Yeni

Cübbeli Ahmet Hoca 22. Mektup


اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
  Muhterem Müslümanlar! Bütün hamdler“Allâh’ın laneti yalancıların ve zalimlerin üzerine olsun” buyuran Allâh-u Te‛âlâ’ya mahsustur. Sonsuz salât-ü selamlar: “Bir mümine eziyet eden bana eziyet etmiştir, bana eziyet eden Allâh-u Te‛âlâ’ya eza vermiştir. Allâh-u Te‛âlâ’ya eza edeni ise Allâh-u Te‛âlâ’nın yakalaması yakındır” buyuran Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ve al-i ashâbının üzerine olsun.
Siz mi beni teselli edeceksiniz, ben mi sizi teselli etmeliyim, bilmiyorum. Bazı mektuplarınızdan sizin benden daha sabırsız ve öfkeli olduğunuzu görüyorum. Lakin bu âlemde Rabbimizin takdirinden başka bir şey câri olmadığına inandığımıza göre, bunda birçok hayır bulunduğunu düşünmemiz gerekir. Allâh-u Te‛âlâ’nın indirdiği ile hükmetmeyenlerden adalet beklemek safdillikolur.
Mahkemede de beyan ettiğim vechile; İslam’ın kaidesi şudur ki:
«اَلْبَيِّنَةُ عَلَى الْمُدَّعِي وَالْيَمِينُ عَلٰى مَنْ أَنْكَرَ.»
“İddia makamı delilgetirilmeli, reddeden ise yemin etmelidir.”
Benim yaptığım yeminden daha büyüğü düşünülmez. Karşı tarafın deliline gelince; benim aleyhime ne bir şahit, ne bir delili mevcut değildir, oysa onlara göre:
«اَلْأَصْلُ بَرَائَةُ الذِّمَّةِ.»
“Aslolan beraati zimmettir” yani kişinin suçsuzluğudur.
Ama ne diyelim bu davanın hukuki değil de siyasi olduğu artık herkes nezdinde anlaşılmıştır. Fakat bu bir zulmün sürmesine imza atmaktır ki Allâh-u Te‛âlâ’nın iradesi bu yönde olsa da rızası asla bu yönde değildir, zira Ehl-i Sünnet’e göre hayrı da şerri de murat eden ancak Allâh-u Te‛âlâ’dır, zira O’nun iradesi dışında hiçbir şey meydana gelmeyeceğinden, bu durumda kimsenin içki içmemesi, zina yapmaması ve adam öldürmemesi lazım gelir, oysa bütün bu günahlar kullar tarafında irtikâb edilebilmektedir, demek ki Allâh-u Te‛âlâ bunların vukûuna dair irade kullanmaktadır ama bu irade rıza anlamına gelmez ve kulları mesuliyetten kurtarmaz.
Daha açık bir ifade ile; Allâh-u Te‛âlâ kullarını imtihan etmek için onlara zülüm ve günah işleme imkanı verir, bunları irade eder, meydana gelmeleri için sebepler halk eder ama bunların işlenmesinden razı olmaz. Nitekim:
﴿إِنْ تَكْفُرُوا فَإِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ وَلَا يَرْضٰى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ وَإِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ لَكُمْ﴾
“Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz ki Allâh (hiçbir şeye muhtaç olmadığından) sizden (de, imanınızdan da müstağni olan bir) Ğaniyy’dir. Yine de O, (çok merhametli olduğundan) kulları için (zararlı olacak) kâfirliğe(onlar adına) razı olmaz! Ama şükrederseniz (buna ihtiyacı olduğu için değil, ebedî saadetinize sebep olacağından dolayı) sizin için bundan razı olur (ve bu yüzden sizi mükâfatlandırır)(Zümer Sûresi:7’den)âyet-i kerîmesi bu hakikati ortaya koymaktadır.
Ehl-i Sünnet itikad metinlerinden olan “el-Emâli” kitabında da bu hususu:
مُرِيدُ الْخَيْرِ وَالشَّرِّ الْقَبِيحِ      وَلٰكِنْ لَيْسَ يَرْضٰى بِالْمُحَالِ
“O, hayrı da şerri de murad eder,
Ama kötüye razı olmaz”
ifadesiyle açıklanmıştır. Bizim konumumuzda da haksızlık vardır. Zulüm vardır, adaletsizlik vardır.
Allâh-u Te‛âlâ:
﴿وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللّٰهُ فَأُولٰئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ﴾، ﴿هُمُ الظَّالِمُونَ﴾، ﴿هُمُ الْفَاسِقُونَ﴾
“Her kim Allâh’ın indirmiş olduğu (kuralları inkâr edip hafife alarak onlar) ile hüküm vermezse, işte ancak onlar kâfirlerin ta kendileridir!
Ancak onlar (Allâh’ın şeriatına ters düşen kararlar verdikleri için, hem kendilerine, hem de hüküm verdikleri kimselere haksızlık yapan) zâlimlerin ta kendileridir! Ancak onlar (verdikleri kararlarda Allâh’ın şeriatının dışına çıkmış olan) fâsıkların ta kendileridir!” (Mâide Sûresi:44, 45 ve 47’den)âyet-i kerîmelerinde, Kendi inzal buyurduğu hükümlerle hüküm vermeyenlerin ne kadar büyük bir küfür, zulüm ve fısk içerisinde olduğunu beyan etmiştir.
Ancak şu var ki Ehl-i Sünnet’e göre yaptığını haram bilerek yaparsa kâfir vasfına müstehak olmaz lâkin zalimlik ve fasıklık vasıfları da ondan ayrılmaz, artık bu kişilerin kâmil bir mümin olmaları düşünülemez. Bir de bunun netâici vardır ki mazlumun bedduası ile Allâh-u Te‛âlâ arasında bir hicap (perde) bulunmadığı sahih hadîs-i şeriflerde belirtilmiştir.
Halk arasında buna mümasil olarak:
“Alma mazlumun âhını,
Çıkar âheste âheste”,
“Mazlumun âhı devirir şâhı”
gibi hikmetli sözler söylenmiştir.
Yeri gelmişken Ebrar adında 8 yaşındaki yavrumun yazdığı mektubunda Hazretli Ali (Radıyallâhu Anh)dan naklen zikrettiği:“Mazlumun öç aldığı gün zalimin zulmettiği günden daha şiddetlidir”sözünü de zikredeyim.
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«اَلظُّلْمُ ظُلُمَاتٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ.»
“Zulüm kıyamet günü zulümâttır”buyurmuştur. Yani “Zalime zifiri karanlıklar olarak dönüş yapacaktır” buyurmuştur.
Kabrin karanlığını, mahşerin karanlığını, cehennemin derin derelerinin karanlığını düşünen kişi ne kadar zorda kalsa da dünyada zalim olacak güce sahip olmaktansa mazlum olup çile çekmeyi tercih eder, bu günün geçici eza-cefası ebedi karanlıkta kalmaya değer mi?! Onun için “Mazlum ol da zalim olma, maktül ol da katil olma, aldatılan ol da aldatan olma” buyruluyor.
Bazıları geride zikredilen hadîs-i şeriften yola çıkarak zalimin cezasının kıyamet gününe kaldığını sanmasın, zira Veheb ibni Selâm (Radıyallâhu Anh)şöyle anlatmıştır; zorbanın biri köşk yapar etrafına bir sur çeker. Bu arada yaşlı bir kadın gelerek köşkün yakınında barınabileceği bir küçük kulübe yapar. Bir gün zorba atına binerek gelir, köşkün çevresini gezer. Bu arada yaşlı kadının kulübesi gözüne ilişir, “Bu kimindir?” diye sorar, kendisine kulübenin yaşlı ve yoksul bir kadının barınağı olduğu söylenir.
Zorbanın emri ile kulübe derhal yıkılır, kadın gelince kulübesinin yıkıldığını görür ve “Kulübemi kim yıktı?” diye sorar kendisine “Kral onu görünce yıktırdı” diye cevap verilir. Bunun üzerine kadın başını göğe kaldırarak “Yâ Rabbi! Ben burada yoktum, Sen onu durduraydın ya” der. Bunun üzerine Allâh-u Te‛âlâ, Cebrâîl (Aleyhisselâm)a köşkün altını üstüne getirmesini emreder, Cebrâîl (Aleyhisselâm)da aldığı emri derhal yerine getirir.
Nakledildiğine göre Bermekîlerin ileri gelenlerinden biri oğlu ile birlikte zindana atılınca babaya, “Babacığım, onca saltanattan sonra zincire vurulduk, zindana atıldık” der. Babası oğluna, “Yavrum, mazlumun bedduası geceleri yürüdü, biz farkında olmadık ama Allâh’ın gözünden kaçmadı” der.
Büyükler bu hususta şöyle demişlerdir:
نَامَتْ عُيُونُكَ وَالْمَظْلُومُ مُنْتَبِهٌ      يَدْعُو عَلَيْكَ وَعَيْنُ اللّٰهِ لَمْ تَنَمِ
“Senin gözlerin uyudu ama mazlum uyanık,
Sana beddua ediyor, Allâh’ın gözü (nazarı) ise daim uyanık!”
Ne kadar üzülsek azdır ki Rabbimizin ahkâmının icra edilmediği karışık bir dönemde, Müslümanın Müslümana zulmettiği bir fitne içinde, hem de kafirlerin dahi Müslümanlara isnat etmekten çekindikleri çirkinliklerle dindarların birbirini itham ettiği alçak ve kalleş bir zaman diliminde bulunmaktayız, ama bunun faturasının âhirete kalmayacağı, daha önce dünyada da büyük kargaşalara sebebiyet vereceği hadîs-i şeriflerde bildirilmiştir.
Nitekim İbni Mâce (Rahimehullâh)ın tahric ettiği bir hadîs-i şerifte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)şöyle buyurur:
“Ey muhacirleri topluluğu! Beş haslet vardır ki bunlarla imtihan edilmenizden, bunların sizin aranızda olmasından ve bu kişilere yetişmenizden Allâh’a sığınırım.
1) Bir toplumda fuhuş yaygın hale gelir ve alenî olarak yapılmaya başlarsa; o toplum mutlaka öncekilerde görülmeyen ağrılar, sancılar ve bozulmalara maruz kalır.
2) Ölçüde ve tartıda hile yapıp eksik tartıp vermeleri. Bu durumdaki toplumlar yıllar sürecek kıtlık ve geçim sıkıntısı çekerler. Devlet büyükleri ve yöneticilerin zulmüne mâruz kalırlar.
3) Mallarının zekatını vermemeleri. Böyle bir toplumda, öncelikle gökten inen yağmur azalır. Eğer yeryüzünde yaşayan hayvanlar bulunmazsa o toplumun üzerine gökten bir damla bil yağmur yağmaz.
4) Allâh ve Rasûlü’ne verdikleri ahdi bozmaları. Allâh-u Te‛âlâbu toplumun başına dışarıdan bir düşman musallat eder ve ellerinde bulunan bazı şeyleri onlardan alır.
5) Devlet büyükleri ve yöneticilerin Allâh’ın kitabı ile hükmetmemeleri. İşte böyle yaptıklarında Allâh-u Te‛âlâonların içine huzursuzluk verir, kargaşa ve huzursuzluk içinde birbirleriyle boğuşurlar.”
Durum aynen bu hadîs-i şerifte buyrulduğu gibi değil midir?! Çektiğimiz bunca ağır sancı, adı konulmadık hastalıklar, geçim sıkıntıları, yöneticilerin zulümleri, rızık bereketsizliği, geçim darlığı, düşman tasallutu, iç savaş, dış savaş tehlikesi, terör belası, kalp huzursuzluğu, fitne fesat hep bu hadîs-i şerifte beyan edilen vazifelerin terki yüzünden başımıza gelmektedir, ama kimse bu belaların sebebinin bu yanlışlıklar olduğunu düşünmemektedir, herkes karşılaştığı her sıkıntıyı maddi bir nedene bağlı görüp tövbeye yanaşmamaktadır.
Halbuki Rabbimiz:
﴿أَوَلَا يَرَوْنَ أَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ فِي كُلِّ عَامٍ مَرَّةً أَوْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ لَا يَتُوبُونَ وَلَا هُمْ يَذَّكَّرُونَ﴾
“Onlar görmüyorlar mı ki, gerçekten kendileri her sene bir veya iki kere (kıtlıklar, kasırgalar, hastalıklar ve zorluklar gibi, günahlarını akıllarına getirecek ve Allâh-u Te‛âlâ’nın huzuruna çıkacakları günü ihtar edecek çeşitli musibetlerle) belaya uğratılmaktadırlar. (Bu onları tevbeye mecbur ettiği halde) sonra (hâlâ) tevbe etmiyorlar ve yine onlar (başlarına gelenlerden ibret alıp) hiç öğütlenmiyorlar” (Tevbe Sûresi:126)âyet-i kerîmesinde bu fitneleribaşımıza tevbe edip tezekkür etmemiz yani aklımızı başımıza alıp iyi düşünerek hakkı bulmamız, salih ameller işleyip mâsiyetleri terk ederek kurtulmamız için gönderdiğini beyan etmektedir.
Rabbim cümlemize tevbeye muvaffakiyet, iyi düşünüp doğru anlamak, gereğince amel ederek iki cihan saadetine ermek, içinde bulunduğumuz zulümden bir an evvel en hayırlı ve kolay şekilde kurtulmak nasib-i müyesser eylesin, Beraat gecesinde hayırlı kaza ve kaderler cümlemiz hakkında mukadder eylesin, Beraatlerimizi ihsan eylesin, ibadetlerine, sıyamına, kıyamına muvaffak olmamız için bize yardım eylesin tembellik ve gevşeklik hallerini cümlemizden izale eylesin. Âmîn! “Âmîn” diyen dillerinizi nâr-ı cahîminden âzâd eylesin. Âmîn!
Rabbim zalimleri kahreylesin, umduklarını buldurmasın, korktuklarından kurtarmasın, kalplerini huzursuz eylesin, dertlerine düşürsün, bizlerle uğraşacak güç bırakmasın, ayaklarını kaydırsın, kalplerini korkutsun, geri çevrilmeyecek murdar azaplarını üzerlerine kondursun, yetkilerini acziyete tebdil eylesin, kudretlerini imha eylesin, Beraat gecesi bu işi bitirmeyi, bize ve diğer mazlum Müslümanlara yapılan zulmü bitirmeye yetecek dualar ve niyazlarda bulunmayı bizlere nasip eylesin. Âmîn!

BAZI MÜHİM TEBLİĞLERİM
1)Kamuoyuyla paylaştığım bazı hususları size de arz edeyim:
Kamuoyuna Hürmetle Arz Ederim!
Mahkemede yaptığım savunmayla ilgili olarak medyada çıkan çelişkili ve maksatları saptıran açıklamalar beni bazı elzem konuları izaha muhtaç bırakmıştır.
İlk olarak; savunma beyanlarım arasında yer alan “Ben günahkârım” ifadesi kesinlikle benim bu suçlardan birini işlediğim anlamında kullanılmamıştır. Zaten gazetelerde yer alan “Ben insan satacak, cinsel saldırıda bulunacak ve birinin hürriyetini tahdit edecek birimiyim?! 35 senedir insanları bu işlerden nehy etmeye çalışıyorum, binlerce aile benim sohbetlerim sayesinde kurtuluyor, bunlardan birini yaptıysam imansız öleyim” şeklinde ki beyanım, maksadımın suçluluk ifadesi olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
Zerre kadar imanı olan kişi insanın ebedi âhiretini kaybetmesine sebebiyet verecek bu sözün ağırlığını takdir eder. Bazı gazeteler bu sözü “Ben günah işledim” şeklinde vererek sözün lafzını dahi değiştirmişlerdir ki ben böyle bir söz sarf etmedim, gerçi başlık altında ki yazılar konuyu vuzuha kavuşturur nitelikteyse de maalesef halkımızın bir kısmında okuma alışkanlığı gelişmediğinden başlık yazısıyla bir kanaate varmakta, alt kısmı okumaya ihtiyaç duymamaktadırlar, tabi ki bu da sebebiyet verdikleri yanlış kanaat, şahsi ve ailevi zararlar nedeniyle basın mensuplarına iki cihanda da mesuliyet ve vebal olarak dönecektir.
Meselenin aslını açılamak gerekirse ben deniz motoru olayını anlatırken “İnsanlar bana kutsallık atfediyorlar, ben ‘Bindim’ dediğim halde bazıları beni tenzih gayesiyle ‘Hoca öyle şeyler yapmaz’ diyorlar, halbuki o âlete binmek zaten günah da değil, ben masum değilim, ben de günahkar biriyim” dedim ve doğru söyledim. Zira peygamberler dışında kimse masum olmadığına göre evliyamız dahil hangimiz “Ben günahkâr değilim” diyebilir?!
Demek ki herkes “Ben günahkârım” demek durumundadır. Ama bu söz belli bir konuda “Ben günah işledim” anlamına gelmez, ancak “Masum olmadığıma göre günah işleyebilirim” demek olur ki bu “Kul hatasız olmaz” sözü gibi değerlendirilmelidir.
Sâniyen; bazı basın yayın organlarında benim yurt dışından getirttiğim kadınlardan nasıl nikah kıydığımı mahkemede anlattığım yazılmış. Bu ne büyük bühtân! Ben ifademde mealen: “Nikah için yurt dışından hiçbir kadın getirtmedim, bu dosyadaki isnad vechi üzere; orada adı geçen hiçbir kadınla nikah yapmadım, hiçbirini görmedim, görüşmedim.
Organize Şube, isnat gününden 4 ay sonra birini bulmuş, müşteki yapmış, dosyada resmini gördüm, öcü gibi, ben zevk sahibiyim böyle birine el sürer miyim?! Benim için “Arap” demiş, “Kot pantolon” giyiyordu demiş ben Arapsam dünyada Türk yok! Hayatımda denemek için bile kot pantolon giymedim, çelişkiler yumağı! “Göğsü, karnı yara ve yarık içerisinde” demiş de bunu nereden bilmiş, bir defa benim karnımda hiçbir yara veya yarık yok. Zaten bypass olanın göğsünde iz kalır, onu dört ay sonra bulup müşteki yapan irade ona neler diyeceğini de besbelli öğretmiş, ama bence başarısız bir komplo, çünkü çok çelişki var.
Ayrıca iki Faslıyı fuhuş evinde basmışlar, 45 gün deport (sınır dışı) etmemişler, ilk ifadelerinde kimseden şikayetleri yokken benim aleyhime şikayette bulunmadan onları salıvermemişler, zaten tutukladıkları Barış adındaki kişiyi iki gün döverek “Şunu imzala, biz Cübbeli’yi Türkiye’ye rezil edeceğiz” demiş olmaları bu isnat ve ithamların beni itibarsızlaştırmaya yönelik olduğunu ispat etmektedir.
Bunlar beni içeri attırmadan rahat etmediler “Yorgan gitti kavga bitti” şeklinde savunma yaptım. O sırada Hâkim Bey onlardan biriyle nikah kıydığını söyleyen kişiye “Nikahını kim kıydı?” diye sordu. O “Arkadaşlar arasında kıydık” deyince bana “Böyle oluyor mu?” dedi. Ben de “İki şahit huzurunda kıyılabilir, isterseniz onu özel görüşelim, ‘Şimdi Kıbrıs’ta cenaze imamı kalmamış’ diye gazetede gördüm, yarın nikah kıyacak imam da kalmazsa millet bekâr mı kalacak?!” dedim.
Bu sözün kendime nikah kıydığım anlamına gelmediği âşikârdır. Ayrıca dosya kapsamındaki uydurma mâdurelerle aramda bir görüşme dahi vaki olmamışken nikahtan nasıl bahsedilebilir?!  Zaten o tutuklu kişi mahkemede olanlardan biriyle nikah yaptığını beyan etti, eşi de buna sonradan vakıf olduğunu, hoş görmese de İslam’da dört evlilik izni olduğu için bir şey yapamadığını açıkladı. Bu konuların benimle ne alakası var?!
Aksini iddia eden kişi mâdure gösterilenlerden biriyle benim bir görüntümü ya da en azından konuşmamı ortaya koymalı değil midir?! Bu kadar ay hatta yıl süren fiziki takipler neticesinde neden benim hiçbiriyle bir görüşmem dahi tespit edilememiştir. Bu işler bu kadar ucuz mudur?! Tut birini, diğerinin aleyhine şikayetçi yap, adamı at içeri, aylarca yatır, ne hürriyeti tahdit var, ne zor kullanma var, ne darp var, ne rapor var, hatta bir şikayetçinin demesi, ne duhul var, ne delil var, ne şahit var, aksine öyle olmadığına 3-4 şahit var.
Ortada “Hoca görmedi bile, ben nikah ettim” diyen var, şahidi de var. Diğer Fas’tan gelenlerin yakalanmadan önce yaptıkları konuşma tapelerinde kendilerini Aydın denen hiç tanımadığımız birinin getirdiğine dair beyanları var ki tapeleri mahkemenin elinde mevcut. Ayrıca benim ihtimalim sıfır.
28 Şubat sürecinde bile tutuklanacağımı bildiğim halde “Yabancı ülkede hür olacağıma vatanımda hapis yatayım” diyerek şekerim 400 iken Almanya’dan dönmüş ve 13 ay ceza yatmış biriyim, Karagümrük dosyası kapsamında özel yetkiliye sevk edildiğim halde onlar doğal olarak tutuksuz yargılanırken benim tutuklu olmam ve mahkeme günü onlara hiçbir şey sorulmadan “Siz gidebilirsiniz” denmesi de düşünülürse, bütün bunlar kamuoyu nezdinde makul şeyler midir?! Takdiri yüce milletime bırakıyorum.
Üçüncü olarak; bazı internet sitelerinde benim evvelce inkâr ettiğim kaseti şimdi kabul ettiğim, belki bugün inkâr ettiklerimi de yarın kabul edebileceğim konu edilmiş. Benim sözlerim gizli değildir, Teke Tek ve Sansürsüz gibi en yüksek reytinge sahip programlarda alenen söylenmiştir ama herkesin akıl seviyesi konuşulan lafın ne anlama geldiğini anlamaya yetmeyebilir.
Ben Teke Tek programında başımdan birkaç nikah geçtiğini ancak şu an tek eşle birlikte olduğumu beyan etmiştim. Sansürsüz programında da asla zina ve haram yapmadığımı açıklamıştım. Nikah yapmadım diye bir beyanım olmamıştır, kayıtlar ortadadır, isteyen dinleyebilir, kimse beni laf oyunlarıyla yahut çapraz ifadelerle bir çelişkiye düşürebileceğini sanmasın, çünkü çelişki ancak yalan ve yanlış beyanlarda bulunur, benim gibi özü sözü bir olup hakkı söylemekten korkmayan ve utanmayan insanların sözlerinde asla bir tezada rastlanamaz.
Bugünkü ifademde ise dosyada isnat edilen vechile bu mâdurelerden hiçbiriyle bir karşılaşmam olmadığına dair kesin beyanım ve bizim camiamızda bilindiği üzere tekitli yeminlerim vardır, artık bunun aksi nasıl düşünülebilir?!
İnternetlerde Varan 1, Varan 2, Varan 3 şeklinde dolaşan görüntülerde kesinlikle fotomontaj yapılmış, kesme, biçme, takdim, tehirler uygulanmış, saçma sapan ucubeler ortaya çıkmıştır, bütün bunlar sevenlerimin gözünde beni itibarsızlaştırmaya yönelik yapılmış ama tutmamıştır. “Bir üfürükle gelen bir tükürükle gider” şeklinde kıssası olan bir söz vardır. Ben bir üfürükle gelmediğimden, 35 senedir cemaatime meccânen hizmet eden biri olarak, parti başkanları gibi Varan 1’le değil, Varan 30 da olsa itibar kaybedecek biri değilim.
20 sene evvel kimse salon dolduramazken yüz binden fazla insanı Çavuşbaşı Külliyesi’nde defaatle toplamış biriyim, bugün de bıraksalar hiçbir teşkilatım olmamasına rağmen Arena’yı sevenlerimle doldurabilecek itibardayım, zira Allâh (Celle Celâlühû)nün aziz kıldığını kimse zelil kılamaz, zelil kıldığını da aziz edecek yoktur.
Dördüncü olarak; mahkeme sorgulamasında “Kaç eşiniz var” şeklinde bir sual varid olmadığından bana çocuklarım sorulmuş, ben “Sekiz” cevabını verince de “Bir eşten mi?” şeklinde bir sual tevcih edilmiş, buna cevabımda “İki eşten” şeklinde olmuştur.
Oysa gazetelerde ve sâir yayın organlarında benim bir gün orada, bir gün burada kalan, eşi ve ikameti meçhul biriymiş gibi gösterilmeme yönelik haberler yayınlanmıştır. Bu haberler tamamen yalandır. Ben 19 sene evvel Büşra Mihrimah Ünlü adındaki eşimle evlendiğimden beri onunla birlikteyim. İkametgâhım da Beykoz’dadır.
Üstadım Mahmut Efendi Hazretleri: “O senin direğindir” buyurarak onun, benim bütün hizmetlerimdeki yerini açıklamıştır. Tüm ihtiyaçlarımı karşılayan, hastalıklarımla ilgilenen, misafirlerimi ağırlayan, benim olmazsa olmazım ancak odur. Yazılan bütün kitaplarımda ve tüm sohbetlerimde dolayısıyla cemaatim üzerinde kendisinin büyük emeği ve hakkı vardır. Mükafatını iyilikleri zâyi etmeyen Rabbim verecektir.
Beş çocuğumu barındıran diğer evime de çocuklarımı görmek, dertlerini dinlemek için ara ara giderim. Mahkemede arkadaşlar arasında geçen bir konuşma tapesi bana sorulduğunda bir çocuğumun hastalığından dolayı bulunduğu eve gitmem konusu işlenmiştir. O sıra latife içerikli yaptığım bazı konuşmalarım medyaya ciddi bir ailevi sıkıntı varmış gibi yansıtıldı. Oysa: “Hanım duyarsa ne yapacağım, yandım, yayın yasağı da koymadınız” şeklindeki beyanım konunun gayri ciddi olduğunu ortaya koymaktadır. Aksi takdirde bunun haber yapılacağını bile bile kendimi sıkıntıya sokmamın ne manası olabilir?!
Vatanın, milletin ve bunca ümmetin bu kadar önemli sorunları varken beni susturmak isteyenlerin tezviratı yüzünden gayri ihtiyari olarak içine düşürülmüş bulunduğum hâl-i pür melâlim nedeniyle değerli eşime, çocuklarıma, yakınlarıma ve cemaatlerime sabır ve metanetler diler, müfterileri Müntakim Te‛âlâ’ya havale ederim.
2)Mübarek Şa‛bân-ı Şerîf ayında, Habîbimiz Muhammed Mustafa (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in kıymetli ve kârlı ayında bulunuyoruz, bu mevsim amel mevsimidir, oruç ve zikir dönemidir. Beraat arefesidir,  gaflet edecek dönem değildir. Rabbim ibadetlerimizi güneş senesine göre değil de kameri seneye göre tespit buyurarak yaz-kış, sıcak-soğuk her dönemi bu ayların faziletli ibadetlerinden hissedar etmeyi murat etmiştir.
Şa‛bân ayı güneş senesiyle hesap edilip hep ocakta olsaydı hiç sıcak döneme rastlamazdı, şimdi ise her 35 senede bütün aylar ve günler bu mübarek aydan, ramazan-ı şeriften nasiplenmektedir. Bu sıcaklar bizi gaflete sevk etmemelidir, zahmet arttığı nispette rahmet ve ücret artırılacaktır. Bu sıcaktan cehennemi hatırlayalım, o azaptan kurtulmak kolay mıdır?! Cennet bedava mıdır?!
Hasen-i Basrî (Radıyallâhu Anh)ın buyurduğu gibi:
«طَلَبُ الْجَنَّةِ بِلَا عَمَلٍ ذَنْبٌ مِنَ الذُّنُوبِ.»
“Amelsiz cennet istemek de günahlardan bir günahtır.” Dünyada en basit şeyler bile paraylayken, paha biçilmeyen cennet beleş midir?!
“Rûhu-l Beyan Tefsîri”nde gördüğümüz üzere; İbrahim Ethem Hazretleri bir gün hamama gider. Hamamcıya parasının olmadığını söyler ve hamama girmesine izin vermesini ister. Hamamcı, parasız hamama girilemeyeceğini söyleyerek Hazret’i hamama sokmaz.
İbrahim Ethem Hazretleri ne kadar ısrar ederse etsin hamamcının inadını kıramaz. Boynu bükük hamamdan ayrılırken öyle bir bağırış bağırır ve feryat eder ki, feryadı duyan ahali şaşkınlık içinde koşturup toplanırlar Hazret’in başına. “Bu kadar ağlayıp feryat etmene gerek yok. Yeter ağlayıp feryat etme, hamam paranı biz verelim” derler.
  Kalabalığa döner ve seslenir İbrahim Ethem Hazretleri: “Ey ahali! Hamama giremediğim için mi sanıyorsunuz bu feryadımı?! Ben hamama giremediğim için ağlamıyorum. Dünyada parasız iken hamama bile sokmuyorlar. Ya âhirette de senin cennete girecek amelin yok diye kapıdan çevrilirse halim nice olur diye ağlıyorum.” İşte âhiret aklı çalışanların hali daima tefekkür ve tezekkürdür.
Onun için bu mübarek ayı bizi cennete kavuşturacak salih amellerle geçirmeye bakalım. “Şa‛bân-ı Şerîf Risalesi”ni elden düşürmeyelim. Bazı hususlara dikkat çekecek olursam:
a) Enes ibni Mâlik (Radıyallâhu Anh)dan rivayete göre Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«فَضْلُ شَعْبَانَ عَلٰى سَائِرِ الشُّهُورِ كَفَضْلِي عَلٰى سَائِرِ الْأَنْبِيَاءِ.»
 “Şabânın diğer aylardan fazîleti (üstünlüğü) ise benim diğer peygamberlerden üstünlüğüm gibidir” (Abdülkādir el-Geylânî, el-Ğunye, 1/341; Safûrî, Nüzhetü’l-mecâlis, 1/142) buyurarak bu ayın faziletini açıklamıştır.
Yine aynı raviden gelen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«شَعْبَانُ شَهْرِي فَمَنْ عَظَّمَ شَهْرَ شَعْبَانَ فَقَدْ عَظَّمَ أَمْرِي وَمَنْ عَظَّمَ أَمْرِي كُنْتُ لَهُ فَرَطًا وَذُخْرًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ.»
“Şabân benim ayımdır. Kim şa‛bân ayına değer verirse, muhakkak ki o benim emrime önem vermiş olur. Benim emrimi büyük tutana ise, ben kıyamet günü öncü bir kurtarıcı ve iyi bir hazırlık olurum” (Beyhakî, Fedâilü’l-evkāt, no:10, sh:94-95; Şu‛abu’l-îmân, no:3532, 5/346-347; Süyûtî, ed-Dürrü-l Mensûr, 4/186, Cem‛u’l-cevâmi‛, 1/520)buyuruyor.
Görüldüğü üzere Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)kendi ayına değer verene şefaat sözü veriyor. Bu ne kadar mühim mesele ki Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)o kişiyi Havz-ı Kevser’in başında bekleyeceğini bildiriyor. Kıyamet günü kendisini Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in beklediği şahıs azaba uğrar mı?!
Ama bu neye bağlı? Bu mübarek aya tâzim etmeye bağlı. Tâzim; büyük tutmak demek. Bu mübarek aya elini, ayağını öperek yahut çay, çorba ikram edilerek tâzim edilemez. Ancak bu ayı oruçlu geçirerek, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e çok salevât okuyarak, Beraat gecesini ihya ederek, niyetleri tashih ve tahsin ederek yani güzel yaparak tâzim edilir.
Nitekim Ebû Ümâme (Radıyallâhu Anh)dan rivayet edilen bir hadîs-i şerifte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)şöyle buyurmuştur:
عَنْ أَبِي أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ رَضِيَ اللّٰهُ تَعَالٰى عَنْهُ قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ إِذَا دَخَلَ شَعْبَانُ: «طَهِّرُوا أَنْفُسَكُمْ لِشَعْبَانَ وَأَحْسِنُوا نِيَّتَكُمْ فِيهِ فَإِنَّ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ فَضَّلَ شَعْبَانَ عَلٰى
سَائِرِ الشُّهُورِ كَفَضْلِي عَلَيْكُمْ.»
“Nefislerinizi şa‛bân için temizleyin ve onda niyetlerinizi güzel yapın. Çünkü Allâh-u Azze ve Celle beni size karşı üstün kıldığı gibi, şa‛banı da diğer aylardan üstün kılmıştır.” (Ahmed ibni Hicâzî, Tuhfetü’l-ihvan, sh:4)
Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bu hadîs-i şerifinde bütün bedenin iyice temizlenmesine işaret buyurmuştur. Temizlik; zâhirî ve bâtinî pisliklerden arınma anlamında iki türlü değerlendirilir. Görünen pislik; elbiseye ve bedene bulaşan türdendir ki bunun temizliği suyla olur. Görünmeyen pislik ise; günahlardır.
Bunların tahareti (temizliği), tevbe ve beş vakit namaz gibi sâlih amellerle olur. Hadîs-i şerifte kastedilen mana da budur. “Onda niyetinizi güzel yapın” cümle-i nebeviyyesi, niyetin önemine işaret etmektedir.
Nitekim Ömer ibni Hattab (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerifte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
وَعَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللّٰهُ تَعَالٰى عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:
«إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ.»
“Ameller ancak niyetlere göredir” (Buhârî, no:1) buyurmuştur. Amellerin sonu varsa da, niyetlerin sonu yoktur. Bu yüzden bir Müslüman, az amelle de ölse, İslam üzere öldüğü için, cennette ebedî kalacaktır. Fasıklar, günahları yüzünden cehenneme girecek olsalar da, orada ebedî olarak (sonsuza dek) kalmayacaklardır. Kâfirin iyi amelleri ne kadar çok olsa da, cehennemde ebedî kalacaktır.
Herkes ameline göre karşılık görecek olsaydı, mükâfât ve cezaların bir sonu olması gerekirdi. Lâkin ebediyyet (sonsuzluk) mefhumu, amelin değil, niyetin karşılığıdır. Çünkü Müslümanın niyeti sonsuza dek İslam’ı yaşamaktır. Kâfirinki ise ebediyyen gavurlukta kalmaktır.
Zunnûn-u Mısrî (Kuddise Sirruhû)nun beyanı vechile; şa‛bân-ı şerîf ibadetlere yönelme ayıdır.
Evliyâullâhın beyanları vechile; şa‛bân-ı şerîf amel, muhabbet, hizmet, zühd (dünyaya karşı soğukluk), kefaret (günahların örtülmesi), tasfiye (kalbi paklama), Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in şefaatine mazhariyet ve amellere yedi yüz misli mükâfat ayıdır.
Âlimler şöyle demiştir: “Receb ağaçlar gibi, şa‛bân çiçekler gibi, ramazan ise meyveler gibidir. Çiçeği olmayan ağacın meyvesi olmayacağı gibi recebe hürmeti olmayanın şa‛bâna da saygısı olmaz. Şa‛bâna tazim etmeyenin ise ramazana saygısı hiç olmaz.”
Ulemâdan biri şöyle buyurmuştur: “Receb-i şerîf bedenin temizliği, şa‛bân-ı şerîf kalbin arındırılması, ramazan-ı şerîf ise rûhun paklanması içindir.
Receb-i şerifte beden, şa‛bân-ı şerifte de kalp taharete kavuşmazsa, ramazan-ı şerifte ruh nasıl aklanıp paklanabilir?!” (Şihâbuddîn Ahmed el-Feşnî, Tuhfetü’l-ihvan, sh:10, 41)
Şa‛bân-ı şerîf; ayın yarılma mucizesinin kendisinde gerçekleştiği, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e salevât okuma emrinin kendisinde nâzil olduğu, Allâh-u Te‛âlâ’nın her seme Kâbe-i Muazzama’ya kendisinde tecelli buyurduğu, kıblenin Mescid-i Aksâ’dan Mescid-i Haram’a tahvil edildiği, Salih amellerin Allâh-u Te‛âlâ’ya yükseltildiği, bu yüzden Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in çok oruç tuttuğu bir aydır.
Nitekim Üsâme ibni Zeyd (Radıyallâhu Anhümâ)dan rivayet edilen bir hadîs-i şerifte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
عَنْ أُسَامَةَ بْنِ زَيْدٍ رَضِيَ اللّٰهُ تَعَالٰى عَنْهُمَا قَالَ:قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «ذَاكَ شَهْرٌ يَغْفُلُ النَّاسُ عَنْهُ بَيْنَ رَجَبَ وَرَمَضَانَ وَهُوَ شَهْرٌ تُرْفَعُ فِيهِ الْأَعْمَالُ إِلٰى رَبِّ الْعَالَمِينَ وَأُحِبُّ أَنْ يُرْفَعَ عَمَلِي وَأَنَا صَائِمٌ.»
“Şa‛bân ayı, receb ve ramazan arasında kalmış büyük bir aydır ki insanlar on(un ululuğun)dan gâfildir. O, kendisinde âlemlerin Rabbin(in huzûr-u mânevîsin)e amellerin yükseltildiği bir aydır. Ben de amelimin oruçluyken yükseltilmesini seviyorum(da onun için bu ayda çok oruç tutuyorum)buyurmuştur. (Nesâî, no:2221; Beyhakî, Şu‛abu’l-îmân, no:3540, 5/352-353; Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, 5/201; İbni Ebî Şeybe, el-Musannef, 3/103; Münziri, et-Terğîb ve’t-Terhîb, no:1537, 2/122)
Ey gizli ve âşikâr bütün amelleri Rabbine arz edilen kişi! Amellerine dikkat et de hata ve zelle yapmaktan sakın. Zira iyiyi kötüden ayıran Allâh-u Te‛âlâher şeyi hakkıyla görmektedir. (İbni Receb el-Hanbelî, Letâifü’l-me‛ârif, sh:243-245)
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bu ayda çok oruç tutmasının bir sebebi de ecellerin bu ayda yazılmasıdır. Nitekim Âişe (Radıyallâhu Anhâ)nın Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e şa‛bân ayının tümünü oruçlu geçirmesinin hikmetini suâli üzerine:
عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهَا قَالَتْ: قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «إِنَّ اللّٰهَ يَكْتُبُ فِيهِ عَلٰى كُلِّ نَفْسٍ مَنِيَّةَ تِلْكَ السَّنَةِ فَأُحِبُّ أَنْ يَأْتِيَنِي أَجَلِي وَأَنَا صَائِمٌ.»
“Şüphesiz Allâh-u Te‛âlâ o sene ölecekleri o ayda yazar(takdir eder). Ben de ecelim(in yazısının vakti)geldiğinde oruçlu olmayı seviyorum”buyurdular. (Ebû Ya‛lâ, el-Müsned, no:4911, 8/312; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 13/254; Münzirî, et-Terğîb, no:1540, 2/123)
Bu hadîs-i şerifte geçen ölüm yazısından maksat, herkesin ezelde belirlenen kesin ecelinin ve ömür süresinin şa‛bân ayında Allâh-u Te‛âlâtarafından Levh-i Mahfuz’dan alınıp nüshalanarak, ilgili meleklere ibraz edilmesidir. Zira Allâh-u Te‛âlâ’nın ezeldeki takdirleri, zaman ve mekanla mukayyet değildir.
Görüldüğü üzere ganimetlerle dolu bir mevsimdeyiz. Bu ay hayır kapılarının açıldığı, bereketlerin saçıldığı, hataların bırakıldığı, günahların örtüldüğü ve mahlûkātın en hayırlısı Muhammed(Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e salavâtın çokça yapıldığı bir aydır.
Artık her akıllı mümine gereken bu ayı gafletle geçirmeyip, geçmiş günlerdeki günahlarına tevbe ile temizlenerek ramazanı karşılamaya hazırlanmaktır.
Böylece kul şa‛bân ayında Allâh-u Te‛âlâ’ya çokça yalvarmalı ve ayın sahibi Muhammed(Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)i aracı yapmalıdır, tâ ki bu sayede kalbinin bozukluğu düzelsin ve içinin hastalığı tedavi olabilsin. Tevbeyi asla ileri bir zamana ertelememelidir. Çünkü günler üçtür. Düne ecel (bitmiş süre), bugüne amel (çalışmaya elverişli dönem), yarına ise emel (beklenti) denilebilir.
Zira yarına kavuşup kavuşamayacağını bilemezsin. Öyleyse dün ibret, bugün ganimet, yarın ise tehlikelidir. Aylar da üçtür. Receb geçip gitmiştir daha dönmeyecektir, ramazan beklenmekte ama kavuşulması kesin değildir, şa‛bân ise bu iki büyük ay arasında taat ve ibâdeti ganimet bilinmesi gereken bir aydır.
Rasûlüllâh(Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)AbdullâhibniÖmer(Radıyallâhu Anhümâ)ya vaaz ederken şöyle buyurmuştur:
«اِغْتَنِمْ خَمْسًا قَبْلَ خَمْسٍ:شَبَابَكَ قَبْلَ هَرَمِكَ وَصِحَّتَكَ قَبْلَ سَقَمِكَ وَغِنَاكَ قَبْلَ فَقْرِكَ وَفَرَاغَكَ قَبْلَ شُغُلِكَ وَحَيَاتَكَ قَبْلَ مَوْتِكَ.»
“Beş şeyden önce beş şeyi ganimet bil! Yaşlanmadan gençliğini, hastalanmadan sağlığını, fakirliğinden önce zenginliğini, meşguliyetinden önce boş vaktini, ölümünden önce hayatını (değerlendir).”(Abdülkādir el-Geylânî el-Ğunye, 1/343; İbni Ebî Şeybe, el-Musannef 12/223; Hâkim, el-Müstedrek, 4/306; Zebîdî, İthâfü’s-sâde, 10/151; Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, no:43490, 15/879)
3) Her ayda günahlardan sakınmak gerekliyse de, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in kendisine nispet ettiği ve kendisinde, ona yardım edene rahmet duasında bulunduğu, amellerin kendisinde Allâh-u Te‛âlâ’ya arz olunduğu, ecellerin, musîbetlerin, kaderlerin, doğacakların ve öleceklerin kendisinde meleklere bildirildiği bu mübârek ayda takvâya riâyet etmenin kişiyi bir senelik belâlardan ve kederlerden koruyacağında hiç şüphe yoktur.
Nitekim hadîs-i şerifte şöyle vârid olmuştur:
رُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «مَنْ عَظَّمَ شَعْبَانَ وَاتَّقَى اللّٰهَ تَعَالٰى وَعَمِلَ
بِطَاعَتِهِ وَأَمْسَكَ نَفْسَهُ عَنِ الْمَعْصِيَةِ غَفَرَ اللّٰهُ تَعَالٰى ذُنُوبَهُ وَأٰمَنَهُ مِنْ كُلِّ مَا يَكُونُ فِي تِلْكَ
السَّنَةِ مِنَ الْبَلاَيَا وَالْأَمْرَاضِ كُلِّهَا.»
“Her kim şa‛bân ayına değer verir, onda Allâh-u Te‛âlâ’dan sakınırsa, taatıyla amel eder ve nefsini günahlardan tutarsa, Allâh-u Te‛âlâ onun günahlarını bağışlar ve o sene vukû bulacak tüm belâlardan ve hastalıklardan kendisini emin kılar.” (Zübdetü’l-vâ‛ızîn, Hobevî, Dürretü’n-nâsihîn, sh:235)
4) Şa‛bân-ı şerîf ayının gecelerini ihya, hele de birazdan dahil olacak cume gecesini ibadetle geçirmek hem çok sevap kazandırır, hem de kabir azabından korur.
Nitekim Muhammed ibni Abdillâh ez-Zâhid (Rahimehullâh) şöyle anlatmıştır: “Dostum Ebû Hafs el-Kebîr vefat etmişti, cenazesini kıldım fakat sekiz ay kabrini ziyaret etmedim. Sonra ziyaret etmek istediğim gece mana âleminde onu, üzüntülü bir halde suratı sapsarı olarak gördüm. Selam verdimse de selâmımı almadı ve benimle konuşmaya başladı.
Ben: ‘Sübhânallah! Benimle konuşuyorsun da selâmımı niçin iâde etmiyorsun?’ diye sorduğumda: ‘Selâma cevap vermek bir ibâdettir. Biz ise ibâdetten kesilmişiz’ dedi.
O zaman ben kendisine: ‘Sen çok güzel yüzlü bir zat idin şimdi niye seni yüzü değişmiş görüyorum?’ dediğimde: ‘Mezarıma konur konmaz, Münker ve Nekîr melekleri gelerek, bana Allâh-u Te‛âlâve Rasûlüllâh(Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e imanı sordular, Allâh-u Te‛âlâ’nın yardımıyla kendilerine cevap verdim. Allâh-u Te‛âlâ’nın fazl-u keremi olmasaydı buna imkân bulamayacaktım.
Onlar ayrılır ayrılmaz başka bir melek gelip başıma dikilerek: ‘Ey kötü ihtiyar!’ diye hitap edip, günahlarımı ve kötü amellerimi sayıp döktü ve bana bir sopa vurdu ki cesedim ateşle tutuştu. Sonra yılanlar bana sarılıp, beni iyice yemeye başladılar.
Sonra kabrim benimle öyle sözler konuştu ve: ‘Rabbinden utanmadın mı?!’ diyerek beni öyle bir sıktı ki, kaburgalarım birbirine girdi ve mafsallarım kesildi.
Böylece ben şa‛bân hilalinin göründüğü geceye kadar azap içersinde kalmıştım ki, o anda yukarı taraftan bir münâdî:
«أَيُّهَا الْمَلَكُ!اِرْفَعْ عَنْهُ فَإِنَّهُ أَحْيٰى لَيْلَةً مِنْ شَعْبَانَ فِي عُمْرِهِ وَصَامَ يَوْمًا مِنْ أَيَّامِهِ.»
‘Ey (azâbı ile görevli)melek! Ondan (azâbı)kaldır, çünkü o ömründe şa‛bândan bir geceyi ibâdetle ihyâ etmiş, günlerinden bir günü de oruçla geçirmişti’ diye nidâ etti.
İşte şa‛bân-ı şerîf ayının bir gece ibâdeti ve bir gün orucu hürmetine Allâh-u Te‛âlâbenden azâbı kaldırdı sonra beni cennet ve rahmeti ile müjdeledi. O halde şa‛bân ayının kıymetini bil de sen de benim gibi kurtulasın’ deyip sessizliğe büründü. Ben de bu zuhûratımdan ayılıverdim.” (Zühretü’r-riyâd, Hobevî, Dürretü’n-nâsihîn, sh:235; Hayâtü’l-kulûb, Risâle fî fedâili’ş-şuhûri’l-arabiyyeti ve’l-eyyâmi’l-mübâreke, Süleymaniye Kütüphanesi, Reşîd Efendi, kayıt no:1166, varak:54-55)
  İşte dinlediniz, kabir gibi karanlık, ıssız, sessiz, kimsesiz yerde bizi ancak salih amellerimiz öncelikle de bu mübarek ayın gecelerinde, bilhassa Beraat gecesi gibi faziletli zaman diliminde yaptığımız ve yapacağımız hayırlı ameller kurtaracaktır. Rabbim ibadet ve taatle geçirmek üzere bizleri Beraat gecesine kavuştursun, zikrine şükrüne karşı bizlere yardım eylesin. Âmîn!
5) Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)şa‛bân-ı şerîf orucuna çok önem vermiş, bir gün oruca dahi büyük mükâfat vaad etmiştir.
Nitekim Rasûlüllâh(Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:
رُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «مَنْ صَامَ مِنْ شَعْبَانَ يَوْمًا حَرَّمَ اللّٰهُ جَسَدَهُ عَلَى النَّارِ وَكَانَ رَفِيقَ يُوسُفَ فِي الْجِنَانِ وَأَعْطَاهُ اللّٰهُ ثَوَابَ أَيُّوبَ وَدَاوُدَ.»
“Kim şa‛bândan bir gün oruç tutarsa, Allâh-u Te‛âlâ onun cesedini cehenneme haram kılar. Cennetlerde Yûsuf (Aleyhisselâm)a komşu olur. Allâh ona Eyyûb ve Dâvûd (Aleyhimesselâm)ın sevaplarını verir.”(Safûrî, Nüzhetü’l-mecâlis, 1/142)
 Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)kendisine kavuşmak isteyenlere de bu mübarek ayda en az üç gün oruç tutmayı tavsiye buyurmuştur. Nitekim hadîs-i şerifte şöyle vârid olmuştur.
رُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «شَعْبَانُ جُنَّةٌ مِنَ النَّارِ فَمَنْ أَرَادَ أَنْ يَلْقَانِي فَلْيَصُمْهُ وَلَوْ ثَلاَثَةَ أَيَّامٍ.»
“Şa‛bân cehennemden bir kalkandır. Bana kavuşmak isteyen üç gün de olsa onda oruç tutsun.”(Safûrî, Nüzhetü’l-mecâlis, 1/142)
  Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)bu ayda en az üç gün oruç tutana geçmiş bütün günahları için mağfiret vaad etmiştir. Nitekim hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
رُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «نَقُّوا أَبْدَانَكُمْ بِصَوْمِ شَعْبَانَ لِصِيَامِ شَهْرِ رَمَضَانَ فَمَا مِنْ عَبْدٍ يَصُومُ ثَلاَثَةَ أَيَّامٍ مِنْ شَعْبَانَ ثُمَّ يُصَلِّي عَلَيَّ مِرَارًا قَبْلَ إِفْطَارِهِ إِلاَّ غَفَرَ اللّٰهُ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ وَأَخْبَرَنِي جِبْرِيلُ أَنَّ اللّٰهَ تَعَالٰى يَفْتَحُ فِي هٰذَا الشَّهْرِ ثَلاَثَمِائَةِ بَابٍ مِنَ الرَّحْمَةِ.»
“Ramazan ayının orucu için şa‛bân orucu ile bedenlerinizi temizleyin. Her hangi bir kul şa‛bân ayında üç gün oruç tutsa, iftarından önce de bana defalarca salevât okusa, mutlaka Allâh-u Te‛âlâ onun geçmiş günahlarını bağışlar. Cibrîl bana bildirdi ki; şüphesiz Allâh-u Te‛âlâ bu ayda üç yüz rahmet kapısı açar.” (Safûrî, Nüzhetü’l-mecâlis, 1/142)
6) Bir hanım kardeş “Bir hâcet namazında bir niyet mi tutulur yoksa birkaç niyet olur mu?” diye sormuş. Bir hâcet namazı bir niyetle olur. Ancak size bir hâcet namazı öğreteyim, onda bin tane niyet tutsanız da olur.
Muhammed ibni Deresteveyh(Rahimehullâh)ın şöyle anlatmıştır: “İmâm-ı Şâfi‛î (Rahimehullâh)ın kitabında kendi hattıyla yazmış olduğu ‘Salâtu’l-hâce li elfi hâce (bin isteğin gerçekleşmesi için kılınacak bir hâcet namazı)’ diye bir namazın tarifini gördüm ki orada şöyle yazıyordu: ‘Bu namazı Hızır (Aleyhisselâm)bazı kullara öğretmiştir. Bu namaz ilk rekatında Fâtihâ Sûresi’nden sonra on kere Kâfirûn Sûresi, ikinci rekatında da Fâtihâ Sûresi’nden sonra on kere İhlas Sûresi okunarak kılınır.
Bu namazı kılan kişi selam verdikten sonra secdeye varır ve on kere Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e salevât-ı şerîfe getirir, ardından on kere:
«سُبْحَانَ اللّٰهِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ وَلَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ أَكْبَرُ، وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ.»
‘Bütün tenzihler Allâh’a âittir. Bütün hamdler Allâh’a mahsustur. Allâh’tan başka hiçbir ilah yoktur. Allâhher şeyden büyüktür. O en büyük ve en yüce olan Allâh’ın yardımı olmadan hiçbir ibadete kuvvet ve hiçbir günahtan dönüş imkânı yoktur’tesbihini zikreder, sonra da on kere:
﴿رَبَّنَا أٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْأٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ﴾
‘Ey Rabbimiz! Bize dünyâda da güzel şeyler ver, âhirette de güzel şeyler ver ve bizi o ateşin(in) azâbından koru!’ (Bakara Sûresi:210’dan)âyet-i kerîmesini okur ve bu zikirlerden sonra yine secdedeyken isteklerini Allâh-u Te‛âlâ’ya arz ederse biiznillâhi Te‛âlâ istekleri gerçekleşir.’”
Ebu’l-Kāsım el-Hakîm(Rahimehullâh)şöyle anlatmıştır: “Ben bu namazı öğrenmem için âbidlerden bir zâtın yanına gönderildim, o zat bana bu namazı öğretti. Ben de bu namazı anlatıldığı şekilde kıldım ve ardından Allâh-u Te‛âlâ’dan hikmet talebinde bulundum. Allâh-u Te‛âlâbana sadece hikmet vermekle kalmadı bin tane isteğimi de gerçekleştirdi.
Her kim bu namazı kılmak isterse cuma gecesi gusül abdesti alıp, temiz elbiseler giyerek imsaktan önce bu namazı kılıp isteklerini Allâh-u Te‛âlâ’ya arz etsin. Eğer böyle yaparsa biiznillâhi Te‛âlâ duaları kabul edilir.” (Yûsuf en-Nebhânî, Sa‛âdetü’d-dâreyn, sh:479-480; Dîrebî, el-Mücerrebât, sh:76)
7) Hayriye Hoca Annemiz’in hastanede olduğunu haber aldım, Rabbim âcil şifalar, dertlerine devalar ihsan eylesin, hayırlı uzun ömürle muammer eylesin, hizmetlerini dâim ve makbul eylesin. Âmîn! Hepiniz kendisi için duacı olun, çok güzel bir ümmet yetiştirmiştir, kendisi de tek başına ümmet denilecek bir annemizdir.
8) Bülent Aktı adında bir kardeş Sansürsüz programında bana yapılan oyunların 2012’de son bulacağını söylediğimi hatırlatmış, sonra da beni rüyasında gördüğünü, canlı sohbetlerimi dinlemek istediğini, benim de “Az daha sabredin, inşâallâh ramazanda başlarım” dediğimi yazmış, Rabbim tahkik eylesin. Âmîn!
Haftaya inşâallâh Beraat gecesiyle ilgili mektubumu çarşamba günü gönderirim. Mustafa Hoca Efendi müsaitse aynı saatte okur, Seyyid Hazretleri de gelmeyecekse, akşamdan sonra okur, müsait olmayıp hiç gelemeyecekse İbrahim Efendi okur, o da Seyyid Hazretleri gelmeyecekse akşamdan sonra, gelecekse akşamdan önce okur, artık ertesi gün bir daha toplanmazsınız, haftaya perşembe toplanırsınız inşâallâh.

SİZDEN GELEN BAZI MEKTUPLAR
Sizden gelen mektuplar gerçekten beni hem sevindiriyor, hem de teselli ediyor. Rabbim de sizi sevindirsin, her dardan feraha çıkarsın. Sizlerin mektuplarınızın çokluğundan dolayı geriden geliyorum.
Hâlâ annemi hastanede ziyaret edenlerin, onunla görüşenlerin mektuplarını bitiremedim, tabi bu da benim hüznümü tazeliyor. Bir de tahliye olamadığımı görseydi daha da üzülecekti, hani “İyi ki bugünü görmedi” derler ya, o kabilden bir durum söz konusu.
Benim moralimin nasıl olduğunu merak edenlere Merhum Erbakan Hocamız’ın, partisi kapatıldığında söylemiş olduğu “Yaşadığımız tüm sürece bakılırsa bugün başımıza gelenin hiç ehemmiyeti yok.” Yani biz büyük bir davanın adamıyız, böyle ufak tefek işler konuşmaya değmez, önümüzde âhiret var, ebedi mesuliyet, mükafat ya da azap, ondan önce Berzah âlemi olan kabrin vahşeti var.
Davûd-i Tâî (Kuddise Sirruhû)nun beyanı vechile; “Dünya dönüp dururken insanların mutlaka kendisiyle meşgul olmasını ister.”
Ama üzülmeye değecek kadar kıymetli bir yer değildir. Dünya için üzülmek insana âhiret derdini unutturur. Nitekim Mâlik ibni Dînar (Kuddise Sirruhû): “Dünyaya üzülmen âhiret hüznünü kalbinden çıkarır. Dünyaya sevinmen de âhiret sevgisini kalbinden uzaklaştırır” buyurmuştur.
Bizim tahliye edilmememiz vaki olduğuna göre artık:
«اَلْخِيرَةُ فِي الْوَاقِعِ.»
“Olanda hayır var” demek durumundayız, zaten de öyledir. Bu işler akılla anlaşılacak cinsten değildir, ledün ilmiyle ve ğaybî konularla alakalıdır.
Nakledildiğine göre; sahrada oturan bir adam vardı. Adamın, kendisini sabah namazına kaldıran bir horozu, kendisini ve eşyalarını hırsızlardan koruyan bir köpeği ve suyunu, çadırını yüklediği bir merkebi vardı.
Bir gün yakınında bulunan kasabalıların yanına, onlarla konuşmak için gitti. Onlarla birlikte kahvelerinde otururken, kendisine, horozunu tilkinin yediğini bildirirler. Adam bu haberi duyunca: “Hayırdır inşâallâh” der.
Bir müddet sonra, köpeğinin de ölüm haberi gelir ve adam yine: “Hayırdır inşâallâh” der. Yine bir müddet sonra, kurdun, eşeğinin karnını yardığı haberi gelir, bu sefer de adam: “Ümit edilir ki, bu işte de bir hayır vardır” der.
Gece olunca çadırına gider ve uyur. Sabahleyin, o kasabada yaşayan insanların düşmanlarının geceleyin kasabaya baskın yaptıklarını, horozların öttüğü, köpeklerin havladığı ve merkeplerin anırdığı evlerin yerini keşfedip bütün mallarını yağma ettiklerini görür. Kasabada sadece kendisinin mallarına bir zarar gelmez. Bu olaydan sonra hayvanlarının niçin öldüğünü anlar ve Allâh’a şükür eder.
Biz perdenin arkasını anlasak da anlamasak da bizim de şükretmemiz gerekiyor. Gerçi sizin tahliye edilmememden sonraki mektuplarınıza sıra gelmedi. Kim bilir ne kadar üzüldünüz ama Rabbim benim burada durmamı istiyorken başka yerde bulunmam düşünülemez.
Şimdi sizin mektuplarınızla ilgili yazacaklarıma ve nakillerime gelince:
1) Çayeli ve Pazar’da Rasul Hocam’a bağlı kız-erkek medreselerine, 10 numara diye bilinen Gözlüklü Ahmed Âbimiz’e mensup medreselere, benim tâlim-tecvid hocam olan Kadir Hocam’a mensup, kızlarımı da okutan Kumrulu Mescid medreselerine, özellikle Esenyurt Azîzan medresesine, İkitelli medresesine, Mirac medresesine, Hakikat Dernekler Federasyonu talebelerine, Sarıkamış’tan Mahmûd el-Ûfî medresesine, zannedersem Tokat’tan Rûhu’l-irşad medresesine, Iğdar’dan Necmeddin Hoca’nın medresesine, adını bildiğim ve bilmediğim bana mektup gönderen, göndermeyen fakat daima bana dua eden yüzlerce medreseye, on binlerce kız-erkek talebeme ve siz cemaatime çok teşekkür eder ve hepinizi yaptığınız duaların katkatının size dönmesi için duacı olduğumu bildiririm.
Öyle bir sevgi seliyle karşı karşıyayım ki küçücük yavrularımın beynine dahi sevgim ve sohbetlerim öyle kazınmakta ki sizden aldığım mektuplara baktığımda dışarıda elli sene daha etseydim bu sevgiye, bu ilgiye ve bu kadar duaya mazhar olamayacağımı anlamış bulunmaktayım, bundan dolayı siz sevenlerime teşekkür, Yüce Rabbim’e de hamd-ü senâlar ederim.
2) İkitelli’de Kur’ân kursunda bulunan annemin adaşı bir kardeş 600 adet sohbetimi toplamış, mâşâallâh belki bazıları bizim arşivimizde bile yoktur, radyo yoluyla irtibata geçsin de bir mukayese yapılsın, olmayanlar kopyalansın.
Van’dan Seyide olduğunu söyleyen manevi kızımın mektubu ulaştı, bir hanım kardeş benim manevi kızım olmayı istemiş ama namaz kılamadığını söylemiş. Kusura bakmasın ben âhirette bana yardım edecek kardeşler arıyorum, namaz kılmayan kişi belayı bulduğu zaman ben de yanarım. Namazsızın içtiği çeşmeler, geçtiği meralar kurur. Ben bu mesuliyeti nasıl alabilirim?! Hemen namaza başlar, geçmişe tevbe eder ve onları kaza etmeye başlarsa o zaman olur.
Bir başka hanım kardeş kapanamadığını yazmış. Yahu Hasen-i Basrî (Radıyallâhu Anh)ın buyurduğu gibi: “Her geçen gün bir parçan kayboluyor.” Ne zaman kapanacaksın?! Yoksa:
﴿سَرَابِيلُهُمْ مِنْ قَطِرَانٍ وَتَغْشٰى وُجُوهَهُمُ النَّارُ﴾
“Onların elbiseleri (yaratıldığı günden beri kızdırılarak harareti nihayete varmış olan cehennemde tutuşturulan) katrandan olacaktır. Yüzlerini de (katrana bürünen cesetlerini kavuran) o ateş kaplayacaktır”(İbrâhîm Sûresi:50)âyet-i kerîmesinde buyrulduğu gibi katrandan elbise mi giyinmek istiyorsun, yüzünü ateş mi kaplasın istiyorsun, sen bilirsin ama insanın o ateşlere, azaplara tahammülü yoktur. El-âlem saçını başını görsün diye değer mi yanmaya?! Rabbim cümlemizi ıslah eylesin, hidayet eylesin. Âmîn!
Azabından, gazabından Rabbimize sığınırız. Bu günahlar sonunda insanı imansız bırakabilir, ne büyük tehlike! En mühim mesele son nefesi kurtarmak, yoksa ebedi âhiret elden çıkar, imanlı yaşa yaşa sonunda günahlar yüzünden dinini imanını kaybet.
Geçenlerde bir kız imtihana bir sene çalışmış, tam kapıya gelmiş kimliği yanında yok diye almamışlar. İyi ki de almamışlar, erkeklerle karışmaktan kurtulmuş ama ibretlik iş! İşin sonunda insanın bütün çalışmaları işte böyle boşa çıkabilir. Ona göre günahları terk edelim, Rabbimizi kızdırmayalım, gazabından rızasına sığınalım.
3) Birçok mektubunuzda bana karşı muhabbetlerinizi açıklıyorsunuz, Zeytinburnu’ndan bir hanım kardeş beni konuşmaktan fenâ fil ihvan olduğunu yani adı sorulsa benim adımı söyleyecek hale geldiğini, bundan sonra sadece benim anlattıklarımı tebliğ için yaşayacağını yazmış, mübarek olsun, Rabbim ona niyetine göre sonsuz ecir versin. Âmîn!
Paşaçayırı’nda sohbete gittiğimde arabalarına bindim diye kardeşlerim 10 yılda beri belki de daha fazla zaman arabalarını hâlâ satmamışlar. Bana çok hüsn-ü zan ediyorsunuz, sizi mahcup etmem inşâallâh.
Muhammet Murat kardeşim “Hocam sen ‘Bu suçları yaptım’ desen bile ‘Hocama zorla şantaj yaparak böyle söyletiyorlar’ diye düşünürüm” diyerek doğru bir tespit yapmış, çünkü benim gibi birinin bu âdi suçları işlemesi düşünülemez.
Ataist biri dahi internet yorumuna: “Anlaşılan, hocayı iftiralarla gözden düşürmek istemişler ama buna kimse inanmaz, gözden düşürecekseniz bâri mantıklı bir şey söyleyin” diye yazmış. Ama ne diyelim herkes aynada kendini görüyor, bir kardeşim uzun bir mektup yazmış, sonunu “Hocam! Biz Fâtiha okununca dağılanlardan değil, üzerine Fâtiha okununcaya kadar hakkı savunanlardanız” diye hikmetli bir sözle bitirdiği mektubunda herkesin aynada kendisini görmesiyle ilgili şöyle zarif bir hikaye yazmış:
“Hocam müsaadenizle size atılan iftiraya ile ilgili bir hikaye anlatmak istiyorum; hikaye bu ya bir köyde insanlar hayatlarında hiç ayna görmemişler. Bir gün saf bir adamın biri tarlayı kazarken bir ayna bulur, üstünü silince kendini aynada görmesiyle görüntüyü ölen kardeşine benzeterek ‘Vay benim rahmetli kardeşim, vay benim kardeşim’ diyerek ağlamaya başlar. Ağlaya ağlaya eve gelir, yatağına uzanır ve ağlaya ağlaya uyur.
Karısı uzaktan bir gariplik olduğunu sezer ve odaya girer elindeki aynayı fark eder, alıp bakarak ‘Vıyy benim herifim, beni bir şırfıntı ile aldatır’ diye ağlamaya başlar. Hemen kocasına fark ettirmeden köyün ağasına bunu şikayet etmek ister ve doğruca ağanın yanına gider. ‘Ağam’ der, ‘Benim herifim ben bir şırfıntı ile aldatır.’
Ağa şaşırır, ‘Nerde?’ der, ‘Aha burada’ diyerek elindeki aynayı uzatır, ağa da hayatında hiç ayna görmemiştir, şaşırarak aynaya bakmaya başlar ve der ki: ‘Bacım bu şırfıntıdan çok gavata benzir…’
Şimdi hocam bu hikaye başınıza gelenle çok örtüşüyor, herkes kendi içinden geçeni kusuyor. Tıpkı Ebû Cehil’in Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e olan sû-i zannı ile Ebû Bekr (Radıyallâhu Anh)ın Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e olan hüsnü zannı gibi.
Kişiyi naşı bilirsin kendin gibi. Ortalık ağa dolmuş, bir fâsıktan gelen habere kadın erkek herkes atlıyor. Neredeyse ‘Âmentü’nün şartlarına gazete, tv, dergi ekleyecek bunlar!
Oysa biz size bakınca özlemle sizin yerinizde bile olmayı şeref saydığımız, yokluğunuzdaki anları yıllara biçtiğimiz bir kardeşimiz, bir büyüğümüz ve bir evliyâ olarak görüyoruz.”
Herhalde anladınız, biraz ince bir hikaye ama siz akıllı adamsınız.
Salim Bayram isimli bir kardeşim Efendi Hazretleri’nin benim gibi traş olmak istemesinden çok etkilendiğini yazmış. Gerçekten Yüce Mürşidim bana çok itimat eder, kaç kere bir şey sorulduğunda “Ahmed’e sorun” buyurduğu olmuştur. “Ahmed’in sohbetini dinlemezseniz ya kimi dinleyeceksiniz?!” buyurarak fakirin yegane sohbeti dinlenecek adres olduğunu belirtmiştir.
Tefsir hizmetini 25 seneyi aşkın bir süredir bana emanet etmiştir, kendi adına benden başka kimseye bir eser yazdırtmamıştır, hazırlanan bazı sohbetleri bile “Ahmed görmeden basmayın” buyurmuştur. “Ahmed’in işlerinde bir yanlış görmüyorum” buyurmuştur. Tefsir hizmetinden azlimi istediğimde “Meşâyıh senden başkasının yazmasına razı olmuyor” buyurmuştur.     
Bütün bu sözleri ne zaman, ne sebeple, nerelerde söylediği bende mahfuzdur. Hatta bu son sözü Ustaların Selimpaşa’daki yazlığında bulunduğu sıra söylemiştir. Rabbim beni de, sizi de dünya âhiret Mahmud Efendi Hazretlerimiz’in himmet ve şefaatlerinden mahrum eylemesin. Âmîn!
Fransa’dan bir hanım kardeşim benim internet talebem olduğunu, 54 farzdan 44’ta kaldığımızı yazarak beni bu dersi bitirmeye teşvik etmiş, kocasının bizim sayemizde sakal bıraktığını da müjdelemiş.
Bu sohbetler sayesinde ne çok namaza başlayan, sakal bırakan, cübbe giyen, çarşaf giyen oluyor. Mektupları okuyunca şaşırıyorum, hidayet Rabbimden. Rabbim bizi dinleyen herkesi İslam’ı yaşamaya muvaffak eylesin. Âmîn!
4) Bir hanım kardeşim Eskişehir / Osmanlı medresesinden yazmış ve mevlidin Arapçasının mı yoksa Osmanlıcasının mı daha faziletli olduğunu sormuş. İsmet Garîbullâh Hazretleri’nin buyurduğu gibi “‘Murat mana, değil elfâz’ dediler.” Yani hangisinin manasını daha iyi anlıyorsanız onu okumak efdal olur, zira mevlid-i şerîf Kur’ân-ı Kerîm gibi lafzıyla taabbüd edilen bir metin değildir, ama medrese ehli olanlar Arapçasını ders olarak okusun, benim 600 sayfalık mevlid tercememden ve şerhinden istifade etsinler, bu daha iyi olur, ama manasını anlamadan da maksadı anlayarak Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)için toplanmak, salevât-ı şerîfe okumak, yemek yedirmek, hâsılı Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)ile ferahlanmak hele de Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ayı olan bu Şa‛bân-ı Şerîf ayında çok faziletli olur. Rabbim muvaffak eylesin. Âmîn!
Zannedersem aynı medreseden gelen bir mektupta bana ithâfen:
“Sen öğrettin heceyi,
Âlim ettin niceyi,
Gündüz ettin geceyi,
Benim muhterem hocam!”
diye bir şiir yazmışlar, bazı mektuplarda beni öven sayfalar dolusu şiirler yazmışlar, ben bunlara layık değilsem de demek kendileri bu hüsn-ü zanna layık güzel kimseler, hepsine teşekkür eder, özel dualarıma katacağıma teâhüt ederim!
5)Arslan soyadında bir manevi kızım sizin sohbete devam ettiğiniz o Fetih Mescidi’nin faziletine dâir bakın ne görmüş:
“Cübbeli Hocam!Şu an gece 00:16. İbrahim abi sizin mektubu okuyor. Bir yandan onu dinliyoruz, bir yandan babamla karşılıklı size mektup yazıyoruz.
Bundan bir ay kadar önce uzunca bir rüya gördüm, hatırlayabildğim kadarını yazacağım; İsmailağa camisindeydim, erkekler cemaat olarak namaz kılıyorlardı, ben de kadınlarla beraber merdivenlerden bakıyordum. İnip arkalarından geçtim. Yanlış hatırlayamıyorsam tek olarak namaz kıldım. Orası birden Ahmed Yesevi Derneği oldu, Efendi Hazretlerimiz tekerlekli sandalye ile geldi, ayağa kalkıp genç ve dinç bir şekilde sohbet anlattı.
Sohbetten sonra karşımızda koltuk gibi bir şeyin üzerinde solda Efendi Hazretleri, ortada Seyyidimiz, sağda da yüzünü göremediğim birisi oturuyordu. Sol taraflarından arkalarına başlarını çevirip selam verir gibi yaptılar. İçimden ‘Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)Efendimiz’e selam veriyorlar’ diye geçti. Sizin mescidinizi bekliyorlar hocam.”
Bu hanım kızım çeyizi için biriktirdiği 3 çeyrek altını tv kurma hizmetine vermeyim teâhüt etmiş, hem de telefon numarasını yazarak. Diğer bazıları gibi laf olsun kabîlinden söylemediğini göstermiş. Siz koca koca adamlar utanın, hâlâ bana bu konuda teâhüt yazanlar 5-6 kişi geçmedi, inanamıyorum! Bu Ehl-i Sünnet’in garipliğine şaşıyorum, ben artık Metris’teyim, bana mektuplarla bu konuda destek verecekler telefonlarını yazarak mektup gönderebilirler.
Bu vesileyle ben bu hanım kızıma kıyamayacağımı, manevi babası olarak bu meblağı onun niyetine benim vereceğimi bildirir, mektup yazan diğer kardeşini de manevi evlatlığa kabul ettiğimi ifade ederim. Rabbim âhirette bizi mahcup etmesin. Âmîn!
6) Yağmur soyadında bir hanım kızım nişanlısı istediği halde hâlâ çarşaf giymediğini yazmış, yâhu ne duruyorsun?! Nişanlının istemesi ne büyük nimet. Hemen çarşaf giyin! Yarın âhirette kadını en iyi kurtaracak tesettür şekli çarşaftır. Manto gibi kıyafetler asla İslam’ın istediği örtünmeyi sağlayamaz, cicili bicili başörtüler, türbanlar, şekil belli eden pardesüleri giyenler, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in: “Giyinmiş çıplaklar” buyurarak sahih hadislerde lânetlediği kadınlardan olurlar. Tesettürün gayesi kadının genç mi, yaşlı mı, güzel mi, çirkin mi olduğunu belirtmeyecek şekilde kapanmasıdır, yoksa maksat hâsıl olmaz, lânet hâsıl olur.
Bu hanım kızım, askerden döndüğünde o çarşafa razı olan nişanlısını bana göndersin de onu tebrik edeyim ve yardımcı olayım. Evvelce mektubumda bildirdiğim telefon numarası değişmedi, ben inşâallâh çıkınca da değişmeyecek. Sansürsüz programında yazdırdığım numara, bana o numaradan ulaşabilirsiniz, benimle konuşmasanız da sizi yönlendirir ve nereye gelmeniz gerektiğini bildiririm inşâallâh.
7) Maltepe’den yazan İrfan Demir kardeşim bakın neler yazmış:
“Esselâmü aleykum ve rahmetullâhi ebeden dâimen!
Mmuhterem Sâhibu’l-cübbeh Ahmet Hocam! Sene 1999 ve elime geçen ‘Şeytanın Vesveseleri’ adlı kasetiniz vesilesiyle ilk sohbetinizi dinlemek nasip oldu. İşte ‘Benim aradığım hoca bu’ dedim ve Mevlâm razı olsun sizden çok istifade ettik hâlen de etmekteyiz, Rabbimiz bu istifadeyi sonlandırmak isteyenlere fırsat vermesin, planlarını altüst eylesin. Âmîn!
Hocam ben ne yapayım, size bir şeyler yazmayı çok arzuluyordum, ‘Ne yazayım’ diye düşünürken kitaplığımın başında elime ilk geçen ‘Hikem-i ‛Atâiyye’ sahibi İbni ‛Atâullâh el-İskenderî Hazretleri’nin risalesi oldu ve ilk açtığım sayfa tefâul babında kabul edilebilir, aynen şunlar yazıyordu:
‘O fazl-ı Hakk ki oldun fakr ile sen nâil ey sâlik,
Onu çok kere bulamazsın salât-ü savm-ı Mevlâda.’
Yani bazen oruç ve namaz gibi ibadetlerde bulamayacağın ziyade makamları darlık ve sıkıntılarda bulursun.
Hocam aslında bunu yapanları tahmin etmek pek de zor değil, Hızır Hocamız’ı, Bayram Hocamız’ı şehit eden zalimler size de bunu planladıla. Bayram Hocamız şehit edildiği zaman biz o gün caminin içinde 4. veya 5. safta idik. Hocamız gözlerimiz önünde bir karayılan kılıklı zalimin elinden şehit oldu, kendisi de Mevlâmızın ‘Dostuma düşmanlık edene harp ilan ederim’ kuralınca oracıkta Ğayyâ’yı boyladı.
Ondan sonra devamlı bende bir korku hasıl oldu, Allâh korusun sizden de mahrum kalırsak! Gidenlerin yeri dolmuyor, Mevlâmız sizi bize bağışlasın ve bu iftirayı düzenleyenlerin kötü âkibetini beklemekteyim. Anlatmak istediğim o sabah (İsmailağa Câmii’nde Bayram Hoca’nın şehit olduğu gün) hafız efendi imamlığa geçti, sabah namazının rekatlarında Bakara Sûresi’nin ilk 20 âyetini okudu, daha sonraları kendi kendime ‘İşte bu ilk 20 âyetteki bahsi geçen zalimler, Bayram Hocamız’a tuzağı kuranlar ve bahsi geçen bu hâinler, münafıklar da aynı iftirayı size planladı’ dedim. Mevlâ fırsat vermesin hocam.”
Tabi ki bu mektupta yazılan tefâül niteliğindeki ibare de izaha muhtaç olmayacak şekilde açıkça bana ibadetlerle kazanamayacağın makamları sıkıntı ve darlıkta kazanacağım bildirilmiştir. Rabbim kaybetmekten muhafaza eylesin, siz sevenlerimi de ortak eylesin. Âmîn!
8) Bu dersin hitâmında sizden bir isteğim olacak, biliyorsunuz birçok kanal reytinge göre hareket ediyor, sizden Allâh rızası için rica ediyorum, facebook’la ilgilenen arkadaşlar da, radyodakiler de bu isteğimi dikkate alsınlar ve gereğini yapsınlar, hepiniz de bunu önemseyin.
Eğer siz Flash Tv’yi arayıp “Bu ramazanda iftar öncesi geçen seneki kayıtlarımı yayınlamalarını isterseniz, telefonla arar ya da mail gönderirseniz inşâallâh onlar bu talebi görünce gereğini yaparlar. Herkes dinler ve istifade eder. Nitekim Mirac Gecesi eski 2 saatlik sohbetimi yayınladılar, çok fayda oldu. Ben geçen sene ne zahmetlerle o sohbetleri yaptım, bir kuruş istemedim, inşâallâh çok fayda olur. Siz herkesi bu konuda teşvik ederek bu hayra vesile olun. Olursa da olmazsa da siz sevap alırsınız.
Bu arada radyomuzun Marmara Bölgesi’nde yayın hakkı hususunda açtığı davayı kazandığımızı öğrendim. Gürsel Efendi bunu bana bildirince ne kadar sevindiğimi bilemezsiniz. Çünkü İstanbul’a ilaveten, Bursa, Yalova, Adapazarı ve Tekirdağ gibi bizi en çok dinleyen bu vilayetlerde, hatta verici koyduğumuzda ilçelerinde dinlenecek inşâallâh.
Böylece inşâallâh dinleyen vilayetlerin nüfusu 20-25 milyonu geçer ki bu birçok yeni insanın hidayetine vesile olur inşâallâh. Ayrıca bütün dünyaya hitap eden uydu yayınımız da ramazan-ı şerîfe kadar açılır inşâallâh, o zaman bütün dünya dinleme imkanı bulur inşâallâh.
Bu kadar dertlerim, üzüntülerim, âilevî sorunlarım ve hastalıklarım arasında vallâhilazîm, billâhilkerîm tek derdim size biraz daha hizmet edebilmek, tebliğ âletlerini kullanarak daha fazla insana ulaşabilmek, bir kişiyi daha namaza başlatabilmek, orucu öğretmek, içkiyi, kumarı, zinayı bıraktırmak, birini daha cennete götürebilmek, cehennem azabından kurtarabilmek.
Sizden gelen mektuplarda bu haberleri aldığım zaman o kadar seviniyorum ki biriniz bana evvelce “Sizden birinizin çocuğunun namaza başlamasını bütün dünyanın bana verilmesine tercih ederim” dediğimi hatırlatmış. Gerçekten öyledir, bu fânî dünya geçip gidiyor, herkes kendi ameliyle kendi çukuruna inecek. Millet sel gibi cehenneme akıyor, hem de pahalı biletlerle gavurların konserlerine giderek, çan ve kilise temaları işlenen müzikler dinleyerek, hiç öülm, kabir, mahşer, sırat, mizan, cehennem endişesi taşımayarak azaba doğru gidiyorlar.
Ne olur her türlü imkanımızı seferber ederek bu insanları uyaralım, nasıl bunca Müslümanın, sizin gibi Ehl-i Sünnet mensuplarının yaşadığı bu ülkede bu kadar gâfil insan, cahil insan hatta kâfir insan mevcut olabilir?! Demek ki vazife yapmıyoruz, bundan mesul olacaksınız!
Ben daha ne yapayım?! Zindandan bile sizi uyarıyorum, sizi ve nesillerinizi düşünüyorum ve Îsâ (Aleyhisselâm)ın havârilerine seslendiği gibi:
﴿مَنْ أَنْصَارِي إِلَى اللّٰهِ﴾
“Ben Allâh’ın dinine davete çıktım, bana kim yardım edecek?!” diye sesleniyorum. Siz de havâriler gibi:   
  ﴿نَحْنُ أَنْصَارُ اللّٰهِ﴾
“Biz Allâh’ın yardımcılarıyız” deyin ve Flash Tv’yi arayarak, hem Lalegül’ü dinleyip sohbetleri insanlara dinleterek, kitap ve dergilerimi okuyup okutarak, imkan nispetinde dağıtarak, bir tv kanalı kurmak için destek olarak, Allâh için dinimize, davamıza sahip çıkın ki Rabbim de size acısın, çocuklarınızı da salih yetiştirsin, iki cihanımızı mâmur eylesin. Âmîn!
Bu arada hizmetlerimiz için kendi imkanları nispetinde ufak-tefek de olsa yardım etmek isteyenlere bir yol bulacağımızı söylemiştim, bu durumda yüz hisseden birini verecek durumda olmayanlar Ahmed Yesevi Derneği’ne âit hesap numarasına diledikleri miktarda yardımda bulunabilirler. Hesap numarasını dernekteki yetkili arkadaşlardan öğrenebilirsiniz.
Önümüzdeki hafta çarşamba günü inşâallâh mektubum okunacak. Seyyid Hazretleri akşamdan sonra gelemeyecekse o zaman İbrahim Efendi akşamdan sonra yani Beraat gecesi okusun. Eğer Seyyid Hazretleri gelecekse o zaman yine aynı saatte akşam namazına yetişecek şekilde okusun.
Sizi Allâh için çok seviyorum. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in, Efendi Hazretlerimiz’in ve meşâyıhın ruhâniyetinin manen ribatta bulunduğu o mübarek mekanda tuttuğunuz nöbetleriniz mübarek olsun. İki cihanınız mâmur, zenbiniz mağfur, ticaretleriniz len tebûr olsun. Âmîn!    

islam