bu sözü “Risâle-i Hâlidiyye” isimli eserinde nakletmiştir.
Ehl-i Beyt’in imamı Câfer-i Sâdık (Radıyallâhu Anh): “Öncesi korku, sonu özür olan her bir günah, kulu Hakk’a ulaştırır. Öncesi güven, sonu kibir olan her bir ibadet kulu Hak Te‛âlâ’dan uzaklaştırır. Kendini beğenmiş olan itaatkâr aslında âsidir. Özür dileyen âsi de hakikatte itaatkârdır.”
Demek ki günahsız duramıyorsak tevbesiz de durmamalıyız, tam da tevbe ayındayız. Bu ay tevbe ayıdır, Receb-i Şerîf, girdiğinde gökte bir münâdî:
«أَلَا إِنَّ شَهْرَ التَّوْبَةِ قَدِ اسْتَهَلَّ، فَطُوبٰى لِمَنِ اسْتَغْفَرَ اللّٰهَ فِيهِ.»
“Âgâh olun ki tevbe ayı kesinlikle girmiştir, bu ayda Allâh-u Te‛âlâ’dan mağfiret isteyenlere ne mutlu!” diye nida eder.
Tevbe günahların sabunudur, tevbesiz ibadet sahih olmaz. Zira Allâh-u Te‛âlâTevbe Sûresi’nde:
﴿اَلتَّائِبُونَ الْعَابِدُونَ﴾
Tevbekârlar ve ibadet edenler”(Tevbe Sûresi:112’den)âyet-i kerîmesinde ibadetten önce tevbeyi zikretmiştir, bu yüzden Receb-i Şerîf risalesinin 267-275. sayfalarında zikrettiğim tevbe istiğfar sîğalarını mutlaka ama mutlaka okuyun, bu kaçırılacak bir şey midir?! Bu ayda bir kere istiğfar edeni dahi Rabbim bağışlıyor, biz bu müjdeler karşısında nasıl kayıtsız kalırız, hiç mi günahımız yok?! Varsa âhirete mi imanımız yok?! Âhirette hesapların altından kalkamayız, bugün can tende, ruh bedende iken bu işin kolayı var, ne olur af isteyelim. Bizi bağışlamak için bahane arayan eşsiz merhamet sahibi bir Rabbimiz var.
Tevbe hakkında, şartları, âdâbı, lafızları tevbekârların kıssaları hakkında geniş bir eser hazırlıyordum, çoğunu bitirmiştim, bu Receb ayında size yetiştirecektim ama bu zalimler mâni oldu, Rabbim belalarını versin. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ikindi namazına mani olanlara yaptığı beddua gibi:  “Yâ Rabbi! Bu zalimler beni, birçok kitap telifimden, Rûhu’l-Furkān Tefsîri’ne hizmetimden, cemaatimden, sohbetimden, televizyonlarda milyonlarca insana yaptığım tebliğlerimden geri bıraktılar, evlerini, ocaklarını, kabirlerini, çukurlarını ateş doldur.” Âmîn! Âmîn! Yâ Cebbâr-u yâ Kahhâr-u yâ Müntakim! Âmîn!
Yine de ben Rabbimizin kaza ve kaderine razıyım, işlerimizi O’na ısmarlamaktayım, Firavun hânedanından gizlice iman eden o mümin zâtın Kur’ân-ı Kerîm’de geçen ve korunmasının temin eden:
﴿وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللّٰهِ إِنَّ اللّٰهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ﴾
“Ben işimi Allâh’a ısmarlıyorum, şüphesiz ki Allâh, kulları hakkıyla görendir”(Mü’min Sûresi:44’den)duasını tekrar ediyorum.
Peşi sıra zikredilen:
﴿فَوَقَاهُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِأٰلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذَابِ﴾
“Allâh onu onların kötü kötü hilelerinden korudu ama en kötü azaplar Firavun hanedanını kuşattı”(Mü’min Sûresi:45) âyet-i kerimesinin vaadi mûcebince benim hakkımda bu iftiraları organize eden tertip komitesinin başına kabirde, mahşerde en kötü azaplar gelirken bu fakirin iki cihanda da korunmasını niyaz ediyorum.
Böyle yaparsak dünyadayken cennete girmiş oluruz. Rabbimize havale ettiğimiz işe bir daha biz karışmayalım. Nitekim hem İmâm-ı Âzam Efendimiz’in hem de Ebû Yezîd el-Bestamî (Kuddise Sirruhû)şeyhimizin büyük şeyhi İmâm Câfer-i Sâdık (Radıyallâhu Anh): “Allâh-u Te‛âlâ’nın dünyada bir cenneti, bir de cehennemi vardır. Cennet âfiyet, cehennem beladır. Âfiyet kendi işini Ulu ve Yüce Allâh’a havale etmendir, bela ise Allâh’ın işini nefsinle ve şahsen yerine getirmendir” buyurarak bu hakikate bizi delalet ediyor.
Zalime beddua ederiz ama başımıza gelenden dolayı Rabbimize karşı asla zerre kadar rızasızlık göstermeyiz. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in, oğlu İbrahim vefat ettiğinde buyurduğu gibi:
«وَلَا نَقُولُ إِلَّا مَا يَرْضٰى عَنْهُ رَبُّنَا.»
Rabbimizin razı olmadığı bir şeyi asla söylemeyiz.”
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in beyanı vechile:
«مَنْ رَضِيَ فَلَهُ الرِّضَا وَمَنْ سَخِطَ فَلَهُ السَّخْطُ.»
Razı olandan razı olunur, kadere kızana da ilahi gazap vardır.”
Allâh-u Te‛âlâbirçok âyet-i kerîmesinde Kendi rızasını, kulun O’nun hükümlerine karşı olan rızasına bağlamıştır. Nitekim:
﴿رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ﴾
Allâh onlardan râzı, onlar da O’ndan râzı oldular, işte bu en büyük nâiliyyettir”(Mâide Sûresi:119’dan)kavl-i şerîfi bunlardan biridir. Tabi ki bu karşılıklı rıza öyle kolay kazanılacak bir şey değildir. Bazı şartları vardır, mesela bu âyet-i kerîmenin bidayetinde:
﴿هٰذَا يَوْمُ يَنْفَعُ الصَّادِقِينَ صِدْقُهُمْ﴾
İşte bugün, doğrulara doğruluklarının fayda vereceği gündür”(Mâide Sûresi:119’dan)buyrularak zımnen sadâkat yani doğru sözlü olma vasfı açıklanmıştır.
Yalan yanlış konuşanın hele de bâtıl inanç ve fetva aşlayanların bu sadâkatten dolayısıyla da bu rızadan nasipleri yoktur, bu mazhariyet, her işte doğru konuşmakla elde edilir. Gerçek insaniyet de doğru konuşmaya bağlıdır. Hazreti Mevlânâ (Kuddise Sirruhû)nun buyurduğu gibi: “İnsanda güzel olan yüzdür, yüzde güzel olan gözdür ama insanı insan yapan ağızdan çıkan sözdür.”
Zünnûn-ü Mısrî (Kuddise Sirruhû): “Doğru kimse hak ve doğru olanı anlatan bir dile sahip kimsedir” buyurarak sadıklık vasfının, dille ve onun konuştuklarıyla alakalı olduğunu beyan etmektedir.
Hamd-ü senâlar olsun ki hiçbir zaman hiçbir ortamda kaça patlarsa patlasın, yalan konuşarak kimseyi kandırmış, saptırmış ve zarar yaratmış değilim. İnşâallâh siz de öyle olun ki hep beraber âhirette sadakatimizin faydasını görelim ve hep beraber Mevlâ’nın rızasına erelim, rıza makamını kazanalım.
Hele bir de vaaz ederken yalan konuşan adamın ne kadar zararı olur iyi düşünelim, Rabbim bizi o tip hocalardan muhafaza eylesin. Ferîdüddîn el-Attâr (Kuddise Sirruhû)nun “Tezkiratü’l-evliyâ” isimli eserinde zikredildiğine göre Câfer-i Sâdık (Radıyallâhu Anh) yalancının sohbetini dinlemekten son derece sakındırmış ve: “Beş çeşit insanla arkadaşlık etmeyin; yalancıyla sohbet ederseniz daima aldanış içinde olursunuz, ahmak kişiyle karışıp görüşürseniz farkında olmadan size fayda vereyim derken zarar eder, cimriyle arkadaşlık edersen senin en kıymetli değerin olan zamanını alır ama sana bir iyiliği olmaz, kötü kalpli ile sohbet etmeyin en muhtaç anında seni sahipsiz bırakır, bir de müfsit yani fesatçı, bozguncu biriyle arkadaşlık etme, değersiz bir şeye tamah edip seni bir lokmaya satar” buyurmuş. Ne hikmetli tavsiyeler.
Diğer bir âyet-i kerîmede:
﴿رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ﴾
 Allâh onlardan razı oldu, onlar da O’ndan razı oldular” (Beyyine Sûresi:8’den)buyurarak, Allâh-u Te‛âlâ’nın bazı kullarının amellerinden, Kendisinin kaza ve kaderlerine razı olmalarından, onları kabülle karşılamalarından hoşnut ve razı olduğu, onların da dünya ve âhiret Rablerinden görecekleri lütuflardan memnun olacakları bildirilmiştir.
Ama yine orada da:
﴿ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ﴾
İşte bu müjde Rabbinden (ğayben, gıyaben yani görmeden)korkan kimseye mahsustur”(Beyyine Sûresi:8’den)buyrularak bir şarta daha doğrusu bir hakikate dikkat çekilmiştir. Çünkü Rabbini görmediği halde görür gibi saymayan kişiden Allâh-u Te‛âlânın yaptıklarından razı olması gibi bir erdem beklenemez.
Efendi Babamız Hacı Ali Haydar Efendi (Kuddise Sirruhû)bu âyet-i kerîmeyi çok okur ve hassaten sonunda geçen “Haşyetullah” ifadesine dikkat çekerek “Görüyorsunuz, Rabbinden korkmayan, O’nu sayıp haramlarından sakınmayanlara rıza yok, onlar Rablerinden razı olamaz, Rableri de onlardan razı olmaz” buyururdu. Büyüklerin Kur’ân-ı Kerîm’in inceliklerini anlamalarına hayranım, onlar hikmet sahibi ve dünya ilmine vakıf kimseler olduğu için onlardan duyulan ilimlere başka yerde erişilemez.
Efendi Babamızın Şeyhi Ali Rıza el-Bezzaz (Kuddise Sirruhû)Hazretleri, Efendi Babamıza yazdığı şeyhlik icazetinde mealen: “Bu zatın elinden tutan benim elimden tutmuş olur, bu zata intisap eden hiçbir âlimden duyamayacağı ve hiçbir kitaptan okuyamayacağı ilimlere nâil olur” buyurmuştur.
Efendi Babamız da “Mahmudum’un elinden tutan benim elimden tutmuş olur” buyurarak aynı makamı Mahmud Efendi Hazretlerimiz’e bahşetmiştir.
Ali Rıza Efendi (Kuddise Sirruhû)sağına Hacı Bilal Efendi’yi, soluna da Ali Haydar Efendi Babamız’ı oturttu. Bu Bilal Efendi Hazretleri için Ali Haydar Efendi Hazretleri “Âbim” derdi. Bir kere Ali Rıza Efendi Hazretleri ona: “Koca müfessir, Allâh-u Te‛âlâ:
﴿وَأَحْسِنْ كَمَا أَحْسَنَ اللّٰهُ إِلَيْكَ﴾
Allah sana ihsanda bulunduğu gibi sen de ihsanda bulun’(Kasas Sûresi:77’den)buyuruyor, bu ne demektir?” diye sordu, Hacı Bilal Efendi “Allâh sana iyilik ettiği gibi sen de kullarına iyilik et” şeklindeki zahiri manayı verdiyse de, daha farklı manalar zikrettiyse de Hacı Ali Rıza Efendi (Kuddise Sirruhû)hiçbirini kabul etmedi, sonunda kendisi “Evladım! Bunun manası ‘Sen yoktun, Rabbin sana iyilik etti, varlık verdi, şimdi sen de bu emanet varlığını O’ndan bil, kendi varlığını yok bil, sen de varlıkta O’na ortaklık yapmayarak iyiliğe karşılık ver’ demektir” diye mana verdi, ne ince mana değil mi?!
İşte mesele neymiş? Karşılıklı ihsan, karşılıklı rıza yani Rahman Sûresi’nde:
﴿هَلْ جَزَاءُ الْإِحْسَانِ إِلَّا الْإِحْسَانُ﴾
İhsanın karşılığı ancak ihsandır”(Rahman Sûresi:60)buyrulduğu üzere; kul Allâh-u Te‛âlâ’nın hükmüne ve emrine rıza göstererek ihsanda bulunursa Rabbi de ondan razı olarak ona ihsanda bulunacaktır. Efendi Hazretlerimiz’in buyurduğu gibi “Bu kapıda gelinlik zordur, kulluk ince bir meslektir.”
Zûnûn-u Mısrî (Kuddise Sirruhû)nun buyurduğu vechile: “Ubûdiyet (kulluk) her hâl-ü kârda O’nun senin Mevlân olması, senin de O’nun kulu olmandır.”
Anlayacağınız, başımıza gelenlere razı gelmeli, ihsan ve rıza makamına ermeli, dünyada çekilen sıkıntıların âhirette mükâfatının çok olacağını bilmeliyiz, zira bu sıkıntılar bizim gerçek mümin olduğumuzun alametidir. Yunus Emre (Kuddise Sirruhû)nun buyurduğu gibi:
Mümin olanların çoktur cefası   *    Âhirette olur zevk-u safası
On sekiz bin âlemin Mustafâsı   *    Adı güzel, kendi güzel Muhammed.
 
BAZI ÖNEMLİ TEBLİĞLERİM
1)Birkaç hafta evvel zikrettiğim üzere; hadîs-i şeriflere hatta ulemanın beyanlarına çok itabar etmek ve bu konuda ihtiyatlı olmak lazımdır. İtikad ve fıkıh konularının dışında zayıf hadisle amel edilebileceği konusu hadis usulüne dair yazılan tüm eserlerde mevcuttur.
İmâm-ı Nevevî (Rahimehullâh)bu konuyu “el-Ezkâr” isimli mâruf eserinde sarâhaten açıklamıştır. Geçen Reğâib gecesinde Nihat Hatipoğlu Hoca Efendi “Reğâib namazına dair hadis çok zayıftır, bazı âlimler zikretmişlerdir ama sahih hadis kaynaklarının hiçbirinde yoktur, dolayısıyla bu gece kaza ve nafile namazlar kılmalı, bu namazı kılmamalı” gibi laflar etti fakat bu beyan tamamen çelişkiler yumağıdır. Zira zaten Receb’in ilk cuma gecesinin Reğâib gecesi olduğu hususu dahi, değil sahih hadis kaynaklarında hiçbir hadis kaynağında mevcut değildir, ancak Abdülkādir-i Geylânî (Kuddise Sirruhû)nun “el-Ğunye” isimli eserinde mevcut olup daha sonra da “Nüzhetü’l-mecâlis” gibi eserlerde ondan nakledilerek zikredilmiştir.
Şimdi çelişkileri söyleyecek olursam:
a)Kendisi Reğâib kandili özel programı yapmakta ve “Bu gece neler yapılmalı” diye konu başlığı açmaktadır, oysa o gecenin “Reğâib Namazı”ndan başka hiçbir ameli hiçbir hadis kaynağında yer almamaktadır, diğer ameller ancak mev‛ıza kitaplarında geçer. Madem bu hadisi zayıf görerek bu namazı tavsiye etmemektedir, o zaman hakkında hiçbir zayıf hadis dahi, hadis kaynaklarında mezkûr olmayan Reğâib gecesini niçin kutlamaktadır?! O gece niçin program yapmaktadır ve o gecenin amellerinden niçin bahsetmektedir?!
Oysa Osmanlı ecdâdımızın bu geceyi minarelerde kandiller yakarak ve meclisler akdedip cemaat toplayarak ihya ettikleri beş geceden biri olarak kutlamış olmaları, hatta iki bayram gecesi ve zilhiccenin ilk on gecesi gibi faziletleri âyet ve sahih hadislerle sabit olan bazı geceleri dahi bu şekilde teşhir etmemiş olmaları, onların Abdülkādir-i Geylâni (Kuddise Sirruhû)gibi büyüklerin eserlerine ne kadar itibar ettiklerinin en büyük belgesidir.
b)Nihat Hoca bu namazın sahih kaynaklarda geçmediğini söylemektedir, oysa bu hadisi Razîn ibni Muaviye gibi büyük bir muhaddis yani hadis hafızı İbni Mâce yerine Muvatta’nın yer aldığı altı sahih kitaptaki sahih hadisleri naklettiği ve bazı ilaveler kattığı “Tecrîdü’s-Sıhâh” namındaki meşhur kaynak eserinde zikretmiştir, zaten kitabın adından bile o kitapta geçen hadis-i şeriflerin hepsinin sahih olduğu anlaşılmaktadır. Hal böyle iken “Bu namaz hiçbir sahih kaynakta yok” nasıl denilebilir?! Haydi “Birçok sahih kaynakta yok” dese bunun izahı olabilir.
c)“Bu namazı bazı âlimler zikretmiş ama” diye devam ettiği sözü de yerinde değildir. Kendisi Şâfi‛î mezhebindendir, İbnü’s-Salâh ve İmâm-ı Ğazâlî gibi zatlar Şâfi‛î mezhebinde sıradan âlim değillerdir, sonra Hanbelî mezhebinin imamlarından olan Abdülkādir-i Geylâni, Hanefi ulemâsından Ali el-Kârî ve İmâm-ı Zebîdî gibi zatlar rast gele âlim midirler ki onlar hakkında “Bazı âlimler” şeklinde önemsizlik ifade eden bir tabir kullanabilsin?! Bu konuda geniş bilgiyi Receb-i Şerîf risalemin 196-226. sayfalarında yani 30 sayfalık malumat olarak bulabilirsiniz. Merak edenler mutlaka okusun.
Maalesef şunu da açıklamadan geçemeyeceğim ki Rıhle Dergisi’nin yönetiminde bulunan kıymetli hoca efendiler her bakımdan Ehl-i Sünnet hususunda birçok değerli hizmete imza atmakta iseler de, bundan dolayı kendilerine duacı ve minnettar olsam da onların “Bu zayıf hadislerle amel edilmeyeceği, daha doğrusu İmâm-ı Ğazâlî, Abdülkādir-i Geylâni ve İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhum)gibi büyük âlim ve velilerin, kendi kitaplarında mevzu yani uydurma rivayetlere yer verdikleri yani bu veliler nakletseler bile hadis kaynaklarında geçmeyen rivayetlerle amel edilmeyeceği” şeklindeki görüşlerine katılmam mümkün değildir.
Yukarıda zikrettiğim Receb Risalesi’nin sayfalarında bunlara karşı ilmi cevaplarım mevcuttur. Biz Efendi Hazretlerine bağlı kimseler olarak o müceddidin: “İsmet Baba bir rivayete hadis diyorsa sen de hadis yaz, başka kaynakta olmasa da sen İsmet Garîbullah Hazretleri’ne bak” sözüne bakarız.
Benim bu fikir sahiplerine en kısa yoldan cevabım:
Ben bu büyüklerin nakline dayanıp, onların eşsiz ilimlerine, takvalarına ve Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)ile manen görüşmelerine güvenip kendilerine karşı olan hüsn-ü zannıma binaen hadis olmayan bir rivayete hadis demeyi “Bu zatlar Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e iftira ederek onun adına hadis uydurdular” deme cesaretini göstermeye her hal-ü kârda tercih ederim.
Biraz ince bir ifade oldu, umarım doğru anlayabilirsiniz. Gerçi Ahmed ibni Hanbel (Rahimehullâh)ın bir milyon hadis bildiği, şu an elimizdeki sahih kaynaklarda mükerrerler çıkıldığında birkaç yüz bin hadîs-i şerîf dahi bulunmadığı, oysa evvelce 600.000 hadîs-i şerîfi râvileriyle bilmeyene hadis hafızı denilmediği, Hûlâgu istilasında tek nüsha olan birçok yazma eserin Dicle’ye atılmasıyla birçok kaynak eserin kaybolduğu gibi birçok husus birlikte düşünüldüğünde Abdülkādir-i Geylânî ve İmâm-ı Gazâlî (Rahimehumellâh)gibi 8-9 asır önce yaşamış zevâtın bugünkü hadis külliyatını cemeden cd’lerde bulunmayan birçok hadîs-i şerîfi bildiklerini kabullenmek, zor olmasa gerektir.
Ben leptoplarını kaybettikleri zaman konuşacak bir şeyleri kalmayan, çıktıkları programlarda hazırlandıkları konuları konuşurken bile bazı metin ve kaynakları unuttukları için dinleyicilerden gelen e-maillerlerle rahatlayıp onlara teşekkür etmeyi borç bilen hocalardansa selef-i sâlihinin yaptıkları rivayetlere güvenmeyi her zaman tercih ederim.
Gerçi bu hadislere iman konusunda evvelce yaptığım bir sohbet kitap haline getirilmişti, onun cd’sini de kitabını da arkadaşlar hazır bulundursunlar. Mustafa Hoca Efendi de ilan etsin, hepiniz Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in hatırı için dinleyin, dinletin, okuyun, okutun. Hele Şâbân-ı Şerif’te çok makbule geçecek ve Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e yardım sayılabilecek bir hizmete imza atmış olursunuz inşâallâh.
Bu hafta olmasa da inşâallâh ileriki haftaların birinde bir zaman evvel ziyaretime gelen Selim Hoca ve Muhammed Yelkenci Hoca ile bu konuda yaptığım tafsilatlı müzâkereyi söz verdiğim üzere yazmayı düşünüyorum, özellikle cerh-tâdîl konuları, Osmanlı’nın muhaddis yetiştirmemesinin sebebi gibi hususları Rabbim lütfetsin de size beyan edeyim inşâallâh.
d)Nihat Hoca’nın bir çelişkisi de “Reğâib namazı kılmayın, nafile namaz kılın” sözüdür. Mübarek adam bu millet kendi kafasına rastgele nafile namaz kılacağına bu kadar âlim tarafından bunca eserde zikredilen hususi bir nafile namaz kılsa ne mahzuru olur?! Yani anlamak mümkün değil. Rabbim en isabetli anlayışı hiç şüphesizki her asırda olduğu gibi bu asırda da evliyaullâha ve onlara bağlı olan ulemâya nasip etmiştir. Bir mürşide bağlı olmayan kişi ne kadar âlim olsa da daima yanlışta kalıyor, Rabbimiz cümlemize her işte isabetli anlayış ve istikametli hareket nasip eylesin. Âmîn!
2)Geride de bahsettiğim üzere bir hadis zayıf da olsa o konuda ihtiyatlı davranmak lazım.
a)Safer kitabımda kaynaklarını bulabileceğiniz rivayetlerde, bir hadis âliminin, varid olan nehye rağmen çarşamba günü tırnak kestiği için baras yani alaca hastalığına yakalandığı, bir diğer hadisçinin çarşamba günü kan aldırdığı ve kanı durmayarak az kalsın öleceği zikrediliyor. Bu âlimler büyük zatlar, ikisi de Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i görüp manen imdat dileniyorlar.
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)onlara niçin bu konudaki nehyedici hadislere uymadıklarını sorduğunda “Biz bu hadislerin senetlerini zayıf bulduk, onun için amel etmedik” diye cevap veriyorlar. O zaman Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«أَلَمْ يَكْفِكَ أَنْ تَسْمَعَ نَهْيِي.»
Benim bu konudaki nehyimi duyman, senin neyine yetmedi?!”buyuruyor diğerine ise:
«أَمَا يَنْبَغِي لَكَ أَنْ تَحْتَاطَ فِيمَا بَلَغَكَ عَنِّي.»
Sana benden ulaşan bir rivayet hakkında ihtiyatlı davranmak gerekmez miydi?!”buyuruyor.
Bütün bunlar mûteber müelliflerin kıymetli eserlerinde, zannedersem “Keşfü’l-hafâ”nın bidayetinde, “Râmûz Şerhi”nde ve “el-İthâf” gibi eserlerde mezkûr hakikatlerden bir kaçıdır.
b)Geçenlerde haberlerde 28 nisan cumartesi günü İzmir / Karabağlar’da  Serkan Yılmaz isimli kişinin balıkla peynir yediği sonra da zehirlenerek öldüğü konu edilmişti. Halbuki bir rivayete göre:
«لَا تَأْكُلِ السَّمَكَ وَتَشْرَبَ اللَّبَنَ.»
“Süt içerken balık yeme”buyruluyor. Efendi Hazretleri bunu hadis olarak rivayet ederdi, süt, peynir, tereyağ ve yoğurt gibi tüm sütlü mamülleri de buna dahil sayar, bu iki yiyecek arasında en az iki saat geçmesini beklemeyi emrederdi. Halbuki bu rivayet Molla Cami gibi nahiv kitaplarında maiyet vâvına misal olarak zikrediliyor, hadis olarak geçmiyor, ancak tıp ve hikmet kitaplarında yer alıyor ama Efendi Hazretleri hadis diyorsa biz de öyle deriz, o bizim bilmediğimiz neler bilir neler?!
Ama meseleye bak! Adam öldü şimdi ne yapacağız, “Hadis zayıf” yahut “Bu rivayet uydurma, niye öldü, ölmemeliydi” mi diyeceğiz?! Geçenlerde Mustafa Hoca’nın dediği gibi hadis olmasa bile biz büyüklerin sözlerini de hadis gibi kabul etmeli değil miyiz?!
c)Size bir bilgi daha aktarayım. İmâm-ı Safûrî, “Nüzhetü’l-mecâlis” isimli eserinde hadis olarak:
«اَلْجُبْنُ دَاءٌ وَالْجَوْزُ دَاءٌ وَإِذَا اجْتَمَعَا صَارَا شِفَائَيْنِ.»
Peynir de derttir, ceviz de derttir, birleşirlerse deva olurlar”(Safûrî, Nüzhetü’l-mecâlis, 1/120)rivayetini zikrettikten sonra özellikle eski peynirlerin çok zararlı olduğunu ancak cevizle birlikte yenilirse bu zararın ortadan kalkacağını belirtiyor. Ben bunu denedim, gerçekten cevizi de tek yesem midem rahatsız oluyor, peyniri de tek yesem aynı. Hele eski kaşarda bu durum çok daha zahir oluyor.
Şimdi bir insan bu rivayeti göz önünde bulundurarak yaşasa ne zarar eder?! Elbette dünyalık olarak rahat eder. Hadis olmasa bile 700 senelik bir eserde takva sahibi bir âlimin, hatta Allâme Safûrî diye meşhur olan bir zatın nakline itibar etsek kötü mü olur?!
d)Şimdi yine mevsim itibariyle bahar yorgunluğu herkese isabet etmiş, gazetelerde “Bahar yorgunluğunu elma yiyerek yenin” diye haber geçiyor. Lokmân-ı Hakîm’in: “Karnında elma varken ölene şaşarım” dediği biliniyor, araştırmalarda elmanın kalp-damar ve şeker hastalıklarının önlediği, cildi genç tuttuğu, hazmı kolaylaştırdığı, kolestrolü düşürdüğü, kabuğunun kanserin yayılmasının engellediği sabit olmuş.
Hazreti Ali (Radıyallâhu Anh)ın:
«أَرْبَعَةٌ تَزِيدُ الْأَعْمَارَ؛ أَكْلُ التُّفَّاحِ فِي الْأَظْهَارِ، وَنِكَاحُ الْأَبْكَارِ،
وَالْغُسْلُ فِي الْمَاءِ الْجَارِ، اَلنَّوْمُ عَلَى الْيَسَارِ.»
“Dört şey ömür uzatır; öğlenleri elma yemek, bâkirelerle evlenmek, akan suda yıkanmak ve sola doğru uyumak” şeklinde bir rivayeti vardır. Hakkında:
«أَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَعَلِيٌّ بَابُهَا.»
“Ben ilmin şehriyim, Ali onun kapısıdır”buyrulan bir zatın böyle önemli bilgilere sahip olması yadırganamaz.
Şimdi size diyeceğim şu ki; bu rivayetlere itibar etmek lazım, illa hadis olmayabilir, sahabe ve tabi‛înden hatta selef-i sâlihinden gelen ve kendilerine “Eser” denilen tüm rivayetler başımızın tacıdır, kabulümüzdür. Siz “Eserde varid olduğuna göre” sözünü duyduğunuz zaman eser sözünü kitap sanıyorsunuz, halbuki eser, me’sûr yani “Geçmiş büyüklerden nakledilen söz” demektir.
Buna göre elma yemek özellikle de öğlen vakti yemek insanın uzun yaşamasına vesile oluyor, bakirelerle evlenmek zaten birçok hadîs-i şerifte teşvik edilen bir husustur ki “Eş Seçiminde Aranacak Vasıflar” kitabımda bu rivayetleri zikrettim, imkân varsa insanın bakire biri ile evlenmeyi tercih etmesi uygun görülmüştür ve bunun insanını ömrünün uzamasına vesile olacağı bildirilmiştir.
Ancak ben burada “Geveze olan bakiredense az konuşan dulu tercih edin” diye bir ekleme yapabilirim. Çünkü mezarda yatanların çoğu bir rivayet nazardan, benim ekleyeceğim bir rivayete göre de karı dırdırından ölmüşlerdir. Tabi insanın imkânı elvermiyorsa yahut bir dulla zina yapma tehlikesi varsa o zaman kendisinin tatmin için elverişli olanı tercih etmelidir. Efendi Hazretlerimiz “Haçan naçar kalırsın, kocakarı alırsın” sözünü naklederdi.
Akan suda yıkanmak temiz ırmaklarda yıkanma anlamına gelir, bunun da faydası çoktur. Eyyûb (Aleyhisselâm)ın şifası yerden fışkıran serin bir suyla yıkanması neticesinde gelmiştir. Bu arada bir şey hatırladım, “Şir‛atü’l-İslam” gibi eserlerde yani âdâb kitaplarında bahsedilen hususlara riayet edilmesi insana çok sıhhat ve rahatlık bahşeder. Bunların kaynağını araştırmaya hâcet yoktur, çünkü itikat ve fıkıhla ilgili olmayan konularda bu büyüklerin rivayetleriyle amel edilir. Ancak iman ve amelle ilgili hususlarda ince elenip sık dokunur, tabi bunu da ehli yapar, siz zaten önünüzde hazır olan itikat ve ilmihal kitaplarıyla amel etmelisiniz. Bu saatten sonra yeni bir hüküm çıkaracak değilsiniz.
Mesela kitaplarda “Gusül’den sonra ayaklarını soğuk suyla yıkayan ebedi baş ağrısı çekmez” diye geçiyor. Ben bunu gençliğimden beri tatbik ederim, hayatta başımın ağrıdığını bilmem ama nazar etmeyin hâ “Mâşâallâh” deyin.
İşte bunlar güzel bilgiler. Bazı yiyeceklerin faydaları, yeme-içme âdâbı konusunda da bir kitap düşünüyorum, tabi siz daha önce cimâ adâbı istemiştiniz diye onu yarıya hazırlamıştım. “Karı Koca Hakları” hakkında hazırlamıştım, bitirmek üzereydim ki bu iş başıma geldi, inşâallâh daha birçok eser hazırlamaya muvaffak edilirim.
Sola yatma meselesine gelince İmâm-ı Süyûtî (Rahimehullâh)ın “Kitâbü’t-tıbbi ve’l-hikme” isimli eserinde şöyle görmüştüm: “Uyku dört türlüdür, enbiyânın, ulemânın, umerânın ve şeytanların. Peygamberler özellikle de vahyin ağırlığına tahammül ve beyin gücünü çalıştırma için sırt üstü yatarlar. Âlimler sünnete uymak için sağ tarafa yatarlar. Krallar çok yediklerinden hazmetmek için sola yatarlar. Şeytanlar ise yüz üstü yatarlar.”
Şimdi “Biz niye sağa yatmıyoruz” demeyin. Bakın Ali (Radıyallâhu Anh)  “Sola yatmak” buyurmuyor, “Sola doğru uyumak” buyuruyor. Çünkü biz geçmiş ulemâya ve sulehâya göre çok yiyoruz, hem de ne kadar çok değirmen boğaz gibi öğütüyoruz. Onun için sünnet üzere sağa yatsak da sonra dönüp sol taraf üzere uyusak kalbin mide basıncına maruz kalmadan rahat çalışmasına vesile olması hasebiyle uzun ömre nail oluruz.
Nitekim nenelerimizden öğrendiğimiz uyku duasında: “Yattım sağıma döndüm soluma, zıddım şeytanıma, melekler şahit olsun dinime, imanıma” diye söylenmesi de bu görüşü teyit etmektedir. Ama Efendi Hazretleri gibi yemesi, içmesi de sünnet vechi üzere olanlar elbette sağa yatıp sağdan kalkarlar. Yemesi, içmesi sünnet üzere olmayanlar ise sünnet yerini bulsun diye sağa yatar, okuyacaklarını okur sonra sola dönüp uyurlar!
Daha ne yazayım size? Her konuda yazıyorum. Haberleri yazıyorum, yemek, içmek, uyumak gibi konularda yazıyorum. Siz bizi dinleseniz ve amel etseniz iki cihanda rahat edersiniz. “Akıllı düşünene kadar deli köprüyü geçer” derler, hadisçiler rivayetin sıhhatini, zafiyetini araştırayım derken ayvayı yerler, siz öğlende elma yediğiniz için rahat edersiniz.
Bu büyüklerin kitaplarında yazanların hepsi dinimiz, dünyamız için faydalı şeyler, yok efendim şimdi yatmadan önce meditasyonu öneriyorlarmış, neymiş bu, yatağa otur, hindi gibi düşün, inek gibi yoga yap. Yahu siz hiç Buhari okumadınız mı?! Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)yatmadan önce “33 kere Sübhânellâh, 33 kere Elhamdülillâh, 34 kere Allâh-u Ekber” zikrini tavsiye ediyor.
İmâm-ı Rabbâni (Kuddise Sirruhû)bunun izahını yaparken: “İnsan Sübhânallah derken o gün yaptığı tüm ibadetlerini düşünmeli ve onların Rabbine yakışmadığını düşünerek Allâh-u Te‛âlâ’yı tenzih etmeli, sonra yine de zâhiren de olsa bu salih amellere muvaffak kaldığı için Rabbine hamdetmeli. Sonra Allâh-u Te‛âlâ’nın bu tespih ve hamdlerinden de çok yüce olduğu mülahazasıyla tekbir getirmeli. Diğer veliler yatmadan bu zikirleri yaparak günlük muhasebelerini tutarlar. Muhyiddin-i ibni Arabî (Kuddise Sirruhû)ise ‘Ben bu muhasebeye aklıma gelenleri de kattım yani bir gün içinde neler düşündüğümü de hesap ediyorum’ diyerek işi ne kadar derinlere götürdü” diye anlatmıştır.
Al sana meditasyon, biz bir gün de düşündüklerimizi değil yatmadan önce yahut bir gecede, bir senede bile toparlayamayız. Onun için “Dualarım” kitabımda “Yatmadan önce okunacaklar” bahsinde zikredilen duaları, manalarını düşünerek okusak bundan iyi meditasyon olur mu?! Siz bu lafları kullanmayın, ben hikâyeten söylüyorum, yoksa “Tefekkür”, “Tezekkür” gibi Kur’ânî tabirler neyimize yetmedi?!
Yine bir haberde “Kedi sevmek stres atıyor” diye yazmış. Bunun için kim bilir ne kadar para ve zaman harcamışlardır. Oysa bunun çok meşhur bir sünnet olduğu bize faydasını ispat yönünde yetmez mi?!
Geçen yine gördüm, Japonya’da trafik kazalarının üç katı fazla ölüm banyolarda yaşanmış, banyoda uzun durdukları için kalp çarpıntısı, kriz, termal şok yüzünden 14 bin kişi bir senede ölmüş, her halde banyoda fantezi falan da yapıyorlarsa! Halbuki bizim kitaplarımızda ve hadîs-i şeriflerde:
«اِتَّقُوا الْحَمَّامَ فَإِنَّهَا مَسْكَنُ الشَّيَاطِينِ.»
“Hamam (banyo)dan sakının, oralar şeytanların yuvalarıdır” buyruluyor. İnsan helâda ve hamamda yani tuvalet ve banyo gibi yerlerde ihtiyacı kadar duracak, oralar çay, kahve, sigara içme, gazete okuma yeri değil.
Geçen bir doktor “Bağırsağınızı çalıştırmak için 20-25 dakika oturun” diyor. Yahu desene adama Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«عَلَيْكُمْ بِهٰذَا السِّنَا الْمَكِّي فَإِنَّهَا شِفَاءٌ مِنْ كُلِّ دَاءٍ إِلَّا السَّامَ.»
“Bu sinamekiyi bırakmayın, o ölüm hariç her derde devadır”buyuruyor. 20 dakika pis kokular içinde kalacağına dozunu aktara sorarak bir miktar kaynatıp iç, rahatla. Ama dozunu kaçırırsanız uçkur elinizde dolaşırsınız sonra kabahati bana bulmayın hâ!
Daha ne yazayım size? Kalem aldı başını gidiyor, kendi kendine yazıyor, bunda da başka bir tecelli yaşanıyor. Siz bu fakire güvenin, dediklerimle amel edin. İki cihanda rahat edin inşâallâh. Cahiller Kur’ân’dan, sünnetten haberi olmayanlar daima kalek (panik) içinde yaşıyorlar. Halbuki biz öyle değiliz, dünyanın sonundan, ölümden, ötesinden, kabirden, mahşerden, cennetten ve nimetlerinden haberdarız.
Çıktığım tv programlarında çoğu kez kıyamet sorularıyla karşılaşıyordum, bana “İşte maya takvimine göre 2012’de kıyamet kopacakmış” diye soruyorlardı, ben de “Rahat olun, biz kıyameti göremeyiz, daha var” diyordum. Çünkü bunu âyet ve hadislerden biliyordum ama dinsizler, cahiller devamlı uzaya bakıp “Göktaşı çarptı, yok teyet geçti” diye yazıp çiziyorlar. Şimdi diyorlar ki “Guatemala’nın antik Maya kentinin kalıntılarında inceleme yapan arkeologlar takvimin devamına ulaşmışlar, yeni bulguya göre daha 7.000 yılımız varmış.” Şimdi rahat etmişler ama yine yanlış çünkü 7.000 yılımız yok, hele kendi adımıza 7 dakikamız bile belli değil, uydurmanın sonu yok ki desteksiz atıyorlar.
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«بُعِثْتُ أَنَا وَالسَّاعَةُ كَهَاتَيْنِ.»
“Ben kıyamete şu iki parmak kadar yakın olarak gönderildim”buyuruyor. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den bu yana 1430 küsur sene geçti, zaten dünyanın tüm ömrü 7.000 sene kadar, bir o kadar daha uydurmuşlar.
İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)Îsâ (Aleyhisselâm)ile Mehdi(Aleyhırrıdvan)ın ikinci binde mutlaka gönderileceğini açıklıyor, onlardan sonra kıyamete pek az zaman kalır, Hazreti Mehdi’nin kırk senelik hilafeti, 7 sene beraber geçirdiklerini hesap edersek Îsâ (Aleyhisselâm)ın Hazreti Mehdi’nin ardından 33 senelik devleti, ondan sonra insanların tekrar bozulmaya başlaması, güneş batıdan doğduktan sonra dünyanın 220 sene daha yaşaması ve kıyamet, taş çatlasın 800-900 senelik bir süreçten bahsediyoruz.
Siz doğruları bu sohbetlerde, ilim meclislerinde ve Ehl-i Sünnet ulemâsının eserlerinde arayın, başka kimseyi dinlemeyin. Esas siz :
«مَنْ مَاتَ فَقَدْ قَامَتْ قِيَامَتُهُ.»
“Ölenin kıyameti koptu”hadîs-i şerîfini düşünerek kendi kıyametinize hazırlanın, tabi ki ben de buna dahilim. Nasreddin Hoca’ya geceki gürültüyü soranlara “Hanım cübbeyi yuvarladı” demiş de, “Hocam, cübbe o kadar ses çıkarır mı?!” dediklerinde “Ben de içindeydim” demiş ya, işte tam da öyle bir şey. Rabbim cümlemize iman selameti ve kelime-i şehâdetle, hüs-ü hâtime nasip etsin. Âmîn!
3)Bu mektup vesilesiyle İstanbul’un fethini tebrik eder, Ayasofya’nın acilen ibadete açılmasını Rabbimden niyaz ederim.
Fatih’in bütün fetihleri hakkında “Fetihnâme” adlı genişçe bir eser yazan Kıvâmî, Fâtih ve fetih hakkında: “Her taraftan toplar kurdurdu. Birkaç gün âfet taşlarıyla, toplarla şehri dövdüler, her taraftan burçları yıktılar, yerle bir ettiler. Donanma ve kadırgaları beri denizden, öte denize kuru toprak üzerinde yürüttüler. Bütün bu malzemelere, âlem sultanı Muhammed Gazi’nin, Allâh Rasûlü Muhammed’in dini yolunda gayretini görün. Bakın, İslâm askeriyle gemi donatır, müşriklerin karşısında kuru toprak üzerinde gemi yürütür ki kâfirler İslam nurunun heybetinden dehşete düşsünler” diyerek bu fethin önemine dikkat çekmiştir.
Fâtih Sultan Mehmed, fetih sonrası kumandanlarına, devlet adamlarına ve diğer gazilere bir yemek verir. Bu yemeğin ardından, Akşemseddin Hazretleri ayağa kalkarak, orada bulunanlara: “Ey Müslüman gaziler! Bilin ve farkına varın ki cümleniz hakkında âhir zaman peygamberi, kâinatın önderi efendimiz, ‘İstanbul muhakkak fetholunacaktır’ hadîs-i şerifiyle övgü ve iltifatta bulunmuştur. İnşâallâh hepimiz bağışlanmış durumdayız. Fakat gazâ malını israf etmeyip İstanbul içinde hayır ve hasenata sarfediniz. Padişaha itaat ediniz, ona muhabbet besleyiniz” diye bir konuşma yaptı.
Bu fetihle en büyük mesele Akşemseddin Hazretleri’nin tesiridir. Hazreti Fâtih’in ulemâya ve evliyâya verdiği değer ve onlara karşı gösterdiği teslimiyettir. Nitekim gemiler Haliç’e indirilmeden önce 4 tane küffar gemisi Haliç’e geldiğinde Çandarlı Halil Paşa gibiler “Daha 4 gemiyle baş edemiyoruz, koca Bizans’la nasıl baş edeceğiz?! Bırakalım bu işi” dediklerinde Hazreti Fâtih’in kuvve-i maneviyesi çok bozulunca Akşemseddin Hazretleri ona bir mektup yazmış ve: “Sultanım! Etrafındaki münafıklara itibar etmeyin, biz manevi keşfimizle fethin size müyesser olduğunu bildik, sakın maneviyatınızı bozmayın” demiştir.
Ben meâlen naklediyorum, mektubun aslı Topkapı Sarayında mevcut, işte Hazreti Fâtih, bazı ağaların, padişahların lafına baksaydı da bu büyük velinin sözünü dinlemeseydi asla bu zafere dolayısıyla da Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in müjdesine nâil olamazdı.
Nitekim yakın tarihte kendilerini Fâtih yerine koyup Efendi Hazretleri’ni, Akşemseddin Hazretleri gibi düşünenler maalesef Fâtih gibi söz dinlemeyi ve teslimiyeti beceremediklerinden kazanılmış galibiyetleri hüsrana tahvil ettiler.
Rabbim bizlere, ulemaya, evliyaya teslimiyetle Hazreti Fâtih gibi:
“İmtisâl-i ‘Câhidû fillâh oluptur niyyetim,
Dîn-i İslam’ın mücerred gayretidir, gayretim.
Fazl-ı Hakk-ı himmet-i cünd-ü ricâlullâh ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Enbiyâ-yı, evliyâya istinadım var benim,
Lütf-u Hakk’tandır hemen ümid-i feth-u ve nusretim.
Nefsi malla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillâh var gazaya sad hazâran rağbetim,
Ey Muhammed! Mûcizât-ı Ahmed-i Muhtar ile,
Umarım galip ola âdây-ı dîne devletim.”
diyebilmeyi ve o Yüce Sultan gibi nasr-ı mübinlere ve feth-i kariblere erebilmeyi nasip eylesin. Âmîn!
Bu fakir geçen sene Capris’te Fadıl Âbi’nin misafiri bulunduğum fetih ayında İstanbul’un fethi konusunda iki sohbet yaptım. O arada Efendi Hazretleri beni önemli bir konu görüşmek için çağırdığından günü birlik İstanbul’a dönüp geri geldim ve sohbetin ikinci kısmını tamamladım.
Birinci sohbet zannedersem 1,5 saat, ikincisi 2 saat kadardı. Toplam 3,5 saat kadar, bu konuda hiçbir yerde duyduğunuzu zannetmediğim ne ilimler, tarihi gerçekler, kıssalar ve hisseler anlattım. Eğer bu güne kadar dinlemediyseniz arkadaşlar o iki sohbeti birleştirip benim siteye koysunlar, radyodan yayınlasınlar. Bu fakirin tarihi konuda farklı bir sohbetini de dinleyin de bu vesileyle sizin bir duanıza daha nâil olayım inşâallâh.
4)Suriye’de durum gayet vahim bir hal almış, bugüne kadar 1200 çocuk katledilmiş, 14.000 kadın, yaşlı, genç sokaklarda, camilerde, işlerine giderlerken öldürülmüş, 200.000 Ehl-i Sünnet mensubu da kayıp ve tutuklu vaziyettedir.
Geçen cumartesi sabahı Nusayri ordusu Humus’a bağlı Hula kentinde yüz kişiyi öldürdüler, elli çocuğun ellerini bağlayıp infaz ettiler, küçücük yavruların cansız bedenlerinin resimleri gazetelerde yayınlandı.
Can dayanacak bir hal değil. Hele hapistekilerin durumu, onlara göre biz hapis mi yatıyoruz?! İnsanları üst üste yığmışlar, kadınları, çocukları aynı yere koymuşlar, gençleri çırıl çıplak soymuşlar. 50-60 kişilik gruplar halinde onlara eziyet ediyorlar, birine “Lâ ilâhe illelesed” dedirtmeye çalışıyorlar, o genç “Lâ ilâhe illâllâh” deyince diri diri gömmüşler. Can dayanacak hal değil, bunların resmini görmeye bile insan tahammül edemez. Bunu yapan Şi‛îler Müslüman olamaz, bu mudur İslam’ın, esirlere, kadınlara, çocuklara muamelesi?! Ehl-i Beyt’in mezhebi bu olabilir mi?! Allâh’ın, peygamberlerin, meleklerin ve Ehl-i Beyt’in tüm lanetleri bu zalimler üzerine olsun. Âmîn!
Görün, Şî‛iler’in, Nusayriler’in Ehl-i Sünnet’e olan düşmanlığını, hâlâ bu adamları savunan, bunlardan yemlenen İslami gazeteler, televizyonlar ve dergiler var. Bunlarla zerre kadar irtibatı olanlardan Allâh rızası için ve o sabilerin haram ayda akıtılan kanlarına hürmeten bu kurum ve kuruluşlarla irtibatınızı kesin. Onlara hiçbir manada destek olmayın.
Suriye’de Ehl-i Sünnet’in zaferi için dualara, secdelere devam edelim. Rabbimizden yardım, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den himmet, Şam beldelerinde yaşadıkları hadîs-i şeriflerle sabit olan ebdâlden (kırklardan) medet dilenelim, ne olur bu işe benden ziyade üzülün, Rabbim sizin dualarınızı boş çevirmeyecek, bana yaptıklarınız da öylece kabul görüyor ve görecek.
Çünkü Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«إِنَّ أَسْرَعَ الدُّعَاءِ إِجَابَةً دَعْوَةُ غَائِبٍ لِغَائِبٍ.»
 “Şüphesiz en çabuk kabul gören dua, bir kişinin, yanında olmayan(ve duasını) duymayan kişiye yaptığı duadır” buyuruyor. Bu hadîs-i şerîfi Ebû Dâvûd ve Tirmizî rivayet etmiştir.
5) Yarınki gün Receb-i Şerîf’in ikinci onu başlıyor. Bu itibarla ikinci on günün zikri olan:
«سُبْحَانَ اللّٰهِ الْأَحَدِ الصَّمَدِ.»
zikrini her gün yüz kere okumayı ihmal etmeyelim. Bu mübarek ay hayırların kat kat yazıldığı, duaların kabul edildiği, sıkıntıların açıldığı bir aydır.
6)Receb-i Şerîf’in yarı gecesi yani 4 Haziran pazartesiyi salıya bağlayan gece Allâh-u Te‛âlâ’nın Mûsâ (Aleyhisselâm)ile mûkâlemede bulunduğu ve İdris Nebî’yi semaya kaldırdığı mübarek gecedir. Günü olan salı ise günler içinde Allâh-u Te‛âlâ’nın en sevdiği gündür, o günü oruç, namaz ve sadaka ile geçiren kişi ne istese verilir ve namusunu da korursa mükâfatı ancak cennet olur.
15. gecenin istiftah namazı ve 14 rekatlık bir namazı vardır ki insanı hayata sıfırdan başlatır. Yani günahsız eder, hem bu namaz, hem de 15. günün yani önümüzdeki salının namazlarının tarifleri Receb-i Şerîf risalemizin 230-234. sayfalarında zikredilmiştir, mutlaka tariflere uygun şekilde kılın.
7)Bir de Receb-i Şerîf’in 30 rekatından ikinci 10 rekat, 1 hazirandan itibaren kılınabilirse de efdal olan 4 haziran gecesi yani 15. gece kılınmasıdır. Aman ihmal etmeyelim, çünkü hadîs-i şerifte münafıkların bu namazı kılamayacağı belirtilmiştir, bu namazın ikinci 10 rekatının duası Receb risalesinin 248. sayfasındadır.
 
 
 
TARAFIMA GÖNDERDİĞİNİZ MEKTUPLAR
Bir hoca hanım beni bazı yönlerden İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ne benzetmiş ama sonunda İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin mektuplara cevap yazdığını konu ederek beni yük altında bırakmış. Geçen yazımda da belirttiğim üzere; mektuplarınız hepsini saklıyorum, hepsine cevap vereceğim inşâallâh. Burası buna müsait değil.
Zeytinburnu’ndan bir hanım evvelce aleyhime konuştuğunu sonra işyerindeki bazı arkadaşları vasıtasıyla 1-2 sohbetimi dinlediğini, şimdi ise Şifa derslerine gittiğini fakat ben olmadığım için çok üzüldüğünü yazmış. Benden helallik istemiş.
Benim hapse girmem nicelerinin benim sohbetlerimi izlemelerine sebep olmuş. Bursa’dan Hasan Acar içkici patronunu sohbete getirdiğini, sonra onun dönüş yaptıktan bir zaman sonra vefat ettiğini, camide bile benim aleyhime konuşan az kişi varken, pavyon kadınlarının bile “Bu hoca haram yapsa bile tesir etmez, çok içten konuşuyor, biz onu dinliyorduk” dediklerini yazmış.
Osman Gezer isimli bir kardeşim rüyasında beni maymunların yakaladığını, sebebini sorduğunda ise “İş olsun diye” dediklerini yazmış. Başka biri de aynı rüyayı nakletmiş, birbirlerini tanımazlar, böyle acayip işler oluyor. Neyse maymun da olsa insan da olsa Ziya Paşa’nın dediği gibi:
“Zalimlere dedirir kudret-i Mevlâ,
Tallâhi lekad âserakellâhû aleynâ!”
Yani Yûsuf (Aleyhisselâm)ın kardeşleri ona “Vallahi gerçekten (biz seni kıskandık, kuyuya attık ama) Allâh seni bize karşı tercih etti” dedikleri gibi Allâh diğer zalimlere de aynı sözü söyletecektir.
Ama tabi ki siz dayanamıyorsunuz, bir hanım kardeşim:
“Hocam, biri senin aleyhine konuşsa dayanamıyorum, eşim bağırma çağırma, güzelce anlat, dediği zaman önce gırtlağını sıkayım da sonra anlatırım diyorum”diye yazmış.
Fakat siz yine de itidali elden bırakmayın, bakın çokları sonra hakikati anlıyor, bizden helallik diliyorlar. Mesela Hollanda’dan yazan bir hanım kardeşim beni evvela jetski olayından duyduğunu ve bana kızdığını sonra tv’den dinleyince sevdiğini sonra da rüyasında evine gittiğimi gördüğünü fakat içeri girmediğimi hatta kapısının tokmağına dahi dokunmadığımı görmüş. O zaman bana “Biliyorum, bu evi krediyle aldım diye böyle yapıyorsunuz” demiş, ben de başımı sallayarak bunu tasdik etmişim. Bu hanımın yeğeni ilk önce beni güle güle dinlemiş sonra gülmek için izlemiş ama şimdi oltaya takılmış, sakal bile bırakmış.
Selami Çavuş adında 20 senelik cemaatim olan bir kişi Silivri’de bir caminin tuvaletlerinden çıkan Avrupa’dan gelmiş hippi tipli bir delikanlının kendisinin yanına gelerek “Hoca hakkı söylediği için hapsedildi, bu yüzden herkes onu takdir ediyor” dediğini yazmış.
Hâsılı mektuplarınız çok. Diyarbakır’dan Ferdi Efendi beni herkesten çok sevdiğini yani herkesin sevdiğinden çok sevdiğini iddia etmiş.
Kuşadası dahil Türkiye’nin her tarafından ve Avrupa’nın birçok ülkesinden gelen mektuplarımız bu hizmetin nerelere ulaştığını ve ne kadar etkili olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Hatta geçenlerde ziyaretime gelen Flash tv’de program yaptığımız Yılmaz Âbi:
Ben bizim programımızın bu kadar tesirli olduğunu bilmiyordum, Türkiye’nin her tarafını dolaşıyorum, şaşırtıcı müspet tepkiler alıyorum. ADD yani Atatürkçü Düşünce Derneği’nden yanıma gelen bazı kadınların menfî konuşmalarını beklerken ‘Biz Hoca’yı beğenerek dinliyorduk, niye böyle yaptılar’ dediklerini işitince o zaman senin neden içeri atıldığını yani etki alanının genişlemesini durdurmak için hapsedildiğini anladım” deyince ben de bildiğim hakikati farklı ağızlardan duyarak bir kez daha hakkı söylemenin faziletini müşâhede etmiş oldum.
Bir hanım kardeş:
24 nisanda Urfa, Adıyaman, Hatay ziyaretlerine çıktım. Oralarda size çok dua ettim. Hatay’da Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri’nin başında size çok dua ettim. Bu kadar dualar size ediliyor, inşâallâh en kısa zamanda çıkacaksınız. 21 haziranda da inşâallâh mahkeme kapısına da geleceğim.
Hocam ben sizin sohbetlerinizi Aksa camiinde 5 ay boyunca dinledim. 5 ay sonra sohbetin sonunda ‘5 aydır sohbete geliyorsunuz hala kapanmıyorsunuz’ sözünüzden sebep kapandım. Allâh sizden razı olsun” diye bir müjde yazmış.
Bir kişinin hidayetine vesile olmaktan daha büyük ne müjde olabilir?! Tabi bazen böyle şeyler denk geliyor, birçok kişiden de buna benzer şeyler duydum. Bir kulun hidayet vakti gelirse Rabbim bir başka kulunu ona vesile kılar.
Kurtuluştan Mustafa Erten kardeşim neler yazmış:
Pek muhterem, nur yüzlü hocam benim! Çok zamandır yazmaya niyetlenip bu işe ehli olamayacağımı düşünüp yazmaya çekindiğim mektubumu şu an yazmaya Rabbim nasip etti elhamdülillâh. Bu mektubuma başlamadan 3,5 saat kadar önce Edirnekapı Sakızağacı kabristanlığında yatan Efendi Babamız’ı ve Mevlâ’nın nice dostlarını ziyaret ettim. Ayrıca sizin kabr-i şerîfinizi de ziyaret ederek âcizane dualar ettim. Hocam kabrinizdeki çiçekler o kadar güzel açmışlar ki, inşâallâh sizin çıkışınızı müjdeliyorlardı. Hocam sizi ilk 1997 senesi Recep ayının 15. gecesi tanımak ve sohbetinizde bulunmak nasip oldu. Hayatımıza öyle şeyler kattınız ki bunu yazmaya ne zaman ne de mürekkep yeter, Mevlâ zatınızdan ebeden razı olsun.
Muhterem Hocam, sizi çok defalar rüyalarımda gördüm, bunlardan siz dışarıda olduğunuz zaman gördüklerimden bir tanesini ve sizin içeriye girdikten sonra gördüğüm birkaç rüyayı yazmaya çalışıp, yorumunu inşâallâh size bırakacağım.
Nur yüzlü hocam! Sizin vesilenizle Asrın müceddidi Mahmud Efendi Hazretlerimiz’e intisap etmek nasip olmuştu elhamdülillâh, tarikat dersimi yeni almıştım, hayatım bambaşka olmuştu, böyle bir zata evlat olabilmek ne büyük nimettir.
O sıralar dersimi yeni aldığım için rabıtamı tam yapamıyordum, epey bir sıkıntım vardı, bir gece dersimi yaptım, abdestli zikirli yatarken Rabbime şöyle dua ettim, ‘Yâ Rabbi! Bu gece uyuduğumda bana bir dostunu göster, uyanana kadar onunla bulunayım, ruhum onun feyzinden istifade etsin.’ Siz o an hiç aklımda yokken rüyamda sizi gördüm, bana zorlandığım rabıta konusunu öyle bir anlattınız ki kalktığımda içim nur olmuştu. Sizin Allâh’ın veli kulu olduğunuza zaten şüphemiz yoktu ama bu rüyalarla şevkimizi daha çok arttırıyor.
Muhterem Hocam! Kıymetli vaktinizi fazla almadan siz hapse konulduktan sonraki rüyalarımdan bahsetmek istiyorum. Hocam sizi gördüğüm ilk rüya şöyle;
Siz bir minibüsün şoför koltuğunda araba kullanıyorsunuz, yanınızda muhterem valideniz vardı. Bende minibüsün yan kapısından başımı içeri uzatıp ‘Sizi çok seviyoruz hocam’ diyorum. (Bu rüyanın sonrasında siz validenizden mektuplarda bahsedince manasını anladım.)
İkinci rüyam ise şöyle; siz bulunduğunuz yerde namazda tahiyyatta oturur vaziyette bulunuyorsunuz, mübarek sakallarınız beyazlamış çok nurlu gözüküyordunuz.
Üçüncü rüyam da şöyle; siz büyük bir geminin içinde bulunuyorsunuz, o an İbrahim Ahsâî Hazretleri yeşil ve yaldızlı elbiseler içinde çıkıyor. Sizi dört köşe büyükçe bir örtünün içine yatırıp örtüleri siz içinde kalacak şekilde kapatıp sizi okuyor, bende içimden ‘Niye böyle yapıyor?’ diye geçiyorum. Birisi size nazara, büyüye karşı okunduğunuzu söylüyor. Yorumunu siz yaparsınız inşâallâh.
Rabbimize sizin hayırlısıyla çıkmanız için çok dualar ediyoruz, inşâallâh  mahkeme tarihinde de orda olacağız. Hocam sizi çok seviyoruz, sizde bizi sevin inşâallâh!
Mektubuma son verirken Rabbimden size hayırlı uzun ömürler, sıhhat afiyetler, âhirette en yüksek makamlar istiyorum. Bizleri de mübarek dualarınızda unutmayın inşâallâh.”
Bu âlemdeki bütün işler vakte bağlıdır. Her iş vakitle zuhur eder, size kavuşmanın vakti de yaklaşmıştır inşâallâh.
Bu mektupta geçen benim kabrim Ali Haydar Efendi Babamız’ın kabr-i şeriflerinden kıble tarafına yönelen adadadır. Metin Hoca Efendi milleti burada yatır var diye oraya götürüp okutuyormuş, çok şakacı bir adam (tabi mezar taşımda Türkçe yazmadığı için insanlar eski mezar sanıp etkileniyorlar) ama tabi ki okunanlar beni orada bekler, sizi de hem defin günümde hem sonrasında bana dua etmeniz için beklerim.
Bazıları da “Hoca niye kendisini öven rüyaları naklediyor?” diye soruyorlarmış. Rabbim:
﴿وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ﴾
Rabbinin nimetini anlat”(Duha Sûresi:11)diye Habîbi’ne emrediyor.
Fahr-ı kâinat Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)de:
«اَلتَّحَدُثُ بِنِعَمِ اللّٰهِ تَعَالٰى شُكْرٌ وَتَرْكُهُ كُفْرٌ.»
Allâh-u Te‛âlâ’nın nimetlerini anlatmak şükür, anlatmamaksa küfürdür (nankörlüktür)buyuruyor.
İnanın samimi söylüyorum binlerce müjdeci rüya okuyorum, gelenlerinizden dinliyorum, bu her kula nasip bir nimet midir?! Elbette dışarıda iken de böyle rüyalar anlatılıyordu ama bu mazlum hale düşünce bütün kapılar açıldı ve birçok zuhûrat hâsıl oldu, ben de Rabbimin bu nimetini siz sevenlerimle paylaşarak hamd ve şükür vazifelerimi yerine getirmeye çalışıyorum. Kimse inanmak zorunda değil, âyet değil, hadis değil ama bu kadar insan da rüyaya yalan koymanın en büyük günahlardan olduğunu bildiği halde yalan uydurmaya mecbur değil, hâsılı ne demişler:
Nanar etme ne olur?!      Dua et senin de olur.”
Bir kız talebemiz benim bu mektuplarla size bir şeyler talim etme gayretimi takdir sadedinde:
Şu anda sizin o kıymetli Şifa-i Şerif sohbetlerinizdeyim. Vekillerinizden dinlemeye çalışıyorum ama her defasında ‘Acaba hocam ne zaman bu kıymetli sohbetine devam edebilecek?’ diye merak ediyorum. Hocam çok özledim sizi, inşâallâh umudum o hapisten çıkıp sizi özleyen kürsünüzde eski faaliyetlerinize devam edeceksiniz. Zaten orada da devam ediyorsunuz da siz ve sizin gibi âlimler kuyuda da olsa zindanda da olsa hapiste de olsa vaaza, ilme devam ederler.
Hocam biliyorsunuz da yine sizi teselli maksatla yazacağım: ‘Mebsut’ isimli eserin sahibi olan zatı kuyuya atmışlar ama talebeleri onun ziyaretinde soracakları soruyu sorup kâğıdı, kalemi ipe bağlayıp kuyuya sarkıtırlarmış. O âlim de cevabını yazıp o ipe kağıdı bağlar, onlar da çeker ve bu şekil üzere kaç ciltlik fıkıh kitabı yazılmış.
Siz de hapislerde olmanıza rağmen kaç kişiyi hidayete getirmeye gayret ediyorsunuz. Rabbim gayretlerinizi arttırsın” diye yazmış.
Bu kızımın anlattığı zat Hanefi fukahâsından İmâm-ı Serahsî Hazretleri’dir. Mübarek zat kuyu gibi zindandan 30 ciltlik “el-Mebsûd” isimli eser yazmıştır. Biz kim, bu zatlar kim?! Rabbim şefaatlerine nâil eylesin. Âmîn!
Atışalan’dan bir hanım kardeşim şöyle yazmış:
Selam aleyküm hocam. Nasılsın? ‘Elhamdülillâh’ dediğini duyar gibiyim. Allâh’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun.
Bu sabah namazdan sonra sizi gördüm; denizin üstünde duruyordunuz. Birden Mescid-i Aksâ’nın yanında idiniz, birden Mescid-i Aksâ’nın üzerinde büyük bir nurlu inci, incinin kenarlarından zincirler asılı idi. Zincirlerin ucunda küçük inciler vardı. Her birinin üzerinde bir evliyanın ismi vardı. Sizin isminiz de vardı. Mescid-i Aksâ’nın üzerinde büyük bir melek vardı, gözleri zümrütten. Sonra kendime geldim.
Bu mektupları yazmadan önce ‘Allâh’ım! Hocama ne yazayım, hali nasıl, bana göster’ diye yalvardım ve bunları gördüm. Rabbime hamd olsun. Sen bizim için Efendi Hazretleri’nden sonra en kıymetli bir insansın. Seni çok seviyoruz.”
Bu hanım kardeşime cevabım: “Biz de sizi Allâh için, Rasûlü için ve Efendi Hazretlerimiz için çok seviyoruz” şeklinde olacak.
Yazıcı soyadında Esenlerden yazan bir hanım kardeşim:
Selamun aleyküm hocaların hocasına! Allâh’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun, Rabbim sizi bizlere bağışlasın inşâallâh.
Canım hocam, bu mektubu çok heyecanlı yazıyorum. Geçtiğimiz gece yatsı namazının farzını kıldım sonra öğrettiğiniz 3 defa Sübhânellâhi vebihamdihi dedikten sonra selam verdikten sonra, secdeye bakıp daldım ve sizi gördüm.
Sizin ellerinize kına yakmışlar ve beyaz eldiven giydirmişler. Göğsünüzün üzerine Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in mührünü nurlu şekilde basmışlar. Sırtınızda sağ omuzdan kalbinizin olduğu yere kocaman bir ‘Ra’ harfini pırlantadan yazmışlar.
Hocam inanın gözlerim doldu. Hocam yemin ederim sen veliyullâhsın. Ey nurların en güzeline layık hocam. Bu sabah, sabah namazının kıldım, tesbihatımı bitirdim, işrak namazımı kıldım tam tarikat dersimi çekerken, 5 bin Allâh’ı çekerken öyle bir olay oldu ki neredeyse kalbim duracaktı.
Anlatayım hocam, şöyle ki; yerle gök arasında nurdan merdiven kurulmuş siz de telaşlı bir şekilde elinizde kitaplar ve not kağıtları ile bu merdivenlerden çıkıyordunuz. Ben de size bakıp ‘Nereye gidiyor?’ derken gökyüzünde merdivenin sonunda Kâbe’nin örtüsünü işleyen biri vardı. Az yukarda bir büyük meydan Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem), sahabeler, veliler, sıddıklar… Mertebe sayısına göre oturmuş sonunda da Mehdi (Aleyhisselâm), onun yanında da Efendi Hazretleri vardı. Siz de yüreğiniz kıpır kıpır ediyor sanki kalbiniz yerinden çıkacakmış gibi çarpıyordu ve gelip Mehdi (Aleyhisselâm)ın elinden tutup salevat getirdiniz ve Mehdi (Aleyhisselâm)size ‘Hoş geldin kardeşim’ dedi ve Arapça bir şeyler söyledi ama benim gibi bir cahil anlayamadı.
Neyse az eğildiniz, Efendi Hazretleri size bakıp tebessüm etti ve dişleri inci gibi parlıyordu. Sizinde ön dişleriniz inci gibi idi ve sakallarınızdan pırlantalar dökülüyordu. Ben yanınıza geldim bana bir çanta verdiniz içinde Şifa-i Şerîf kitabı ve Namaz Risalesi vardı. Ben ‘Harekesiz okuyamam hocam’ dedim, siz de ‘Sana maneviyatta okutacaklar mutlaka oku’ dediniz. Sohbet sırası size geldi ben de uyandım.
Hocam ah, karşınızda olsam da size canlı canlı anlatabilsem. Ömrüm canım her şeyim, ailem sana feda olsun hocam. Hocam unutmadan söyleyeyim, üzerinizde yeşil cübbe ve Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in sarığı vardı. Siz bize Rabbimin en büyük armağanısınız bunu bilmeyenlere yazıklar olsun” diye yazmış.
 Ne müjdeli haberler, zuhûrat, bunlar uydurulacak şeyler değil, Rabbim beni sizin bu gördüklerinize layık eylesin, halime bakıyorum, kendimde hiçbir fazilet ve meziyet görmüyorum ama sizin bu iltifatlarınızı ve gördüklerinizi okuyunca: “Yâ Rabbi! Beni bu sevenlerimin hüsn-ü zannına bağışla” diye dua ediyorum.
Şimdi bu makamlarda değilsem de Rabbim beni sizin bu gördüğünüz makamlara ulaştırmaya kādirdir diye ümidimi yitirmemeye çalışıyorum. Her halde birçok müjdeyi iyi niyetimden kazanıyorum, gerçekten elimden gelse kapı kapı dolaşıp herkesin cennete gitmesi için çalışırım, Rabbim bize, bize layık olanı değil de Yüce Zâtı’na yakışan muameleyi yapsın. Âmîn!
Bir kardeşim benim bundan sonra çok daha tesirli olacağıma ve bâtıl ehlini susturacağıma, kimsenin karşımda konuşamayacağına delalet eden bir rüyayı nakletmek üzere kaleme aldığı tâbire muhtaç olmayacak olan mektubunda şunları yazmış:
Yüce Mevlam’ın kıymet verdiği çok değerli hocam. Mevlam sizi Kendisinden ayırmasın inşâallâh.
Hocam, ben İbrahim Kızılboğa. Bu size 2. mektubum. İlk mektupta size bir bayan kardeşimden bahsetmiştim. O kardeşim geçen akşam birileriyle sizin için tartışmaya giriyor. Sizi savunmak için baya uğraşıyor ve o sinirle yatıyor. Gece rüyasında da ‘Kendisini yüksek bir yerde aşağısı kalabalık -yalnız insanların sıfatları hiç belli olmuyor. Mahkeme önü ya da Metris neresi olduğunu bilmiyor ama ortam çok karanlık- sonra sizin bırakıldığınızı zannederek seviniyor ama bırakılmadığınızı öğreniyor ve üzülüyor.
O arada sizi karanlık bir yerden çıkıp, çıktığınız o yerin kapısında duruyorsunuz. Sonra daha farklı büyük bir yere geçiliyor orada siz yürüyor ve tam ortaya geldiğinizde bir nida diyor ki size hitaben ‘Sen konuş bundan sonra kimse konuşmayacak, herkes seni dinleyecek.’ Siz de mırıldanarak ‘Nasıl herkes beni mi dinleyecek?!’ diyorsunuz, çok şaşırıyorsunuz.
O kardeşim ‘Ben bu dünyada böyle bir ses duymadım’ diyor, ‘Ne kadın, ne de erkek sesine benzemiyor bu’ diyor. Çok güzel, sizin mırıldanmanızı sizden çok uzakta olmasına rağmen o kardeşim sizi çok net duyuyor. Gökyüzünden çok parlak olmayan sarıya benzer bir ışık size doğru iniyor ve ışık size ulaştığında inanılmaz göz alıcı bir şekilde büyüyor, beyaz çok parlak bir hal alıyor. Siz adeta bir nur yumağı gibi çok fazla göz kamaştırıcı bir parlak ışık içerisinde duruyorsunuz, yani hocam tarifi imkânsız bir nur oluyor sizde. Bu şekilde görüyor ve sabah namazına uyanıyor.
Hocam bu kardeşim Ehl-i Sünnet’i ve sizi çok seviyor. O kadar seviyor ki, nişanlısı onu sizden ayıracak korkusuyla çok sevdiği halde nişanlısından ayrıldı ve bu yüzden bayağı da psikolojik sıkıntılar çekti ama ‘Çok bereketini gördüm’ diyor. Bu kardeşim daha önce sizi dinlemiyordu, ihvandan da değildi ama 2-3 senedir sizin neredeyse bütün sohbetlerinizi dinledi. Kendisi konfeksiyonda çalışıyor ama tek hedefi arzusu bur Kur’ân kursuna yazılıp, okuyup ilmini yükseltmek istiyor.”
Rabbim bu kardeşime bıraktığı nişanlısından çok daha hayırlı olacak birini nasip eylesin. Zaten bir hadîs-i şerifte:
«مَنْ تَرَكَ شَيْئًا لِلّٰهِ أَبْدَلَهُ اللّٰهُ خَيْرًا مِنْهُ.»
Her kim bir şeyi Allâh için terk ederse, Allâh-u Te‛âlâona o bıraktığı şeyden daha hayırlısını nasip eder”buyruluyor.
Cüneyt Galip Gülbay isimli kardeşim bizim reddiyelerimizin önemini ortaya koyan, muhalif kanalları izleyenlerin ne bâtıl inançlara düştüklerini belirtir mahiyette şöyle bir mektup yazmış:
Selamun aleyküm Hocam! Öncelikle size yapılan bu çirkin iftiralardan dolayı ne kadar üzgün olduğumuzu belirtmek isterim.
Ben rüyamda sizin beni çağırdığınız bir mecliste Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in benim başımı okşaması ve Efendi Hazretleri’nin rüyamda ‘Sakal bırak’ emri ile cemaate dahil olmuş birisiyim.
Hocam siz bize Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i sevdirdiniz. Taharetten tutunda itikadın en ince noktalarına kadar bizlere neler öğrettiniz neler… Hocam sürekli üzerinde durduğunuz bu sapık fikirli hocaları sizden çok dinledik. Bizleri onlara karşı dikkatli olmamız hususunda çok uyardınız.
Geçen gün namazında niyazında çok sevdiğimiz bir abimiz Hilal tv’yi açmak istedi. Ben de ‘Orayı açma, orada bazı bozuk hocalar var, insanları zehirliyor’ dedim. Daha da başka bir şey demedim. Hiç alakası yokken bana ‘Ben Muaviye’yi sevmem zaten’ dedi. Üstüne ‘Kadere inanmıyorum’ demez mi’! Şok oldum. Üstüne bir de ‘Hazreti Mûsâ Allâh (Celle Celâlühû)yü göremedi bayıldı. Hazreti Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)nasıl görecek?!’ diyerek Mirac’ı inkâr etmez mi?!
Beynimden vurulmuş gibi oldum. Hemen kendimi toparlayıp yanlış konuştuğunu ona anlattım. O da bana ‘Âyetlerle gel, hadislerle gelme. 5 bin hadis, olmuş 5 milyon hadis. Nasıl, hangisine inanayım?!’ dedi. Ben de ona Mustafa İslamoğlu’na karşı Hak Söz isimli kitabı verdim. İnşâallâh hidayet bulur.
İşte hocam sizin içeride olmanız bunlara böyle rahat hareket etme imkânı sağlıyor. Haddim olmayarak yazıyorum, sizin bu ve bu fikirdeki sapık hocaları büyük bir tv kanalında nefsiniz için değil Allâh rızası için madara etmeniz, düşüncelerini çürütmeniz lazım. Aksi takdirde çok kişinin itikadına zarar verecekler. Olayın bu kadar ciddi olduğunu daha yeni anladım. Size çok ihtiyacımız var, Allâh (Celle Celâlühû)sağlık, sıhhat ve hayırlı, uzun, imanlı ömürler versin. Âmîn!
Hani bir keresinde Efendi Hazretleri’nin yanında hizmetinde bulunan bir hoca için ‘Bunu neden sevdiğimi bilmiyorum bu bana sevdirildi’ demişti Efendi Hazretleri, siz anlatmıştınız. İşte biz de sizi Allâh rızası için çok seviyoruz. Siz bize sevdirildiniz hocam. Sizi sevmemek elimizde değil. Sayenizde Seyyid Hazretleri’ne, Mustafa Özşimşekler Hoca’ya da gönülden bağlandık.
Hocam sizi ziyarete gelmek istedim. Tabi ki akrabanız olmadığım için savcı izin vermedi. ‘Akrabası değilim ama akrabalarından daha çok seviyorum’ diyebildim. Muhterem annemizi hastaneye ziyarete gittim. Sadece Yusuf Amca’yı gördüm. Babamın Topkapı’dan eski arkadaşı olduğu için biraz muhabbet ettik. Bana kraker ve muz ikram etti.
Hocam siz Allâh (Celle Celâlühû)nün kelamı olan Kur’ân-ı Kerîm’i ve Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in hadislerini anlatarak etrafa ışık saçıyor ve insanları aydınlatıyorsunuz. Bu ışık yarasaları rahatsız ediyor tabi. Onlar da bu ışığı, bu nuru söndürmeye çalışıyorlar. Halbuki bu nur Allâh (Celle Celâlühû)nün  nuru söner mi hiç?! Zaten bunu anlasalardı hidayete ermiş olurlardı.
Mektuba başlamadan önce hocama ne yazarım diye düşünüyordum. Şimdi ise duramıyorum. Aslında sizi ziyarete gelmek istediğimde savcı izin vermeyince çok üzülmüştüm. Sizi görmek istiyordum, mektup yazmak hiç aklıma gelmemişti. Mustafa Hoca’nın umre ziyareti dolayısıyla sizin uygun gördüğünüz İbrahim Soydan âbimiz size mektup yazmamız için sohbette bizden söz aldı. Şimdiye kadar yazmadığım içinde çok pişman oldum.
Hocam tarafınızdan tanınmayı ve sizinle sohbet etmeyi çok isterim. Bir de sizin önderliğinizde Efendi Hazretleri’ni ziyaret etmeyi çok isterim. Allâh (Celle Celâlühû)sizi ve Efendi Hazretleri’ni başımızdan eksik etmesin. Âmîn!
Kurtulmanız ve sağlığınız için her namazdan sonra bu günahkâr ağızla size çok dua ediyoruz. Sizi Allâh rızası için çok seviyoruz. Üstümüzde ilim hakkınız var hakkınızı helal edin.
Sizin cezaevine girdiğiniz ilk günler insanların ‘Gördünüz mü Cübbeli’yi, neler yapmış?!’ gibi daha ne iftiralı sözler ile karşılaştım. Bu cahil aklımla sizi çok savundum. Berbere gidiyordum içerdekilerin çoğu iftiralara inanıyordu. Hepsine tek başıma yanlış düşündüklerini anlatıyordum. Bazen gözlerim doluyor, ilmim ve bilgim olmadığı için çaresiz kalıyordum. Ama pes etmedim. O konuşanlar şimdi sizin ‘Namaz Kılmayanların İki Cihanda Başına Gelecek Belalar’ isimli kitabınızı okuyorlar. Allâh’ın hikmeti işte.
İşte hocam böyle. Bırakın sizi dinlemeyi, yazmaya bile doyamıyorum. Babam Cahit Gülbay’ın, eşimin ve 6 yaşındaki kızım Sümeyye Elif’in çok selam ve hürmetlerini size bildirerek mektubuma son vermek istiyorum. Allâh (Celle Celâlühû)yar ve yardımcınız olsun. Âmîn!
21 haziranda aklanmanız ve kurtulmanız duası ile… Allâh (Celle Celâlühû)ne emanet olun. Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berakâtühü.
Görüyorsunuz, sohbetlerin herkese ulaşması için bir televizyon kurulmasına ne kadar ihtiyaç var, yoksa insanlar yanlış itikatlara kapılarak cehenneme düşecekler, ne olur biraz gayret edelim de şu dinimize sahip çıkalım. Hala tv kurma hakkında yaptığım teklife “Ben de varım” diyen 5-10 kişi çıkmadı. Bir kişi Ankara’dan Abdullah Efendi icabet etti, Rabbim işini gücünü rast getirsin. Dursun Tepeli âbim “Ben varım” demiş, onu tanıdığım için sözünü tutacağına eminim, ben burada boşuna mı yatıyorum, eğer bu çile bir tv kurularak İslam’ın ve Ehl-i Sünnet’in yayılmasına sebep olmayacak ise samimi söylüyorum çok üzülürüm.
Ne olur biz kullara acıyalım ki, Yaratan da bize acısın. Benim tek derdim bu dini doğru anlatmak, ben Allâh yolunda yardımcı arıyorum, Rabbim görüyor, bakalım bu dine yardım edecek misiniz?
Bana mektup yazıp sadece telefon bile yazarak bu işte olduğunuzu yani evvelce yazdığım miktarda yardım edecek en az 100 kişiden biri olduğunuzu yazsanız Rabbim buna şahit ve sizden razı olur.
Eskişehir / Odunpazarı’ndan yazan Özgür Sarı namında bir kardeşim Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in Türk âlimlerinin İslam’a hizmetlerini beyan ettiği benimle ilgili şöyle bir rüyasını nakletmiş:
Çok kıymetli, çok değerli canım hocam! Hasret ve özlemle ellerinizden öperim. Değerli vaktinizi çok almadan hemen rüyamı anlatayım inşâallâh hocam;
Büyük bir câmi-i şerifte vaaz etmektesiniz, cezaevinden çıktıktan sonraki ilk vaazınız ve aşırı kalabalık bir cemaat. Cemaat o kadar hayranlıkla dinliyor ki sizi sohbeti bitiriyorsunuz, fakat halen sohbet devam ediyormuş gibi sessizce bekliyoruz. Bu sükûnetten faydalanıp elinizi öpmek üzere yanınıza doğru yaklaşıyorum, hemen arkamda bir ihtiyar var, öyle yaşlı ki sanki sürünürcesine yanınıza doğru gelmekte.
Ben size diyorum ki ‘Hocam bu yaşlı amcaya bir dua edin bakın size gelmeye çalışıyor.’ Siz ise ‘O yaşlı amcayı benden uzak tut’ diyorsunuz bana. Çok şaşırıyorum lakin bir hikmet olduğunu düşünüp, o adamı yakalıyorum yanınıza gelmesine çok az kala ve o yaşlı amca, sizden zenginlik istiyor. Elini cübbenizin alt tarafına uzatıyor ve bacak kısmınızı görüyorum. Hocam iki bacağınız çok zayıflamış durumda, ben orada bulunan cemaate, size cezaevinde çok işkence yaptıklarını ve zayıf düştüğünüzü anlatıp onları uyandırmaya çalışıyorum.
Siz bana ‘Ben iyiyim, bir şeyim yok’ deyip susuyorsunuz. O yaşlı adam ‘İlla zenginlik’ diye ısrar edince siz cebinizden 1 lira bozuk para çıkarıp, adamın üstüne fırlatıyorsunuz. O para adamın boyun tarafından girip omurilikten aşağıya gidiyor ve bel kısmından 3 adet 50 kuruş olarak çıkıyor. Bir tanesini o yaşlı amca alıyor, siz bana diğerini almak için işaret ediyorsunuz ben alıyorum, 3. olan kayboluyor.
Ben bu rüyadan uyanıp derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım. Sizin sesinize benzer bir ses vaaz ediyordu kulağıma. Vaazın konusu Türk âlimlerin İslamiyete olan hizmetiydi ve orada bulunan başka bir ses o vaaz edenin Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)olduğunu söylüyordu.
Rüyam hayırlı ise bizim üzerimize, hayırsız ise düşmanlarımızın üzerine olsun. Eğer rüyamda, eksik ya da fazla bir şey kattıysam bunun şerrinden ve yaptığım hatadan Rabbime sığınırım. Rabbim hayırlara çıkarsın. Âmîn!”
Ben bu rüyayı tam tabir edemedim, çünkü tabir kitaplarım yanımda yok. Ama Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in Türk âlimlerini methetmesi ve sesimin Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in sesine benzemesi, bana müjde olarak yeter. Sahabe-i kirâmın ifadesi ve benim ilavemle “Anam, babam, oğlum, kızım, malım, canım, her şeyim o yüce Rasûle feda olsun.”
Iğdır’dan yazan bir hanım kardeşim bana çok müjde vermiş, bakın ne yazmış;
Canım hocam! Sizi geçen ramazan ayında tanımaya başladım. O gün bugündür sizi, eserlerinizi, sohbetlerinizi takip ediyorum. Rabbim sizden razı olsun. Sizi bu zor durumdan bir an önce kurtarsın. Size atılan bu çirkin iftiralara inanmıyoruz. Allâh sizi yalnız bırakmayacaktır inşâallâh.
Canım hocam! Sizi çok seviyorum. Sizi Allâh için seviyoruz. Ben ve eşim sizinle yeniden hayatımızı şekillendirdik. Müslüman olmanın, ibadet etmenin lezzetini yaşıyoruz. Kısacası sizinle kendimize geldik. Ben 30 yaşındayım 6 yaşında bir oğlum var ve ben 3,5 yıldır trafik kazası sonucu engelliyim.
Hayata küsmüşken sizinle yeniden canlandım. Yarınlarıma umut oldunuz. Çaresizliğimde bir ışık oldunuz. Allâh sizi de aydınlığa çıkarsın. Sizin için dua ediyorum, oruç tutup iftarda lokma boğazımdan geçerken sizin kurtuluşunuz için yalvarıyorum.
İnananlar bu kadar çok dualarda bulunuyor, Rabbim kabul etsin, sizi tekrar aramıza göndersin. Bu arada mektubumu okuyacağınızı bilmek beni çok heyecanlandırıyor. Bu ne büyük şeref ve mutluluk… Ne olur benim, eşim ve oğlum Melih için de dua edin. Özellikle hayırlı bir evlat olması için.
Arifan’la birlikte verilen fotoğrafınızı salonuma astım. Tam karşıda, görmek için. Sürekli dua edebilmek için, unutmamak için. Her namazdan sonra bakıp dua ediyorum. Allâh yardımcınız olsun, size sabırlar versin, bize de sabır versin ve artık sizi bizlere kavuştursun inşâallâh.
Hocam sizinle ilgili şöyle bir rüya gördüm; Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e soruyorum ‘Yâ Rasûlellah! Bu günlerde beğendiğiniz, takip ettiğiniz biri var mı?’ diye, Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)de ‘Var’ buyuruyor. Ben ‘Kim?’ diye sorunca ‘Cübbeli Ahmet Hoca’ diye cevap verdi. Peygamberimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)oldukça yaşlıydı, sakalları bembeyazdı ve azdı. Sonra ondan dua istedim kendim için etti ve gitti. Ben de peşine takılıp arkasından gittim. Hocam bu rüyayı siz tutuklandıktan bir ay sonra gördüm.”
Çengelköy’den bir hanım kardeşim cemaatimin benim için ne kadar dertlendiğini yazmış:
Hocam şu an Şifa-i Şerif’teyim. Kaç zamandır istiyordum mektup yazmayı. Sizi çok seven şu cemaatin içinde olmak bile çok güzeldir. İnanıyorum ki maneviyatınız bizimle.
Hocam bilin ki, sizi çok sevenler var. Annem kronik şeker hastası günde 3 defa insülin oluyor ve ağır böbrek hastası ama sizin için gözyaşı döker ve ‘O arada nasıl yapar?!’ diye size dua eder. Ona da dua edin hocam.
Bizim Çengelköy’de Rûhu’l-Furkan cemaatimiz var. Sizin için dua ediyoruz. Selametle bir an evvel çıkmanıza dua ederler. Aynı zamanda cuma cemaatimiz var, onlar da öyle size dua ediyoruz.
Sizin başınıza bu olaylar geldiğinde hiç hastaneye doğru düzgün gitmemiş 70 yaşındaki bir teyzemiz sizin durumunuza öyle üzüldü ki hastaneye acil kaldırıldı. Bu mektubu bizlere bir an evvel aramıza katılmanız dileğiyle bitiriyor, eş, çoluk çocuğumuz için dualarınızı bekliyoruz.”
Hepinizi Rabbim’e emanet ederim.
السلام عليكم ورحمة الله وبركاته
islam