Yeni

Cübbeli Ahmet Hoca 24. Mektup


اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Bütün âlemlerin tüm hamdleri Allâh-u Te‛âlâ’ya mahsustur. Allâh-u Te‛âlâ’nın ve tüm mahlukatın salevâtı Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ve âl-i ashâbının üzerine olsun.
Emmâ ba‛d! Allâh yolunda kardeşlerim, kürsümü ve sohbetimi hiç terk etmediniz, Rabbim de rahmetini taksim ederken sizi terk etmesin. Başımıza maddi-manevi belalar yağdı, yağmaya da devam ediyor. Kim bilir altında ne hikmetler yatmaktadır, görünüşte kırılıp dökülen şeyler varsa da Hazreti Mevlânâ’nın buyurduğu gibi “Kabuğu kırılan sedef üzüntü vermesin sana, içinde inci vardır.” Biz de bakalım bu kırık dökük ortamın içinde neye nâil olacağız, Rabbim zayi olmaktan muhafaza eylesin. Âmîn!
Bu fakir yıllardır size hizmet etmeye çalıştım, becerdiğim oldu, beceremediğim oldu ama Yüce Mürşidim Mahmud Efendi Hazretlerim’in “Ahmed’in niyeti iyidir” kavl-i hakîminden anlaşıldığı üzere herkes hakkında hatta düşmanlarım hakkında bile daima iyi niyet taşıdım, herkesin salâhını, hidayetini, iki cihan saadetine nâiliyetini diledim, zannedersem beni bu yüzden sevdiler, seçtiler, nazladılar. Layık olmamama rağmen hem Efendi Hazretlerim’den hem de diğer velilerden hep iltifat gördüm.
Geçen salı ziyaretime 1991’den beri cemaatimden olan ve tasavvufa çok merakı bulunan, “Risale-i Kudsiyye”yi okumayı terk etmeyen, bunun sebebi olarak da Hâce Abdulhâlık-ı Gücdüvânî (Kuddise Sirruhû)nun: “Mürşidini göremeyen kişi her gün en az 18 sayfa kadar meşâyihın kitaplarından okusun” sözünü açıklayan Muhammed Erkan Usta kardeşim geldi.
Bana evvelce rüyasında beni Hazreti Ömer (Radıyallâhu Anh)ın yanında bir mecliste küçük çocuk olarak gördüğünü, elimdeki 33’lük tesbihi sallayarak dolaştığımı, Ömer (Radıyallâhu Anh)ın Ali Haydar Efendi Babamız’a çok benzediğini, mecliste sahabe-i kiramdan ve meşâyihtan bazılarının özellikle de Şâh-ı Nakşibend (Kuddise Sirruhû)ile İmâm Rabbânî (Kuddise Sirruhû)nun bulunduğunu, o sırada Ömer (Radıyallâhu Anh)ın “Ahmed çocuktur ama buranın çocuğudur, bizim nazlımızdır yani nazını çektiklerimizdendir” buyurduğunu anlattı. Çok şaşırdım, sevindim ve bu kadar nazlanmamın bir sebebini daha anlamış oldum.
Daha önce de size söylemiştim, bir kere yurt dışı yasağım varken Efendi Hazretleri umreye gitmişti, döndüğünde bana “Ömer (Radıyallâhu Anh)ı ziyaret ederken ‘Ahmed’e söyle talebeye ders okutsun’ buyurdu” diye bizzat söylemişti.
Kaç kere Hazreti Osman ve Abdullâh ibni Ömer (Radıyallâhu Anhümâ)yı ziyaretlerinde bana selamlarını ve tefsir hizmetinden memnuniyetlerini bildirdiklerini anlatmıştı.
Tabi ki diğer bazı hoca efendiler kadar azîmete riayet edemediğim olmuştur. “Hatalarım olmuştur” diyeceğim ama Efendi Hazretleri “Ben senin işlerinde bir yanlış görmüyorum” sözünü düşünerek azîmetle amel edemediğim görüşünü ortaya atmam daha uygun olacak.
Lakin ben azîmetle amel edemediğim bazı konulardan dolayı devamlı boyun kırıklığı içinde kaldım ve azîmetle amel eden hoca kardeşlerime hatta talebelerime son derece tazim ettim, İslam’a olan düşkünlüğümden dolayı onların ilmî seviyelerine göre değil de takvaya riâyetlerine göre onların önünde Allâh için eğildim, ellerini öpmeye davrandım ve hürmetlerimi korudum ama şimdi görüyorum ki maalesef onlardan bazısı kendilerini daha takva görerek mağrur olmuşlar, burunlarından kıl aldırmıyorlar, ilim hakkını da, sohbet hakkını da, ihvanlık hakkını da, Müslümanlık hakkını da korumuyorlar ve bu fakirin aleyhine veriştiriyorlar. Bu kişileri uyarıyorum.
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«مَنْ عَيَّرَ أَخَاهُ بِذَنْبٍ لَمْ يَمُتْ حَتّٰى يَفْعَلَهُ.»
“Her kim günahından sebep bir kardeşini ayıplarsa, kendisi o günahı işlemeden ölmez”buyuruyor. Bu fakir itham edildiğim konularda günah dahi işlememişken ya beni ayıplayanlar acaba nasıl ölecekler, bunu iyi düşünsünler!
Ayrıca kendilerini sağlam testi kabul edip bu fakiri çatlak testi gibi görerek aldanmasınlar, çünkü bazen sahibi çatlak testiyi sağlam testiye tercih edebilir. Çünkü Hakîm olan biri, sahip olduğu değerlerden hangisinin daha bereketli olduğunu görerek, bilerek hareket eder. Nitekim Rabbimiz hislerle hareket etmekten münezzeh olduğu için hikmetle amel eder.
Nakledildiğine göre bir adam, her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna asılı testilerle dereden evine su taşırmış. Bu testilerden birinin yan kısmında çatlak varmış.
Diğeri ise hiç kusursuz ve çatlaksızmış ve her seferinde bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun tümünü taşır ama her zaman boynunda taşıdığı testilerden çatlak olanı eve yarı dolu olarak varırmış. İki sene her gün bu şekilde geçmiş. Adam her iki testiyi suyla doldururmuş ama evine vardığında sadece bir buçuk testi su kalırmış.
Tabi ki kusursuz, çatlak olmayan testi vazifesini mükemmel yaptığı için çok gururlanıyormuş fakat zavallı çatlağı olan kusurlu testi, çok utanıyormuş, doldurulan suyun sadece yarısını eve ulaştırabildiği için de çok üzülüyormuş. İki yılın sonunda bir gün, görevini yapamadığını düşünen çatlak testi, ırmak kenarında adama şöyle demiş: “Kendimden utanıyorum. Şu yanımdaki çatlak nedeniyle sular eve gidene kadar akıp gidiyor.”
Adam gülümseyerek dönmüş “Yolun senin tarafında olan kısmının çiçeklerle dolu olduğunu göremedin mi?! Fakat kusursuz testinin tarafında hiç çiçek yok. Çünkü ben başından beri senin kusurunu, çatlağını biliyordum. Senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün o yolda ben su taşırken, senden akan sularla onları suladın. İki senedir o güzel çiçekleri toplayıp, masamı süslüyorum. Sen kusursuz olsaydın, o çatlağın olmasaydı evime çiçek götüremeyeceğimden böyle güzellik ve zarafet veremeyecektim” diye cevap vermiş.
İşte bu hikayede zikredildiği üzere ben de defaatle Efendi Hazretlerim’e çatlak testi olduğumu bildirerek beni bazı vazifelerimden çekmesini istedim ama sahibimiz olan mürşidimiz bizim gibi çatlak testiden zuhur eden ve edecek bazı bereketleri görmüş, bilmiş olacak ki her seferinde bize “Çok konuşma! İşine devam et” buyurdu.
Onun için ben dahil ve başta olmak üzere herkes haddini bilmeli, biryerlere geldi daha doğrusu getirildi diye kimseyi hakir görmemeli, makam ve mevkiine aldanıp garip dervişlere karşı kibir yapmamalıdır.
Nitekim zikredildiğine göre saltanat sahibi biri yolda yürürken herkes ona saygı duruşuna geçiyormuş. Adamın biri oturduğu yerden kıpırdamamış. Kibirli adam: “Beni tanımadın mı?!” demiş. Diğeri: “Tanımaz mıyım?! Evvelin bir damla su, sonun bir avuç toprak” deyince kibirli olan “Sen şimdiki halime bak” demiş. Bunun üzerine oturduğu yerden kıpırdamayan şöyle demiş “Neyine bakayım?! Şiş karnına bıçak atsam gübre dökülür. Sırtındaki kürke gelince onu hayvanın biri on sene giydi ama hayvanlıktan kurtulamadı.”
Bu kıssa bana evvelce gördüğüm:
«مَا بَالُ مَنْ أَوَّلُهُ نُطْفَةٌ مَذِرَةٌ، وَأٰخِرُهُ جِيفَةٌ قَذِرَةٌ وَهُوَ بَيْنَهُمَا حَامِلُ عَذِرَةٍ. »
“Başı hasis bir damla su, sonu kokuşmuş bir leş, hayatı da karnında pislik taşıyarak geçmekte olan bir adamın hali nicedir yani böyle bir adam nasıl kibirlenebilir?!” şeklindeki hikmetli ibareyi hatırlattı. Şimdi siz “Kimmiş bu adam?!” diye düşünürsünüz. Halbuki hepimiz o adamız!
“Rûhu’l-beyân” sahibi arada:
«أَيُّهَا الرَّجُلُ وَكُلُّنَا هٰذَا الرَّجُلُ.»
“Ey adam!” diye nasihate başlar sonra da “Hepimiz o adamız hâ!” diyerek nasihati başkalarına söylemekten ziyade evvela kendi üstümüze alarak kabullenmemiz ve mûcebince amel etmemiz gerektiğine dikkat çeker.
Akıllı olalım, ahmak olmayalım! Rahman’dan rahmet alalım, şeytandan bela satın almayalım, oysa rahmet bedavadır, bela ise paralıdır. Nitekim yüce Mevlânâ Celâleddin (Kuddise Sirruhû): “Şu dünyada yüzlerce ahmak etek dolusu altın verir de şeytandan dert satın alır” buyurarak bu hakikate işaret ediyor.
Bu fakir kibirden çok uzak durmaya çalıştığım halde yine de korkuyor ve diğer arkadaşları uyarıyorum ki bu hastalık yüzünden yalana yanlışa ve çekemedikleri kimseler hakkında yalan beyana tevessül etmesinler.
Bildiğiniz üzere bu fakir Allâh-u Teala ve Rasûlü (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den, onların dostlarından ve Efendi Hazretleri’nden yaptığım nakillerde güvenilirlik vasfına sahip bulunmakta ve böylece tanınmaktayım, bunun sırrı ise kibir gurur yahut birini çekememe yüzünden kimse hakkında yalan yanlış beyanlara yeltenmemem ve düşmanıma karşı da olsa âdil davranmamdır, düşmanımın lehine yahut kendi aleyhime de olsa doğruluktan ayrılmamamdır.
Bir yalan insanı haline gelmeden, temrinat(alıştırma) yapa yapa doğru söylemeye kendimizi şartlandırmalı ve asla hilâf-ı vâki beyanda bulunmamalıyız. Özellikle de, bir insanın sözünü ya da bir meseleyi naklederken her hususu kelimesi kelimesine aktarmaya ve yarım kelime de olsa farklı bir söz katmamaya çok dikkat etmeliyiz.
Çünkü yalanın iki tarifi vardır. Birincisi, konuşan şahsın gerçek düşüncesini saklayıp kanaatinin aksini söylemesidir. İkincisi ise, vâkıa mutabık olmayan bir beyanda bulunmaktır. Tabir-i diğerle, Allâh nezdindeki hakikate ve Cenâb-ı Hakk’ın gördüğü, duyduğu, bildiği bir meseleye aykırı bir söz söylemektir. Öyleyse söylediğiniz her cümlenin gerçekten gönlünüzün sesi olup olmadığına özen göstermeli ve mutlaka kesin bildiğiniz şeyleri tam doğru olduğuna inandığınız şekilde söylemeli, bunu yaparken de “İşin hakikatini Allâh bilir” düşüncesini zihninizden ırak etmemelisiniz.
Günlük konuşmalarınızdaki sıradan gördüğünüz cümlelerinizde bile böyle bir doğruluk aramalı ve yalanın öldürücü bir virüs olarak kalbinize musallat olmasına meydan vermemelisiniz.
Doğruluk konusundaki hassasiyetiyle güzel bir örnek olan Abdullah ibni Mes‛ûd Hazretleri hadis rivayet ederken tir tir titrermiş. Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in mübarek beyanlarını naklederken o kadar titiz davranırmış ki, heyecandan adeta bütün vücudu ürperir ve alnından boncuk boncuk terler akarmış.
Mesela herkes tarafından bilinen “Bir günahtan tevbe eden, onu hiç işlememiş gibidir” mealindeki hadîs-i şerîfi söylerken bile birkaç defa ileri gider, geri gelir, ellerini ovuşturur ve “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” der, o sözü eksiksiz ve ziyadesiz aktarabilmek için âdeta göbeğini çatlatır ve sonunda da yine “Allâhu a‛lem (Allâh en doğrusunu bilir)” kaydını düşermiş. Talebelerinden biri der ki “Bir sene boyunca İbni Mes‛ûd Hazretleri’nin yanında kaldığım halde, onun bir kere bile (kesin bir ifadeyle) ‘Rasûlullah buyurdu ki’ dediğini duymadım.”
İşte böyle bir hassasiyete de isterseniz “Dil iffeti” diyebilirsiniz. Adına ne derseniz deyin, söylediğiniz sözlerin vâkıa mutabık olması ve Allâh ilmindeki hakikate, yani o meselenin mâhiyet-i nefsi’l-emriyesine denk düşmesi de iffetin bir parçasıdır. İnsan iffet ve haya perdesini yırtmamak için doğrulukta alıştırma yapa yapa hilâf-ı vâki beyanlara da bütün bütün kapanmalı ve yalanın gölgesine bile yaklaşmamalıdır ki Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in buyurduğu gibi:
«وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ وَيَتَحَرَّى الصِّدْقَ حَتّٰى يُكْتَبَ عِنْدَ اللّٰهِ صِدِّيقًا.»
“Kişi doğru söyleye söyleye her işte doğruluk aradıkça o nihayet Allâh indinde sıddık yazılır.”
Bu fakir sıddık olduğumu söyleyemesem de sâdık olduğum kesindir, Rabbim cümlemizi sıdk ve sadâkatten ayırmasın. Âmîn!
Azimetle amel iddiasında olan bazı ihvan hocaefendilerin beni en çok eleştirdikleri konu televizyona çıkmamdır. Yüce Gavsımız bu fakire televizyona çıkma gibi bazı konularda izin veriyorken, bu izni herkese vermiyorsa onun bir bildiği var demektir,nitekim İzmit’ten telefon edip bu hususta izin isteyen bir hocaefendiye ‘’Ahmed’e izin verdik,o hakkını veriyor,bu işi yaymak istemiyorum’’ buyurmuştur.
Evliyâullâh mânen ilham alan kimselerdir, kimi hakkında kerih gördüklerini bir başkası hakkında güzel görebilirler, bundan dolayı izin verilen kişi aleyhinde konuşmak hakikatte izin veren zatı ithamdır. Bu yüzden aklımızın ermediği işlere burnumuzu sokmayalım, hatta mürşidin bir fiilini zâhiren şeriata muhalif görsek de ledün ilmine havale ederek itirazdan sakınalım ve farklı uygulamalarının arasını telife, güzel manalara hamletmeye çalışalım.
Nakledildiğine göre bir adam kötü yoldan para kazanıp, bununla kendine bir inek alır. Neden sonra yaptıklarından pişman olunca, iyi bir şey yapabilmek düşüncesi ile ineği, Hacı Bektaş Veli’nin dergahına bağışlamak ister. O zamanlar dergahlar aynı zamanda aşevi işlevini görüyordu. Durumu Hacı Bektaş Veli’ye anlatır ve Hacı Bektaş Veli: “Helal değildir” diye bu kurbanı  geri çevirir.
Bunun üzerine adam Mevlevi dergahına gider, aynı durumu Mevlânâ’ya anlatır. Mevlânâ ise hediyeyi kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli’ye de anlattığını ama onun kabul etmediğini söyler. Mevlânâ’ya bunun sebebini sorar. Mevlânâ şöyle der: “Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli şahin gibidir, öyle her leşe konmaz. O yüzden biz senin hediyeni kabul edebiliriz, o etmeyebilir.
Adam üşenmez Hacı Bektaş Veli’nin dergahına gider, Hacı Bektaş Veli’ye Mevlânâ’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip  sebebini sorar.
Hacı Bektaş Veli de şöyle der “Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlânâ’nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden bir damlayla  bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez.  Bu sebepten o senin hediyeni kabul etmiştir.”

Gördüğünüz üzere evliyâullâhtan iki büyük zatın iki farklı uygulaması olmuş ama hiçbirine hata nispet edilmeden mesele Hazreti Mevlânâ tarafından çözüme kavuşturulmuştur. Dolayısıyla kendini haklı görüp, başkasını itham etmektense hele de mürşidinin izniyle hareket edeni mutlaka meşru en azından mâzur görmek gerekir. Rabbim cümlemizi iki cihanda Yüce Mürşidimiz Mahmut Efendi Hazretlerimiz’den, onun yolundan, rızasından, himmet ve şefaatinden cüdâ eylemesin. Âmîn!
 
BAZI MÜHİM TEBLİĞLERİM
1) Birçoğunuz halimi hatırımı merak ediyorsunuz, hamd-ü senalar olsun, Rabbim bugünümü aratmasın. Âmîn!
Daima beterinidüşünüp teselli oluyorum ve bu belanın açılması için Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:
«اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ.»
“Sabır belanın açılma anahtarıdır” hadîs-i şerîfinin irşâdı vechile sabra devam ediyor, size de hakkı tavsiye ediyorum, sabrı vasiyet ediyorum.
Bu fakir cuma günü sabah namazında çocuklarıma imamet yapacakken polisler evi bastığında, ertesi gün tutuklanma haberini aldığımda da, annemin vefatını duyduğumda da, 21 haziran akşamı tahliye olmadığım haberi bana ulaştığında da hep:
  ﴿إِنَّا لِلّٰهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴾
“Şüphesiz biz Allâh’a âitiz ve kesinlikle biz ancak O’na dönücü kimseleriz” (Bakara Sûresi:156’dan)zikrini söylemeye muvaffak oldum, böylece umarım ki Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:
«إِنَّمَا الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الْأُولٰى.»
“Sabır ancak darbe ilk vurduğu andaki sabırdır”hadîs-i şerîfinde beyan edilen ecr-u sevabı hak edenlerden olurum. Hatta mahkeme karardan önce beni cezaevine gönderdiğinde yorgun olduğum için akşamı kılıp yattım, herkes heyecanla haberlerin başında beklerken ben uyudum, o sırada Sezer geldi ve tahliye olmadığım haberini getirdi, ben de istircâ‛ edip uyumaya devam ettim.
Böylece bir kere daha:
 «مَنْ أٰمَنَ بِالْقَدَرِ أَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ.»
“Kadere inanan kederden emin olur”hadîs-i şerîfinin sırrı zâhir oldu. Şimdi siz bana mahkemeye gelemediğiniz için çok üzüldüğünüzü yazıyorsunuz, inşâallâh artık zulüm Arş’a dayandı, 21 eylülde gelirsiniz nasip olursa, şimdiden hazırlığınızı yapın.
Demek hâlâ Rabbimin rahmetini celbedecek bir hâdise bekleniyor, ben annemin vefatına olan üzüntümün bu işi bitirdiğini sanmıştım ama demek ki başka esbâbı mûcibe (acınmamı gerektirecek sebepler) bekleniyor.
Hikaye olunduğuna göre cömertliğiyle tanınmış bir şeyh vardı. Bu yüzden bir türlü borçtan kurtulamazdı. Şeyh yıllarca bulduğunu dağıttı, bundan dolayı da borcu arttıkça arttı, nihayet dört yüz dinara yükseldi.
Bir gün şeyh hastalandı öleceğini anlayan alacaklıları başına toplandılar. Şeyhe kötü kötü bakıyor, onun hakkında fena fena şeyler düşünüyorlardı. O sırada helva satan bir çocuk sokaktan geçiyordu. Şeyh hizmetçisine: “Git şu çocuktan helvanın tamamını satın al da bu alacaklılar yesin, hiç olmazsa bir süre gönülleri hoş olsun” dedi.
Hizmetçi çıkıp helvacı çocuğu çağırdı, helvayı yarım dinara satın aldı, getirip şeyhin borçlularına ikram etti. Borçlular helvayı yiyip bitirdiler. Helvacı çocuk boş tepsiyi eline aldı ve ücretini istedi. Ölmek üzere olan Şeyh: “Ben zavallı ve ölmek üzere olan bir adamım bende para ne arar?!” dedi.
Bunu duyan helvacı çocuk ağlayıp inlemeye, feryada başladı. Alacaklıların buna iyice canları sıkıldı ileri geri söylenmeye başladılar. Çocuk tâ ikindi vaktine kadar ağlayıp durdu.
Şeyh bu sırada gözlerini yummuş çocuğa hiç bakmıyordu.İkindi vaktinde bir hizmetçi elinde bir tabakla içeriye girdi, tabağı şeyhin önüne bıraktı. Şeyh hizmetçiye tabağı alacaklılarına vermesini söyledi. Hizmetçi tabağı alacaklıların önüne koydu. Tabağın örtüsünü açtıklarında herkes hayretler içinde kaldı. Zira tabakta şeyhin borcu olan dört yüz dinar vardı. Tabağın bir kenarında da kağıda sarılı yarım dinar vardı. O yarım dinar da helvacı çocuğun parasıydı.
Bu duruma şaşıran alacaklılar utandılar. Şeyh hakkındaki kötü sözlerine ve yanlış zanlarından dolayı pişman oldular. Şeyhin ellerine sarıldılar: “Ey ulu kişi işin sırrı, hikmeti nedir anlat bize” dediler.
Bunun üzerine Şeyh “Ey insanlar! Bunun sırrı şudur ki ben bunu Allâh (Celle Celâlühû)den diledim. Allâh (Celle Celâlühû)de bana doğru yolu gösterdi. O paranın gelmesi çocuğun ağlamasına bağlıydı. Helvacı çocuk ağlamasaydı rahmet denizi coşmazdı” dedi.
2) En büyük ve en makbul duacım olan anacığımı kaybetmem bende telâfisi mümkün olmayan maddi ve manevi boşluklar oluşturdu, anne duasıyla ölü bile diriliyor.
Nitekim “Hayâtü’s-Sahâbe”de zikredildiği üzere Enes ibni Mâlik (Radıyallâhu Anh) şöyle anlatmıştır: “Gözleri görmeyen yaşlı bir hanımın Sâib adında bir genç oğlu vardı. Daha hayatının baharında olan bu delikanlı Medîne vebasına yakalanmıştı. Uzun zaman hasta yattı. Bir gün delikanlının ziyaretine gittik. Fakat maalesef biz oradayken delikanlı ruhunu teslim etti. Biz de gözlerini kapadık ve üzerine elbisesini örttük.
İçimizden biri annesine:‘Onun için Allâh’a dua et’ dedi. Annesi: ‘Ama o öldü’ dedi. Biz: ‘Olsun sen yine de dua et’ dedik. Bunun üzerine kadın çocuğun ayakucuna oturdu, ayaklarını tuttu ve: ‘Allâhım! Ben isteyerek sana iman ettim. Senden korktuğum için putları bıraktım. Arzumla sırf senin için hicret ettim. Allâhım! Puta tapanları bana güldürme, gücümün yetmeyeceği bu yükü bana yükleme’ diye dua etti. 
Allâh’a yemin ederim ki, kadın sözünü bitirir bitirmez, çocuk ayaklarını kımıldatmaya başladı. Sonra da yüzünden örtüyü attı. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)ve annesi vefat edinceye kadar da yaşadı.”
Şimdi ben ne edeyim?! Başıma ne sıkıntı gelse annem “Ahmed! Söyle bana senin için ne okuyayım, ne çekeyim?” diye daima sual ederdi, ağlaya ağlaya ihlasla dua ederdi. Onun gibi kim üzülür, kim ağlar, kim kalbi yanarak dua eder?!
Biliyorum siz Allâh için beni çok seviyorsunuz, kiminiz anne babasından, kiminiz çoluk çocuğunuzdan daha çok seviyorsunuz. Hatta cübbeliahmethocam.com adresine mail gönderen Kılıç soyadında bir hanım anne “Oğlumun yanında kalıyorum, geçende bana ‘Cübbeli Hoca ile ben bir bataklığa düşsek, senin de sadece birimizi kurtarmaya gücün yetse hangimizi kurtarırsın?’ dedi. Ben ‘Hocamı kurtarırım’ diye cevap verince ‘Demek sen benim ölmeme razı olursun’ diyerek beni evden gönderdi, şimdi kızımda kalıyorum. Ama bütün dünya beni terk etse de ben seni terk etmem hocam” diye yazmış, çok tesirlendim.
Çocuğunun da sorduğu soruya bak hizaya gel. İnsan öyle konuşur mu?! Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«اَلْبَلَاءُ مُوَكَّلٌ بِالنُّطْقِ.»
“Bela konuşmaya bağlıdır”yani “Konuştuğun olur” buyuruyor. Hayır konuşalım ki hayır olsun ama câhillik sınır tanımıyor. Sonra annen ne derse desin, insan annesini evden kovar mı?! Ne edepsizlik!
Demek istediğim annemin yerini kimse dolduramazsa da sizin bu sevginiz, ilgi, alakanız ve dualarınız beni âzamî derecede memnun ediyor fakat sadece dua ile yetinmeyelim, biraz da sebeplere sarılalım.
Rivayete göre asr-ı saadet günlerinden birinde ihtiyar bir kadıncağızın, bütün dünyalığı olan devesi, uyuz hastalığı­na tutuldu. Kadıncağız deveciğinin bu halinden çok endişe duymaktaydı. Bu deve, onu taşırdı, onun bütün yükünü de taşırdı. Evinden bahçesine giderken onunla gider, pek çok ihtiyacını o deve ile giderirdi. Eğer ölür­se, çok sıkıntı çekecekti.
Kadıncağız düşündü durdu ama devenin hastalı­ğına bir çare bulamadı. Yatıp kalkıp Rabbine dua edi­yor ve bîçare devenin iyileşmesi için yalvarıp yakarıyordu.
Bir gün, kırlık bir bahçeye gitti. Devesi ne otluyordu, ne de bir yudum su içiyordu. Zavallı hayvan, ke­mikleri sayılacak kadar zayıflamıştı. Devenin bu hali, kadını büsbütün perişan etti. Bir kayanın üzerine oturdu ve ağlayıp yalvarmaya başladı.
“Yâ Rabbi! Bu deveciğe şifa ver. O benim yardımcımdır. Pek çok işimi görür. Benim ondan başka hiçbir şeyim yoktur.”
O sırada Sevgili Peygamberimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)oradan geçiyordu. Kadının söylediklerini işitti. Onun böyle iki göz iki çeş­me ağladığını görünce sordu: “Ey Allâh’ın kulu! Neyin var? Neden böyle ağ­layıp dövünüyorsun?” Kadıncağız cevap verdi:“Niçin olacak?! Devem için. Devem benim her şeyim. Yükümü taşır, beni taşır ama hastalandı ve hastalıktan kurtulamıyor. Ben dua ediyorum ama Allâh dualarımı kabul etmiyor!”
Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)gülümsedi ve o yaşlı kadına söyle ce­vap verdi:“Dualarının kabul edilmesini istiyorsan, duana biraz da katran kat!”
Yaşlı kadın, Peygamberimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ne demek istediğini önce anlamadı. Sonra düşündü ve öyle anladı. Hemen gitti, komşularından bir miktar katran aldı. Katranı, de­venin yaralarına bir güzel sürdü. Sonra da dua etme­ye devam etti.
Bir süre sonra katran devenin yaralarına iyi gel­meye başladı. Aradan çok bir vakit geçmemişti ki Al­lâh deveye şifa verdi. Hayvan tamamen iyileşti.
Bu olaya şahit olanlar ve sonradan duyanlar anla­dılar ki, bir hastalığın iyi olması için hem dua etmeli, hem de Allâh’ın bu yeryüzü eczanesinde yarattığı ilaçları bulup kullanmalıydı. Ne sadece dua, ne de sadece katran!
Şimdi benim işimdeki katran ne ola? Herkesin farklı imkanları var, kabiliyetleri var, çevresi var. İnternet gibi sanal âlemde yapılan savunmalar, verilen cevaplar çok iş görüyor. Buna gayret edin, bu iş günümüzün cihadıdır.
Biz Ehl-i Sünnet’in müdâfii olalım, şimdi bir de twiter diye bir şey çıktı. Bir komedyenin hesabına üye olanlar cumhurbaşkanının üyelerini geçmiş. Üçüncülük ise bilmem hangi fâhişede. Memleketin haline bak!
Biz Ehl-i Sünnet adına böyle bir hesap açıp milleti oraya yöneltsek ve en fazla üye sayısı olan 2 milyon küsuru geçsek nasıl olur? Çok faydalı olacağı kanaatindeyim. Bu fakirin adı da bu işte sembolik yapılabilir, gençler bu işleri düşünün. Ben âli himmet bir kulum.
Bir kere Michael Jackson Türkiye’ye gelmişti de çok kalabalık toplanmıştı, ben de o sene mevlit ayında “Bir gavura bu kadar adam toplanırken biz Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in vilâdetini kutlamaya daha kalabalık toplanmazsak yazıklar olsun bize” demiştim ve o sene mevlid gecesi Külliye’de o şarkıcının cemaatinden daha kalabalığı toplanmştı, iki köprü tıkanmıştı, ben dahi iki saat kıpırdamadan Fatih Köprüsü’nün üzerinde kalmıştım, Külliye’ye yanaştığımızda kalabalıktan iki vadi arası duman tütüyordu.
Onun için siz de bu twiter gibi şeyleri kullanın, bir hesaba herkesi yönlendirin. Ben de inşâallâh çıkınca sürekli bilgilendirme yaparak onu boş bırakmam, diğerlerini geçeriz inşâallâh.
Sonra Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık sitelerine başımdaki bu zulmün kalkmazı için edepli bir lisan ile taleplerinizi iletin. Mesela geçen Ahmet Davutoğlu, Büşra adındaki bir mahkumun terörist olmadığına dair şahitlikl yaptı, onu tanıyormuş, üniversiteden arkadaşıymış, normal karşıladım ama artık birileri de çıkıp bizim pezevenklik yapmayacağımıza pekala şahitlik edebilir, insan ticareti ve cinsel saldırı gibi âdî fillere bulaşmayacağımızı söyleyebilir. Sizin mailleriniz yetkililere bu açıklamaları yaptıracak kadar güçlüdür.
Allâh-u Te‛âlâ:
﴿وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ﴾
(Ey müminler!) Kuvvet olarak güç yetirmiş olduğunuz şeyleri hazırlayın” (Enfâl Sûresi:60’dan)buyururken Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)bu gücü belli bir silaha tahsis etmemiş, her zamanki mûcizevî ifadesiyle:
 «أَلَا إِنَّ الْقُوَّةَ الرَّمْيُ.»
“Uyanık olun! Şüphesiz ki kuvvet, atmaktır”buyurarak bize geniş bir ufuk açmıştır. “Atmak” câmiiyetli bir ifadedir, dünün ok, kurşun ve top atma kuvvetleri bugün mesaj atma, mail gönderme, twit atma şeklinde önümüze çıkmaktadır.
Görüldüğü üzere “Atma” mefhumu hiçbir zaman ve zeminde hakla bâtıl arasındaki bu mücadelenin dışında kalmamaktadır. Göreyim sizi, bu davanın hizmetçileri, mücahitleri, murâbıtları ve atıcıları olun. Rabbim hepimize çevrenizde büyük tesirler bırakabilme gücü ihsan eylesin. Âmîn!
Demek ki hem dua, hem davet, hem tebliğ, hem nusret, maddi ve manevi alanda tam destek içerisinde olacağız ki o zaman Rabbim bizi de yolunun yardımcılarından ve hakkın şahitlerinden yazacaktır.
3) Çok büyük sıkıntılar yaşadığım şu günlerde yüzümü en çok güldüren, gönlümü sevindiren ve bana dünyaların sahibi olmaktan daha sevgili gelen husus, kızımın hâfızlığını bitirerek bu âciz babasına inşâallâh cennette taç giydirmiş olmasıdır ki o tacın bir taşı bile dünya vemâ fîhâdan (içindekilerden) daha hayırlıdır.
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«مَنْ حَفِظَ الْقُرْأٰنَ أُلْبِسَ وَالِدَاهُ تَاجًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ.»
 “Kim Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlerse, o kişinin anne ve babasına kıyamet gününde (kıymetini ancak Allâh-u Te‛âlâ’nın takdir edebileceği kadar değerli)bir tac giydirilir” hadîs-i şerîfinde çocuğu hâfız olan anne babaya kıyamet günü bir tac giydirileceği ve o tacın, güneşin sizden birinin evinin içinde olması halinde vereceği ziyâdan daha çok parlayacağını bizlere vaad etmiştir.
Biz anne babamıza bu tacı inşâallâh giydirmiştik, acaba bize de giydiren olur mu diye beklentiye girmiştik ki elhamdülillâh bu müjdeye de inşâallâh nâil olduk, imanlı ölebilirsek büyük şerefe vâsıl olduk. Rabbim benim diğer çocuklarıma da sizin çocuklarınıza da bu devleti nasîb-ü müyesser eylesin. Âmîn!
Hâfızıma kızımı da nazarlardan, kem gözlerden ve her türlü şerlerden muhafaza eylesin. Şimdi o, bütün üniversiteleri bitirseydi, Nobel ödülleri alsaydı âhirette onun da benim de elimize bir şey geçer miydi?! Ancak okullarda okurken işlediği günahların vebal ve nedâmeti elde kalırdı ama şimdi ne büyük derece elde etti, ne makam kazandı!
Allâh-u Te‛âlâve melekleri en çok Kur’ân-ı Kerîm’e değer verirler, onu okuyanı dinlerler, onu ezberleyene değer verirler. Nitekim Buhârî’de geçen bir rivayete göre Medîne’de evinde gece Kur’ân okumaya başlayan Üseyd ibni Hudayr (Radıyallâhu Anh) bu sırada avludaki atının bir şeyler görüp de ürkmüş gibi acayip sesler çıkarıp kişnemeye başladığını duyar.
“Bu ata neler oluyor?” diye okumayı kesip de dışarı çıkıp baktığında, evin her tarafında kanatlarını kısmış sakince dinleyen ışıktan kuşların hemen göklere yukarı uçuşup gittiğini görür. Sabah erkenden mescide giderken gördüklerini Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)Hazretleri’ne anlatır.
O zaman Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “O göklere yukarı uçuşup giden nurdan parıltıların neler olduğunu biliyor musun Üseyd? Onlar evinde okuduğun Kur’ân’ı dinlemek için semadan inip gelen meleklerdi. Unutmayın, içinde Kur’ân okunan eve melekler dinleyici olarak gelirler. Eğer okumayı sabaha kadar sürdürseydin, onlar da sabaha kadar seni dinlemeyi sürdürürlerdi” buyurur.
Bildiğiniz üzere Büyük Şeyh Efendi Mustafa İsmet Garîbullâh (Kuddise Sirruhû):
“Şerîat hâmili a‛lem zevâtı,   Dahi âlim olan fıkha zevâtı,
Kezâlik hâmili Furkān zevâtı,   Ziyade tâzim eyle bul necâtı.
Bu tâzimle azîz Hakk’a gidelim,   Cemâl-i bâ kemâli seyredelim”
beyitlerinde hoca olmasa bile sadece hâfız olanlara da ziyade tâzim ve hürmette bulunmayı kurtuluş sebebi olarak açıklamıştır.
Nakledildiğine göre huzuruna giren bir genci ayağa kalkarak karşılayan Hazreti Mevlânâ bununla da kalmaz, genci makamına çağırıp oturtur, kendisi de karşısına geçip iki dizi üzerine çökerek hürmetle dinler.
Çevredekiler Mevlânâ’nın makamını bir gence terk edip de karşısında hürmetle diz çöküşünü uygun bulmazlar da itiraz yollu sorarlar. Büyük insan, gence gösterdiği bu hürmetin sebebini şöyle açıklar:
“Bu genç Kur’ân’ı ezberlemiş bir hâfızdır. Kalbinde Kur’ân yazılıdır. Siz sokakta üzerinde Allâh yazılı bir kâğıdı görünce hemen hürmet göstererek eğilip alıyor, yüksek bir yere hürmetle koyuyorsunuz. Ben de kalbine Kur’ân’ın tamamı yazılı bir gence ayağa kalkıyor, hürmet gösteriyorum. Sizin hürmet gösterdiğiniz kâğıt üzerindeki yazıdan daha fazladır bu gencin kalbinde yazılı Kur’ân!”
Hazreti Mevlânâ sözlerini şöyle tamamlar: “Sadece ben değil Allâh da kelamını ezberleyerek amel eden hâfızlara büyük değer veriyor, cennetine almakla kalmıyor, akrabalarından cehenneme gidecek on kişiye de şefaat ederek kurtarma hakkı tanıyor. Yeter ki o hâfız ezberlediği Kur’ân’la amel etmede bir ihmale düşmesin.”
İşte 700 sene sonra bugün hâlâ bütün dünya milletleri Mevlânâ’yı yâd ediyorsa ve bu sevgi gün be gün artıyorsa o gün Mevlânâ (Kuddise Sirruhû)nun, Kelâmullâh’a ve hâfızlarına gösterdiği hürmet nedeniyledir. Hürmet eden hürmet görür. Bizim gibi saygısızlar da ölmeden ölü gibi unutulur.
Şunu üzülerek ifade etmeliyim ki maalesef civarımda bulunan bunca memurdan namaz kılan bir iki kişi ancak gördüm, onlar da Kur’ân-ı Kerîm’i okuyamıyorlar. Memur olayım diye bunca sınava giren, 100-200 lira zamlı çalışayım diye hâlâ imtihan kazanmaya çalışan insan ebedî hayatı için neden hâlâ Rabbinin kitabını okuyup öğrenmez?! Anlamak mümkün değil!
Özellikle de memur milleti sadece âmirlerini dinler, maalesef günümüz insanı hakkı bâtıldan ayıracak furkan kabiliyetinden mahrumdurlar. Onların bu kötü halini İmâm-ı Gazâlî (Rahimehullâh)şu vecîzesiyle ne güzel açıklıyor:
“İlahları hevâ ve heves     Mâbudları emîrler (âmirler),
Kıbleleri para     Şerâitleri benlik (senlik davâsı),
Arzuları makam ve şehvet    İbadetleri zenginlere hizmet,
Zikirleri vesvese ve desîse     Hazineleri kurnazlık,
Düşünceleri meşrep menfaatlerinin îcab ettirdiği şekilde hilebazlık olan
bir gürûhun kalplerine, melekûtun sırları nasıl tecelli edebilir?!
Bunlar küfür karanlığını iman aydınlığından ne ile ayırt edecekler?!”   
Rabb-i Kerîmimiz bizleri bu hallere düşmekten muhafaza eylesin. Âmîn!
Mevlây-ı Müte‛âl cümlemize Hazreti Kur’ân’a karşı gereken ilgiyi, bilgiyi, saygı ve sevgiyi gösterebilmeyi nasip eylesin. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:
«إِنَّ هٰذَا الْقُرْأٰنَ شَافِعٌ مُشَفَّعٌ وَمَاحِلٌ مُصَدِّقٌ.»
“Şüphesiz bu Kur’ân(kıyamet günü bazılarına) şefaat eden, şefaatı makbul olandır ve (bazılarına karşı da) haklı bir davacıdır” hadîs-i şerîfinde bildirdiği üzere onu bize şahit ve şefaatçi eylesin, “Beni terk ettiler, benimle amel etmediler, hürmetimi zâyi ettiler” diye şikayet ettiklerinden olmaktan emin eylesin. Âmîn!
4) Çoğunuz bana bu komployu kimin kurduğunu sorup duruyorsunuz, kiminiz de kendinize göre suçluları bulmuşsunuz. Geçen cuma günü Adalet Bakanlığı’nın özel izniyle Radikal Gazetesi’nin haber müdürü Ömer Şahin Bey Efendi geldi, söylediklerimin hepsini yazamamışsa da yazdıkları söylediklerim.
Kendisine o mülâkatta ifade ettiğim vechile maalesef memleketimiz gizli dış servislerin cirit alanına dönmüş, hatta geçenlerde KGB ajanlarının Çeçenleri öldürüp kaçtıklarını herkes biliyor. Daha neler oluyor neler? Benim düşmanımı ararsanız size gülerler, çünkü siz dost arayın dost. Benim gibi dostları olana zaten düşman ne gerek?! O da cabası!
Çeçenistan davasına verdiğimiz destek elbette KGB’yi rahatsız etti, Benîisrâil’in aleyhine konuşmalarımız elbette Mossad’ı kızdırdı. Hristiyanlarla dostluğu nehyeden âyetleri okumam, özellikle Vatikan’ın misyonerlik faaliyetlerine karşı çıkmam, halkı bu konuda uyarmam ve Patrikhane’nin Ekümenik projesinin önündeki tek engel olan İsmailağa cemaatinin yüksek sesle konuşan üyesi olmam ve Patrikhane’nin bir iki kilometre yakınında sohbet yapmam gibi hususlar elbette Nasârâ taifesini son derece bîzar etti.
Ayrıca vatanımızı bölüp Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde doğu ve güneydoğumuzu Arz-ı Mev‛ûd kapsamına almak isteyenlere karşı sergilediğim tavır da birçok iç ve dış mihrakları tedirgin etti. Doğu Türkistan’la ilgilenmem, onlara sürekli alenen dua ederek davalarını gündemde tutmaya çalışmam Çin’i kızdırdı.
İran Şî‛a rejimine yaptığım reddiyeler elbette memleketimizde bayağı sempatizanı olan bu rejimi çok rahatsız etti, nitekim İran’ın kültür ateşesi ziyaretime gelerek İran’ın benim bu tutumumdan rahatsız olduğunu belirtti ve beni resmi bir ziyaretle âyetullahlar ile görüşmeye, anlaşmaya davet etti.
Şimdi bütün bunları bir arada düşünürsek, bir de bütün bu uluslar arası güçlerin yerli taşeronlarını Türkiye’de kanallarıyla, yayınlarıyla bunlar adına çalışan kuvvetleri ele alırsak, unutmadan ekleyeyim; selefî geçinen Vehhâbi akımına yaptığımız reddiyelerin bazı yetkili kişileri dahi rahatsız ettiğini, işbirlikçi sahte Mesihler’in Mehdiler’in, naylon müctehitlerin, sahte şeyhlerin, müteşeyyihlerin rahatsızlığını düşünürsek bütün bunları birlikte değerlendirdiğimizde benim susmam ve susturulmam bunların hepsini sevindiriyorsa, birçok yetkili de bu fırkaların rahatsızlığından rahatsız oluyorsa o zaman ne olmuş? Kimi uydurmuş, kimi toplamış, kimi kotarmış, kimi izlemiş, kimi razı gelmiş, kimi “Bana ne” deyip sessiz kalmış, böylece ben içeri girince herkes biraz nefes almış.
Bilmem anlatabildim mi? Ben anlamadım ki siz nasıl anlayasınız?! Zaten anlaşılsa faili mâlum olur, bununsa faili meçhul! Yani kimin yaptığı meçhul ama kimin kurtaracağı mâlum ki o da Allâh-u Te‛âlâ!
Ama bütün bu fırkaların içinde en büyük vebali hiç şüphesiz bizim ihvan içerisinden yetkililer üzerinde etkisi olup da kendileri bana bir operasyon yapılmasının cemaatimize zararı olup olmayacağı sorulduğunda “Biz de bundan kurtulmak istiyoruz, bir türlü kurtulamadık, ne yaparsanız yapın, bize dokunmaz” diyen zihniyet yüklenmiştir. Kıyamet günü onların yükü ne kötüdür. Kıskançlık yüzünden âhiretlerini mahvedenlerin âkıbeti ne fenadır!
5) Radikal’ın haberi üzerine birçok kişi avukatımı arayıp Fethullah Gülen Hoca Efendi’yi rüyamda görüp görmediğimi sormuş. Kendisini cezaevine girdiğimden beri iki kere gördüm, ikisinde de sakalı bir tutam, şalvarlı, cübbeli ve sarıklı idi, bir defa üzerinde koyu kavuniçi bir cübbe vardı, hatırladığım o ki benimle ilgileniyor ve dua ediyordu. Ben ne gördüysem onu söylerim, zaten burada çok rüya göremiyorum, görüyorsam da ekseriyetle şekerim düşük vaziyette uyandığım için çoğunu unutuyorum.
Bir kere de Üstad Bediüzzaman Hazretleri’ni rüyamda gördüm ki onun bazı tafsilatını şöyle hatırlıyorum. Kendisi bir tutam sakallı, cübbeli, şalvarlı ve sarıklı idi, günlerden cuma imiş, ben kendisiyle bulunduğumuz evden çıkıp cumaya gidecekmişiz. İçimden cebimde bulunan yarım şişe ud kokusunu kendisinin benden isteyeceği, istemeden bunu kendisine verme düşüncesi geçerken, tam cebimden kokuyu çıkarıyordum ki istedi, şişeni tıpası gevşek olduğundan bir damla yere damladı, koku Seyyid İbrahim Hazretleri’nin gerçekte bana hediye etmiş olduğu çok kaliteli bir kokuydu. Ben kendisine tıpayı sağlamlaştırmasını aksi halde cebine döküleceğini bildirdim.
Tam camiye çıkarken elinde asâsı ayakta duruyordu ki ben “Efendim! Sizin Yahudi-Hristiyanların cennete gideceğine dâir bir beyanınız oldu mu?” diye sordum. Mübarek hiddetlenerek “Bunu nereden çıkarıyorlar, olur mu öyle şey?!” dedi. Sonra cami yoluna yürüdüğümüzü de gördüm, sonrasını hatırlamıyorum.
En büyük günahlardan biri rüyaya yalan katmaktır. Vefat etmiş kimseler hakiki âlemde oldukları için beyanları esastır, orada yalan söyleyemezler. Zaten böyle âlim, fâzıl zevat yaşarken de yalan söylemedikleri için onların sözleri tamamen hakikattir. Günün cuma oluşu, cem, cemaat, toplanma, birlik, gören kişinin muradıyla buluşması manaları taşır.
Ud kokusu cennetten gelme olduğu için çok hayırlı tabiri vardır, Seyyid Hazretleri’nin kokusu olması Üstad Hazretleri’nde de seyyitlik olduğuna delalet edebilir, bu konuda bir bilgim yoktur, araştıran bana bildirebilir.
Kokudan bir damla yere düşmesi:
«وَلِلْأَرْضِ مِنْ كَأْسِ الْكِرَامِ نَصِيبٌ.»
“İyilerin kâsesinden yerin de nasibi vardır” şeklinde “Mektubat”ta da geçen beyite göre mübarek zatın keremine, cömertliğine işaret eder. Sorduğum soru ve aldığım cevap zaten tabire muhtaç değildir.
Rüyayı gören kişi olarak bu müjdelerden benim de nasibim olsa gerektir. Bu rüyamı annemin cenazesinde o izdiham içerisinde Üstad Hazretleri’nin yakın talebesi olan baba dostum Mehmet Fırıncı Abi’ye anlatmak nasip oldu, çok sevindi, tebrik etti, rüyamın vâkıa mutabık olduğunu ve Üstad Hazretleri’nin görüşünün Müslüman olmayanın cennete giremeyeceği yönünde olduğunu beyan etti. Aşığın fikri neyse zikri oymuş.
Siz beni uçar kaçar görüyorsunuz ama benim derdim Ehl-i Sünnet itikadı olduğu için ben kendimi bu şekilde soru sorarken görüyorum. Rabbim Üstad Hazretleri’ne de ğarka-i ğarîk rahmetler eylesin, derecesini âli eylesin. Âmîn!
6)Bazı basın yayın organlarında benim Sayın Aziz Yıldırım’ı ziyarete gelen birine “Aziz Başkan beni yarım saatte Fenerbahçeli yaptı. En büyük Fenerbahçe” dediğime dâir haberler çıktı. Fakat bu haber tamamen asılsızdır.
Ben Aziz Başkan’ı sevdim ve saydım, o da beni sevdi ve benimle ilgilendi, bu alakasından dolayı kendisine müteşekkirim. Kendisine gelen bazı ziyaretçilerle selamlaştığım oldu, ben “Başkanımız’la aran nasıl?” diye soranlara “Başkan bizim babamız, onun tebaasına geçtim” şeklinde beyanlarda bulundum ki bunun manası ona karşı saygımı arz etmekti, zaten Hürriyet Gazetesi’nin haberinde üstte “Fenerbahçe tebaasına” diye başlık atılmışsa da altta benimle konuşan kişinin beyanında “Onun tebaasına” sözü geçmektedir.
Benim gibi her takımdan ve her kesimden seveni ve dinleyeni olan birinin takım taassubu yaparak, birçok insanın sohbetlerimden istifadesine mâni olacak bir yol izlemem düşünülemez, bu yüzden görevim gereği takımlar üstü kalmam gerekmektedir.
Ayrıca ben birçok sohbetimde “‘En büyük şu, en büyük bu’ gibi lafları söylemek caiz değildir, çünkü biz beş vakit ‘Allâh-u Ekber’ yani ‘En büyük Allâh’ diyoruz, başka söz bize yakışmaz” diye beyanlarım olan birisi olarak herhangi bir takım hakkında “En büyük” ifadesini kullanmam nasıl düşünülebilir?!
 Ancak Aziz Başkan’la komşuluk hukukum gelişmiş, kendisi birçok kere benden takımının kazanması için dua talep etmiş, ben de hem üzüntülü olması hasebiyle sevinmesi, hem de komşuluk hakkını gözetme kastıyla dua ettim, böylece iki takım arasındaki 9 puanlık fark kapandı ama latife olarak ben kendisine “Siz benden 3 aydır dua istediniz, böylece şaşılacak bir başarıyla 9 puan açığı kapattınız ama diğer takım buçukla kazandı, 104 kitapta buçuğun duası olmadığından ben ne yapayım?! Siz de dua istemeye daha önce başlasaydınız” diye kendisine takıldım, zaten sonra diğer kupayı da kazandılar.
Ben birine dua sözü verirsem yerine getiririm, Başkan da hem mahkum, hem de komşum olması hasebiyle bu duayı en çok hak eden kişi oldu. Kalan hayatında da kendisine ve sevenlerine başarılar dilerim.
Bir gazete beni ikinci defa takım formasıyla göstermiş, hem de bu sefer ilk sayfanın başına koymuş. Ben böyle bir forma giymedim, zaten yanına “Temsîlî resim” diye küçücük bir yazı koymuş ama kim görecek?! Görenlerin çoğu da zaten “Temsîlî” ne demek onu da bilmez yani uydurma demek. Doğru anlayın da diğer takımları tutan cemaatimiz sohbetleri terk etmesinler, millete doğru anlatın.
Önümüzde ölüm, kabir, berzah dururken, sonrasında ya cennet ya cehennem, ya rıza ya gazap, ya rahmet ya lânet varken işimiz mi bitti de fuzuli işlerle uğraşalım. Rabbim mâlâyâni şeylerin sevgisini cümlemizin ve sevdiklerimizin kalplerinden ihraç eylesin. Âmîn!
Bizleri dinimize, dünyamıza ve âhiretimize faydası olan ve olacak şeylerle meşgul eylesin. Kalplerimizi ancak Yüce Zatı’nın muhabbetiyle, mehâfetiyle ve mehâbetiyle meşğûf eylesin.
Âmîn! Yâ Mu‛în! Yâ Mücîbe’s-sâilîn! Yâ Hayra’l-mes’ûlîn! Ve yâ Hayra’l-Mu‛dîn!
أٰمِينَ! يَا مُجِيبَ السَّائِلِينَ! يَا خَيْرَ الْمَسْؤُولِينَ! وَيَا خَيْرَ الْمُعْطِينَ!
7) Birçok kişi Ahmet Hakan meselesini soruyorlarmış, ne meraklı Melahatlar varmış da haberim yokmuş. Efendim anlatayım! Kendisinin de belirttiği gibi evvelce ben bayağı ileri geri konuştum, geçen günkü yazısında ben en iyi beşe sokmuştu, sonra bir müşterek tanışımız ziyarete gelmişti, “Selam söyleyeyim mi?” diye sordu, ben de “Tabi selamımı söyle, geçen gün benim sempati topladığımı yazmış” dedim.
O da selamımı ulaştırınca kendisi “Cübbeli’den selam geldi” başlığı altında bir yazı kaleme aldı, bu yazısında meâlen “Mahkemede bana sorulan soruları çok zayıf bulduğunu, tutuklu yargılanmama ne gerek olduğunu, kendisi benim mazlum olduğumu ve bu kubbede bırakılacak olan en hoş sedânın mazlumun yanında bulunmak olduğunu düşünürken, bir tevafuk olarak benden kendisine selam geldiğini” belirtti.
Doğru lafa ne denir? Aramızda nanelik olan bunca kişi benim gadre uğradığım kanaatine varmışken ve bunu açıklarken maalesef İslamcı geçinen birçok yazar çizer bunu bilse de yazma cesaretini gösteremiyor, kendileri bilir. Böyle saçmalık olabilir mi?! Benim gibi biri çeteye destekten, insan ticaretinden içeri alınırsa artık insanların bu konuyu ciddiye alması düşünülebilir mi?! Geçende tahliye olan Müyesser Hanım bile mahkemede “Bizim davayı da Cübbeli Hoca’nın davasıyla birleştirin” dediğini Cüneyt Özdemir’e anlatırken konunun ne kadar gayrı ciddi olduğunu anlatmak istediğini düşünürsek memleketin haline acımamak mümkün değil.
Beni tutuklayan polislerden birine “Yahu bu kadar terörist varken benimle uğraşacak vakit nereden buldunuz?!” dediğimde “Devletin polisi herkese yeter” demişti ama iki gün önceki haberlerde okunan Birleşmiş Milletler raporuna göre demek yetmiyormuş, çünkü rapora göre birkaç sene evvel % 10 küsurlarda olan uyuşturucu trafiği % 26’lara çıkmış, Türkiye uyuşturucu haplarda dünyanın %90’ını barındıran 4 ülkeden biri olmuş.
300 yıllık Yakuza isimli kadim Japon mafya örgütü İran mafyasıyla birlikte buradan Japonya’ya sevkiyat yapıyormuş, evvelce de belirttiğim gibi memleket mafyaların cirit alanı olmuş, bu kadar çoluk çocuk zehirlenirken, ocaklar batarken, kadın-kız pazarlanıp satılırken ne ilginçtir ki bunların hakiki failleri yargılanacakken benim gibi suçsuz biri siyasi nedenlerle tutuklanıyor. Ne diyelim?
«اَلرِّضٰى بِالضَّرَرِ لَا يَسْتَحِقُّ النَّظَرَ.»
“Zarara razı olan nazara yeni ilgiye müstahak olmaz.” Kendi ayaklarına kurşun sıkanlar yarın benden beter belalara düşüp dua destek istediklerinde yanlarında kimseyi bulamayacaklardır. Rabbim kimseyi karşılıksız bırakmaz, bazen açık, bazen gizli yolla herkese müstahakkını verir.
Şairin dediği gibi:
“Hakk kulundan intikamın yine kul ile alır,
İlm-i ledün bilmeyenler ânı kul yaptı sanır.”
Timurtaş soyadında bir hanım bu iş başıma gelince aleyhime konuşmuş, şimdi bana mektup yazarak abisinin bana isnat edilen suçtan suçsuz yere, biri onun telefonuyla konuştuğu için tutuklandığını bildirmiş ve helallik istemiş, abisine de dua istiyor, çok pişman olmuş. Hakkım helal olsun, madem şimdi tevbe etmiş sohbetleri dinlemeye başlamış, Rabbim onu bağışlasın, abisini de kurtarsın. Âmîn!
Ama herkes akıllı olsun! Bana bu zulmü tertipleyenlere, bunu benimseyenlere yapılan beddualar göğü yere indirir, kimse bu belayı üzerine çekmesin. Herkes Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in: “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu alçaltmaz. Müslümanın kardeşini hakir görmesi kişiye kötülük olarak yeter. Her Müslümanın namusu, kanı ve onuru Müslümana haramdır” hadîs-i şerîfinde tarif ettiği gibi doğru Müslüman olsun.
8) Samsun’daki selde ölenlere Rabbim rahmet buyursun, inşâallâh şehittirler. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«اَلْغَرِيقُ شَهِيدٌ.»
“Boğulan şehittir”buyuruyor. Tabi ki imanlı ölmek şarttır. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)Müzdelife vakfesinde:
«اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْأَعْمَيَيْنِ؛ اَلسَّيْلِ وَالْحَرِيقِ.»
“Ey Allâh! Ben iki kör felaket olan yani(önüne geleni yıkıp yakan) sel ve yangından Sana sığınırım” buyurmuştur. Bu duayı dua kitaplarında görmedimse de Ali el-Kārî (Rahimehullâh)ın “İrşâdü’s-sârî” isimli hac menâsikini beyan eden eserinde var. Ben Müzdelife’de o kitaptan okurdum, Efendi Hazretleri de “Âmîn” derdi ve “Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)istenmedik bir hayır, sığınmadık bir şer bırakmamış” buyururdu.
Tabi ki Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bütün dua ve istiâzelerini ne ilmimiz, ne ömrümüz yeter, onun için en azından Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in öğrettiği şu duayı ihmal etmeyelim, benim kürsülerde sürekli okumamdan bazılarınız bunu ezberlemiş de olabilirsiniz. Hiçbir dua bilmeseniz de yahut yapamayacaksanız da bari bu duayı terk etmeyin.
«اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ مِنْ خَيْرِ مَا سَأَلَكَ مِنْهُ نَبِيُّكَ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللّٰهُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا اسْتَعَاذَكَ مِنْهُ نَبِيُّكَ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللّٰهُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَأَنْتَ الْمُسْتَعَانُ وَعَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ.»
Arapça bilmeyen Türkçesini okusun.
“Ey Allâh! Ben Senden Peygamberin Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in Senden istediği tüm hayırları istiyorum, Peygamberin Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in Sana sığındığı tüm şerlerden de Sana sığınıyorum. Yardım istenilecek ancak Sensin. (Benim muradıma) ulaşma(m) ancak Sana bağlıdır. O Yüce ve Büyük Allâh’ın yardımı olmadan (hiçbir işe) ne güç ne de kuvvet olmaz”
İşte bu dua, bütün istekleri ve sığınmaları câmi olan çok mübarek bir duadır. Ne olur bari bu kadar okuyun ki selden, yelden, yangından, göçükten, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in sığındığı her türlü âfetten korunabilelim de sonra ağlayıp inlemeyelim!
9) Süleymaniye Vakfı diye hizmet daha doğrusu hezimet yapan vakıf Abdülaziz Bayındır’a âit bir şey yuvasıdır. Bir kardeş bu vakfın sitesinde kandillerin inkar edildiğini yazarak milleti uyandırmamı talep etmiş. Kardeşim ne kandili, bayramı, bunlar âyet ve hadisleri dahi inkar eden adamlar, bunları takip edenler Ehl-i Sünnet’ten öte dinden bile çıkma tehlikesiyle karşılaşırlar.
Geçen sene -Bozacının şahidi şıracı- kabilinden Ali Rıza Demircan’la beraber milleti ramazanda Kasımpaşa’da topladılar, sahurdan sonra yemeye başladılar, karşı taraf yani Yavuz Selim Câmii’nin bulunduğu yön aydınlanana kadar yani güneş doğmaya 40-50 dakika belki de daha az bir zaman kalana kadar millete yemek yedirdiler. Yani oraç başlıyormuş diye tatbikat yaparak milletin orucunu yedirdiler.
Bu sene ramazanda da cin şeytanları bağlanınca insan şeytanları çıkabilir, aman dikkat edin!
10) Şa‛bân-ı Şerîf çıkmak üzere, bir hafta kaldı, kaçırdıklarımızı telafiye bakalım. “Şa‛bân Risalesi”nin 231. sayfasından sonra önemli ameller zikredilmiştir.
a) Receb-i şerîfin 27. gecesi mirac gecesi, ramazan-ı şerîfin 27. gecesi kadir gecesi olduğu gibi şa‛bân-ı şerîfin 27’si de çok önemlidir ama insanlar ondan gafildir. Önümüzdeki pazartesiyi salıya bağlayan gece 27. gecedir, dört rekat namazı vardır, tarifi 233. sayfadadır, amel edelim inşâallâh!
b) Bu ay Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ayı olması hasebiyle çok salât-ü selâm okunmalıdır. Enes ibni Mâlik (Radıyallâhu Anh)dan rivayet edilen bir hadîs-i şerifte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz ki Allâh-u Te‛âlâ Arş’ın altında nurdan bir deniz yaratmış. Sonra başı Arş’ın altında, ayakları yedi kat yerin altında, bir kanadı doğuda, diğer bir kanadı ise batıda olan bir melek yaratmıştır.
Şa‛bân ayında bir kul bana salâtta bulunursa, Allâh-u Te‛âlâ o meleğe hayat suyuna dalmasını emreder. Melek de dalıp çıkarak, kanatlarını silker. Böylece her tüyünden damlalar dökülür. Allâh-u Te‛âlâ her damladan kıyamet gününe kadar kendisi için istiğfarda bulunacak bir melek halkeder.” (Zübdetü’l-vâ‛ızîn, Dürretü’n-nâsihîn, sh:233-234)
Ârifan yayınlarında çalışan Şahap Efendi’nin eşi olan hoca hanım kardeşim zuhuratta 3 kere kendisine benim kurtuluşumun tek çaresinin salevât okumak olduğu bildirilmiş, bu husus dikkatimi çekti. Bu ara annemin vefatından beri “Delâil-i Şerîfe”yi okuyamadım, her halde yine bir ihtar geldi, evvelce yine bir ara okuyamadığımda Efendi Hazretlerimiz’le son umredeyken Abdülmetin Hoca’nın bir arkadaşı Medîne-i Münevvere’de Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i gördüğünü ve bu fakire “Delâil-i Hayrat”a devam etmemi söylemesini emir buyurmuştu.
Tam da Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ayında, başımdaki sıkıntılardan fırsat bulamadım, inşâallâh bu son cuma günü “Delâil” hatmi yapacağım, Rabbim nasip eylesin. Âmîn!
Size de rica ediyorum, “Şa‛bân Risalesi”nin 240. sayfasında Seyyid Ahmed er-Rifâ‛î Hazretleri’ne âit bir salât-ü selâm var ki hangi mühim sıkıntısı için bu salâtı 40 gün sabah namazından sonra 1 kere okuyan kişinin muradı hâsıl olur. İnşâallâh yarın 13 temmuz sabahı benim kurtuluşum niyetiyle 1 deyip başlarsak mahkemeden önce 21 ağustos salı sabahı okuyunca 40 gün tamam olur ve muradımız hâsıl olur inşâallâh.
c) Şa‛bân-ı şerîfin meşhur bir tevhid zikri var ki onu okuyana bin sene ibadet yazılıyor, bin sene günahı olsa siliniyor ve Allâh katında sıddık yazılıyor. Okudunuz mu? Ben okudum elhamdülillâh. 242. sayfada, bâri bu son hafta geriyi telâfi edelim.
d) Üç ayların istiğfarı devam ediyor, bu fakir öğlen namazından sonra okuyorum, siz de ihmal etmeyin. Hazreti Abbâs (Radıyallâhu Anh)ın beyanı vechile; her bela günah yüzünden geliyor ve ancak istiğfarla açılıyor.
243’de bu istiğfar yazılmış, bir de Hazreti Ali Efendimiz (Radıyallâhu Anh)danrivayet edilen bir sîğa var ki, iyi niyetle birkaç kere okuyanın bütün sıkıntıları kalkıyor. Arapçası 245-246’da, bilmeyen 247-249’dan Türkçe manasını okusun.
e) Bu mübarek ayın sonunda Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bize şefaat etmesine yardımcı olmak niyetiyle sadaka vermeye gayret edelim. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bu ayda bir münâdiye:
«شَعْبَانُ شَهْرِي فَرَحِمَ اللّٰهُ مَنْ أَعَانَنِي عَلٰى شَهْرِي.»
“Şa‛bân benim ayımdır. Benim ayımda bana yardım edene Allâh rahmet etsin (acısın, lütfuyla muamele etsin)!” şeklinde ilan etmesini emrettiği göz ardı edilmemelidir. Çünkü ulemâ bu yardımın namaz, oruç ve sadakanın artırılması sûretiyle gerçekleşeceğini açıklamışlardır. (Nu‛mân el-Âlûsî, Ğaliyetü’l-Mevâ‛ız, 2/161)
Artık bu mübarek ayda hayırlarımızı artırarak Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in duasına mazhar olabilme fırsatına sahip olan bizlerin vay saadetine! Sahabeden olamadıysak da kıyamete kadar geçerli dualara mazhar olabilme imkânına sahip olduğumuzdan ne mutlu bize!
Rabbim şa‛bân-ı şerîfin bereketlerine nâil eylesin, ramazan-ı şerîfede hayırla bâliğ eylesin. Âmîn!
11) Size soruyorum, haftaya perşembe oruç yok ama teravih başlıyor, haftaya mektup göndereyim diyorsanız ses verin göndereyim, sonra ramazan-ı şerifte toplanmanız zor olur, ben size yine kısa da olsa mektup göndereceğim. Beni merak etmemeniz için radyoda her perşembe akşam 7’de okusunlar.
Ama siz haftaya da toplanacaksanız o zaman ramazan-ı şerifte inşâallâh Flash’tan geçen seneki sohbetleri dinleyin. En büyük hizmet herkesi iftardan önce o sohbetleri dinlemeye teşvik edin. Bir de radyodan her perşembe 7’de mektuplarımı dinleyin. Haftaya toplanmayacaksanız yine radyodan dinleyin inşâallâh. Ne yapalım imtihandayız, kazanırız inşâallâh!
12) Benim, Caprice’in sahibi Fâzıl Efendi ile olan irtibatımdan dolayı bazı eski Jetpa ortakları kendisinden alacakları olduğunu belirterek bu konuda aracı olmamı istemişlerdi. Ben kendisine bu durumu aktardığımda bana “Jetpa ile ilgili mahkeme devam ettiği için bu konuda bir adım atamıyoruz, mahkeme neticesinde herkese hakkını ödeyeceğim” demişti.
Bayağıdır hapiste olduğum için bu konuyu takip edememiştim, ancak geçenlerde Akit Gazetesi’nde Fâzıl Efendi hakkında şöyle bir haber yer aldığını gördüm; “Fazıl akgündüz düzenlediği basın toplantısıyla 13 yıl önce hakkında dava açılan Jetpa’nın aklandığını, davanın sonuçlanmasıyla Jetpa’ya ortak olan mâdur yatırımcıların mâduriyetlerinin giderileceğini belirterek ‘Jetpa’daki davamız adaletin tecelli etmesiyle birlikte lehimize sonuçlandı. Paylarını almak isteyen alacaklılarımıza nakit ödeme imkanı tanıdığımız gibi şu andaki yatırımlarımız olan Caprice Gold ve Didim Caprice’den piyasa fiyatlarına göre alabilme imkanı tanıyoruz’ dedi.”
Bu habere çok sevindim, zaten kendisinin vatanını milletini seven dindar bir kardeşim olduğunu, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu kalkındırarak terörü sonlandırmak için büyük projelere imza atmak üzereyken bir takım mason lobiler tarafından engellendiği ve hapse dahi düştüğünü belirtirim.
Hak meydana çıkarak Jetpa’nın aklandığını duyunca buna çok memnun oldum. Ehl-i Sünnet’e hizmeti olan bir kişi olarak kendisini hayırlı dualarla desteklemeyi esirgemeyin. Bu konuda fitne yapanlara da bu haberi ulaştıralım.
Bu vesile ile bana “Provakasyon yapıyor” diyerek iftira atan Yeni Şafak gazetesine açtığım davadan 2.000 tl tazminat kazandığımı yani bugün olduğu gibi o gün de iftiraya maruz kaldığımın ortaya çıktığını bildiririm. Fakat henüz parayı tahsil etmediğimi, zaten bu paranın hepinize döner ısmarlayacak boyutta olmadığını, bunun yerine benim adıma birbirinize ikramda bulunmanızı ve bu hususu her yerde duyurmanızı ayrıca internet vasıtasıyla da ilgilenen herkesi sevindirmenizi rica ederim.
 
SİZDEN GELEN BAZI MEKTUPLAR
1)Arnavutköy’den Geyik soyadında bir hanım kardeşim “Büyük hoca hanımlardan biri ‘Pişen yemeğe âyet okunmaz, sıcağa mâruz kaldığı için yan tesir yapar’ demiş, bunun hükmü nedir?” diye sormuş.
Buna evvela Erbakan Hoca’nın “Bunlar nasıl büyük hoca?!” diye bana söylediği bir sözle cevap vereyim. Erbakan Hoca yasaklıyken herkes Özal’a rey verdi, Efendi Hazretleri o zaman bana “Ahmed! Boş atmak caiz değil, madem Erbakan yasaklı ehveni şer olarak Özal’a rey verilsin, bunu insanlara duyur diye” emretmişti, ben de bu vazifeyi yerine getirmiştim.
Sonra Erbakan Hoca’nın yasağı kalkınca bu sefer Efendi Hazretleri “Şimdi Hoca seçimlere giriyor, kazanıp kazanmamak bize düşmez, biz haktan ayrılmayalım” buyurdu. Ben de bunu yaydım ama bizim bazı büyük hocalar Efendi Hazretleri’ne rağmen Anap’ı bırakmadılar.
Ben her zaman Efendi Hazretleri’nin döndüğü tarafa döndüm, hiç kafama göre hareket etmedim ama o zaman Efendi Hazretleri ile beraber Hikmet Efendi’nin de öncülüğünde Erbakan Hoca’yı bizim eve çağırıp vekil hoca efendileri toplayarak onlara bir konuşma yapmasını, böylece onları Anap’tan çevirmesini talep ettik.
Erbakan Hoca’ya “Bizim cemaatin bazı büyük hocaları var, sana soru soracaklar” deyince, o da “Bunlar nasıl büyük hoca ki hâlâ bâtılı bırakmıyorlar” demişti. Sonra 100’den fazla hoca efendiyi bizim evde topladık. Fakat şimdi kürsünün altından ortalığı karıştırıyor dediğim hoca o zaman da iktidarın yalakalığını yaptığından Efendi Hazretleri’nin emriyle topladığım o meclise gelmemesi için Efendi Hazretleri’ni Erbakan Hoca ile Sedat Çebi’nin evinde buluşturmuş, biz de yüzlerce kişi yazın ortasında merhum Erbakan’ı bekliyoruz. Yandık, bunaldık. Hoca’nın da bir şeyden haberi yok, uçaktan almışlar, o eve getirmişler, o da toplantı orada yapılacak zannetmiş, bir haber aldım kan beynime fırladı, yahu ne entrikacı adamlar! Dertleri hocayı bizim hocalarla buluşturmamak. Bu hadise zannedersem 90 öncesi yaşanmıştır.
Gittim hocayı o evde buldum, tam sofraya oturacakken “Millet bekliyor, şimdi yemek olmaz” dedim. Kalktı Süleyman Ârif Emre Âbimiz’in sürdüğü eski bir renault araba ile bizim eve geldik, kendisini öbür evde beklettikleri için şaşırdı, Efendi Hazretleri’ne de “Erbakan Hoca’nın orada beklediğini söylemişler, hepsi şaşırdı kaldı. Ne oyunlar, ne dolaplar. Hak meydana çıkmasın diye ne kadar uğraştılar bu adamlar. Ben de hakkı ihkak için çocukluğumdan beri uğraşıyorum.
Tâ 7 taşındayken cübbe şalvarımla İsmailağa’nın karşısında kavun satan Ali Abi beni alır, Erbakan Hoca’nın spor sergi sarayındaki konferansına götürürdü, o zaman bile Hoca benim kıyafetime hürmeten ayağa kalkardı, onun İslam nişanlarına çok saygısı vardı. Bir kere Başbakan yardımcısı olduğunda Hacı Cevdet Efendi ile diğer bazı arkadaşlar onu makamında ziyaret ettiklerinde “Buralara ne sarhoşlar geldi, bu koltuklara oturdu, buyurun biraz da sizin gibi şalvarlı cübbeliler otursun” demişti. 28 şubatın fitilini ateşleyen Başbakanlık Konutu’ndaki iftarda da bunu hedeflemişti.
Geçenlerde Recai Kutan Âbimiz o süreci anlatırken Mahmud Efendi Hazretleri’nin de orada bulunduğunu söyledi, Efendi Hazretleri orada öyle bir konuşma yapmış ki Rasul Hocam’ın anlattığına göre Erbakan Hoca hüngür hüngür ağlamış. Ben o yemekte yoktum, çünkü o yemeğe genel davet yapmışlar. İsmailağa’ya da “Münasip kişileri alıp gelin” denmiş. Fakat bizim arkadaşlar her zaman olduğu gibi beni zor işlere çağırdıklarından yemek olunca kendileri doluşmuşlar, haberim bile olmadı. Bu vesileyle Erbakan Hocamız’a Rabbimizden büyük rahmetler ve tecelliler dileyelim.
Nerden geldik buraya, işte Hoca’ya “Bizim büyük hocalar soru soracak” deyince bana: “Bunlar neye göre büyük hoca olmuşlar” diye sormuştu ya ordan geldik, mâşâallâh bizim câmiada da sarığı büyük saran büyük hoca oluyor, hele hanımlardaki kademe tertibi herkesi aşıyor, onun için yorum yapmayacağım ama şunu ifade edeyim ki âyetten, hadisten olsun olmasın tüm dua ve zikirler, çiğ olsun, pişmiş olsun, ocak üstünde pişerken olsun, her türlü yiyeceğin ve içeceğin üstüne şifa niyetiyle okunup üflenebilir, yeter ki yemeğin içinde besmelesiz kesilen et yahut alkol gibi haram bir şey olmasın.
Medîne meşâyihından olan, Mahmud Efendi Hazretlerimiz’in de çok itibar ettiği büyük kutuplardan Şeyh Muhammed Zekeriya el-Buhârî Hazretleri her cuma bir oğlak yahut birkaç koyun kuzu neyse kestirir, Buhara pilavı pişirir, o pilav pişerken üzerine Yâsin-i Şerîf okur üfler, cumadan sonra dergahında okunan hatm-i şerifin ardından onu ziyaretçilerine ikram ederdi, bazen yiyenlerin sayısı 200-300 kişi bile olurdu, öyle bir lezzetli olurdu ki o Veli’nin okuması bereketiyle dünyanın hiçbir yerinde öyle lezzetli pilav bulunmazdı,
-Rabbim kabrini nur eylesin, makamını âli eylesin, bize yaptığı ikramlar vesilesiyle kendisini hayırla mükâfatlandırsın.- Âmîn!

Ben o zatı Efendi Hazretleri ile yaptığım ilk haccımda 1981 senesinde tanımıştım, o zaman Efendi Hazretleri ile birlikte her sabah onun dergahına hatm-i şerîf okumaya giderdik, ihvan orada toplanırdı, ben de “Mektubat” okurdum.
Efendi Hazretlerimiz önceki haclarında hep onun dergahında kalırmış ama o sene İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin yedinci torunu olan Muhammed Mazhar el-Fârûkî Hazretleri’nin Yeşil Kubbe’ye nâzır olan otelinde kalmıştık, bizi on gün misafir etmişti, sonra 83’te gittiğim umrede Muhammed Zekeriya Hazretleri ile on gece omuz omuza uyudum, kendisi sabaha kadar hiç uyumuyordu, sürekli okuyordu, küçük bir odada kalıyorduk, beni 81 senesinden tanıdığı için özel odasında yatırıyordu.
Dışarıdan gelip yanına girdiğimde gafletimi açığa vurarak “Kimse yok mu?” diye sorduğumda o yumuşak insan hemen hiddetlenerek “Öyle sorulur mu?!” «اَللّٰهُ مَعِي»“Allâh benimle beraber” diyordu, daima huzur üzere duruyordu, aslı Buhara’dan olup Rus işgalinde Afganistan’a, oradan da Medîne-i Münevvere’ye hicret etti, Arapça, Farsça ve Türkçe’yi çok iyi biliyordu.
Çok kerametlerini gördüm, bir kere anneme kadife kumaş aldım, param yüz riyal eksik kaldı, yanına girdiğimde hemen çıkarıp yüz riyal verdi. Suud’un zenginleri yüz binlerce riyal hayır parası getirirlerdi, mübarek o paralara elini bile sürmezdi, fakirlere dağıtırdı, kendisi böceklerin dolaştığı mütevâzi bir minderde yatardı.
Medîne-i Münevvere’de kırk vakit namazı tamamlamaya çalıştığım bir sabah uyandığımda ihtilam olmuştum, hava da soğuk, Medîne’nin ayazı çok kuvvetli olur, utancımdan bir şey de diyemedim, cemaate kavuşamasam kırk vakti kaçıracağım, onlar da namazı ilk vaktinde çok erken kılıyorlar, uyanır uyanmaz bana “Şu helânın yanında sıcak su var, gusledebilirsin” dedi, şaştım kaldım.
İşte böyle büyük zatlar, hepsi de Efendi Hazretlerimiz’e aşıktı, hatta bir sefer Efendi Hazretleri’ne “Efendim! Ben Buhara’da 60 sene evvel Nakşî meşâyihından birine intisap ettim ama ehfâ latîfesinde kaldım, bana seyr-ü sülûkümü tamamlatır mısınız?” diye birkaç kere mürâcaat ettiğine şahit oldum. Efendi Hazretlerimiz “Siz mânen tamamlamışsınız, bir ihtiyacınız yok” diye tevâzu buyurarak kendisinin bu teklifini geri çevirmişti.
Seyyid İbrahim el-Ahsâî Hazretleri de onu çok severdi, ara sıra Ahsâ’dan Medîne-i Münevvere’ye geldiğinde Muhammed Zekeriya Efendi’nin yanında buluşurduk. Dünyanın neresinden ne kadar ulemâ, evliyâ gelse hepsi mutlaka onu ziyaret eder ve onun huzurunda tanışıp kaynaşırlardı.
Ziyaretine kimler gelmezdi ki; Suriye’nin en büyük şeyhlerinden olan, Muhammed Avvâme Hoca Efendi’nin şeyhi Abdullah Siraceddin Hazretleri, Seyyid Muhammed Alevî Mâlikî Hazretleri gibi dünyanın en meşhur âlimleri hep onun yanına gelirlerdi. Kimseye itibar etmeyen Abdullah Habeşî bile onun çok büyük veli olduğunu söylerdi.
Lübnan’da mukîm ve şimdi medfun olan Abdullah Habeşî (Rahimehullâh)büyük muhaddisti, Efendi Hazretlerimiz’i ziyaret etmişti, birçok âlimi beğenmezken Efendi Hazretlerimiz’i ve Muhammed Zekeriya Efendi’yi takdir ederdi.
İnsanlar bu zatı Zekeriya Efendi diye ansalar da aslında Zekeriya babasının adı, onun için kendisine Zekeriya diyenlere “Önce Peygamberim’in adını sonra babamın adını söyleyin” derdi. Araplar Muhammed ibni Zekeriya diyorlar, sonra İbni Zekeriya diye kısaltıyorlar, sonra onlar arasında örf olduğu vechile Zekeriya’nın oğlu manasında sadece Zekeriya diyorlar, bizim Türkler de ismi Zekeriya sanıyorlar. Birçok konuda hatta kitap yazarlarının ismi hakkında da aynı sorun yaşanıyor, buna da dikkat edin. Bundan sonra herkes o zata Muhammed Zekeriya Efendi desin inşâallâh. Rabbim şefaatlerine nâil eylesin. Âmîn!
Görüyor musunuz benim ağzımı 5’e açtıramazsınız, açınca da 10’a susturamazsınız ama bir hoca hanımın yanlış fetvası bu kadar tatlı malumatın ortaya çıkmasına neden oldu, her şeyde bir hayır olduğu yine ortaya çıktı. Netice olarak çiğ ya da pişmiş veya ocak üzerinde olan her aşa âyetler okunur üflenir.
2) Muhammed Bağdâdî nâmıyla mektup yazan ve kendisini bu mektubundan dolayı talebe arkadaşım olarak kabul ettiğim arkadaşım çok manalı ve ilmî bir mektup göndermiş, buyurun birlikte okuyalım:
“Hocam! İkinci bin yılın müceddidi İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)birinci cildin 24. mektubunda şöyle buyuruyor: ‘Sûrette mahlukatın halleri ile meşgul olsa bile hakikatte kalbinde Allâh’ın rızasından başka bir şey bırakmayan kimseye müjdeler olsun. İşte bu, kâin ve bâin olan sûfînin halidir.
Bu sûfînin iki hali vardır. Birinci hali; hakîkaten mahlukattan ayrı olarak Allâh ile beraber olmasıdır. İkinci hali ise; sûrette mahlukat ile, hakikatte ise onlardan ayrı olmasıdır.’
Bu risaleyi sizlere, sizin evladınız, talebeniz veya hâdiminiz (bizi nasıl kabul ederseniz o şekilde) irsal ediyorum. İlim, irfan ve vaaz-ı irşad vazifelerinizin kesretinden (çokluğundan) dolayı Müceddid-i Elfi Sânî Hazretleri’nin yukarıda belirttiğim ikinci hitabına muhatap idiniz. Hâlet-i evvele rücû her ne kadar gözlerinizde tütse de Üstadımız Efendi Hazretlerimiz’in sizleri vezâif-i ulviyeler ile muvazzaf kılmasından dolayı müyesser olmamıştı.
Fakat ehli küfrün belinin kırıldığını hisseden münafıklar, bu Mücahid Allâme’nin hâlet-i evvelini Medrese-i Yusufiyye’de ikmal etmeye maruz bıraktılar. Ben her zaman ‘İlim ve hikmetler ile halkı tenvir etmekle kalmayıp, acaba bu (birinci) halin sahibi var mıdır?’ diye düşündüğümde cevabını bulamazken kısa bir uzlet ile bizleri tenvire idame ettiniz.
Şâzelî tarikatının ekâbirinden olan İbni ‛Atâillâh el-İskenderî (Kuddise Sirruhû)nun sûfîyi tarif ederken buyurduğu:
«اَلصُّوفِي مَنْ صَفٰى قَلْبُهُ عَنِ الْحِقْدِ وَالْكَدَرْ، وَاسْتَوٰى عِنْدَهُ الذَّهَبُ وَالْمَدَرْ،
وَإِلَّا فَالْكَلْبُ الْكُوفِي خَيْرٌ مِنْ أَلْفِ صُوفِي.»
 ‘Gerçek sûfî, kalbi kinden ve kederden arınan, altın ile çamur kendisine eşit gelen kimsedir. Yoksa Kûfe’nin köpeği bin sûfîden hayırlıdır’ sözündeki hakiki sûfî olmanın tecellisini daima sizler üzerinde müşahede etmekteyim. Gönül isterdi ki bir zaviyede devamlı«لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ»kelime-i tevhidini kalbimize nakşederek birer hakiki sûfî olalım.
Fakat meşhur olan:
«إِذَا كَانَ الْوَادِي خَالِيًا يَكُونُ الثَّعْلَبُ فِيهَا وَالِيًا.»
‘Vadi boş kalınca orada tilki vali olur’ sözü mûcebince sizlerin tekrar ikinci halinize rucû etmeniz için hemen hemen her gün hâssaten mübarek gecelerde 14 secdeler yapıyor ve ‘Rabbim sizleri tekrar kürsünüze, sohbetlerinize, kitaplarınıza ve Şeyhimiz, Üstadımız Efendi Hazretlerimiz’e anlınızın akı ile îsal buyursun’ diye dua ediyorum.
Devamlı olarak Efendi Hazretlerimiz’in rızasını kazanmış, hal ve kāl ilimlerini câmi sizler gibi zülcenâheyn olan üstadlardan istifade etmeyi istiyordum.
Bir keresinde rüyamda Efendi Hazretlerimiz kendi bulunduğum (Çavuşbaşı’ndaki) medresede sınıfın içine girdi. Sınıfta iki tane kabir vardı. Birine işaret buyurarak ‘Bu kabir İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ne âittir, onu kazın’ diye benimle bir arkadaşa emretti.
Hayret içinde uyandığımda hemen İbni Sîrîn Hazretleri’nin rüya tabirlerine baktım, orada ‘Kazılan kabir âlim bir insana âit ise onun ilmine kazan kimse sahip olacaktır’ yazıyordu. Fakat bu ilimler bir üstad olmaksızın okunamayacağı için merak ve heyecan içinde dua ettim.
‘Yâ Rabbi! Üstadımı göster bana yâ Rabbi!’ diye dua ederken ertesi gün sizlerin bu fakire biri kırmızı, diğeri pembe olmak üzere iki kitap verdiğinizi gördüm. O zaman anladım ki bu ilimler bizlere Rabbimizin inâyeti, evliyâullâhın himmet ve bereketi ile sizin vasıtanızla ulaşacaktır.
Zahiri kurbiyetim olmasa da«اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ»‘Kişi sevdiğiyle beraberdir’ hadîs-i şerîfinin sırrı ile dünya ve âhirette sizinle olmak istiyorum. Eğer ki bir gün talebe-i ulûma teveccüh niyetiniz olursa her dâim bir tâlip ve hâdim olarak emrinize âmâdeyim.”
Bu kardeş bu mektubunda bana kitap telifi, sohbet ve milletin dertleriyle uğraştığım için sûrette insanlardan ayrı kalamadığımı, evvelki rahat zamanlarda tattığım manevi hallere dönmeyi çok arzuladığımı, Rabbimin de bu hapis vasıtasıyla bu makamı kazandırmak istediğini yazmış, doğru yazmış, Rabbim onu hakkımda yaptığı bu hüsn-ü zanna mebnî tespitten dolayı mahcup etmesin. Âmîn!
3) Benimle ilgili neler yaşıyorsunuz, duyunca şaşırıyorum. Sultangazi’den yazan Ahmet Kaplan kardeşimin yazdığı hâdise gerçekten ilginç, bakın ne yazmış:
“Değerli hocamız nasılsınız, iyi misiniz? İnşâallâh iyisinizdir. Rabbime sizin iyi olmanız için dua ediyorum, inşâallâh bir an önce çıkarsınız. Hocam sizi ve sohbetlerinizi çok özledik, hiç kimse sizin yerinizi tutmuyor.
Hocam bir de sizinle ilgili iş yerinde bir olay oldu; sizin resminizi duvara yüksek bir yere asmıştım, iş yerinde sizi sevmeyen kişiler vardı, bunlardan birisi sizin resimdeki yüzünüzü boyamak için elinde boya ile merdivenden çıkıyordu, o sırada ayağı kayınca boya kendi üzerine döküldü, kendi yüzü boyandı, o boya da çabuk çıkmayan bir boyaydı, 2-3 gün o boyayla gezdi.
Bir de hocam sizi rüyamda gördüm; yeşillik bir alandaydım, sonra yanıma siz geldiniz ve eliniz kelepçeliydi, sonra bir baktım ki Mahmud Efendi Hazretleri elinde dosyalarla geliyordu, Efendi Hazretleri’ne sordum ‘Bu dosyalar nedir?’ dedim, Efendi Hazretleri de ‘Ahmed’in dosyaları’ dedi, sonra Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)Efendimiz yanımıza gelince elinizdeki kelepçe kırıldı ve tuz buz oldu, sonra da uyandım.”
Görüyorsunuz kardeşler! Benim bir şey yapmama lüzum yok, Rabbim yapıyor yapacağını. Biz Mevlâ’ya dost olursak Rabbim düşmanlarımıza harp ilan edeceğini vaad ediyor, Rabbimin harp açtıkları hiç iflah olabilir mi?!
Silivri’deki Hakikat Dernekler Federasyonu talebelerinin mektuplarında ve daha birçok mektupta belirtildiği üzere “Risâle-i Kudsiyye Tercemesi” adındaki Efendi Hazretlerimiz’in kitabından, “Zübdetü’l-Buhârî”den benim hakkımda yaptıkları tefâüllerde hep:
«مَنْ عَادٰى لِي وَلِيًّا فَقَدْ أٰذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ.»
“Benim bir dostuma düşmanlık edene Ben harp ilan ederim” meâlindeki hadîs-i kudsî çıkmış, geçen Erzurum’dan gelen bir mektupta da aynı bilgi geldi.
Ben kendime evliyâ demiyorum ama evliyâ ile dost olduğum, Rabbimin dostlarının dostu olduğum ortada, bunu gizlemeye ne hâcet?! Dostlarının kalbinde yeri olana elbette Allâh-u Te‛âlâdostu muâmelesi yapar.
Bir kere Seyyid Muhammed Alevî Mâlikî Hazretleri ile arabada Haliç surlarının önünden geçerken bana:
«أَعْتَقِدُ فِيكَ وَلَايَةً.»
“Senin veli olduğuna inanıyorum” buyurdu. Ben:
﴿اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذِينَ أٰمَنُوا﴾
“Allâh inananların velisidir”(Bakara Sûresi:257’den)âyet-i kerîmesini okuyarak her müminin veli olduğunu söyleyince “Öyle olur mu?! ben senin umumi manada değil, hususi velilerden olduğuna itikat ediyorum” buyurdu ki o zat Efendi Hazretlerimiz’in kutuplardan olduğuna şahitlik ettiği bir velidir.
Zaten İmâm-ı Nevevî (Rahimehullâh)ın nakline göre; İmâm-ı Âzam ve İmâm-ı Şâfi‛î (Radıyallâhu Anhümâ):
«إِنْ لَمْ يَكُنِ الْعُلَمَاءُ أَوْلِيَاءَ لِلّٰهِ، فَلَيْسَ لِلّٰهِ وَلِيٌّ.»
“Âlimler Allâh’ın velisi değilse Allâh’ın hiç velisi yoktur” buyurmuşlardır. Kim veli olsa, kim sıddık olsa, kim salih olsa, kim şehit olsa hepsi ulemânın sohbetleriyle o makamları kazanmışlardır. Onlara kazandıranlar elbette en azından hayra delaletleri cihetiyle o makam sahiplerinin ortaklarıdırlar.
Bir âlim Ehl-i Sünnet itikadı ve ameli üzereyse onun veli olduğunu anlamak için keramet gerekmez. En büyük keramet bu fesat zamanda, bu doğru inanç ve amelde istikamet gösterebilmektir. Büyükler:
«اَلْاِسْتِقَامَةُ عَيْنُ الْكَرَامَةِ.»
“İstikamet kerametin ta kendisidir” buyurmuşlardır. Rabbim cümlemize bu yolda devam, sebat, istikametler nasip eylesin. Âmîn!
Sizden gelen mektuplar mâşâallâh çok, okumakla bitmiyor, genelde bana karşı olan sevgi ve hürmet ifadeleriyle dolu. Çalışkan soyadında bir hanımın “Cenazede size yaklaşamazken mahşerde nasıl göreceğiz?!” sözü ilgimi çekti.
Bir de sizinle Şehit Bayram Hoca’nın Ümit Günaydın adındaki bir talebesinin cübbeliahmethocam.com’a gönderdiği maili paylaşayım:
“Sizin sohbetlerinizi 12 yaşımdan beri dinliyorum ve size güveniyorum, annem babam sizin sohbetleriniz sebebiyle dönüş yaptılar. Rabbim tez zamanda sohbetlerinize tekrar kavuşmayı nasip etsin hocam. Ben bir köyde imamlık yapıyorum hocam, geçen gün rüyamda bir gemi gördüm karadan yürütülüyordu, bizim köyün önünden geçerken içimi bir ürperti alıyor ve soruyorum ‘Bu gemi nedir?’ diye, bana deniliyor ki ‘Bu gemi doğu tarafından (yani Arap yarımadası kastediliyor) geliyor, içinde mübarek zatlar var, seferber oldular ve Cübbeli Hoca için gidiyorlar.’ Rüyam bu şekilde hocam, bir kaç saat etkisinde kaldım o geminin karadan yürüme sesi kulaklarımda yankılanıyordu.
Hocam bu rüyanın yorumunu ben kendimce şöyle yaptım acizane; Sultan Fatih İstanbul’u karadan gemi yürüterek fethetti ve Bizans’ı bozguna uğrattı, inşâallâh bu sıkıntılı süreç yeni bir fethin başlangıcı olacak, mâhiyetini Rabbim bilir ama böyle inanıyorum.
İki şehit verdik hocam, birisi benim de hocam olan Bayram Ali Öztürk Hocamız, bize derslerinde hep anlatırdı içimizdeki hâinleri, çekemediler şehit ettiler. Siz de şimdi aynı davadan dolayı bu sıkıntıyı çekiyorsunuz ama bu sefer bir şeyleri bitirmek isteyen bu zihniyetin bu mayası tutmayacak, herkes dostu düşmanı tanıyacak.”
Evet! Rabbim bu kardeşime de hepinize de hayırlı muratlarınızı ihsan eylesin. Haftaya görüşmek üzere Allâh’a emanet olun!  
islam