Yeni

Cübbeli Ahmet Hoca 6. Mektup


8 mart 2012

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Kıymetli cemaatimiz! Allâh yolunda kardeşlerimiz! Her mektubun bidâyetinde zikrettiğim üzere “Allâh-u Te‛âlâ’nın rızasının alâmeti mürşidin rızasıdır.” Hadîs-i şerifte:

    «رِضَا الرَّبِّ فِي رِضَا الْوَالِدَيْنِ.»

“Rabbin rızası ana-babanın rızasındadır” buyrulur. Mürşidin hakkı ana-babanın hakkından üstündür, çünkü anne-baba senin bu mihnet dolu hayata gelmene sebep oldukları için bu kadar hak sahibi oldularsa, ya senin ebedîsaadete ermene vesile olan mürşidin hakkı ne kadar büyük olur, iyi düşünelim. Onun için mürşidimden gelen dualar ve “Ben Ahmed’den râzıyım” haberleri benim için her müjdeden daha büyük bir bişârettir.
Söyleyeceklerime gelince:
1) Bakın geçenlerde İsmailağa’daki meşhur bir hoca, Yüce Mürşidimiz’i ziyarete gitmiş, arkadaşlar Efendi Hazretleri’ne “Falanca geldi, izin buyurur musunuz?” diye sorduklarında “Hayır” cevabını almışlar. Rabbim cümlemizi bu hallere düşmekten muhafaza buyursun.
Efendi Hazretlerim bu fakiri en hasta ve en zor zamanlarda bile kabul buyurmuş ve daima eşsiz nezaketiyle muamele buyurmuştur. Hatta Memorial hastanesinde yoğun bakımda yatarlarken bizim akrabadan olan oranın baş sorumlusu Efendi Hazretleri’nin, kendisine “Ahmed bir başkadır, onun gibisi yok” dediğini nakletmişti.
Diğer bazı zamanlarda kendisini hastanelerde ziyaret ettiğimde doktorlar bile “Efendi Hazretleri, Ahmed Hoca’yı görünce çok seviniyor, etkileniyor, ziyarette çok durmasın ki bir hassasiyet oluşmasın” derlerdi. Şeyhim beni sevdiği için ve razı olduğu için Rabbime ne kadar hamdetsem azdır.
Efendi Hazretleri’nin Bursa Uludağ’da kalırken bir takım manevi haller içerisinde olduğu için uzun süre kimse ile konuşmadığı bir dönemde kendisini ziyarete gittiğimde, kendisine son yıllarda en çok hizmeti geçen ve mürşidimizin hallerini, kimden razı olup-olmadığını şu an için en iyi bilenlerden biri olan muhterem bacanağı Muhammed Keskin Hoca Efendi, Efendi Hazretleri’ne bazı misafirleri takdim etti. Hiç cevap buyurmadılar, hatta çok büyük bir hoca efendiyi takdim etti. Ona da hiç iltifat buyurmadılar, hatta o zat Muhammed Keskin Hoca Efendi’nin takdimiyle yetinmedi, kendisi bizzat Efendi Hazretleri’nin elinden tutarak “Ben felancayım” diye sesli sesli konuştu. Yüce Ğavs gözünü bile açmadı. Bunun üzerine ben selam vermekten istihya ederek nurlu cemalini görmekle yetinip geri çekilecektim ki Muhammed Hoca “Sen selam ver, senin selamını alır, seninle konuşur, ben Efendi Hazretleri’nin hallerini bilirim” dedi. Ben çekine çekine selam verince hemen gözlerini açıp hemen hemen 40 gün kadar hiç kimseyle konuşmadığı halde bu miskinin selamını aldı ve halimi-hatırımı hatta çoluk-çocuğumu dahi sordu. Bütün bunlar zannedersem benim kendisine karşı olan samimi itikadım, müceddidliğine ve ğavsiyetine inancım, “Efendi’nin eski sözü, yeni sözü” diye ayırım yapmaksızın onun buyurduklarının hepsini kabul etmem ve her geçen gün kendisinden korkum ve saygım arttığı için olsa gerektir. Ama bu halin devam etmesi için benim de sizin de çok duacı olmanız gerekir. Zira bugün benden razı olması iyidir ama ters dönme tehlikesi de vardır. Nitekim geçen gün ziyaretine kabul etmediği hocaya da evvelce çok itibar ettiğini biliyorum.
Ama Efendi Hazretleri’nin ahlâkı:

          «تَخَلَّقُوا بِأَخْلَاقِ اللّٰهِ.»

“Allâh’ın ahlâkı ile ahlâklanın” hadîs-i şerîf fehvâsınca Rabbimizin ahlâkına uygundur. Rabbim:

﴿إِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ﴾

“İnsanlar kendilerinde bulunan iyi hali değiştirmedikçe Allâh onların iyi halini değiştirmez” buyuruyor. İşte Yüce Mürşidimiz de bir insan onun hakkındaki itikadını bozmadıkça kendisi ona iltifatını değiştirmez. Bir insan Efendi Hazretleri’nin dünya İslam ulemâsı tarafından 15. asrın müceddidi ilan edildiği bir merâsim için “O salona gitmeyin, Efendi’ye şarkı dinletiyorlar, korkarım bu tarikatı Efendi’nin eliyle bozacaklar” gibi laflar edip de sonra onun kapısına giderse elbette iltifat görmez.
Herkes kusuru kendinde aramalıdır, kimsenin Efendi Hazretleri hakkında bu kadar sû-i zanda bulunup da, ondan sonra Efendi Hazretleri’nin red cevabını duyduğunda, Efendi Hazretleri’nin “Bana hizmet edenler nur gibi adamlar” buyurduğu kıymetli hademe-i atebe-i bâb-ı âli hakkında beddualarda bulunma hakkı yoktur. Bu işlerden çok korkmak lazımdır, mürşidin rızasızlığından ve gazabından çok sakınmak gerekir, zira bu durum İlâhîğazabın habercisidir.
Bu kapıda gelinlik zordur, imtihanlar ağırdır, umulmadık bir şeyden sebep büyük düşüşler yaşanabilir. Tabi ki kime ne kadar mânevîya da maddîmakam ve itibar verdilerse onu o kadar sorumlu tutarlar, dolayısıyla herkesin imtihanı bir olmaz “Kurb-i sultan âteşi sûzan” buyrulur. Yani padişaha yakınlık yakıcı bir ateştir. Nitekim tarih boyunca hep padişahın en yakınları olan vezir ve sadrazamların kelleleri kopartılmıştır. Sarayın at-eşek bakıcılarına bir zarar geldiği pek duyulmamıştır.
Onun için çok dikkatli olmak lazımdır, zira mürşidin bir kişiye ğazabı bazen onun civarındakileri hatta bulunduğu beldeyi bile kötü etkileyebilir. Zira onlar Allâh-u Te‛âlâ’nın nazlı kullarıdır, gönülleri Rabb Te‛âlâ’nın nazargâhıdır. Onlara karşı en ufak bir edepsizlik ğayretullâha dokunur. Nitekim bunun bâriz bir örneği Tarîkat-ı aliyyemizin müessisi Muhammed Bahâüddîn Şâh-ı Nakşibend el-Üveysîel-Buhârî(Kuddise Sirruhû)Hazretleri zamanında yaşanmıştır. Bu fakir bizzat Efendi Hazretlerim’den: “Meşâyıh silsilesi içinde ben özellikle Şâh-ı Nakşibend (Kuddise Sirruhû)Hazretleri’ne benzerim” sözünü işittiğim için bu kıssanın bizlere daha fazla ders vermesi gerekir. Tarîkat-ı aliyyemizin mûteber kitaplarından olan “Reşehât-ı Şerîfe”de zikredildiği üzere; Seyfüddin Bâlâhane nâmında bir şahıs ilk başta Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin ders halkasına kabul edilmiş, lâkin bir müddet sonra bu kişiden bir edepsizlik ve densizlik zuhur edince Hâce Hazretleri’nin kahır ve ğazabına uğramış, şöyle ki;
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri birkaç müridiyle birlikte Buhâra sokaklarından birinde yürürken yanında bu Seyfüddin de varmış. Birden karşılarına zamanın yüksek tanınan ve Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’ni inkar eden şeyhlerinden Mehmed Hallâc çıkmış. Hâce Hazretleri fıtratlarındaki nezâket ve mürüvvet icabı o şeyhe hiçbir asık surat göstermemiş aksine iltifat etmiş, hatta arkasından birkaç adım da teşyî etmiş. Fakat bu Seyfüddin Bâlâhane birkaç adımla iktifa etmemiş, şeyhi olan Şâh-ı Nakşibend Hazretleri geri döndüğü halde, o şeyhi takibe devam etmiş.
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri bu edep hatasından son derece müteessir olmuş ve geri döndüğünde ona “O şeyhi uğurlamakta mübalağa gösterdin, bu edep hatası yüzünden kendini rüzgara verdin, hatta Buhâra’yı ve âlemi harap ettin” buyurmuşlar. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin bu kahır ve ğazabından bu Seyfüddin hemen o gün ölmüş. Çok geçmeden Özbekistan tarafından gelen bir akın sonucu Buhâra ve etrafı talan ve viran, birçok insan da telef olmuş.
Görüyor musunuz bu kadar bir edepsizlikten neler olmuş neler! Ya bir mürid çıkıp “Efendi Hazretleri’nin eski sözü mûteber yeni sözü değil” derse, bu sözün şeâmeti ve nühûseti (uğursuzluğu) acaba kimleri ne hallere sokacaktır, iyi düşünelim, edepsizlikten Allâh’a sığınalım. Demek ki bir zaman makbul olan daha sonra merdut olabiliyor, hem kendini hem âlemi harap edebiliyor. Ama Yüce Şeyhimiz ne kadar merhametli ki bunca edepsizlik ve inkarlara karşı yine de helak edici bir tutum sergilemiyor. Fakat yine de buna aldanmamak gerekir, zira zaman gelir, Allâh-u Te‛âlâ’nın adâleti, Üstadımızın merhametini devre dışı bırakabilir ve Efendi Hazretleri hakkındaki bu edepsiz tutumlar birilerinin imansız ölmesine bile sebebiyet verebilir. Nitekim İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû):

«أَخَافُ عَلٰى قَوْمٍ مِنَ الْقَوْمِ يَضْحَكُو  *  نَ أَنْ يُسْلَبَ الْإِيمَانُ عَنْهُمْ وَيُطْرَدُوا.»

“Korkarım Allâh dostların(ın zâhirîhallerine aldanıp onları hafife alan ve onlar)a gülen kimselerden imanları alınacak ve onlar (İlâhîrahmetten) kovulacak” buyurarak bizi uyarıyor.
Bu makamda yapacağımız vazife “Risâle-i Hâlidiyye”de de zikredilen:

«نَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الْحَوْرِ بَعْدَ الْكَوْرِ.»

“Yola girdikten sonra geri dönmekten Allâh-u Te‛âlâ’ya sığınırız” duasıyla meşgul olmaktır. Zira:

«إِنَّمَا الْعِبْرَةُ لِلْخَاتِمَةِ.»

“İtibar ancak sonadır” buyruluyor.
2) Müjdeci rüyalara gelince; Mustafa Karadeniz adında bir kardeşim bana yazdığı mektubunda bu fakir cezaevine alınmadan bir hafta önce gördüğü bir rüyada şunları aktarmış:
“Bir eve girdim, karşımdaki kapı açıldı. Saygı değer büyüğümüz, Hocamız, günümüzün Halîfesi, Mahmud Efendi Hazretleri tekerlekli arabada oturuyordu, arabasını yürüterek benden taraf geldi ve oradan yan odaya girdi, kapı kapandı.
O sırada içeriden bir ses şöyle dedi: ‘Efendim! Mürüdleriniz gelmiş sizi bekliyorlar.’ O anda ben yönümü hafif geri çevirdim, karşımda sizleri (bu fakiri) aynen net olarak şöyle gördüm; zafer kazanmış bir komutan ve kalabalık mücahit askerler, ellerinde omuzlarına yasladıkları çalı süpürgeler! Sizin yüzünüzdeki tebessüm, kararlılık ve güçlü ifadeyi tam olarak anlatmam çok zor!” Rüya bu kadar!
Görüyorsunuz, ben daha içeri girmeden bu işler gösterilmiş. İnşâallâh bu cihadı kazandık, çilesini çekerek Ehl-i Sünnet’i yerleştirdik. Çünkü çilesi çekilmeyen davalar kalıcı olmaz. Biz ölsek de kalsak da bana revâgörülen bu zulümlerin, hakkı söylediğim için yapıldığı tarihe kazınacak.
Görülen süpürgeleri, bâtıl itikatları ortadan süpüren reddiye konuşmaları ve yazıları olarak yorumladım. Kalabalık orduyu tabi ki sohbetleri ve bize desteği sürdüren sizler olarak görüyorum. Rabbim cümlemize bu yolda devam, sebat ve istikametler nasip eylesin. Âmîn!
Hanım kardeşlerimizin adını veremiyorum, erkeklerin ismini söylüyorum. Bir hanım kardeşimize:

«أَلَيْسَ اللّٰهُ بِأَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ.»

“Hüküm verenlerin en hâkimi Allâh değil midir?!” (Tîn Sûresi:8)âyet-i kerîmesi okunmuş ve o kardeşimiz bu nidanın heybetinden korku içerisinde “Evet” demiş, tekrar ğâipten bir ses “Biz Ahmedimiz’e ‘Mîrac et’ dedik, o da boyun eğdi ve kabul etti. Siz ise Ahmedim’in başına gelenlerden dolayı sû-i zanlarda bulundunuz, fetva ve takva görüntüleriyle bana (mânen) şirk koştunuz. Ahmed ise mütevazi bir şekilde teslim oldu” diye nida buyurmuş.
Bu zuhurat bu fakire büyük bir müjde olmuştur. İnşâallâh bunca sıkıntılar, maddî-mânevîdarlıklar, hastalıklar, zülum ve iftiralar bu fakirin günahlarını bitirir de mânevîmîrac yapabilmemize vesile olur. Zaten her birimiz bu tarîkat-ı aliyyeye bu mîracı yapabilmek için girdik. Ama kimimiz uslu durdu, vazîfelerini takva üzere tamamladı, başı beladan kurtuldu. Fakat benim gibi yaramazlar bu yolculuğu rahatlık içerisinde tamamlayamayınca Rabbim herhalde böyle musîbetlerle tamamlatmak diledi. Rabbim cümlemize rûhânîmîraclar nasip eylesin.
Büyük Şeyh Efendi Mustafa İsmet Ğaribullah (Kuddise Sirruhû)Hazretleri’nin her birimize:
“Kanîzevk-i irfân, sırr-ı vicdan  *  Kanîmîrâcı rûhânîbehey can”
buyurarak: “Siz Rabbinizi bilmenin zevkine ermek, iç âleminizde Rabbinizi bulmak ve ruhunuzla mîrac yapmak için yaratıldınız, hani nerede?! Bunları ne yaptınız?!” diye sorduğu soruya cevaplarımızı hazırlayalım. Efendi Hazretlerimiz “Yol yürümekle biter” buyururdu. Elimizden geldiği kadar vazifelerimizi yerine getirelim, geri kalanını Rabbimize havale edelim
Bana mektup yazmak isteyenler “Metris Tutukevi, Revir” adresine yazabilirler. Müjdeci rüyalar ve zuhuratlarınız olursa, bunları duymak bize de moral olur.
3) Sizlere her mektubumda olduğu gibi yine Ârifan dergisine sahip çıkmanızı tavsiye ediyorum. Hele bu sayıda “Allâh” ism-i şerîfinden sonra en tesirli ism-i şerîfolan “el-Latîf” ism-i şerîfi zikredilmiştir ki bu ism-i şerîfhakkında yazılanları mutlaka okuyun.
Ayrıca Seyyid İbrâhîm el-EhsâîHazretleri’nin Şeyh Abdülkādir Îsâel-Halebîel-Hanefîeş-ŞâzelîHazretleri’nden mücaz olduğu ve bu fakire icazet verdiği sûretle; Fakih İmam İbni Hacer el-Heytemî(Kuddise Sirruhû)dan naklen bütün hayırlı muradların en kısa zamanda husûlü için:
a) Sabah ve akşam namazından sonra «يَا لَطِيفُ»ism-i şerîfi 129 kere okunur.
b) Arada dünya kelamı konuşmadan 4444 kere okunur.
c) Allâh-u Te‛âlâ’nın  «لَا تَخَفْ»”Korkma” emr-i şerîfininebced hesabına denk düşen adet üzere yani 1111 kere okunur.
d) Sır ve bereketinin kesinlikle görüleceği hususunda ittifak edilen en büyük adedi üzere okunur ki bu da 16.641 sayısıdır. Bu sayı, bu ism-i şerîfin en küçük sayısı olan 129’un yine kendisi ile yani 129 ile çarpılması neticesinde ulaşılan rakamdır. Fakat arada dünya kelamı konuşmamak ve kalp huzurunu temin etmek mutlaka şarttır. Zira bir hadîs-i şerifte:

  «إِنَّ اللّٰهَ تَعَالٰى لَا يَقْبَلُ الدُّعَاءَ عَنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ.»

“Allâh-u Te‛âlâ(başka şeylerle) eğlenen ğâfil kalbin duasını kabul etmez” buyruluyor.
Bu ism-i şerîfin fazilet ve bereketleri, dua ve zikirleriyle alâkalı olarak kitaplarda o kadar malumat gördüm ki inşâallâh onları müstakil bir kitapta cem edeceğim. Rabbim beni bu niyetlerimi gerçekleştirecek kadar hayırlı ve sıhhatli uzun ömürlere nâil eylesin. Âmîn!
4) Ziyaretime birçok kişi gelmekte, fakat geçen gün Van’dan kalkıp sırf beni ziyaret için gelen ve “Mimlenirsin, gitme” diyenlere “Meslekten atılmama mâl olsa da gideceğim” diyen ve karşımda ağlamaktan konuşamayan polis memuru beni çok duygulandırdı.
Yine bu hafta ziyaretime gelen “Yağcı Hoca” diye maruf, Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin ilk talebelerinden olan, yaşı doksana yakın fakat mâşallâh benden sağlam Hüseyin Yağcı Hoca Efendi beni çok memnun etti. Birçok câmii şerifte imamlık yapmış, en son otuz sene kadar önce Yıldız Câmii Şerîfi’nden emekli olmuş, hali hazırda Süleyman Efendi’ye mensup medreselerde ders okutmaya devam eden bu mübarek hocamız aynı câmiaya mensup Hüseyin Kumaş Hoca Efendi dahil birçok hoca efendinin gelmek istediğini fakat savcılıktan izin alamadıklarını söyledi.
Kendisinin 1960 ihtilalinde 5,5 ay ahır gibi yerlerde hapsedildiğini, daha sonra yine Arapça okutmaktan dolayı defaatle hapse girdiğini, en son 1980 ihtilalinde 1,5 sene hapis yattığını belirttikten sonra bu fakire “Biz bu sapık görüşlü ilâhiyatçılarla çok uğraştık ama başedemedik. Fakat sen televizyonlara çıkarak sünneti ve Ehl-i Sünnet’i ihya ettin, ayağa kaldırdın, bâtılın ve ehlinin söz söylemeye mecâli kalmadı. Fakat seni susturamayınca böyle iftiralar attılar, 1960 ihtilalinde Eskişehir’de bize de çok şenî ve fâhiş iftiralar atmışlardı, bunlar olacak ki hak ile bâtıl seçilsin” diyerek bu fakire iltifat yollu tesellilerde bulundular.
Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin Ehl-i Sünnet’i müdâfa konusunda çok gayretli olduğunu, o zamanlar çok çekingen olan Ömer Nasuhi Bilmen Hoca Efendi’yi birçok eser vermesi için teşvik edip işe başlattığını, hatta Şemseddin Yeşil’in Hazreti Muâviye aleyhine konuştuğu dönemde Ömer Nasuhi Efendi’ye ısrar ederek “Ashâb-ı Kiram Hakkındaki Nezih İtikādımız” kitabını hazırlattığını, sonra Elmalılı Hamdi Yazır Efendi’ye tefsirini tamamlaması için çok teşvikte bulunduğunu hatta ona “Melekler yanınıza gelmez” diyerek sigarayı bıraktırmak istediğini, onun da latife yollu “Alıştılar, alıştılar, geliyorlar” diye cevap verdiğini ve daha nice latif ve ilmî konuları beyan ettiler.
Önceleri Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin talebesi iken sonraları Ali Haydar Efendi Babamız’a intisab eden Muhsin Kaptan (Rahmetullâhi Aleyh)in kendisinden bir önceki ders halkasında olduğu gibi daha nice konularda kendisiyle çok ferahlatıcı meseleler konuştuk. O yaşında ilmin bereketiyle hâfızası tam yerinde, üşenmeden Sultanbeyli tarafından kalkmış, gelmiş. İzin alma ve içeri girerken aranma-taranma zahmetlerine katlanmış, kendisine nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim. “Nasipse çıktığımda sizi ziyaret etmek boynumun borcudur” dediysem de “Olur mu?! Ben yine geleceğim, çıkınca da ben gelirim. Sen Ehl-i Sünnet’i ihya ettin” sözüyle beni çok mahcup ederek ayrıldı.
Bakın! Ehl-i Sünnet arasında cemaat taassubu yapılmamalı, ben yapmıyorum, onlar da yapmıyorlar, ne güzel! Mesele dinimiz ve hak mezhebimiz yaşasın, böyle düşünmek lazım. Başka cemaatlerden olup dedem yaşında âlim, fâdıl insanlar Ehl-i Sünnet hizmetine bu kadar değer verirken ve bu hususta kamuoyu oluşmuşken ya benim okuttuğum, emek verdiğim kişilerin, kendilerini havalara sokarak, bu hizmetleri takdir etmek bir yana baltalamaya çalışmaları ve insanları bu fakirin derslerinden uzaklaştırmaya çalışmaları ne kadar üzücü ve âhiret mesuliyeti bakımından ne büyük veballeri mûciptir.
5) Önümüzdeki 13 mart salıyı çarşambaya bağlayan gece Rûmîtakvime göre martın ilk çarşamba gecesidir. Safer ayı dergisinde zikredildiği üzere Büyük Veli Mâülayneyn Hazretleri bütün belâların safer ayının son çarşamba gecesinde, bir de martın ilk çarşamba gecesinde gökten nâzil olduğunu ve bunlardan korunmak için şunların okunması gerektiğini zikretmiştir. Arkadaşlar bu dergide bu duaları ve tarihini yazmayı unutmuş olabilirler. Bu mektup vasıtasıyla sizlere hatırlatıyorum.
Belâlar yağmadan önce duayı acele yapmak için 13 mart salıyı çarşambaya bağlayan gece akşam namazının peşine:
a) 12 kere Fâtiha-i Şerîfe,
b) 100 kere besmele-i şerîfe,
c) 100 kere

«بِسْمِ اللّٰهِ الَّذِي لاَ يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْئٌ فِي الْأَرْضِ
وَلاَ فِي السَّمَاءِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ.»

d) 100 kere

«لاَحَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ.»

e) 27 kere İnnâ Enzelnâ sûre-i şerîfesi,
f) 27 kere

«اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ النَّبِيِّ الْأُمِّيِّ وَعَلٰى أٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ تَسْلِيمًا.»

okunur. Aman herkesi bu konuda uyarın, ben sizi Allâh için çok seviyorum. Çünkü saferin son çarşambasından sonra en tehlikeli gece budur ve bu gece okunanlar bir senelik belalara karşılık olacaktır inşâallâh! (Mâülayneyn, Na‛tü’l-bidâyât, 2/654-655)
Ayrıca bu sayılanlara ilâveten her çarşamba gecesi okuduklarımızdan geride zikredilenler arasında bulunmayan, yüz kere «يَا خَالِقُ»zikri ile yüz adet «سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ»zikri okunur. Aman göreyim sizi o güne kadar herkese bu zikirleri tenbihleyin, zira hadîs-i şerifte:

  «لاَ يَرُدُّ الْقَضَاءَ إِلَّا الدُّعَاءُ.»

“Kazayı (bela kararını) ancak dua geri çevirebilir” buyrulmuştur.
Sonra “Mart Ayının Fırtına Takvimi”ni açıklayan ilmî bir makale gördüğümde baktım ki bu tarih için “Husûm Fırtınası” diye yazmışlar. Husûm Fırtınası ise el-Hâkka Sûresi’nde Âd kavmini yerle bir eden fırtınanın vasfı olarak zikrediliyor. Onun için evliyâullâhın tespitlerini hafife almamak ve muktezâsınca amel etmek gerekir.
Bazıları bana “Hoca Efendi! Bu kadar dua biliyorsun yine de başın beladan kurtulmuyor” diyebilir. Ama yine de ben bu dualarla nice belalardan kurtulduğuma inanıyorum. Peşimde o kadar iç ve dış düşman, üzerimde bu kadar kem göz ve etrafımda bunca casus ve ajan varken, demek bu duaları da yapmasam Ka‛bu’l-Ahbâr Hazretleri’nin buyurduğu gibi “Şu duaya devam etmeseydim, düşmanlar beni eşek gibi bağırtacaklar yâhut köpek gibi afkurtacaklar.”
O mübarek zat Tevrât ulemâsından iken Hazreti Ömer döneminde Müslüman olunca tabi Yahudiler ona çok kızdılar ve helakı için hîleler yaptılar. Ama o:

«أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللّٰه التَّامَّاتِ الاَّتِي لاَ يُجَاوِزُهُنَّ بَرٌّ وَلاَ فَاجِرُنِ الَّذِي يُمْسِكُ السَّمَاءَ أَنْ تَقَعَ عَلَى اْلأَرْضِ إِلاَّ بِإِذْنِهِ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ وَذَرَأَ وَبَرَأَ وَمِنْ شَرِّ الشَّيْطَانِ وَحِزْبِهِ.»

“Yarattığı, ürettiği ve türettiği her şeyin şerrinden, şeytanın ve taraftarlarının şerrinden Allâh’ın tastamam kelimelerine sığınıyorum ki iyi-kötü kimse onları aşamaz, O Allâh ki izni olmadan yerin üzerine düşmesin diye göğü tutmaktadır”(Ebû Nu‛aym el-İsbahânî, Hilyetü’l-Evliyâ, 5/377) duasına devam ederek onlardan kurtuldu.
Rabbim cümlemize dünya ve âhiret âfiyetleri ihsan eylesin. Âmîn diyen dillerimizi nâr-ı cahîminden âzâd eylesin. Âmîn!  Haftaya Rabbimin inâyetiyle buluşmak üzere!

مع السلام والعافية وبالقلوب الصافية     


islam