Yeni

Cübbeli Ahmet Hoca 25. Mektup


19 Temmuz 2012
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
“Ramazan, insanlara hidayet olan Kur’ân’ın kendisinde indirildiği büyük bir aydır” buyuran Allâh-u Te‛âlâ’ya nihayetsiz hamd-ü senâlardan, “Kendisinde bin aydan hayırlı bir gece bulunan büyük bir ayın gölgesi üzerinize bastı, onun hayrından mahrum olan gerçek mahrumdur” buyuran Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e ve âl-i ashâbına hadsiz ve adsiz salât-ü selamlardan sonra şunu ifade ederim ki Seyyid İbrahim el-Ehsâî Hazretleri’nin firâkı gerçekten beni de, sizi de mahzun etti, rabbim en yakın zamanda tekrar buluşmayı müyesser eylesin. Âmîn!
Mübarek insan bizleri maddeten ve mânen yedirip içirerek, hediyeler vererek, icazetler vererek, kokular sürerek, hastalarımızı okuyarak, cenazelerimize dualar yaparak, vaaz-u nasihatler yaparak, dersler okutarak, evlerimize ocaklarımıza gelip nurlandırarak, feyizleriyle, bereketleriyle tam bir Ehl-i Beyt mensubu olduğunu göstererek aramızdan ayrıldı gitti, böylece bize kıymetli ecdadının keremini, cömertliğini, ikramlarını, özellikle de en büyük dedesi Muhammed Mustafa (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in üstünlüklerinden bir nebzeyi ihtar etmiş oldu.
Ben kendisine yıllarca hasret çektim, 27 sene önce İsmailağa Câmii’ne Efendi Hazretlerimiz’i ziyarete ilk geldiğinde Efendi Hazretlerimiz İstanbul’da yoktu, ilk beni tanıdı, onu o zaman Kumrulu Mescid’in karşısında olan annemin evine götürdüm, ikram ettim. Kendisi Tarabya’da bir ev tutmuştu, bir ay kadar kaldı, Efendi Hazretlerimiz dönünce kendisini evinde ziyarete gittik. Ertesi sene tekrar geldi, Efendi Hazretlerimiz’e intisap etti, yine Tarabya’da ikamet etti. O Efendi Hazretleri’ne geldi, Efendi Hazretleri ona gitti.
O sırada Şâm-ı Şerîf’in ulularından ve Hâlid-i Bağdâdî (Kuddise Sirruhû)nun dergahında hatm-i şerîf okutan, Allâh korkusundan sürekli ağlayan Bedrüddin Ğalâyinî Hazretleri ile Şam Üniversitesi hocalarından olan kardeşi büyük âlim Sâdüddin-i Ğalâyinî Hazretleri, Efendi Hazretleri’nin misafiri olarak İsmailağa’da kalıyorlardı. Tam o günlerde Medîne-i Münevvere ulemâsından olan hapishane vâizi, Efendi Hazretlerimiz’in kadim dostu ve dünyadaki, şehirlerdeki, dağlardaki hatta mağaralardaki bütün evliyayı tanımasıyla mâruf meczupların şeyhi Ömer Melâhıfcî Hazretleri de İstanbul’a geldi, beni de 1981 yılından beri Efendi Hazretleri ile ilk haccımdan tanırdı, rahmetli Hacı Kemal’in arabasıyla hepsini aldım, topladım ve Seyyid İbrahim Hazretleri’ni Tarabya’da ziyarete gittik, bize yedirdi, içirdi.
Sonra hepsi Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in aşığı olan bu zatlar durur mu?! başladılar zikirlerle, dualarla Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i metheden kasîdeler okumaya, Medîne aşkını, Yeşil Kubbe hatırasını canlandıran beyitler söylemeye.
«يَا أَيُّهَا الْقُبَّةُ الْخَضْرَاءُ مَالَكِ؟ قَالَتْ جَمَالِي بِمُحَمَّدٍ نَوَّرَ جَمِيعَ الْمَمَالِكِ.»
“Ey Yeşil Kubbe! Ne halin var, bunca kubbe var, yeşil olan da var ama neden senin gibisi yok! Cevabı ‘Benim güzelliğim bütün âlemleri nurlandıran Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in nurundan olduğu için’” diye hatırladığım mısraları söylemeye gece yarısına kadar devam ettiler.
Öyle bir gece geçirdik ki Allâh ve Rasûlü (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in aşkından ağlamalarla, sevginin alametlerini ortaya koyan bir gece ki hayatımda öyle zevkli bir gece hatırlamıyorum.
Efendi Hazretlerimiz’i tanımam sayesinde ne âlimler tanıdım, ne veliler gördüm, ne aşıklarla ne sadıklarla karşılaştım ve onları Allâh için çok sevdim, anamdan babamdan çoluğumdan çocuğumdan daha çok sevdim, bu sevgiyi de lafta bırakmadım, sağlığımdan sıhhatimden, vaktimden keyfimden fedakarlık ederek, ferâğat ederek onların sohbetini, derslerini, komşuluklarını her şeye tercih ettim, en çok güvendiğim amelim de zaten bu lillâh ve fillâh olan muhabbetimdir. Rabbim cümlemize bu sevgiyi bahşeylesin, kalplerimize bu hubbu içirsin. Âmîn!
«كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا فَأَحْبَبْتُ أَنْ أُعْرَفَ فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِأُعْرَفَ.»
“Ben gizli bir hazine idim, tanınayım sevdim, tanınayım diye de mahlukatı halkettim” hadîs-i kudsîsinde beyan edildiği vechile yaratılış sebebimiz, hepimizin yaratılışına sebep olan Sevgili Peygamberimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in yaratılış sebebi ve bidayet noktası.
Şairin dediği gibi:
“Mahabbetten Muhammed oldu hâsıl,
Muhammedsiz mahabbetten ne hâsıl?!”
Mübarek Seyyid İbrahim Hazretleri geçen hafta “Artık ayrılmamıza günler, saatler kaldı” diye başladığı sohbetine “Ben sizi Allâh için çok sevdim, siz de beni çok sevdiniz, sizinle buluştuğum zaman gönlüm ferahlandı, sizden ayrı kaldığım zaman beni sıkıntı kapladı, sizin gibi salih insanların yüzlerini gördüğümde sizden muhabbet râyihası kokluyordum, size olan bu sevgimin bana şefaatçi olmasını umuyorum” diye devam etti ve hubb-u fillâh makamının faziletine delalet eden âyet-i kerîme ve hadîs-i şerifler beyan etti.
Bunlardan bir kısmını nakledecek olursam meâlen:
﴿اَلْأَخِلَّاءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ إِلَّا الْمُتَّقِينَ﴾
“O (dünyada samimi olan) dostlar, işte o gün onların bir kısmı diğer bir kısma büyük bir düşman (olacak)dır. Ancak o takva sahipleri müstesna. (Çünkü onların dostluğu Allâh uğrunda olduğu için sürekli olacaktır)(Zühruf Sûresi:67) âyet-i kerîmesinde dünyadaki sevgilerin ve dostlukların âhirette yok olacağını hatta düşmanlığa dönüşeceğini ancak takva sahiplerinin Allâh için olan sevgisinin devam edeceğini, onların bu muhabbetten fayda göreceklerini beyan ediyor.
Kişi Allâh ve Rasûlü (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i sevdikten sonra mümin kardeşini de nefsi için değil, işine yaradığı için değil, faydasını gördüğü zaman değil, Allâh için, din kardeşliği için, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ümmeti olduğu hatırı için sevecek, böyle yaparsa imanın halâvetini (tadını) bulur, yoksa imanı kemale eremez, tadını fark edemez, sûrette kalır.
(Bugünkü Müslümanların ekserisinin hali budur. Görmüyor musunuz benim gibi hakkı söyleyen, kimsenin şahsına hakaret etmeyip sadece dinimizin ve Ehl-i Sünnet’in müdafaasını hedefleyen bir adama işlerine gelmiyor ne oyun ettiler, ne zulüm yaptılar, kardeşini nefsi için değil de Allâh için seven biri böyle yapabilir mi?! Heyhat, bu zalimler imanın tadını nasıl tadabilirler?!
Oysa Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«ثَلَاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلَاوَةَ الْإِيمَانِ، أَنْ يَكُونَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا، وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلّٰهِ، وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ.»
“Üç şey vardır ki onlar kimde bulunursa o kişi imanın tadını bulur; Allâh’ı ve Rasûlü’nü onların dışında kalan her şeyden daha çok sevecek, sevdiği kişiyi ancak Allâh-u Te‛âlâiçin sevecek,bir de (gözü bakarak diri diri) ateşe atılmayı istemediği gibi kâfirliğe dönmeyi de öyle çirkin görecek” (Buhârî, Îmân:8, no:16, 1/14)buyuruyor. İşte kişi sevdiğini Allâh için severse o ona ana-baba bir kardeşinden ileri olur.
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den önce dahi hanîfiyyet dini üzere olan Kuss ibni Sâ‛ide (Radıyallâhu Anh)ın buyurduğu gibi:
«رُبَّ أَخٍ لَكَ لَمْ تَلِدْهُ أُمُّكَ.»
“Nice hakiki kardeşin vardır ki onu annen doğurmamıştır.”
Bu sevgi yarın âhirette güneş tavan boyu yaklaşıp insanlar kendi terlerinde boğulacağı vakit Allâh için birbirini sevenleri Allâh-u Te‛âlâ’nın gölgesine kavuşturacaktır. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«سَبْعَةٌ يُظِلُّهُمُ اللّٰهُ فِي ظِلِّهِ يَوْمَ لَا ظِلَّ إِلَّا ظِلُّهُ .... وَرَجُلَانِ تَحَابَّا فِي اللّٰهِ
اجْتَمَعَا عَلَيْهِ وَتَفَرَّقَا عَلَيْهِ.»
Allâh-u Te‛âlâ’nın gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde Allâh-u Te‛âlâyedi zümreyi Kendi gölgesinde gölgelendirecek… Bunlardan biri de Allâh için birbirlerini seven, o uğurda toplanıp o yolda dağılan iki kişidir”(Buhârî, Zekat:15, no:1357, 2/517)buyuruyor.
Usûl-ü fıkıhta zikredildiği üzere; hadîs-i şeriflerde geçen sayılar tahdit için değildir, yani bu müjde sade bu yediye mahsus değildir, başkaları da buna nâil olabilir ama bu yedi zümrenin özelliğine binâen tahsis edilmişlerdir.
Diğer altı zümre ise adaletli devlet reisleri, kalbi devamlı camilere bağlı olanlar, Allâh’ı gizlice anıp gözleri yaşaranlar, güzellik ve makam sahibi kadından zina teklifi alıp da “Allâh’tan korkarım” diyerek bu daveti tepenler, sağ ellerinin verdiğini sol elleri bilmeyecek kadar gizli sadaka verenler, Rabbine ibadetle yetişen gençler. İşte bunlar o gölgeye girecekler, Rabbim bu zümrelere, en azından birine bizi dahil eylesin. Âmîn! Kuvvetli “Âmîn!” denilecek bir duadır bu.
Mevlânâ  (Kuddise Sirruhû)nun buyurduğu gibi:
وَهٰذَا دُعَاءٌ لَا يُرَدُّ فَإِنَّهُ       دُعَاءٌ لِأَصْنَافِ الْبَرِيَّةِ شَامِلٌ
“Bu bir duadır ki gerçekten geri çevrilesi değildir,
Çünkü bu, bir duadır ki bütün mahlukata şâmildir.”
Evet, bu sevgi ki Allâh-u Te‛âlâ’nın bize karşı sevgisini kesinleştirmektedir, nakledildiğine göre Ebû Müslim el-Havlânî (Radıyallâhu Anh)  Dimaşk mescidine (Şam’daki Emevî Câmii’ne) geldiğinde cemaatin nur yüzlü bir zata çok tâzim ettiklerini, onun sözünden hiç çıkmadıklarını görmüş, o zatın kim olduğunu sorunca Mu‛âz (Radıyallâhu Anh) olduğunu öğrenmiş, o gece mescide erkenden gidip onunla tenhada görüşmek istemiş, fakat onun kendisini geçtiğini görmüş. Mu‛âz (Radıyallâhu Anh)  sürekli namaz kılıyormuş, namazını bitirince yanına varıp selam vermiş ve:
«أُحِبُّكَ فِي اللّٰهِ.»
“Seni Allâh için seviyorum” demiş. Mu‛âz (Radıyallâhu Anh): “Sen beni gerçekten Allâh için mi seviyorsun?” diye üç kere ant vermiş, o: “Evet” diye yemin edince Mu‛âz (Radıyallâhu Anh): “Müjde olsun sana! Çünkü ben Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:
«يَقُولُ اللّٰهُ تَعَالٰى: وَجَبَتْ مَحَبَّتِي لِلْمُتَحَابِّينَ فِيَّ وَالْمُتَزَاوِرِينَ
فِيَّ وَالْمُتَجَالِسِينَ فِيَّ وَالْمُتَبَاذِلِينَ فِيَّ.»
Allâh-u Te‛âlâ: ‘Benim için birbirini sevenleri, Benim için birbirini ziyaret edenleri, Benim için birbiriyle oturanları, Benim için birbirine cömertlik yapanları Benim de sevmem vacip oldu(kesinleşti)’ buyuruyor’ dediğini işittim” demiş.
Ne büyük müjde! Şimdi siz buradaki üç müjdeye dahilsiniz, hem birbirinizi Allâh için seviyorsunuz, hem Allâh için her hafta birbirinizi ziyaret ediyorsunuz, hem de Allâh için o mecliste oturuyorsunuz, bir tek Allâh için cömertlik yapmanız kaldı, onu da becerin ki tam muhabbet-i İlâhiyye tahakkuk etsin. Rabbim hepimize becerttirsin. Âmîn!
Allâh-u Te‛âlâ’nın bir kulu hakkında muhabbeti vacip olursa işte o zaman kendisini kabirde de, mahşerde de asla darda koymaz. Nitekim bir hadîs-i şerifte Allâh-u Te‛âlâ’nın mahşerde dara düşen kullarına:
«أَيْنَ الْمُتَحَابُّونَ بِجَلَالِي؟ اَلْيَوْمَ أُظِلُّهُمْ فِي ظِلِّي يَوْمَ لَا ظِلَّ إِلَّا ظِلِّي.»
“Benim yüceliğim hatırına birbirini sevenler neredeler?(Ayağa kalksınlar, bugün onların günüdür.)Benim gölgemden başka bir gölgenin bulunmadığı bugün Ben onları Kendi gölgemde gölgelendireceğim”buyuracak.
İslamiyette birçok ameller ve bu ameller için birçok makamlar vardır lakin Allâh için sevme amelinin kazandıracağı makamdan daha yükseği yoktur. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)bir hadîs-i şerifte:
«أَفْضَلُ الْأَعْمَالِ؛ اَلْحُبُّ فِي اللّٰهِ وَالْبُغْضُ فِي اللّٰهِ.»
“Amellerin en üstünü Allah uğrunda sevmek ve Allâh uğrunda kızmaktır” buyuruyor.
Elbette amellerin en üstününün kazandıracağı makam, makamların âlâsı olacaktır. Nitekim Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«اَلْمُتَحَابُّونَ بِجَلَالِ اللّٰهِ عَلٰى مَنَابِرَ مِنْ نُورٍ يَغْبِطُهُمُ النَّبِيُّونَ وَالشُّهَدَاءُ وَلَيْسُوا بِأَنْبِيَاءَ وَلَا شُهَدَاءَ.»
“Birbirlerini Allâh’ın yüceliği aşkına sevenler(mahşerde) nurdan minberler üzerine kurulacaklardır ki kendileri peygamber ve şehit olmadıkları halde(Allâh katındaki şereflerinden dolayı) peygamber de şehitler de onlara gıpta edecek” buyurarak bu hakikati beyan ediyor. Allâh için sevmenin faziletini beyan sadedinde Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)daha ne buyursun?!
Bu sevgi bize lazım, biz birbirimizi Allâh için sevseydik, kötülüklerimizi görmez, iyiliklerimizi görürdük. Çünkü sevenler sevdiklerinin kötülüklerini görmez olurlar, biz ise birbirimizin iyiliklerini örter, kötülüklerini açar olduk. Oysa büyükler “Bir kavmi sevdiğin zaman Allâh-u Te‛âlâ onların beşeriyet yönünü senden örter de sana onların hususiyetlerini yani özel ve güzel yönlerini gösterir” buyurmuşlardır. Biz kaybettiğimiz bu sevgiyi bulmalıyız yoksa helak oluruz, cennet yüzü göremeyiz.
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«لَا تَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتّٰى تُؤْمِنُوا وَلَا تُؤْمِنُوا حَتّٰى تَحَابُّوا،
أَوَلاَ أَدُلُّكُمْ عَلٰى شَىْءٍ إِذَا فَعَلْتُمُوهُ تَحَابَبْتُمْ أَفْشُوا السَّلاَمَ بَيْنَكُمْ.»
“Birbirinizi sevinceye kadar cennete giremeyeceksiniz. Dikkat! Size bir şey öğreteyim ki onu yaparsanız birbirinizi seversiniz, aranızda selamı yaygınlaştırın”(Müslim, Îmân:24, no:203, 1/53)buyuruyor.
Demek selam sadece duadan ibaret değil, karşı tarafa dargın ve kırgın olmadığını ve ona selamet duası yaptığını ifade etmekten öte selamda ne ulu gaye ve hikmetler vardır ki onlardan birisi de bu hadîs-i şeriften anladığımız üzere aramızda sevgi oluşturması imiş, bir de «اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ»dedikten sonra «وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ»eklersen otuz hasene yani sevap alıyorsun ki bazen bir hasene dahi mizanda sağ tarafı ağır getirerek sahibini kurtarabilecek.
Zaten selama rahmet ve bereket dualarını eklersen karşı tarafa daha çok güven ve samimiyet telkin etmiş olursun. Bizim gibi kaçamak yapar gibi kısık sesle, sorulsa “Selam verdim siz duymadınız” diyebilmek için verilen selamlar elbette bu faydaları temin edemez.
Selam vermek küs olduğun bir kişiyle bile barıştığına delalet eder. Hangi nedenle olursa olsun, insan bir din kardeşine ne kadar kızsa da onunla üç günden fazla küs durması, bunun alameti olarak da selamı sabahı kesmesi caiz olmaz.
Nitekim Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«لاَ يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ أَنْ يَهْجُرَ أَخَاهُ فَوْقَ ثَلاَثٍ، يَلْتَقِيَانِ فَيُعْرِضُ هٰذَا وَيُعْرِضُ هٰذَا،
وَخَيْرُهُمَا الَّذِي يَبْدَأُ بِالسَّلاَمِ.»
“Bir Müslüman için(din) kardeşini üç günden fazla terk etmesi helal olmaz.(Bunlar) karşılaşırlar da biri bir tarafa, diğeri öteki tarafa(doğru) yüzünü çevirir. Onların en hayırlısı ise ilk önce selam(vererek küslüğe son) verendir”(Müslim, el-Birru ve’s-Sıla:8, no:6697, 8/9)buyuruyor.
Sevgiyi geliştiren şeylerden biri de musâfahadır ki bu tokalaşma şeklinde değil de eller birbirini kavrayacak şekilde sünnet üzere yapılmalıdır. Hatta kitaplarımızda başparmakların içlerinin birbiriyle temasının kalpler arasında sevgi temin edeceği zikredilmektedir. Bunu evvelce Hacı Dursun Efendi’nin oğlu Süleyman Hoca Efendi’den duymuştum, sonra kitapta da gördüm. Rabbim ona da selamet versin, babası olan Efendi Hazretlerimiz’in hocası Dursun Fevzi Efendi’ye de yüksek dereceler ikram eylesin. Âmîn!“Selam” risalemi iyi okuyun, neler öğreneceksiniz.
Sevginin bir belirtisi de bir kişiye arkasından dua etmektir. Sen böyle yaparsan bir melek de sana:  
«أٰمِينَ! وَلَكَ مِثْلُ ذٰلِكَ.»
“Duan kabul olsun, bir misli de sana nasip olsun” der. Demek ki kendisine dua tutturmanın yolu başkasına dua etmekten geçiyormuş.
Sevginin bir alameti de mümin kardeşini görmediğin zaman arayıp sormaktır. Nitekim Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«مَنْ أَحَبَّ أَخَاهُ فَلْيُعْلِمْ إِيَّاهُ.»
“Bir kimse kardeşini severse bunu ona bildirsin”buyurmuştur. Kendisi de böyle yapmıştır. Nitekim bir kereMu‛âz ibni Cebel(Radıyallâhu Anh)a:
«يَا مُعَاذُ وَاللّٰهِإِنِّي لَأُحِبُّكَ، أُوصِيكَ يَا مُعَاذُ لَا تَدَعَنَّ فِي دُبُرِ كُلِّ صَلَاةٍ أَنْ تَقُولَ: اَللّٰهُمَّ أَعِنِّي عَلٰى ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ.»
Ey Mu‛âz! Vallâhi elbette ben seni seviyorum. Her namazın peşinde ‘Ey Allâh! Zikrine, şükrüne ve güzel ibadetine karşı bana yardım et’ demeyi asla terk etme” (Ebû Dâvûd, Vitir:26, no:1524, 1/561)buyurmuştur.
Demek ki insan sevdiğine en büyük iyilik olarak dua öğretebilir, hele de o dua zikre muvaffakiyet duası olursa, farz olsun, nafile olsun her namazdan sonra bu duayı terk etmeyelim. Efendi Hazretlerimiz sürekli okurdu, Ali Haydar Efendi Babamız’ın da okuduğunu naklederdi. Arapça olarak ezberleseniz sünneti ihya olur, bilmeyen manasını söyleyebilir.
Bir adam Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e gelerek: “Ben falancayı seviyorum” dediğinde Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)ona bunu kendisine bildirip bildirmediğini sordu, o da bildirmediğini söyleyince Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)bu sefer ona «عَلِّمْهُ»“Ona bildir” buyurdu. O kişi bunu yapınca o sevdiği zat:
«أَحَبَّكَ اللّٰهُ الَّذِي أَحْبَبْتَنِي فِيهِ.»
“Beni Kendisi uğrunda sevmiş olduğun Allâh da seni sevsin”dedi.
Seyyid Hazretleri bu rivayetin “Ebû Dâvud”ta zikredildiğini söyledi. Bu rivayetle de bize bir edep hatta sünnet öğretilmiş oldu ki buna göre biri sana seni sevdiğini söylediği zaman sen de ona geride zikredilen sözü söyleyeceksin. Tabi Arapçasını söylesen de bizim millet anlamadığı için en azından “Allâh da seni sevsin” demek uygun olur.
Bütün bunlardan anlaşıldığı üzere din muhabbettir, merhamettir ve rahmettir yoksa şiddet, nefret ve gılzat değildir. Karşı taraf ne kadar günahkâr olsa da hakir görülmemeli, selam verip merhaba etmeli, sonra arkasında hidayet için dua yapılmalıdır, eğer bir kişi senin duan ve davetin ile hidayet bulursa onun hayatı boyunca yaptığı bütün ibadetlerin sevabı senin mizanına konulacaktır.
Seyyid İbrahim Hazretleri’nin konuşmasının ekserisini size böylece nakletmiş bulundum, arada bazen benim katkılarım olmuşsa da onlar azınlıktadır ve cümlelerin akışından anlaşılır niteliktedir. Buradan çıkaracağımız en büyük ders ramazan-ı şerîfe kavuşmak üzere olduğumuz şu saatte herkesi Flash Tv’de ve Lalegül Fm’de, ayrıca cübbeliahmethoca.tv adresinde yayınlanan ramazan sohbetlerini dinlemeye teşvik ederek bu mesuliyetten kurtulmaya çalışmanızdır.
Nitekim Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in Ali (Radıyallâhu Anh)a buyurmuş olduğu:
«لِأَنْ يَهْدِيَ اللّٰهُ بِكَ رَجُلًا وَاحِدًا خَيْرٌ لَكَ مِنْ حُمُرٍ النِّعَمِ.»
“Senin vasıtanla Allâh’ın bir kişiyi hidayet buyurması elbette senin için (Arapların enfes malı olan)kırmızı develerden daha hayırlıdır” sözünü düşünürsek şeytanların zincire vurulacağı bu mübarek ayda bu sohbetleri dinlemeye teşvik ederek, telefon açarak yahut mesaj atarak sohbet saatlerini hatırlatmak sûretiyle bir kişinin bu yolu bulmasına sebep olabilirsiniz, dünyada sizden zengini ve bahtiyarı bulunmaz inşâallâh!
Sakın kimseyi günahkâr diye hakir görmeyelim aksine ona ulaşamadık diye kendimizi itham edelim. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri’nin komşularından ayyaş bir genç vardı. Bu genç, sabahtan akşama kadar içer, geceleri de yerinde duramaz nâralar atıp, küfürler savurarak etrafı dayanılmaz derecede rahatsız ederdi.
Bir gece gencin attığı nâralar kesilince, İmam sabahleyin gidip gencin başına bir hal gelip gelmediğini araştırdı. Arkadaşları, içki yüzünden kavgaya karışıp hapse atıldığını söylediler. Ebû Hanîfe Hazretleri bu duruma çok üzüldü. Hapishaneye giderek yetkililerden onu serbest bırakmalarını rica etti. Memurlar ancak kefâlet ile serbest bırakabileceklerini söyleyince İmâm-ı Âzam Hazretleri kefil oldu ve sarhoş komşusunu hapisten kurtardı.
Durumu öğrenen genç, derhal İmam’ın yanına koşup nedamet gözyaşları döktü. Artık içkiye tevbe ettiğini söyledi. Bundan sonra ona layık bir komşu ve talebe olacağına söz verdi. Büyük İmam gence şefkatle baktı ve hüzünlü bir sesle: “Delikanlı! Görüyorsun ya seni gerçekten biz ziyan ettik. Sana ulaşma gayretini gösteremedik. Asıl sen bize hakkını helal et” dedi.
İmâm-ı Âzam Hazretleri’nin bu şuurunu en güzel şekilde kavrayarak hayatımıza tatbik etmeye ne kadar muhtacız! Bu milletin gidişatından kendimizi ne zaman mesul hissedeceğiz?! Ne zaman topluma karşı vazifelerimizi yapıp yapmadığımızın muhasebesini yerine getireceğiz?!
 
BAZI MÜHİM TEBLİĞLERİM
1) Kıymetli kardeşlerim! Seyyid Hazretleri’nin açıkladığı muhabbet alametlerini düşündüğümüzde bu fakirin sizi Allâh için çok sevdiği, size hizmeti kendi sağlığından ve en yakınlarından daha önemli tuttuğu ortadadır, o zaman sizin de Allâh için beni çok sevmeniz icap ediyor ki bunu da yaptığınıza inanıyorum.
Geçen mahkememde çok hazırlık yapmanıza rağmen sizi durdurdum, çünkü bu mahkeme heyetinden karşısına ilk çıkıyorum diye düşündüm ama düşündüğüm gibi olmadı.
Bu yüzden eğer mahkeme gününe kadar tahliye olamayıp 21 eylül gününde mahkemeye tutuklu olarak getirilecek olursam aynen eski heyecanla hatta zulmün dokuz buçuk ayı geçmiş olması hasebiyle daha ziyade aşk ve şevkle tam iki ay kalmış olduğu şu günden itibaren başlayan hazırlıklarla Allâh için olan sevginiz gereği ve alameti olarak Allâh yolunda beni desteklemeye gelmenizi sizden rica ediyorum, bu konuda istihare yaptım, istiharemde namazlarını kılanlar, zekatlarını veren ve âhirete yakînen iman edenlere Kur’ân-ı Kerîm’in büyük hidayet ve müjde olduğunu bildiren âyet-i kerîmeler zuhur etti.
Bu husus evvelce Efendi Hazretlerimiz’e bir sabah namazından sonra sorulduğunda beni desteklemeye gelmenin faydalı olacağını buyurmuş “İhvan katılsın mı?” sorusuna “Bir şey olmaz” buyurmuş ki bunu bana orada şahit olan Mustafa Ekin Hoca Efendi bizzat söyledi.
Buna binâen 2 ay kala size duyuruyorum. İnşâallâh hakkın tecellisi ve zulmün nihayete ermesi niyetiyle Allâh için sevmenin bir gereği ve alameti olarak geride zikredilen tüm faziletlere erebilme gayesiyle şimdiden harekete geçin.
Ama şimdi anlayamadığım paketler çıkıyor, özgürlük hakimi atıyorlar, biri yakalıyor, kırkı kurtaramıyor. Eğer bu süreçte mahkeme öncesi tahliyem vâki olursa o zaman Metris’in kapısında buluşuruz inşâallâh! Ben sizi kendimden habersiz bırakmamak için her hafta perşembe saat 7’de radyodan okunmak üzere mektupsuz bırakmayacağım inşâallâh! Bu kadar uzun olmasa da önemli duyurularım olabilir, aynen saat 7’yi geçmemek üzere herkes mektubuma kulak versin.
Ancak tekrarda fayda var, Allâh için katılacağımız bu destek toplantısında tahriklere karşı dikkatli olalım, afiş açmayalım, gürültü yapmayalım, etrafa rahatsızlık vermeyelim, polisle asla karşı karşıya gelmeyelim, söz dinleyelim, itaatli olalım, sessiz bir şekilde dua ve zikirle meşgul olalım.
2) 16 temmuz pazartesi günü Akit Gazetesi’nin manşetinde Erol Ölmez adında birinin “İsmailağa’daki cinayetlerle ilgili olarak Patrik’in de ifadesine başvurulmalı. Gerçekler o zaman ortaya çıkar” diye ifşaatta bulunduğu yazıldı.
Hâlâ Hızır Efendi Hocam’la Bayram Hoca Efendi’nin şehit edilme hususu ortaya çıkartılamadı ama gazetenin beyanında “Ergenekon örgütündeki bazı kişilerin Patrikane ile irtibatlı olduğu, Patrik’ten ifade alınsa bu işin ortaya çıkacağı, Patrikane’nin İsmailağa cemaatinden rahatsız olup Ergenekon’a ‘İsmailağa’yı yok edin’ diye ricada bulunduğu, Çarşamba semtinden bu cemaat kalkıncaya kadar Patrikane’nin bu cemaati hedef alacağı” yazılmış ki bu husus evvelden beri bildiğimiz bir husustur.
Akit Gazetesi bu konuyu ara ara gündeme getirdiği ve unutturmadığı için yöneticileri arayıp teşekkür edin, benim adıma da teşekkür edin, benim ilmî konularda yaptığım reddiyeler ve Hasan Karakaya’nın şahsımı ve ırzımı hedef alan yazısına karşı tepkim sizi bir kurumu ve sâir yazarlarını hedef almaya sevk etmesin, daima usûlünüz şehit Bayram Hocamız’ın sürekli tekrarladığı:
  «خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرْ.»
“Sâfi olanı al, bulanık olanı bırak” düstûrunu takip olsun. Bu vesileyle Akit Gazetesi’nin 13 temmuz cuma günü “Okurun Sesi” sayfasında Konya’dan yazan Muhammed Şenol’un “Onuncu köyden Cübbeli Hocamız’a” başlıklı yazısını yayınlaması da beni çok sevindirmiştir.
Ayrıca benim evvelce evimin mescidinde Akit’e verdiğim bir röportajda çektikleri resmimi de sayfanın başına koymuşlar ki bu da kendilerine teşekkürümü mûcip bir davranıştır. Müsait olanlarınız benim adıma arayıp yahut mail gönderip teşekkür edin. Siz de gazeteye mektuplar gönderin, yine bakıyorum dînî geçinen gazeteler arasında dînî ve millî konularda Milli Gazete ile Akit Gazetesi’nden daha iyisini göremiyorum. Tabi ki Akit’in dünya İslam âlemiyle ilgili haberleri ve ulaştığı saha daha fazla olduğu için faydası daha çok oluyor.
Şimdi size o mektubu aktarayım:
“İslam bizi ayakta tutan ve bizi birbirimize bağlayan hayati öne­me sahip bir değerdir. Bunu bilen dinsiz çevreler ve onlara âlet olan­lar, Türkiye’de İslamın oluştur­duğu birlikteliği bozmaya çalı­şanlar, yıllardır halkın dine ve din adamlarına karşı olan teveccühü­nü, hürmetini yok etmek için çe­şitli oyunlar tertip etmişler ve et­meye de devam etmektedirler.
Burada en acı olanı ise maalesef onlara âlet olanların yaptıklarıdır. Çünkü malum çevrelerin niyeti ve gayeleri zaten Müslümanlarca malumdur ve onların tüm yaptık­larına karşı tedbirlidir. Sûret-i Hakk’tan gözüken ama dış güçle­re âlet olanların yaptıkları ise ma­alesef temiz insanları derinden yaralamaktadır. Bunlar bu yap­tıkları ile İslama ve Müslümanla­ra inanmayanlardan daha çok za­rar vermektedirler.
Yıllardır ülkemizde sanat ve kül­tür adına yapılan film ve benzeri gösterilerde hep din adamları sah­tekar, çıkarcı ve üçkağıtçı olarak lanse edildi halkımıza. Halka dini anlatan insanları kötüleyen hika­ye ve fıkralar dolandı dilden dille­re. Bunların hiçbirisi kasıtsız ve öylesine söylenmiş değildi. Hepsi bir propagandanın ve yönlendir­menin planlı çalışmalarıydı. Bun­ların etkili olabilmesi için de din eğitimi günden güne etkisizleştirildi. Bütün bu çalışmaların tek amacı vardır, içi boşaltılmış bir İs­lam anlayışı ve yozlaşmış bir halk!
Cübbeli Ahmet Hoca’nın maruz kaldığı iftira ise bu iğrenç oyunla­rın son perdesidir. Öncelikle yapı­lan iftiraların sonucunda kim ne kazanıyor diye bakarsanız, iftira edeni de kolayca görebilirsiniz. Cübbeli Hoca Ehl-i Sünnet inancı­nı halka anlatan, ‘Yahudi-Hristiyan cennete girecek’ diyenlerin karşısında dirayetle duran, her va­azında, her sohbetinde sapık gö­rüşleri deşifre eden, birliği bozma­ya çalışanları açıkça ifşa eden bir kimsedir.
Bunun yanında Cübbeli Hoca şahsında İslamı anlatan kim­selere bir çamur atılmaya çalışıl­mıştır. Bu aslında hep böyle ol­muştur. Cübbeli Hoca’ya atılan if­tiraları gerçekte fiilen yapan kim­seler olmuştur. Bunların yaptıkla­rı ne konuşulmuştur ne de bir suç olarak lanse edilmiştir. Dillendirilmemiştir bile.
Buna karşılık bir if­tira sonucu bir kimseye, özellikle bir hoca, âlim kişiliği olan kimse­ye bu kadar yüklenilmesi bile bu­nun kasıtlı ve yıpratıcı, yıldırıcı maksatlı bir iftira olduğunun en büyük kanıtı değil midir?!
Biz bu oyunları, bu senaryoları yıllarca gördük. Yine tüm bunların yanı sı­ra Cübbeli Hoca 28 şubat sürecin­de dik duran, haktan yana ce­surca tavır koyan ve bunun bedeli­ni de ödemiş olan bir kimsedir.
Biz her türlü iftira ve karalama kampanyalarına karşılık, özellik­le insanlara hiçbir maddi menfaat karşılığı olmadan, bütün riskli za­manlarda dahi gerçek İslamı an­latan bir kişi hakkında iyi niyeti­mizi muhafaza etmeliyiz. Bu ül­kede yıllarca Müslümanlar üze­rinden kampanyalar üretildi. İna­nan insanlar yıllarca haksız mu­amelelere tabi tutuldu ama hiçbirisi şimdiye kadar ne bölücülük yaptı ne de anarşi yanlısı oldu. Ne devlete karşı bir hareketin içinde oldu, ne de milleti yanlış yönlen­dirme gayreti içinde oldu.
Tam aksine şahsi menfaatleri ve ma­kamları uğruna ağız değiştiren insanlara karşı, onların menfaat endeksli söyledikleri yanlış bilgi­lere karşı halkı uyanık olmaya da­vet etti. Bunun içindir ki olmadık iftiralara ve haksız muamelelere maruz kaldılar. Cübbeli Ahmet Hoca da samimiyetine inandığı­mız bir kimsedir. Hepsinden öte insanlara doğruyu anlatan, ülke­miz üzerindeki dış güçlerin güdü­münde inanç noktasında yürütü­len yanlış kampanyalara karşı du­ran ve halkı uyaran bir kimsedir. Bu mücadelesinde de haklıdır.
‘İnananlar daima üstün gelecek­ler’ müjdesi uyarınca bu iftira kampanyası sürecinin de en kısa sürede gerçeklerin ortaya çıkarak son bulmasını ümit ediyoruz ve böyle olacağına inanıyoruz. Bu ül­kede doğruyu, hakikati söyleyen­ler için süreç hep aynı işlemiştir. ‘Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar’ diye bir atasözümüz de vardır. Buna bir kez daha üzüle­rek şahit oluyoruz.”
Gördüğünüz üzere herkes gibi bu kardeş de benim özellikle “Yahudi Hristiyanlar cennete giremez” görüşünü dillendirdiğim için susturulmaya çalışıldığımı belirtmiş ki benim bu hizmetimden en çok bir buçuk kilometre yakınında konuşma yaptığım Patrikane’nin rahatsız olduğu âşikârdır, tabi ki kimimiz şehitliği hak etti, benim gibilerde ecelimiz gelmediği için yaşamaktayız ama Vatikan ve Patrikane’nin taşeronluğunu yapan gayri meşru yapılar tarafından öldürülmekten beter bir hale düşürülmek için hapse atılmış bulunmaktayız.
İnsanlar Ermeni ve PKK yandaşlığını gururla açıklayabilirken bir Kur’ân âyetlerini doğru anlattık diye bu zillete mâruz bırakıldık, üstelik teröristlerin nice yetkili savunucuları varken Müslümanım diyen bir yetkili bile bizim arkamızı aramamıştır, korkmuştur, çekinmiştir.
Geçen bir mektupta bir hanım kardeşim etkili bir makamda olan dayısını arayıp benim işimi takip etmesi için kendisine ricada bulunduğunu fakat “Biz devlet adamıyız, böyle işlerle uğraşamayız” cevabını alınca çok üzüldüğünü yazmış. Şimdi de o kişi sellerle boğuşuyor, neyse o demedi ama biz ona “Allâh kurtarsın” diyelim.
Biz kimsenin yargıya müdahale etmesini istemiyoruz ama bunca sene aleyhine konuştuğumuz solcu kesim bile “Hoca’nın tutuklu yargılanmasına ne gerek var” diye sorarken hatta Davutoğlu “Büşra hanım terörist olamaz” diye şahitlik yaparken bizi tanıyan bir Müslüman da çıkıp “Hoca bu pis işleri yapmaz” diyemez miydi?!
Geçen hafta size Davutoğlu’nun bu sözünü yazmıştım ve “Öyle tanıyorsa şahitlik yapması normal” demiştim ama hapis kadıncağıza hiç yaramamış, çıkar çıkmaz “Hepimiz BDP’liyiz” demesin mi?! Halbuki İçişleri Bakanı bunların PKK’lı olduklarını 14 temmuz olayları kapsamında bu hafta basın toplantısında açıkladı, doğrusu da buydu. Biri çıkar “Hepimiz Ermeniyiz”, biri çıkar “Hepimiz BDP’liyiz” der, kimin adına konuşuyorlar belli değil.
Geçen hafta yazdım, bakın bakanın açıklamasından birkaç gün sonra tahliye ettiler. İnşâallâh siz de yetkili makamlara etkili mesajlar gönderin de biz de tahliye olurken “Hepimiz Ehl-i Sünnet Müslümanız. Müslüman olmayan cennete giremez” diye haykıralım inşâallâh!
3) Geride de zikrettiğim üzere biz din kardeşlerimize dua edersek bir misli de bize nasip olur, onun için en çok Suriye’deki Ehl-i Sünnet kardeşlerimize dua edelim. Geçen hafta Teremse’de 270 masum insan şehit edildi.
Geçen hafta Mustafa Hoca’nın da dediği gibi bana da dua ediyorsunuz ama çıkartamıyorsunuz diye sakın duanız kabul olmuyor sanmayın ve duayı bırakmayın. Bakın Suriye olayları bir seneyi aştı, oysa Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in beyanıyla:
«اَلْأَبْدَالُ بِالشَّامِ وَهُمْ أَرْبَعُونَ رَجُلًا بِهِمْ يُمْطَرُونَ وَبِهِمْ يُرْزَقُونَ
وَبِهِمْ يُدْفَعُ الْبَلَاءُ عَنْ أَهْلِ الْأَرْضِ.»
“Ebdâl (denilen seçkin veliler)Şam’dadır. Onlar kırk kişidirler, insanlar onlar sayesinde yağmura ve rızıklara kavuşurlar, yer halkından belalar da onlar hürmetine kaldırılır.”
Amabirkaza ve kader mübrem olursa o geri dönmez. Şam havalisinde bulunan kırklar Suriye’ye dua etmiyorlar mı?! Elbette ediyorlar, kabul olmuyor mu?! Elbette oluyor ama Rabbim:
﴿وَيَتَّخِذَ مِنْكُمْ شُهَدَاءَ﴾
“Sizden şehitler almak diliyor”(Âli Imrân Sûresi:140’dan)buyuruyor.
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«أُمَّتِي أُمَّةٌ مَرْحُومَةٌ لَا عَذَابَ عَلَيْهَا فِي الْأٰخِرَةِ عَذَابُهَا فِي الدُّنْيَا؛ اَلْفِتَنُ وَالزَّلَازِلُ.»
 “Benim ümmetim rahmet olunmuş bir ümmettir, onlar üzerine âhirette azap yoktur.(Ama günahları vardır, bu yüzden) azapları dünyada kargaşalar (karşılaşacakları iç savaşlar, dış savaşlar) ve zelzelelerden ibarettir” buyuruyor.
Duamızın kabul edilmesi için de bazı şartları yerine getirmemiz gerekir. Bunlardan biri helal yemektir. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem), Sa‛d ibni Ebî Vakkas (Radıyallâhu Anh)a şöyle demiştir:
«أَطِبْ مَطْمَعَكَ يُسْتَجَبْ لَكَ.»
“Yiyeceğini helal ye ki duan kabul edilsin.”(Taberânî)
Hadîs-i şerifte beyan edildiği üzere “Her duanın bir karşılığı vardır. Duam kabul edilmedi diye üzülmemek gerekir. Allah Te‛âlâ yeryüzünde dua eden hiçbir Müslümanın isteğini geri çevirmez. Mutlaka bir karşılık verir. Ya dileğini kabul eder, ya onun yerine kendisinden bir kötülüğü def eder ya da
duasının mükâfâtını âhirete bırakır.”
Suriye’nin başına gelenler, bize Şî‛a’nın ne bela olduğunu bir defa daha gösterdi. Birçok İran sempatizanının uyanmasına vesile oldu. Pahalıya patladı ama insan bunların ne bozuk adam olduklarını zaten sahabe düşmanı olduklarından anlamalıydı. Murat Soydan Hoca bana İran’da Hazreti Ömer’i şehit eden Ebû Lü’lü’ye âit anıt mezar olduğunu, Ömer (Radıyallâhu Anh)ı şehit ettiği için onu çok sevdiklerini söylemişti de şaşırmıştım.
Şimdi geçende cuma günü Şevki Yılmaz Hoca bakın neler yazmış:
İlmin kapısı, Ehli Beyt’in ve Ehl-i Sünnet’in imamı Ali (Radıyallâhu Anh)efendimize kin beslemekle, Ebû Bekr es-Sıddîk (Radıyallâhu Anh), Ömerü’l-Fâruk (Radıyallâhu Anh) ve Osman-ı Zinnûreyn (Radıyallâhu Anh)efendilerimize kin beslemenin ve lanet okumanın arasında hiçbir fark yoktur. Hepsi de İslam nizamının parlayan yıldızları ve Ehli Beyt’in incileri değil mi?! Müslümanların İslama ilk giren öncüleri değil mi?! Eşsiz önderimiz Hazreti Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)Efendimiz’in çile, mücadele ve hicret arkadaşları değil mi?!
Allâh (Celle Celâlühû):
﴿لَقَدْ رَضِيَ اللّٰهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ فَأَنْزَلَ السَّكِينَةَ عَلَيْهِمْ وَأَثَابَهُمْ فَتْحًا قَرِيبًا﴾
(Ey Muhammed!) O ağacın altında sana bağlılıklarını bildiren müminlerden Allâh razı olmuştu, çünkü onların kalplerinden geçeni biliyordu. Böylece Allâh onlara bir iç huzuru bağışladı ve yakında gerçekleşecek bir zafer(in müjdesi) ile onları ödüllendirdi” (Fetih Sûresi:18)âyet-i kerîmesinde onlardan razı olduğunu açıklamadı mı?!
Hudeybiye’de Hazreti Ebû Bekr, Hazreti Ali, Hazreti Osman ve Hazreti Ömer (Radıyallâhu Anhüm) o ağacın altında Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in mübarek elinin üzerine elini koyup biat eden mübarek elin sahipleri değil mi?! Allâh’ın “Razıyım” dediği kulunu sevmeyenden Allâh razı olur mu?! Onlara kin besleyenlerin başları belalardan kurtulur mu?!
Üstelik ilk halifelerimizin hepsi şehitlik makamına ulaştılar. Biri zehirli yemekle şehit edildi. Hazreti Osman’ın şehit edilirken okuduğu Kur’ân-ı Kerîm hâlâ İstanbul’da, Topkapı Müzesi’nde! Hazreti Ali ve Hazreti Ömer (Radıyallâhu Anhümâ) namaz anında caminin mihrabında secdede şehit edildi.
İran bugün İslamiyeti gerçekten benimsemişse bunu Hazreti Ömer Efendimiz’e borçludur. Hazreti Ömer orayı fethetmeseydi ateşe tapan mecusi olacaklardı. Kendilerine bu güzel İslam dinini Allâh’ın inayetiyle ulaştıran Hazreti Ömer Efendimiz’e teşekkür görevleri değil mi?! Kudüs-ü Şerîf’i fethettiği için Yahudilerin Hazreti Ömer’e niçin kin beslediklerini anlıyoruz da İran’ın kininin sebebini anlamakta güçlük çekiyoruz!
Ne acıdır ki ilk defa geçen hafta internetten “İran’ın Keyşan şehrinde Hazreti Ömer’in katili Ebû Lü’lü Feyruz ismine görkemli bir türbe var. Yine Keyşan şehrinde Ebû Lü’lü’nun ismini taşıyan büyük bir bulvar bulunmaktadır. Ebû Lü’lü Feyruz adına İran’ın inşa ettiği büyük tapınak da bu bulvar üzerinde bulunmaktadır. Ebû Lü’lü hâlâ ‘Millî kahraman’ ve ‘Rûhânî önder’ olarak görülmektedir. Türbeyi akın akın ziyaret edenler âhirette Hazreti Ömer’in katiliyle beraber dirilmek için dualar etmekte, İranlı mecusi Ebû Lü’lü’nun türbesine ellerini yüzlerini sürmektedirler” yazısını okuyunca şoke oldum. (Halbuki mecusi (ateşperest) katil Ebû Lü’lü’nün melun cesedi Medîne-i Münevvere’de bulunmaktadır.)
İran Devleti, Medîne-i Münevvere’de Mescid-i Nebevî’de sabah namazında secde halindeyken İslam Devlet Başkanı Hazreti Ömer (Radıyallâhu Anh)ı şehit eden ateşperest mecusi alçağı Ebû Lü’lü melunun İran’daki hayali anıt mezarını derhal yıkmalıdır. Yoksa Allâh’ın razı olduğunu müjdelediği Büyük Şehit Hazreti Ömerü’l-Fâruk (Radıyallâhu Anh)ın katiline sahip çıkmaya devam eden bir devletin ve ona göz yuman halkların başı belalardan asla kurtulmayacaktır!
Petrol nimetine rağmen varlık içinde yokluk ve sıkıntı çekmeye devam edeceklerdir. Allâh’ın veli kullarına düşman olanların maddi ve manevi iki yakası bir araya gelir mi?! Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in kabri saadetlerine gelip onun rahmet kucağında yatan arkadaşları ve kayınpederleri Hazreti Ebû Bekr ve Hazreti Ömer Efendilerimiz’e selam yerine lanet okuyanlara Allâh ve tüm melekler, “Onlar tevbe edinceye kadar” lanet etmektedir.
İşte evvelce bu yazılar gazetelerde bu ağızlardan çıkmazken hamdolsun hakikatler ortaya çıkmaya başladı. Rabbim Ehl-i Sünnet dışı fırkaları zelil eylesin, Ehl-i Sünnet’i tüm dünyada ve özellikle kırklar yurdu Şâm-ı Şerif’te aziz eylesin, zalim Esed’e destek veren tüm devletleri, milletleri rezîl-ü perişan eylesin. Âmîn!
4)Seyyid Hazretleri’nin de konuşmasının sonundaki beyanı vechile, mağfiretin coştuğu ramazan-ı şerîf ayına girmek üzereyiz, aman fırsatı değerlendirelim, Kur’ân-ı Kerîm hatmine başlayalım, zikir ve sadakaları ihmal etmeyelim, her on günün zikri var ki bunlar çok mühim. İlk on gün yani yarından itibaren 100 kere«يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ»demeye başlayalım, huzur üzere okuyalım, iftar duaları çok mühim, özellikle Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:“Herhangi bir Müslüman oruç tutar da, iftar anında:
«يَا عَظِيمُ يَا عَظِيمُ أَنْتَ إِلٰهِي لاَ إِلٰهَ غَيْرُكَ،
اِغْفِرْ لِي الذَّنْبَ الْعَظِيمَ فَاِنَّهُ لَا يَغْفِرُ الذَّنْبَ الْعَظِيمَ إِلاَّ الْعَظِيمُ.»
‘Ey büyük (Allâh)! Ey büyük (Allâh)! Benim İlâhım ancak Sensin. Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Benim için büyük günahlarımı bağışla, zira şu muhakkak ki büyük günahı (Senin gibi)Büyükten başkası mağfiret edemez’ derse, mutlaka annesinin, kendisini doğurduğu gündeki gibi günahlarından sıyrılır.
Bunu çocuklarınıza öğretin, zira muhakkak bu, Allâh-u Teâlâ’nın ve Rasûlü’ nün sevdiği bir kelimedir. Allâh-u Teâlâbununla (dua edenin)dünya ve âhiret işlerini yoluna koyar.(İbni Asâkir, Târîh-u Medînet-i Dimeşk, no:6761, 54/238) hadîs-i şerîfinde açıkladığı “YâAzîm” duasına ne olur çoluk çocuk okuyalım, bu dua “Ramazan Risalesi”nin 380. sayfasındadır.
Bu eseri elden düşürmeyelim, herkese ulaştıralım, ramazanda bağışlanmazsak ne zaman mağfiret olabiliriz. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«رَغِمَ أَنْفُ رَجُلٍ أَدْرَكَ رَمَضَانَ فَلَمْ يُغْفَرْ لَهُ.»
Ramazana yetişip de affedilmeyenin burnu toprağa sürtsün”buyurarak bu ayda affolunmayanlara beddua etmiştir.
Diğer bir hadîs-i şerifte Cibrîl (Aleyhisselâm)beddua etmiş, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)“Âmîn” demiştir. Artık böyle biri nasıl iflah olabilir?! Evveli rahmet olan bu mübarek ay geçen sene olduğu gibi inşâallâh yağmurlarla, serinliklerle ve rahmetlerle gelecek ve mağfiretlerle, beraatlarla, şefaatlerle bize veda edecektir.
Özellikle oruçluyken kavgadan, gürültüden, sövüp saymaktan, kalp kırmaktan, müzik dinlemekten, yalan konuşmaktan, gıybet yapmaktan, laf taşımaktan, yalan yere yemin yapmaktan ve nâmahreme şehvetle bakmaktan çok sakınalım ki oruçlarımız sağlam kalsın. Çünkü Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«مَنْ لَمْ يَدْعَ قَوْلَ الزُّورِ وَالْعَمَلَ بِهِ فَلَيْسَ لِلّٰهِ حَاجَةٌ فِي أَنْ يَدَعَ طَعَامَهُ وَشَرَابَهُ.»
“Her kim yalanı, çalgıyı ve günah işleri terk etmezse (oruç tutup da) yemeğini, suyunu terk etmesine Allâh’ın ihtiyacı yoktur”buyurarak Allâh-u Te‛âlâ’nın bizden takvaya riayet istediğini beyan ediyor.
İnşâallâhbir dahaki hafta radyoya göndereceğim mektupta ramazan-ı şerîf hakkında size birçok hadîs-i şerîf ve rivayet anlatacağım. Bu vesileyle siz hem “Ramazan Risalesi”ni, hem de “Oruç Risalesi”ni mutlaka okuyun, okutun, bir fıkıh meselesi hele de ramazanda oruçla ilgili bir hüküm okumak bir geceyi sabaha kadar oruçlu geçirmekten efdaldir.
Bu gece “Ramazan Risalesi”nde geçen hilal dualarını okumayı unutmayın. Her ay okunmalıysa da bari bu mübarek ayı sünnet üzere karşılayın ki bu duaları okuyan ramazana bağışlanmış halde girer. Bu gece nafile bir namazda Fetih Sûresi okursanız bir sene korunursunuz. Bu da risalede mezkürdur. Bir de bu gece şehadet parmağınızı göbeğinize koyarak Mülk Sûresi okursanız bir ay yedikleriniz dokunmaz ama siz yine de az yemeye bakın.
5) Gazetelerden Efendi Hazretlerimiz’in amcaoğlu olan aynı zamanda Mahmut Şevket Hoca Efendi’nin, Sadettin ve Bahaddin efendilerin babası Kesmekaya Câmii imamı Ahmed Hamdi Ustaosmanoğlu Hoca Efendi’nin vefat haberini okudum.
Kendisi Efendi Hazretlerimiz’in sohbet etmek için sürekli çağırdığı kıymetli bir kişiydi. Benim de baba dostumdu, benimle de çok ilgilenir, halimi hatırımı sorar, evvelce hapis yattığımda çok arayıp sorardı.
Osmanlıca kitapların basılması yasak olduğu dönemde bu hocamız çok gayret ederek “Risale-i Kudsiyye”yi tabettirmiştir. Ayrıca “Mektubat”ın ilk baskısında da hizmeti oldu diye hatırlıyorum. Rabbim kendisine rahmet-i vâsiası ile rahmet eylesin, kabrini nur eylesin. Âmîn!Geride bıraktığı keder dîde ailesine de sabr-ı cemîl ve ecr-i cezîl niyaz ederim.
Ramazan-ı şerîfiniz mübarek olsun, gönlümüz sururla dolsun, “Âmîn” diyen dilleriniz nâr-ı cahimden âzâd olsun. Âmîn!

islam