Yeni

Cübbeli Ahmet Hoca 8. Mektup


اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

Muhterem Müslümanlar! Geçen hafta cuma günü hastaneye gitmem icap etti, siz de haber almışsınızdır. Malumunuz şeker düzenim tamamen bozuldu, sürekli kramplardan dolayı tahiyatta kırk şekle girer oldum. Ayrıca şah damarımdaki ve kalbimdeki sitentlerin durumu meçhul, bakılmayalı bir sene kadar oldu. Evvelce baypastan 7 ay sonra kısa bir zaman içinde şahdamarım 100/95 düzeyinde âniden tıkanmıştı. 2002’deki hapis hayatımdan sonra da kalp damarlarım tıkanarak çıkmıştım. Bu yüzden kontrol talep ettim.
Fakat başkaları sudan bahanelerle aylarca hatta yıllarca hastanelerde kalırlarken maalesef beni doktorların işten çıkış yaptığı saatte, saat 3.30’da sevk ettiler. Orada da doktorlara müdahale ederek apar topar geri gönderdiler. Hiçbir tetkikim doğru dürüst yapılmadan boşuna perişan oldum, uykusuz kaldım, 3 gün kendime gelemedim. Bayburt’a senfoni orkestrası götürüp millete dinletmişler de sonra “Nasıl buldunuz?” diye sorduklarında “Bayburt, Bayburt olalı böyle zulüm görmedi” cevabını almışlar ya tam da öyle.
Ama yetkisi olup da bu zulümlere izin verenlere Niyâzî Mısrî Hazretleri’ni hatırlatırım, o zâtın ahlarıyla koca devlet-i aliye çöktü de bu zalimler mi yıkılmayacak?! Efendi Hazretleri bana “Senin duan makbuldür” diye çok önceden müjde vermiştir. Bu usturanın iki tarafı da keser, yani beddua da böyledir. Bir zahmet Niyâzî Mısrî Hazretleri’nin başına gelenleri, Limni adasına sürgün ediliş kıssasını ve akabinde yaşananları okusunlar da belki tam fırsat kaçmadan kurtulabilirler.
Ben daha ne diyeyim?! Evvelce olduğu gibi şimdi de yürüyüş yapma hakkı, ziyaretçi hakkı ve hastane hakkı gibi birçok haktan mahrum bırakılıyorum. Tek diyeceğim Yûsuf (Aleyhisselâm)ı kaybeden babasının söylediği gibi:

﴿فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ﴾

“(Bana düşen) güzel bir sabır! Yardım istenilecek tek merci ise ancak Allâh!” (Yûsuf Sûresi:18’den)demekten ibaret.
Burada da şöyle birkaç tevâfuk oldu. Medresede okuyan büyük kızım geçen gün bir mektup yazmış, mektupta Arapça ibârelerini de yazarak hatta (İbni Kesîr, 2/266) diye yazıp babası gibi kaynak da koyarak Buhârî’nin, Âişe anamızın başına gelen ifk hâdisesindeki şu sözünü naklettiğini bildirmiş. Âişe (Radıyallâhu Anhâ) vâlidemiz o hâdiseyi anlatırken: “Herkes beni terketti, şüphelendikleri için yanımda kimse kalmadı, hatta kediler bile beni terk etti” diye anlattıktan sonra insanlara hitâben yeminle:

«وَاللّٰهِ لَا أَجِدُ لِي وَلَكُمْ مَثَلًا إِلَّا كَمَا قَالَ أَبُو يُوسُفَ:
﴿فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ﴾.»

 “Vallâhi, sizinle kendi durumumu ancak Ebû Yûsuf’un ‘Güzel bir sabır. Anlattıklarınıza karşı yardım istenilecek Zat ancak Allâh’tır’ dediği gibi buluyorum” demiş. Ben de kızımın bu teselli yazısını okudum. Sonra birden sözün metnine baktım, Âişe anamız orada “Yakub (Aleyhisselâm)” dememiş de “Yusuf’un babası” demiş, o zaman kendi kendime “Senin bir oğlun da Yusuf olduğuna göre sen de Ebû Yusuf’sun” dedim. Bu kadar okuduğum kitapta Yakub (Aleyhisselâm)a Ebû Yusuf denildiğine rastlamamıştım, rastladıysam da demek hatırlamıyorum. Yani diyeceğim bir Ebû Yusuf olarak benim de söylemem gereken söz ancak ﴿فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ﴾âyet-i kerîmesidir.
Sonra geçen gün tekstille uğraşan iki kişi ziyaretime geldi. Ben kendilerini evvelce görmüştüm fakat ismen tanımıyordum. Dediler ki yanımızda çalışanlardan bir geldi ve “Seyyid Ebû Yusuf nâmında bir zat var, uzlete çekilmiş, kimseyle görüşmüyor, bu veli kul beni size gönderdi ve ‘Cübbeli Hoca’nın bazı ihtiyaçları var, gidip ziyaret etsinler, hâcetini gidersinler’ dedi” diye anlattı. Ben de onlara avukatım Fatih Oğuz’a ulaşmalarını bu hususta sadece ona güvendiğimi söyledim. Bu zatın künyesinin de Ebû Yusuf olması çok taaccübümü celbetti.
Bu kadar emeğimiz geçen insanlar “Bir ihtiyaç var mı?” diye sormak şöyle dursun, bize destek olmak isteyenleri caydırmak için ellerinden gelen zındıklığı devreye sokarlarken, destek sözü veren bazı nasipsizler de çevrelerindeki müfsit akımlara kapılarak sözlerini bozarlarken Rabbimizin bizi sahipsiz bırakacağını mı sandılar?! Elbette Allâh-u Te‛âlâ:

﴿وَلَيَنْصُرَنَّ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُ﴾

“Andolsun ki Allâh kendisine yardım edenlere yardım edecektir” (Hacc Sûresi:40’dan)kavl-i şerîfindeki vaadini yerine getirecektir lakin:

﴿وَلٰكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ +يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا
وَهُمْ عَنِ الْآَخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ﴾

“İnsanların çoğu (hakkı-hakikati) bilmezler, sadece dünya hayatının zâhiri (görünen) kısmını bilirler, onlar âhiret haberlerinden ğâfillerin ta kendileridirler” (Rum Sûresi:6-7)kavl-i şerîfi mûcebince birçok insan hakkı bulamayacak ve doğruyu destekleme erdemine nâil olamayacaklardır.
Ne yapalım: “Vermeyince Mâ‛bûd, Ne yapsın Sultan Mahmud?!” sözü gereği Rabbim nasip etmeyince bu hak yola infak her kula müyesser olmaz. Kime nasip olursa, o da teşekkür beklemek bir yana bu işe seçildiği ve hayrı kabul edildiği için çok minnettar olmalıdır.
Duyuracağım hususlara gelince:
1) Seyyid İbrahim Hazretleri bizler için büyük bir nimettir. Kendisi bana “Ben sizin işaretinizin rehiniyim, siz çıkana kadar cemaatinizi bırakmayacağım, bu cemaatler olmasa gidecektim fakat sizin mânen terakki etmeniz ve başka yolla elde edemeyeceğiniz terakkilere mazhar kılınmanız için hapse düşmeniz beni buraya bağladı” şeklinde uzun sayılabilecek bir mektup yazdı. Ben de bu mektubu terceme ettim ve aslıyla birlikte dergiye yolladım. Fakat geçen dergide çıkmadığını yeni duydum, sordurdum ama şimdi mektubu da bulamıyoruz. Ben o kadar uğraşıp terceme de etmiştim. Ben bu dar yerde uğraşıp didiniyorum, dışarıdaki kardeşler de emanet işlerinde biraz titiz olsunlar. Hadîs-i şerifte:

  «لَا إِيمَانَ لِمَنْ لَا أَمَانَةَ لَهُ.»

“Emanet(e riâyet)i olmayanın (kâmil manada) imanı yoktur” buyruluyor. O mektubun aslı bana bir bereketti. Neden kaybolsun?! Hemen bulsunlar ve nisan sayısına koysunlar inşâallâh! Mart sayısı henüz elime dün geçebildi. Boşuna dememişler “Hapse girmek, mezara girmek gibidir” diye. Oysa her hangi biriniz ziyaret izniniz olmasa bile Metris’e getirip dergi bıraksanız bana ulaşır. Bu fakiri unutmayın ki siz de unutulmayasınız.
Diyeceğim o ki Seyyid Hazretleri gibi ilim, amel, ihlas, hikmet ve tasarruf sahibi bir zatın sohbetinde bulunmayı ganimet bilin, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in maddî ve mânevî torunu olan bir zatın huzurunda bir an bile bulunmak, başka yerlerde parçalanıncaya kadar ibadet etmekten üstündür. Mevlânâ (Kuddise Sirruhû)şöyle buyuruyor:

  يَكْ زَمَانِي صُحْبَتِي بَا أَوْلِيَا       بِهْتَرْ اَزْ صَدْ سَالْ عِبَادَةْ بِي رِيَا

“Evliya ile bir an bile sohbet etmek,
Yüz sene riyasız ibadet etmekten daha değerlidir.”
Bu hususta mânen rivayet edilen bir hadîs-i şerîfi de Yusuf Nebhânî Hazretleri “Cevâhiru’l-bihâr” isimli eserinde nakletmiştir.
Özellikle Seyyid Hazretleri’nin son iki haftadır yaptığı dualara mazhar olmak için insan Çin’e gitse değer. Aman kıymetini, hürmetini iyi bilelim. Huzurunda gıyabında kendisini incitecek laflardan ve işlerden sakınalım ki Ehl-i Beyt’in teveccühüne mazhar olalım, şikayetlerinden emin olalım. Gerçi sizlerin cemaate ve sohbete eskisi gibi devam ettiğinize dâir aldığım sevindirici haberler beni bu konuda rahatlatmaktadır.
2) Yine duyduğum haberlere göre kimilerine gidilip “Hoca şöyle dedi, böyle dedi” diyerek bazılarına birtakım işler yaptırılıyormuş. 2002 yılında hapisten çıktığımda o eski Beyan grubunun benim selamımla milletten ne paralar topladıkları ve beni bu işte madur ettikleri ortadayken, bir daha aynı delikten ısırılmayalım. Bakın size duyuruyorum!  Benden herhangi birinize bir haber gelirse mutlaka avukatım olan Fatih Oğuz beyi bulup sormadan harekete geçmesin. Benim el yazımla ve avukatım aracılığı olmadan yapılan bütün duyuru ve talepler asılsızdır, sakın kimseye kanmayın, uyanık olun.
3) Gönderdiğiniz birçok mektupta bu fakirin ne kadar doğru konuşan biri olduğunu, ispat eden rüya, zuhurat ve haberler bulunmaktadır. Ben zaten kendimi biliyorum ama başkalarına da bu yönde alametler gösterilmesi bana müjde oluyor. Florya-Şenlikköy’den yazan bir hanım kardeşim şöyle yazmış:
“Cezaevinden çıkıyorsunuz, tam kapının önünde büyük bir yemek masası var. Masada ise sadece yarım ekmek içinde de peynir ve domates var. Siz elinize bir bıçak aldınız ve ekmeği ikiye böldünüz. Ekmeğin yarısını benimle paylaştınız. Tam uyanmak üzereyken bir ses duydum. ‘Ahmet doğrudur, doğru söylüyor…’ hemen uyandım daha doğrusu sıçradım.”
Bir kardeşimiz de daha düzgün konuşamayan küçük bir çocuğun benim sohbetimi duyar duymaz anne babasına: “Bu hoca doğru konuşuyor” dediğini ve henüz hiçbir doğru cümle kuramamış bu çocuğun nasıl ilk olarak böyle cümle kurabildiğine, mucize görmüş gibi şaşıp kaldıklarını yazmış.
Güngören / Akıncılar semtinden yazan bir bacımız şöyle müjdeliyor:
“Siz hapse girmeden bir hafta önce Efendi Babamı gördüm. Siz ve Muhammed Keskin Hoca Efendi, Efendi Babamın önünde oturuyorsunuz. Efendi Babamın sağ tarafında ama biraz mesafeli olarak bütün ihvanlar var. Efendi Babam teveccühünü ikiye ayırmış. Çoğunu size ve Keskin Hoca Efendi’ye, azını ise bütün ihvana ayırmış ve teveccühünü bu şekilde hiçbir şeyle uğraşmadan devamlı yapıyor. Ben de ağlıyorum ‘Efendi Baba ben ne olacağım?!’ diye. Efendi Babam biraz başını kaldırıp bana da teveccüh etti ama hemen size dönüp uzun uzun teveccüh etmeye devam etti.”
Mecidiyeköy’den yazan Göreleli bir hemşerim ve hemşirem şöyle müjdeliyor:
“Hocam bundan bir sene önce, bir gece rüyamda şöyle gördüm; mahşer alanı gibi Efendi Babam bütün ihvanlarını toplamış ve sahabe gibi (muhacir ve ensar gibi) birbirimizle kardeş yapıyor. Sonra bir kürsü yükseldi ve üzerinde siz varsınız. Yanınızda ışık gibi parlayan ak sakallı bir zat. Bütün gözler size döndü ve Efendi Babam açıkladı ‘Cübbeli’yi de Hızır (Aleyhisselâm)la kardeş yaptım.’”
Atışalan’dan yazan bir hanım kardeşim şöyle bir zuhurat naklediyor:
“Sevgili hocam sizin için İsm-i Âzam duası kitabından 50. sayfayı okurken birden dalmışım. Sizin dua ettiğinizi ve iki yakanın yani Avrupa ve Anadolu yakasının bir araya geldiğini, ellerinizin gökyüzüne doğru kalktığını gördüm. Sizin ne mübarek insan olduğunuzun bir kere daha farkına vardım.”
Gaziosmanpaşa’dan yazan bir kardeşim hem rüyasını, hem de yorumunu yazıyor ve ben hapse girdikten sonra çocuklarındaki değişimi şöyle naklediyor:
“Hocam siz hapse gireli bir-iki gün olmuştu. O akşam yine sizin için dua ettim. Hastalığınız aklıma gelince (iğneler falan) kendimi tutamadım çok ağladım. Hocam o gece sizi rüyamda gördüm, anlatayım;
Hocam gece saat 3 gibiydi rüyayı gördüğümde. Hocam sizi saçınızı sakalınızı çok uzun yere kadar, beyaz vaziyette gördüm. Odanın kapısını açtınız, içeri girdiniz. Yüzünüzde hafif bir tebessüm, beyaz saç, sakalınız yere kadar. Odaya girdiniz, benim devamlı namaz kıldığım yere kadar yürüdünüz. Sabahleyin rüya kitabına baktım. Saç-sakal uzunluğu, beyaz görülmesi derecenin, rütbenin artmasına işaret diyor.
Hocam siz bu olayla karşılaştıktan sonra gazetede resimleriniz çıkmış, küçük oğlum ‘Bak senin hocan neler yapmış, resimlerini gör’ dedi. Ben de ‘Yavrum benim hocamın öyle bir şey yapmadığına o kadar eminim ki (kendimden ne kadar eminsem o kadar), o resimlere bakmama hiç gerek yok’ dedim. Oğlum da inceleyince ‘Anne bunlarda bir şey yok ki’ dedi. Kısacası o da inanmadı. Sizi kıyafetinizden dolayı eleştiriyordu.
Bu olaydan sonra sizi daha çok dinlemeye, size daha çok saygı duymaya başladı. İki oğlum da bilgisayardan, radyodan sizi dinliyorlar. Allahım’a hamdolsun, sizden dinlediklerimi onlara aktara aktara çok değiştiler, namaz kılıyorlar, sabah namazına kaldırıyorum kalkıyorlar.”
Görüldüğü üzere; başıma gelen bela bile başkalarına rahmet ve hidayet vesilesi oluyor. Daha nice rüyalar var ki hepsi de bu işte bulunan nice hikmetlere dikkat çekiyor. Anlaşılan bize bir makam murat etmişler, amelimiz yetmeyinec sıkıntılarla bizi bu mertebeye ulaştıracaklar inşâallâh! Rabbim en kısa zamanda ve en hayırlı şekilde murat ettiği hayırlara kavuştursun da selametle size kavuştursun. Âmîn!
Beylikdüzü’nden yazan Özgür Doğan isimli kardeşin:
“Hocam ben yaklaşık bir ay önce sizi rüyamda gördüm. Allah (Celle Celâlühü)hayırlara çıkarsın. Rüyamda siz kar üzerine oturuyor, sohbet ediyordunuz. Yalnız çok terlemiştiniz, ben de ‘Hocam üşüyecek, hasta olacak, bir cübbe alayım vereyim, giysin’ dedim. Sonra sizin yakın arkadaşlarınız zannettiğim bir kişinin yanına gittim. Durumu ona anlattım. Orada yeşil bir cübbe vardı. ‘Hocam terli, hasta olacak. Şu cübbeyi götürebilir misiniz?’ dedim. O kişi de: ‘Bu cübbeyi ne ben, ne sen, ne de başkası götürebilir. Bizim gücümüz buna yetmez. Sadece gelip kendisi alabilir!’ dedi” şeklindeki rüyası da gerçek cübbeyi alabilmek için kendi gayretimiz gerektiğine dikkat çekiyor.
Esenler / Yavuz Selim Mahallesi’nden yazan bir ihvan kardeşimizin yaptığı bir istiharede görmüş oldukları da bizi bazı hakikatleri anlamamız hususunda uyarıyor, bakın nasıl yazmış:
“Ben iki senedir Efendi Hazretleri’nden dersliyim. Sohbetlerinizi Allah’ın izniyle kaçırmadan dinliyorum. Sizi fazla meşgul etmeden konuya girmek istiyorum. Ben sizin sohbetinizi uydudan dinliyordum. Uydu yayını kesilince on gün kadar dinleyemedim ve çok üzüldüm.
Sizin için istihare yapmaya karar verdim. Ya Rabbi kaç gündür hocamın sohbetlerini dinleyemedim, ondan hiç haber alamadım, hocamı çok özledim, bana hocam hakkında bir şeyler gösterilsin diye istihare yaptım.
İstiharemde karanlık bir yolda, kalabalık şekilde insanlarla yürüyoruz. Kişilerin yüzleri net olarak belli olmuyor. Yolun sonunda birkaç kişi belirdi, insanları tek tek içeri almaya başladılar. Benim elimde Salevât-ı Kübrâ vardı, bir de sohbet kitabım vardı. İçeri giren kişiler seslendiler ‘O elinizdekileri alacaklar, bizdekileri aldılar.’ Bunu duyunca ben hemen elimdeki kitaplarımı çantamın gizli bölmesine sakladım. Beni de içeri aldılar, ama kitaplarımı bulamadılar. İçeri girince her taraf yine karanlıktı, mahkeme kuruldu, hakim insanlara ‘Lâ ilâhe illallâh deyin çıkın, Muhammedür Rasûlüllâh demeyin’ diyordu.
İnsanlar tek tek öyle deyip çıkmaya başladılar. ‘Allah’ın bir olduğuna biz de inanıyoruz ama sadece öyle söyleyeceksiniz’ diyorlardı. O zaman çok sinirlenerek ayağa kalktım ve ‘Lâ ilâhe illallâh, Muhammedür Rasûlüllâh! Allah birdir, Muhammed Mustafa (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)O’nun hem kulu, hem de Rasûlüdür’ diye haykırdım.
Oradakiler ayağa kalktılar. Bana ‘Sus, seni öldürecekler. Allah’a ve Rasûlü’ne biz de inanıyoruz ama buradan çıkalım diye öyle yapıyoruz. Kalben söylemiyoruz, dille söylüyoruz’ dediler. Ben ‘Hayır’ dedim. Tekrar söyledim. ‘Sizin gibi yaşamaktansa ölmek en güzeli’ dedim.
O ara tekerlekli sandalyede sizi getirdiler, yanımda durdunuz, yüzünüz kapalıydı. Yüzünüzü açtınız, bana gülümsediniz ve gittiniz. Sonra hakim geldi ‘Defter kalem çıkar, senin hükmünü vereceğim’ dedi. Ben de çok kararlı ve çok sevinçli bir şekilde ‘Tamam’ dedim. Kağıt kalem aramaya başladım, o sırada uyandım ama uyandığımda o kadar çok mutluydum ki tekrar uyumaya çalıştım rüyamın devamını göreyim diye ama uyuyamadım. Allah ve Rasûlü için ölmek rüyada da olsa çok güzelmiş hocam.”
Bu istihareden açıkça anlaşıldığına göre; birileri ruhsatla amel ederek dünya kurtuluşuna erseler de Efendi Hazretlerimiz’in ihvanı olan bizler hakkı haykırmaya devam ediyoruz ve edeceğiz. Efendi Hazretlerimiz’in bize olan vaadi üzere bir zarar da görmeyeceğiz. Zira bu kardeşimizin hakimin kararını beklerken mutlu uyanması, sonucun bizim aklanmamız yönünde olacağına delalet eder. Efendi Babamız Hacı Ali Haydar Efendi (Kuddise Sirruhû)da hapse konulduğu ve bazı seferlerinde yıllarca kaldığı tutuklamaların birinde hakim karşısına çıkarıldığında hakim omu kurtarmak için cevap öğretircesine “Sen o mecliste ‘Lâ ilâhe illallâh’ demiyordun değil mi?!’ diye soruyormuş, Efendi Babamız kulakları ağır işittiği için yanındakilere “Hakim ne diyor?” diye sormuş, ne dediğini öğrenince “Demez olur muyum, ölünceye kadar da diyeceğim” buyurmuş, yine de berat almış. Biz “Lâ ilâhe illallâh, Muhammedür Rasûlüllâh” demeye devam edeceğiz, bu iki kelimeyi birbirinden ayırmadığımız gibi Rabbim de bizi imanımızdan ve birbirimizden ayırmayacak inşâallâh.
Bu kelimede şöyle bir latîfe var ki bunu sonra kitaplarda gördümse de ilk önce Medîne-i Münevvere meşâyıhından olan Efendi Hazretlerimiz’in büyük dostu Ömer Melâhifcî Hazretleri’nden duymuştum. İki kişi birbirinden ayrılırken biri bu kelimenin sadece ilk bölümünü söylesin, diğeri de sadece ikinci kısmını söylesin. Böyle yaparlarsa o ayrılışlarından sonra mutlaka birleşmeleri müyesser olur yani Allâh-u Te‛âlâbu iki kelimeyi birbirinden ayırmadığı gibi bu kişileri de ayırmaz.
Şimdi ben «لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ»dedim, siz de «مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ»deyin de Rabbim yakında bizi birleştirsin. Âmîn!
4) Bazı hanım kardeşler de ziyaretime gelmek istiyorlarmış, ben onları gelmiş gibi kabul ediyorum. Gelmesinler, izin almak çok zor, buraya girişler zahmetli, kadınları muaf tutuyorum. Ama bu ne demeye geliyor anladınız siz onu!!
5) Cezaevinden hayırlısıyla âcilen çıkmam için bu cuma namazından sonra dünya kelamı konuşmadan yüz kere:
«سُبْحَانَكَ يَا رَبَّ كُلِّ شَيْءٍ وَوَارِثَهُ وَرَازِقَهُ سُبْحَانَكَ.»
Okunsun, huzur-u kalple okunsun, âcilen çıkış niyetiyle kesin bir taleple okunsun. Hanımlar da cuma saatinde evlerinde seccadeye oturup okusunlar. Ben burada cuma kılamadığım için yapamıyorum, size yazacağım yazacağım şimdi nasip oldu. Güzel bir itikat ve niyetle bunu yapan kişinin muradı üzere hapisten çıkışı süratle tahakkuk eder. Rabbim size becerttirsin. Âmîn!
Erba‛în-i İdrîsiyye’den olan bu zikrin hapisten kurtaracağı Seyyid İbrâhîm el-Ehsâî Hazretleri’ne, bu isimlerin sırlarını ilk öğreten İmâm-ı Sühreverdî (Kuddise Sirruhû)ya kadar muttasıl olan bir senetle icazet olarak ulaşmıştır. Ben de şimdi size bu icazeti ulaştırıyorum, kabul edin. “Kabul ettik” deyin ve amel edin. Bu mektup nisan dergisine yetişmeyecekse arkadaşlar hemen bu zikri benim internet sitemin ön ekranına yazsınlar, oradan öğrenip okuyun. Bizim evvelce yazdıklarımızda fazla lafızlar varsa da biz bu lafızla amel edelim. Çünkü Seyyid Hazretleri’nin icazeti bu lafız üzeredir.
6) Yine sizden ricam, Allâh için talebim son çıkan “İsm-i Âzam Duası” kitabımın 50. sayfasındaki 25 nolu dua, 51. sayfadaki 26 nolu dua ve 52. sayfadaki 27 nolu duayı, bunlardan her birini benim niyetimle 313 kere okuyun. Bunun faydası size de dönecektir merak etmeyin. Bu mübarek gece de saat 4’de teheccüt namazında ve 4’ü çeyrek geçe zulmümüzü itiraf duasıyla seccadede buluşmak üzere kullarına eman veren Mü’min Te‛âlâ’ya emanet olun.
Bir iki gündür ilk olarak içtiğim bir ilaç yüzünden kendimde olamadığım için mektubumu yazamayacak durumda olmama ve namazlarım dışında virdlerimi yerine getirememe rağmen cezaevine ziyaretime gelenleri aksayarak da olsa karşılamaya çalıştım. Hatta Uşşâkî meşayıhından gelen bir zatla dahi görüşemedim. Bu nedenle ziyaretime gelerek görüşemeyenlerden özür dilerim.
Annem evvelce de zaten ağır hastayken şimdi benim üzüntümden 40 kilo zayıflamış ve çok ağır bir hal almış. Bu nedenle sıhhat ve afiyeti için bu gece dualarınızı bekliyorum.
Mektubuma nihayet verirken Afganistan’da şehit düşen 12 askerimizle, Cüdi dağı operasyonunda şehit düşen 5 polisimize ve ayrıca Suriye’de şehit düşen Ehl-i Sünnet kardeşlerimize buyurun bir kelime-i şehâdet…
السلام أولا وآخرا    
    
islam