Yeni

Cübbeli Ahmet Hoca 7. Mektup


 

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

Sohbet meclislerini terk etmeyen değerli cemaat-i Müslimîn, ihvân-ı dîn! Hayat acı-tatlı geçen anlarıyla bizi her gün ecelimize biraz daha yaklaştırıyor. Rabbimiz bize “Ölmeyin” buyurmuyor.

﴿وَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ﴾

“İslam’dan başka bir din üzere ölmeyin” (Âli ‛Imrân Sûresi:102’den)buyuruyor. Müslüman olarak ölmek için İslam üzere yaşamak lazım. İşte siz bu cemaatlere devam ederek İslam üzere ve imanlı bir halde ölmeyi hedefliyorsunuz. Rabbim sizi ve bizi bu muradımıza nâil eylesin. Âmîn!
Geçen mektuplarımda size iman selameti için akşam namazından yani sünnetten sonra kılacağınız bir namaz yazmıştım. “Hayâtü’l-hayevân” isimli Ali Haydar Efendi (Kuddise Sirruhû)Hazretleri’nin de çok itibar ettiği ve kaynak gösterdiği eserde bu namaz hakkında başka bir rivayet daha zikredilmiştir ki buna göre:

وَرَدَ فِي الْأَثَرِ: «مَنْ صَلّٰى بَعْدَ سُنَّةِ الْمَغْرِبِ رَكْعَتَيْنِ كُلَّ لَيْلَةٍ يَقْرَأُ فِي كُلِّ رَكْعَةٍ فَاتِحَةَ الْكِتَابِ وَأٰيَةَ الْكُرْسِيِّ وَقُلْ هُوَ اللّٰهُ أَحَدٌ وَالْمُعَوِّذَتَيْنِ، فَإِذَا سَلَّمَ مِنْهُمَا صَلّٰى عَلَّى النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَشَرَ مَرَّاتٍ وَقَالَ ثَلَاثًا:

“Her kim, her gece akşamın sünnetinden sonra iki rekat kılar, her rekatta (birer kere) Fâtiha, Âyete’l-Kürsî, İhlas ve Felak-Nas sûrelerini okur, selam verince Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e on kere salevât okur, sonra da üç kere:

«اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْتَوْدِعُكَ دِينِي وَإِيمَانِي فَاحْفَظْهُ عَلَيِّ فِي حَيَاتِي وَعِنْدَ مَمَاتِي وَبَعْدَ وَفَاتِي حَتّٰى أَلْقَاكَ مُؤْمِنًا يَا رَبَّ الْعَالَمِينَ.» 

‘Ey Allâh! Ben dinimi ve imanımı Sana emanet ediyorum. Hayatımda da, vefatım ânında da, ölümümden sonra da onu muhafaza et ki Sana imanlı biri olarak kavuşabileyim. Ey âlemlerin Rabbi (kabul eyle)!’ diye dua ederse;

«أَمِنَ مِنْ سُوءِ الْخَاتِمَةِ.»

Kötü sondan yani imansız ölmekten emin olur.” (İmâm-ı Demîrî, Hayâtü’l-hayevân, Ahmed ed-Deyrebî, el-Mücerrabât, sh:72-73)
İnşâallâh “İmanı muhafaza” namazından sonra okunacak bu duanın metni, dergimizin nisan sayısında elinize ulaşır. Ama Arapça bilmeyen de Türkçe olarak bu duayı okusun, ihmal etmeyin, bu namazı ve duayı terk etmeyin, ölüm her an her birimizin başına gelir, o tehlikeli anda imandan mahrum olmamak için çokça yalvaralım ve sürekli:

  «اَلْأَمَانَ اَلْأَمَانَ مِنْ زَوَالِ الْإِيمَانِ.»

“İmanın zevalinden Sana sığındık” diyerek el-Emân çekelim.
Revir koğuşunda bulunmam hasebiyle çok ağır hastalarla karşılaşıyorum. Bir Mahmut Sabri amcamız vardı, yirmi gün kadar yanımda kaldı, fakat kanser hem ciğerlerini hem beynini sarmıştı, bir yandan böbrekleri bitmiş, sabahlara kadar inliyordu, yine de o haliyle bana “Hocam sana bir tomurcuk çayı yapayım” diye ayağa kalkmaya çalışıyordu, bazen de salata yapmak istiyordu. İki günde bir diyalize götürüp getiriyorlardı, hâlâ tahliye etmiyorlardı.
Ben namaz kılarken ve zikrederken sürekli suratıma bakıyor ve “Senin yüzüne bakınca rahatlıyorum, ne nurlu adamsın” diyordu. Ben de ona yemek veriyor, sofrasını hazırlıyor, kendisine çay veriyordum. Bazen diyalizden getirildiğinde gözleri göremeyecek kadar yorgun oluyordu. Odaya girer girmez “Hoca nerede?” diye soruyordu. Geçtiğimiz cumartesi sabahı işrak beklerken hastaneden vefat haberi geldi. Halbuki 27 ay daha yatarı kalmıştı. Hele müebbed ceza alanlara o kadar şaşıyorum ki sanki dünya ebediymiş gibi adama kaç kere katlanmış müebbed veriyorlar, şaşılacak şey!
Bu amcanın yaşı 70 idi, suçu neydi? Size ne, bana ne! Hesabını Allâh’a verecek, argo dili kullanırdı, eski kulağı kesiklerdendi, daha önce toplam 15 sene ceza yatmış. Arada yanımıza gelen diğer mahkumlarla eski mafyalardan bahsederlerdi, şimdi hapiste olan bazıları hakkında “Felanı da kopardılar” derdi, gülerdi. Kendisi Çeçen asıllı çok ciddi biriydi ve hiç gülmezdi. Şimdi onu da kopardılar. Rûhuna bir kelime-i şehâdet…
Rabbim taksîrâtını affeylesin, seyyiâtını mahveylesin, bize karşı olan muhabbet ve alâkasından dolayı ona lütufkâr muâmele eylesin. İnşâallâh umarım ki çektiği ağır hastalıklar günahlarına kefâret kılınır, bir de sevgisi hürmetine bağışlanır. Çünkü Efendi Hazretlerim’den defaatle dinlediğim sonra Habîb Zeyn Hazretleri’nin bir eserinde kaynağına rastladığım ve size de defaatle naklettiğim bir rivayete göre; Allâh-u Te‛âlâmahşerde bir kulunu affetmek için bahane ararken ona: “Bir âlim tanıdığın var mıydı?” diye soracak, o: “Hayır ama bir arkadaşım vardı, o âlimlerin sohbetine gider gelirdi” diyecek. Rabbim: “Hadi seni âlimlerle tanışan o arkadaşına bağışladım” buyuracak. Şimdi bu amcamız da beni âlim olarak tanıdığı için değil, Efendi Hazretleri gibi bir âlimi tanıyan bu fakiri tanıdığı için affolabilir diye düşünüyorum.
Geçenlerde morfinman bir genç getirildi, omuriliğine kurşun isabet etmiş, yürüyemiyordu. Beni karşısında görünce “Şaşırmış bunlar ya, kimleri içeri almışlar” diye söylenmekten kendini alamadı. Beni bilenler bilir, televizyonlara çıkmadan önce de 25 sene önce başladığım Sultan mahalle sohbetlerimden beri gayri meşrû âlemin birçoğu da bu fakiri dinler, sever, sayar. 2000 yılında sonra 2002’de tekrar içeri alındığımda herkes beni kendi koğuşuna çağırırdı. Tabi ki -güvenlik gerekçesiyle- aslında benim rahatlığımı istemedikleri için 28 şubat sürecinde beni istediğim koğuşlara vermezlerdi.
Yanımda bulunan Sezer isimli arkadaş -ki Rabbim onu da, beni de âcilen hayırla tahliye eylesin- anlatıyor, ben avukata çıktığım için duymamışım. Altımızda ve karşımızda bulunan karantinaya her hafta 100 kadar tutuklu geliyor. Benim yerimi nerden biliyorlarsa “Hoca, hoca!” diye aşağıdan ağrı bağırıyorlar. Kimi dua istiyor ki ekserisi öyle, bana zulmedenlere basıyorlar bedduayı, bir de onların argo ağızlarıyla bir farklı oluyor beddua şekilleri.
Kimi sigara istiyor, kimi çay istiyor.. Tabi biz özür diliyoruz kendilerinden, çünkü bizim onlara böyle bir şey verme imkanımız yok, ancak dua sözü veriyorum ve geceleri dua ediyorum. Zaten onlar ancak birkaç gün orada durabiliyorlar. Sonra ya koğuşlara ya da başka cezaevlerine nakloluyorlar.
Çoğu mutlaka beni tanıyor ve seviyor. Çünkü ben 30 küsur senedir kimseden para istemeden sohbetler ettim, düğünlere, derneklere, cenazelerine iştirak ettim, arkalarından dualar ettim. Onun için ben halk adamıyım, sevmeyenim az bulunur ama onlar da yaman olurlar. İşte aşağıdan biri yine bir gün bana sesleniyormuş, diğeri de ona: “Hocayı rahatsız etme, sonra bize bir beddua eder, buradan çıkamayız” diyormuş.
Geçenlerde ayağından kurşunlanan biri sedyeyle getirildi, ben de onu içeri alırlarken koğuşun kapısında duruyordum. Sonra anlatıyor: “Ben seni dışarıda her hafta dinlerdim, şimdi içeri girer girmez seni sedyemin başında görünce şaşkın ve yeni ayılmış hâlimle ‘Yoksa ben öldüm de âhirete mi geldim, sedyemin başında Cübbeli Hoca ne arıyor?’ diye bir zaman kendime gelemedim” diyordu.
Yani diyeceğim burada tarifi kābil olmayan nice olaylarla karşılaşıyorum, bir kısmını sizinle paylaşmak istedim, siz de dedikoduları çok seversiniz ya, merak etmeyin diye bir parça yazayım dedim.
Burada yanıma cinayet dahil, gasp, hırsızlık, uyuşturucu, kalpazanlık gibi her türlü suçtan adam geliyor, kimseyi hakir görmemek lazım, “Rabbim hepsine hidayet versin, ıslah etsin, yoluna alsın” diye dua etmek lazım. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):

    «مَا بُعِثْتُ لَعَّانًا.»

“Ben lânetçi olarak gönderilmedim” buyuruyor. Allâh-u Te‛âlâkimi affedip bağışlayacağı bizce belli değil. Onun için kimsenin günahını büyük görüp de peşin hüküm vermeyelim. Kimse için “Allâh bunu affetmez” demeyelim, ne belli, belki onu affeder de seni affetmez. Allâh adına özel hükümler vermek kimsenin haddine düşmez. Cündeb (Radıyallâhu Anh)dan rivayet edilen bir hadîs-i şerîfe göre: “Eski ümmetten biri ‘Vallâhi Allâh felanı affetmeyecek’ diye yemin etmiş de Allâh-u Te‛âlâ:

«مَنْ ذَا الَّذِي يَتَأَلّٰى عَلَيَّ أَنْ لَا أَغْفِرَ لِفُلَانٍ فَإِنِّي قَدْ غَفَرْتُ لِفُلَانٍ وَأَحْبَطْتُ عَمَلَكَ.»

‘Falan kişiyi affetmeyeceğime dâir Benim adıma yemin eden şu adam da kim oluyor?!’ Muhakkak Ben onu affettim ama (ey Benim adıma yemin eden adam!) senin bütün (iyi) amellerini mahvettim’ buyurmuş.” (Müslim, Birr:39, no:2621)
Biz Allâh’ın kullarına acıyalım ki Allâh da bize acısın. Rivayete göre; Dâvud (Aleyhisselâm)evvelce: “Yâ Rabbi! Bu isyankârları bağışlama, Senin gibi Yüce Zât’a nasıl karşı gelebiliyorlar?!” dermiş. Daha sonra Sâd Sûresi’nin 23. âyet-i kerîmesinde geçen zelleye düşünce:

   «يَا رَبِّ اغْفِرْ لِلْعَادِينَ حَتّٰى تَغْفِرَ لِي مَعَهُمْ.»

“Yâ Rabbi! Bütün günahkârları bağışla ki beni de onlarla birlikte mağfiret buyurasın” demeye başlamış. Tabi ki onun zellesi diğer insanların günahlarıyla mukâyese edilemez. O makamda olan kişiler evlâ olan bir şeyi tercih etmeyip caiz ve mübah olan bir şey yaptıklarında karşılaşacakları azaptan beter itaplara (sitemlere) çarptırılırlar. Bu meseleyi Efendi Hazretlerimiz’in riyâsetinde yazmış olduğumuz mealde bir dipnotla açıkladığımızı düşünüyorum, oraya bakılabilir. Mühim olan, nefse benlik vermeyip herkesi kendinden üstün ve nefsini herkesten aşağı ve her muzır yaratıktan daha zararlı görebilmektir.
Şimdi tebliğlerimi maddeleyecek olursam:
1) Şunu bilin ki Efendi Hazretlerimin de şehâdeti vechile; benim niyetim çok iyidir, herkesin iyiliğini, hidayet bulmasını, cennete girmesini, kimsenin dünya-âhiret üzülmemesini, sıkılmamasını, muhtaç kalmamasını isterim. Rabbim bu niyetime şâhittir, bu husustaki samimiyetim yüz ifadelerimden de zâhirdir.
Niyetim odur ki keşke vakit ve sağlık bulabilsem de sadece Müslümanları değil, bütün dünya insanlarının evlerini tek-tek dolaşabilsem ve hepsini doğru yola, ibadete, namaza, zikre çağırsam. İnşâallâh Rabbim bana amelime göre değil de niyetime göre muamele eyler ki bu durumda inşâallâh çok kazanırım. Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî (Kuddise Sirruhû)her Cuma câmiye çok erken gider, fakat her seferinde hâtiften kendisine:

«قَدْ سُبِقْتَ يَا جُنَيْدُ!.»

“Ey Cüneyd! Seni geçen oldu” diye nida gelirdi. Her defasında bunu duyunca “Bâri bir cuma sabah namazından sonra câmiden çıkmayayım da bakalım kim beni geçecekmiş?!” diye düşündü ve bunu yaptı. Fakat yine aynı nidâyı duyunca “Yâ Rabbi! Ne olur beni kimin geçtiğini bana bildir” diye dua etti. O zaman mihrabın köşesinden:

«اَلَّذِي سَبَقَكَ هُوَ الَّذِي يَخْرُجُ أٰخِرَ النَّاسِ.»

“Seni geçen, câmiden en son çıkacak olan kimsedir” denildi. Bunun üzerine bekledi, bekledi ve en sona bir ihtiyarın kaldığını görünce ona sarıldı ve: “Ey Şeyh! Cumaya ne zaman geldin?” diye sordu. O zat “Öğlene yakın” deyince Cüneyd (Kuddise Sirruhû)şaşıp kalarak: “Bana, senin beni geçtiğin bildirildi. Sen ne yapıyorsun da bu makamı kazanıyorsun?” diye sordu. O zat: “Ben her Cuma câmiden çıkarken ‘Bir dahaki cumaya kadar yaşarsam mutlaka câmiye gideceğim’ diye niyet ediyorum” diye cevap verince Âriflerin Sultanı Cüneyd (Kuddise Sirruhû)sebkatin kıdemle değil himmetle yani ileri geçmenin öncelik sırasıyla değil de niyet ve azimle olduğunu anladı. Onun için Mevlânâ (Kuddise Sirruhû)Mesnevî’de:

اَوَّلْ فِكْرِ اٰخِرْ اَمَدْ دَرْ عَمَلْ

خَاصَّهْ فِكْرِي كُو بُودْ وَصْفِ اَزَلْ

“Fikrin (ve niyetin) başlangıcı bile amelin sonu olmuştur,
Hele bir de o fikir, ezelîolmakla sıfatlanmışsa” buyuruyor. (Mesnevî, 4/530)
2) Geçen yazımızda  اللطيفism-i şerîfinin birkaç adet üzere okunabileceğini zikretmiştim. Radyodan dinlerken 111 sayısını işittim, halbuki böyle bir sayı yoktur, yanlış yazmış olabilirler asıl adedi yani Rabbimizin  «لَا تَخَفْ»“Korkma” kavl-i şerîfinin sırrı 1111 sayısındadır.
3) sizden birçok müjdeci ve teselli edici mektuplar fakire ulaşmaya devam etmektedir. Yine bir hanım kardeşimiz hapse girdiğim ilk zamanlarda ğâipten bir sesin “Ahmedim yorgun geldi, ona cennetten yataklar getirin, odasını döşeyin. Ahmedim dinlensin” diye nidâettiğini işitmiş. Gerçekten beni bilenlerin mâlumu olduğu üzere kemik ağrılarımdan ve boynumdaki kemik aşınmasından dolayı kendi evimdeki sert yatağım ve özel boyun yastığım olmadığın olmadığı yataklarda çok rahatsız olurum, uyuyamam, yol yorgunluğuyla gittiğim evlerde ve otellerde uyusam bile sonra günlerce boyun ve beden ağrısı çekerim. Tabi ki hapishanede adama böyle bir imkan vermezler. Fakat yatağımın sertliği ve yastığımın ayarı öyle bir denk geldi ki samimi söylüyorum kendi özel yatağımın dışında hiçbir yerde bu kadar rahat etmedim.
Benim işlerime, başıma gelenlere akıl erecek gibi değildir. Rabbimim özel lütuflarına mazhariyetim inkarı kābil bir şey değildir. İsmailağa’da beni çekemeyen ve üzerime her türlü iftirayı atan özellikle de Efendi Hazretleri’nin yakın akrabasından olan o güruh otuz sene kadar önce yine benim Efendi Hazretleri’nin yanından uzaklaştırılmam için büyük bir iftira tertip ederek Efendi Hazretleri’ne “Bunu yanından uzaklaştır” diye baskı yaptıklarında, Efendi Hazretleri’nin bizzat bana naklettiğine göre: “Ahmed! Falanca kişiler dün gece sabaha kadar başımın derisini yüzdüler, seni uzaklaştırmam için beni çok üzdüler” diye hayıflandığı günlerde Efendi Hazretleri her zamanki usulü üzere beni isnad edilen suçu işleyip-işlememiş ve bu yüzden uzaklaştırılmayı hak edip-etmemiş olduğum konusunu istihâreye havâle etti. O zaman istihâre işlerine ismiyle müsemmâİstihâreci Mehmet nâmında bir arkadaş bakıyordu.
Fakat o günlerde tebliğ cemaatiyle Hindistan’a gittiği için iki ay kadar kendisine ulaşılamadı, tabi o vakit böyle cep telefonları da yok. Efendi Hazretleri onun bu kayboluşuna özellikle de benim istihâremi yaptıramayışına çok üzülüyordu. Ama iş geciktirilecek cinsten değildi. Tabi ki Efendi Hazretleri’nin kalbi zaten istihâre makamıydı. Ama Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)Âişe anamız hakkında karar veremeyip vahiy beklediği gibi Yüce Mürşidim de o sünnete ittibâen hem de başkalarına karşı huccet olsun diye istihâreyi bir başkasına, tabi ki rastgele birine değil yine kendisi tarafından keşfi açılan ve evliyâullâh ile uyanık halde istediği zaman görüşmesine izin verilen birine havale ederdi. Bu, ona Şeyhinden kalma bir hasletti.
Ali Haydar Efendi (Kuddise Sirruhû)nun da kendisinin keşfi açık olduğu halde ihvânından keşfi açık olan bazılarına son zamanda Gönenli Marangoz Ömer Efendi’ye istihâre yaptırdığını naklederdi. Neyse konuya girersek müstakil bir kitap çıkar, uzatmayalım istihâreci Mehmet bulunamayınca o zamanlarda keşfi açık olan Kasımpaşalı Şevket Efendi’ye bu iş havâle edildi. Herkes istihârenin sonucunu merakla beklemekteydi.
Ben evvelce hatm-i hâceganda Efendi Hazretleri’nin tam yanında otururken “İfk Hâdisesi” günlerinde yaşanan durum gibi o günlerde hatm-i şerîf odasının en dip köşesinde oturuyordum. İstihâre Şevket Abi’ye havâle edildiği günün akşamı hatm-i şerîfin akabinde ihvan yatsı namazı için câmi-i şerîfe doğru kalkıp giderlerken Şevket Abi, Efendi Hazretleri’nin yanına sokuldu. Benim bu yaşa kadar o andan daha heyecanlı hiçbir ânım olmamıştır, zannedersem de olmayacaktır. Çünkü evvelce Şevket Abi ile görüşememiştim, görüşsem de bana bir şey anlatmayacağı kesindi. Bu sırları başkalarına söyleyenlere zaten bu vazife emanet edilmezdi.
Şevket Abi anlatmaya başlayınca kalbim yerinden çıkacak gibi oldu, bir yandan da Efendi Hazretleri’nin cemâline bakıyordum. Ne zaman yüzünde güller açtığını görünce içime bir rahatlık geldi. Efendi Hazretleri’nin güldüğünde ne kadar güzelleştiğini ve nurunun nasıl parladığını bilenleriniz çoktur. Sonra Efendi Hazretleri kalkarak yatsı namazı için câmi-i şerîfe yöneldi  - o zaman hatm-i şerîf mevsim gereği akşam ile yatsı arasında yapılıyordu- günlerdir, haftalardır bu iftira yüzünden gülmeyen ve şiârı, iltifat olduğu halde kimseye iltifat etmeyen Yüce Ğavs o akşam mihraba doğru ilerlerken sağında ve solunda kendisine yol açmış bekleyen tüm ihvâna iltifatlar yağdırıyordu. Oysa günlerdir böyle bir sevinçli hal kendisinde müşâhede edilmemişti.
Namazdan sonra Efendi Hazretleri beni çağırttı ve “Ahmed! Senin hakkında evliyâullâha müracaat ettirdim fakat bu iş hepsini aşınca bizzat Allâh-u Te‛âlâtecelli buyurarak ‘Ahmed’i Bana burakın, onun işlerini ben hususi yönetiyorum, ona kimseyi dokundurmayın’ buyurdu” diye bana anlattı.
Size rüya anlatmıyorum hâ! Yaşanmış bir olayı anlatıyorum. Sonra Şevket Abi ile görüştüğümde bana bu istihârenin öyle tesirinde kaldım ki Allâh-u Te‛âlâ’nın tecellisine senin sâyende mazhar oldum, anlatılacak bir hal değil, her zerreme nur sirâyet etti” diye anlattı.
Tabi ki Ehl-i Sünnet’e göre Allâh-u Te‛âlâ’nın dünyada baş gözüyle görünmesi vâki olmaz. Ama rüyalarda ve zuhuratlarda görünmesi çokça vâkidir. Buna tecellîsûrîde denir. Tefsirde izah ettik ama şimdi yerini hatırlamıyorum. Sonra İstihâreci Mehmet dönünce, Efendi Hazretleri onu İsmet Ğarîbullâh (Kuddise Sirruhû)dâhil, Türkiye’de bulunan meşâyıhımızın kabirlerine gönderdi. O hepsini ziyaret edip Efendi Hazretleri’ne “Meşâyıh Cübbeli Hoca’yı seviyor ve kabul ediyor. Bu iftiralara itibar edilmesin buyuruyorlar” diye haberler getirince Efendi Hazretleri artık kimseden çekinmeden tekrar beni namazlarda, hatm-i şeriflerde, seyahatlerinde yanına almaya devam etti. Şevket Abi de İstihârecei Mehmet de sağdırlar, bunun şâhididirler.
İşte kardeşler! Benim çileli hayatım yeni başlamış değil, 35 senedir bu hasûd, müfsid, münafık ve deccal güruhları benimle uğraşmakta, Rabbim de daima beni maddîve mânevî tüm sahalarda eşsiz himâyesiyle korumaktadır. Onun için siz benim işlerimi Rabbime havâle edin, kendi işlerinizi de ancak O’na havâle edin, çünkü:

«إِذَا أَحَبَّ اللّٰهُ عَبْدًا لَمْ يَضُرُّهُ ذَنْبٌ.»

Hadîs-i şerîfi mûcebince “Allâh bir kulunu sevdiği zaman hiçbir günah ona zarar veremez” yani tevbe nasip eder ve günahın izlerini ondan siler. Demek ki “Allâh bir kulu da sevmeyince ibadetleri ona fayda vermez.”
Bu yüzden Rabbimize sevilmeye bakalım, bunun da çaresi sağlam bir Ehl-i Sünnet itikadı, dostları sevmek, düşmanlara buğzetmek, nefsi kahretmek, kendini herkesten hakir görmek, kamû müminleri kendinden üstün bilmek gibi faziletli hasletlerdir. Rabbim cümlemize bu kıymetli ahlakı ve efkârı nasip eylesin. Âmîn!
4) Kendimizi düşünürken ümmetimizin içler acısı halini, ahvâlini unutmayalım. Suriye’de Ehl-i Sünnet şehirleri, özellikle Humus ve İdlib şehirleri Şi‛îve Nusayrîhâinler tarafından târumar edildi. Binlerce Ehl-i Sünnet mücahit, yüzlerce kadın ve çocuk kesildi, doğrandı, insanlar Esed’in resmine secdeye zorlandı, etmeyenler öldürüldü, kadınlara tecavüz edildi, Afganistan’da kafayı çeken bir câni Coni kadın, çoluk, çocuk demeden bir âileyi katletti. İsrail günlerdir Gazze’yi bombalıyor. Salih bir zatın arabası patlatılarak şehit edildi, neler de neler… Ehl-i Sünnet’in cennete girmeden son bulmayacak çilesi!
Efendi Hazretleri’nin buyurduğu gibi “Âhiret olmasa çatlardım.” Yani bu zalimlerden dünyada olmasa bile âhirette mutlaka intikam alınacağını bilmeseydim şimdi durduğum yerde çatlardım. Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:

«أُمَّتِي أُمَّةٌ مَرْحُومَةٌ لَا عَذَابَ عَلَيْهَا فِي الْأٰخِرَةِ، عَذَابُهَا فِي الدُّنْيَا؛ اَلْفِتَنُ وَالزَّلَازِلُ.»

“Ümmetim (Allâh tarafından) acınmış bir ümmettir, ümmetime âhirette azap yoktur. Onların azabı dünyada (karşılaşacakları) fitneler (iç ve dış savaşlar) ve zelzeleler(de çekecekleri can kayıpları ve çileler)dir.” (Ebû Dâvud, Fiten:4, no:4280, 4/169)hadîs-i şerîfini bilmesem çok darlanacağım. Ama bu fâni dünya o kâfirlerin ve zâlimlerin olsun bakalım, şehit edip cennete yolladıkları mazlumların ardından dünyada ne kadar daha kalacaklar?! Pek yakında onlar akıttıkları kanda boğulacaklar.
“YâRabbi! Afganistan’ı kâfirlerin elinden kurtar, İslam topraklarında işgalci bir kâfir bırakma! Âmîn! Yâ Rabbi! Irak’ı, Lübnan’ı, İran’daki Ehl-i Sünnet beldelerini, Suriye’yi, Bahreyn’i vesâir Ehl-i Sünnet memâlikini her türlü Ehl-i Sünnet dışı Şi‛î-Nusayrî fırkalarının elinden kurtar. Ehl-i Sünnet’i takviye eyle, âcil zaferler, fetihler ve nusretler müyesser eyle. Bize de onların derdiyle dertlenmek nasip eyle. Onlar o haldeyken dizilerle, filimlerle, maçlarla eğlenmegafletine düşmekten muahafaza eyle. Habîbinin:

«مَنْ أَصْبَحَ وَلَمْ يَهْتَمَّ بِأُمُورِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ.»

“Sabaha çıktığında Müslümanların derdiyle dertlenmeyen onlardan olamaz” tehdidine çarpılmaktan bizleri muhafaza eyle. Bu gece imsak vaktine yarım saat kala hâcet namazları kılmak, son çeyrekte makbul dualar yapabilmek nasip eyle. Zikrine, şükrüne ve güzel ibadetine muvaffak olabilmek için bize çok yardım eyle. Âmîn! Âmîn!
5) Mektuplarınızı almaya devam ediyorum, bazı talebelerimiz şiirler yazmışlar, bazısını dergiye göndereceğim hele Iğdır’dan gelen bir mektubu mutlaka göndereceğim hepsini tek tek okuyorum. Ancak cevap yazmam mümkün değil. Fakat mektup yazanlara, ziyaretime gelenlere ve sohbete devam edenlere özel, diğer tüm sevenlerime genel olarak dua ediyorum. Rabbim bu mazlum kulunun duasıyla hepimizi saîd ve mesûd eylesin, sizlerin bana yaptığınız duaların eserini de âcilen izhâr eylesin.
6) Geçen hafta Mustafa Hoca’nın ilanından benim resmimin dergiyle dağıtıldığı, isteyenlerin bunu arabalarına ve dükkanlarına astığına dâir bir fikir edindim. Tabi dışarıda olan bitenden haberim yok, sonra ziyaretime gelenler bana bu durumu sordular, onlara “Bu kadar çırılçıplak kadın resimleri asılarak haram şehvetler tahrik ediliyorken, sakal, cübbe ve sarık gibi İslam nişanlarını gösteren benim resmimin elbette bir sakıncası olmaz. Efendi Hazretleri ‘Siz sakalınız, cübbe ve şalvarınızla sokaklarda dolaşsanız vaaz yapamasanız bile, o hâlinizle emr-i bil mâruf yapmış olursunuz’ buyururdu. Ben de bu niyetle görenler sünneti ve Ehl-i Sünnet’i hatırlasın ve bizi itibarsızlaştırmaya çalışanların hilelerinin sökmediğini göstersin niyetiyle buna müsaade verilir” dedim.
Rabbim niyetimi biliyor, derdim kendimi göstermek değil, Allâh buna şâhit ki esas gayem Ehl-i Sünnet’in izzet ve şerefini, itibar ve haysiyetini gözlerden ve gönüllerden uzak tutmamaktır. Bu niyetle olursa bu iş teşvik edilecek amellerden de sayılabilir. Rabbim cümlemizi niyetlerimizi tashihe muvaffak eylesin. Âmîn!
7) Arifan dergisini okumayı ve imkanınız nispetinde çokça alıp mektuplarımdaki tebliğleri insanlara ulaştırmayı ihmal etmeyiniz. Diğer kitaplarımdaki ilimlerden istifadeyi de sürdürünüz. Burada nice insanlara gücüm nispetinde yardım etmeye çalışıyorum. Borç ve kefil olma gibi nedenlerle içeri düşen fakat tuvalete gidemeyecek derecede yaralı olan nice insanları tahliye için çabalıyorum. Bu işler bedava olmuyor. İçeride ve dışarıda nice dertlilere hatta intihar edecek kadar daralmış kardeşlerime buradan bile yetişiyorum. Ben size dünyanın nerelerinde ne hayırlara vesile olduğumu tek tek anlatamam.
İşte Arifan dergisi ve benim kitaplarıma gösterilecek ilgi ve alâka kesinlikle bu hizmetlere iştirak ve ihtiyaç sahiplerine yardım niyetiyle olursa mutlaka bu fakire ve bütün hizmet ve yardımlarına ortak olursunuz. Herkes bana “Senin için ne yapalım? Emret!” diyorlar. İşte size en kolay şeyi söylüyorum, dergiyi çokça alın ve dağıtın. İnanın çok büyük hayır yapmış olacaksınız.
8) Birkaç aydır yanımda bulunup telefonlara bakan Fahrettin Efendi kardeşimiz bu ay itibariyle vazifesinden ayrılmış bulunuyor. Kendisine katkılarından dolayı çok dua ve teşekkür ediyoruz. İrtibat telefonumuz değişmemiştir, göndereceğiniz bilgi ve mesajlarda bundan sonra bana aynı numaradan yani 0507 247 28 57 numarasından ulaştırılacaktır. Bilgi soracağınızda bu numarayı arayabilirsiniz.
9) İzmir-Bayraklı’dan yazan Tevfik Çelik kardeşimiz beni herkesten kat-kat fazla sevdiğini iddia etmiş -Rabbim mübarek eylesin- ve bana “Cuma akşamları okunan âli’l-kadr sığasının kitaptaki yazımıyla sizin okuyuşunuz arasında bir fark var, hangisiyle amel edelim?” diye sormuş, tabi ki kitapta olanla amel edilsin. Benim okuyuşumda bazı ilaveler olabilir, onda da fazla faydalar vardır. Ben birçok kitap gördüğüm için bazı ilaveler diğer nüshalardan olabilir. Hiçbir zaman kafamdan bir harf bile ilave etmem. Ama siz “Salevât-ı Şerîfe” kitabımda hangi kaynağa göre nakil yaptıysam ona bağlı kalın.
10) Bu hafta beni ziyarete gelenler arasında Şakir Hoca Efendi beni çok mahzuz kıldı. Ben 15 yaşlarımdayken o ilkokul öğretmeniydi. Bana: “Ben ikindiden sonra araba bulamam diye Bayrampaşa’daki evime gitmek isterdim, sen beni yatsıya kadar câmide bekletirdin. Yatsıdan sonra yola çıkınca her seferinde beni evime kadar bırakan bir özel araba gelirdi” diye anlattı.
Ben o yıllarda annem-babamla kaldığımdan fazla ihvan ile kalırdım. En çok Şakir Efendi bize iftar yemeyi verirdi. Rahmetli Şehit Hızır Hocam da elleriyle yemek yapar bize yedirirdi. O zamanlarda böyle birinin kuyusunu kazmak yoktu, varsa da azdı. Hocalarımız bizi hem yedirir, hem okuturdu. Tabi bunlar 1979 senesinde Rize’ye gitmeden önce yaşanmıştı. Şakir Hoca da bir vaazından dolayı 16 ay hapis yatmıştı. Gerçi benim hapis yattığım tüm süre de bu günler itibarıyla 17 aya doğru gidiyor. Onun için “Ağaçtan düşen gelsin” demiş Nasreddin Hocamız!
Bu arada ziyaretime gelen MHP Zeytinburnu ilçe başkanı Ahmet Alparslan beyefendiye ve onun şahsında Ehl-i Sünnet itikadını muhafaza eden Efendi Hazretlerimiz’in ve bizim kitaplarımızı okuyan, Osmanlı ecdadımızın hürmetini ve akîdesini muhafaza eden tüm ülkü ocakları, özellikle İran devriminden sonra şi‛aya, selefiliğe, vehhâbiliğe, Abduh-Afgânîve Reşid Rıza şeytan üçgeniyle başlayan reformistliğe, dâru’l-harpçiliğe, mezhep ve tasavvuf inkarına, Seyyid Kutup ve Mevdûdîhayranlığına meyil göstermeyen tüm ülkü ocakları mensuplarına dua ve şükranlarımı arz ederim…
11) Hakkımda ne haber çıkarsa evvela benim resmîsitem olan CübbeliAhmetHoca.tv adresine bakın, ona göre inanın, tatbik edin veya reddedin. Önümüzdeki günlerde doğru-yanlış bir takım haberler çıkabilir. Akl-ı selîm ile sukûnet ve îtidâl üzere hareket edin, teşvik edilen faaliyetlere önderlik edin, sakındırılan işlerden sakının ve sakındırın. Rabbim hayırlı muratlarınıza nâil eylesin. Umduklarımıza nâil, korktuklarımızdan emin eylesin. Aman özellikle Suriye halkına duayı unutmayalım. İmsak 4.41’e kadar düştü, bu mübarek gece saat 4 gibi, secdede, seccadede sıhhat-ü âfiyet ve huzûr-u kalp ile makbul dualarda buluşmak üzere cümlemizi, çoluk-çocuğumuzu, evladımızı, malımızı, mülkümüzü ve tüm sevdiklerimizi, emânetleri zâyi etmeyen Rabbime emânet ederim. Güzel anlatımından dolayı Mustafa Hoca Efendi’ye teşekkür ederim.
السلام أولا وآخرا
 
 
 
 
(BAŞLIK ???)
 
Bir haber sevenlerinin yüreğini dağladı,
Yer gök hocamızın gidişine ağladı,
Söylenenler hep iftira ve yalanlardı,
Melunlara göre sıra Cübbeli Hocamızdaydı…

İki şehit verdik dava uğruna,
Zalimler doymadı şehit kanına,
Hocamız konuştukça İslam adına,
Kast etmek istediler onun da ırzına…
 
Amaçları Cübbeli Hocamızı gözden düşürmek,
İnsanların sevgisini nefrete dönüştürmek,
Bu planda da yolda kaldınız ey melunlar,
Bundan sonra çoğalacak Cübbeli Hocalar…
 
İnanmıyoruz hocama yapılan iftiralara,
Tıkadık kulaklarımızı aleyhte konuşanlara,
Tüm bedduamız bunu size yapanlara,
Mevla başlarına çevirsin hilelerini fazlasıyla…
 
Gelin artık hocam herkes sizi bekler,
Özledi sizi Yesevî, özledi sizi kürsüler,
Kurtuluşunuz için semâya kalktı eller,
Çıkınca hocamız yetiştirir nice Cübbeli Ahmetler…
 
Suçu ne hocamızın, hakkı söylemesi mi?!
Yoksa belinizi mi büktü onun reddiyeleri?!
Ne kadar susturmaya çalışsanız da bizleri,
Başaramayacaksınız! Daha keskin olacağız bilenmiş bıçak gibi.
 
Hocam nurunuz aydınlatıyor metrisi,
Şimdi kalplerde bir cennet, metris cezaevi,
Kıymetinizi bilsinler oranın nasipleri,
Biz bilemedik hocam, pişmanız şimdi…
Metriste yatıyor büyük bir âlim,
Davasına sadık tek sermayesi ilim,
İmtihanlar karşısında sabırlı ve halim,
Ona komplo kuranlar ise alçak ve zalim…
 
Hocam kaç neslin imanını kurtardınız,
Doğruyu yanlışı ayırıp bizleri uyardınız,
Dava uğruna her türlü ezaya maruz kaldınız,
Elimizden bir şey gelmiyor ama dualarımızla yanınızdayız…
 
Ey Müslümanlar açın ellerinizi dergâh-ı Rahmâna,
Hocamızın dönmesi için bir an önce aramıza,
Kavuştur onu Rabbim aile efradına,
Mesrur eyle bizi vaaz-u nasihatlarıyla…

Kız medreselerinden talebelerimiz    06-02-2012

islam