Yeni

Cübbeli Ahmet Hoca 9. Mektup


 

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ تَعَالٰى وَحْدَهْ، وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنْ لَا نَبِيَّ بَعْدَهْ، وَعَلٰى أٰلِهِ وَصَحْبِهِ خَلْفَهْ

Kıymetli kardeşlerim! Geçen hafta aldığım müjdeli haberlerin en büyüğüEfendi Hazretlerimiz’in berber Ferhat Efendi’ye “Ahmed’i bırakmayın, onu sık sık ziyaret edin” buyurduğunu duymam oldu.
Daha sonra salı günü Muhammed Keskin Hoca Efendi geldi, Efendi Hazretleri’nin yanından ayrılırken beni ziyarete geleceğini söyleyince Efendi Hazretleri’nin “Şaşılacak şey! Ahmed’i nasıl orada tutuyorlar?!” dedikten sonra çok duygulandığını hatta ağladığını ve “Keşke ben de ziyaret edebilseydim” buyurduğunu nakletti. Efendi Hazretleri’nin beni bu kadar düşündüğünü bilmem bana her şeyi unutturdu. Şu dünyada Efendi Hazretleri’nin rızasından ve beni gönlünden çıkarmamasından daha büyük saadet bilmiyorum, zira bunu ebedî saadetin anahtarı olarak görüyorum.
Maalesef zâhiren tarikat derslerini ikmal etmiş görünen bazı kişilerin Efendi Hazretlerimiz’in tasarruflarının devamından ve bunun bir eseri olarak resminin çekilip dergilere basılma izni vermesinden, Mevlid-i Şerif ve Kaside-i Bürde gibi metinlerin makam ile hatta çıngıraksız def eşliğinde okunmasına müsaade etmesinden ve bizzat dinlemesinden, kendisinin bazı salon toplantılarına iştirakinden, bu fakirin televizyonlara çıkıp hakkı konuşmasına izin vermesinden, reddiyeleri başlatıp sapık fikirli din adamlarını teşhir ettirmesinden, bâtıl ehlinin isimlerini açıklatmasından, bu fakire:
﴿فَقَاتِلُوا أَوْلِيَاءَ الشَّيْطَانِ إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا﴾
“Şeytanın dostlarıyla savaşın, gerçekten şeytanın hilesi pek zayıf olmuştur”(Nisâ Sûresi:76’dan)âyet-i kerîmesini okuyarak bu işlere başlatmasından, daha sonra birkaç kere biraz geri durmak için izin istediğimde:
«قُلِ الْحَقَّ وَإِنْ كَانَ مُرًّا.»
“Acı da olsa hakkı söyle.” (İbni Hibbân, es-Sahîh, no:361, 2/76)
«اَلسَّاكِتُ عَنِ الْحَقِّ شَيْطَانٌ أَخْرَسُ.»
“Hakkı söylemeyen dilsiz şeytandır”hadîs-i şeriflerini okuyarak “Kim dedi sana ‘Geri dur’ diye?! Geri durmak yok, hakkı söylemeye devam” buyurarak sürekli beni konuşmaya teşvik etmesinden, hatta Başbakan yardımcılarından biri kendisini arayıp “Cübbeli’nin teketek programına çıkmasına ne olur izin vermeyin” demesine rağmen “Çık, çık! Allâh’a sığın çık, çok faydalar olacak” buyurmasından son derece rahatsız olduklarını hatta yakın akrabasından bir bahtsızın “Bu Cübbeli’nin televizyonlara çıkmasını nasıl durduracağız? Efendi’den izin aldık diye bahane ediyorsunuz, siz hâlâ Efendi’ye niçin soru soruyorsunuz. Efendi’nin hasta halini görmüyor musunuz?!” diyecek kadar sapıklıkta aşırı gittiğini geçtiğimiz yıllar içinde müşâhede ettik. Rabbim bizi bu türlü itikatsızlıklara düşmekten muhafaza eylesin. Bu şaşkınlar “Anam olsun ağzı olmasın” diyenler gibi hiç konuşmayan, kendilerine bir emir ve yasak yüklemeyen, sadece noter gibi onların dediklerini tasdik eden bir şeyh arıyorlar herhalde!
Halbuki bizim Yüce Mürşidimiz asrın müceddidi olarak tanınan ve evliyânın reisi kabul edilen ve gerçekten bu makamları hak etmiş bulunan bir gavsdır. Böyle bir zatın birilerinin hevâ ve hevesine göre hüküm vereceğini düşünmek her akıllı nezdinde elbette büyük bir cehâlet olur. Efendi Hazretleri(Kuddise Sirruhû)hadîs-i kudsîde geçen ve nafile ibadetlere devamla elde edilen:
«فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذِي يَسْمَعُ بِهِ وَبَصَرَهُ الَّذِي يُبْصِرُ بِهِ، فَبِي يَنْطِقُ وَبِي يُبْصِرُ.»
“Ben(nafile ibadetlere devamı sayesinde) bir kulu sevdiğim zaman onun işiten kulağı ve gören gözü Ben olurum. Artık o, (konuşurken) Benim (kelamım ve hükmüm)le konuşmaya ve (baktığı her şeyi) Benim (verdiğim özel bir görüş)le görmeye başlar” (Buhârî, Rikâk:38, no:6137, 5/2384)makamına sahip bir kişidir.
Asrımızda sünnetlere ve nafilelere Mahmut Efendi Hazretlerimiz kadar önem veren ve devam eden bir kişi daha görülmemiştir. Bu makamlar seçimle, geçimle, insanların tensibiyle, plaket ve ödül vermesiyle ulaşılacak cinsten şeyler değildir. Yoksa bu gafiller:
«اِتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ فَإِنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللّٰهِ.»
“Mümin kişinin ferasetinden sakının, çünkü o kişi Allâh’ın nuruyla bakar”(Tirmizî, Tefsîr:16, no:3127, 5/298)hadîs-i şerîfi ile inananlara verilen nuru Allâh-u Te‛âlâ’nın Efendi (Kuddise Sirruhû)Hazretleri gibi ekmel bir müminden esirgediğini mi sanıyorlar?!
Bu mürşid beğenmez nankör adamlar senelerce Risâle-i Kudsiyye ve Risâle-i Hâlidiyye gibi kıymetli tasavvuf kaynaklarımızdan nakiller yaparak “Bazen mürşid müridini zâhiren şerîata muhalif görünen bir şeyle imtihan eder, yine de hiç itiraz etmemek lazım. Zira mürşidin makamı ledün ilmi makamıdır, Mûsâ (Aleyhisselâm)ın bile tahammül edemediği münker görünen bazı işlerin altında Hızır (Aleyhisselâm)a öğretilen ledün ilminin nice sırları açığa çıkmıştır” diye anlatmıyorlar mıydı?! Ne oldu şimdi?!
Daha Efendi Hazretleri kimseyi şerîatın zâhirine zerre kadar bile olsa muhalif düşen bir şeyle imtihan etmemişken bu kişiler neden itirazlara başladılar?! Henüz ortada imtihan denecek bir şey dahi yokken bu havalar, kibirler, itirazlar, kendini beğenmişlikler de neyin nesi?! Helim ağanın “Eşek dokuz türlü yüzgeç bilir, denize düşünce hepsini unutur, boğulur” demesi gibi daha bunlar denize düşmeden bildiklerini unutuverdiler. Yazık, yazık, çok yazık!
Otuz-kırk senelik hatta bazıları açısından elli-altmış yıllık ibadet, riyazat, teheccüd vesâir hizmetlerin mürşide karşı itiraz ve itikatsızlık yüzünden bir anda hebâ olması çok yazık. Allâh-u Te‛âlâsahabe-i kirâma bile:
﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ أٰمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَنْ تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ﴾
“Ey iman etmiş olan kimseler!(Peygamberimin yanında bir şey konuşmanız icap ettiği zaman) seslerinizi o Nebî’nin sesinin üstünde (olacak şekilde) yükseltmeyin, bir kısmınızın diğer bir kısma sesli konuşması gibi ona sözü gür sesle de söylemeyin ki, (sonra) siz farkında olmadığınız halde amelleriniz boşa çıkar” (Hucurât Sûresi:2)buyuruyorken ve kasıtlı olmasa dahi bu zararın kaçınılmaz olacağı vurgulanıyorken ya bugün Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in gerçek vârisi olan bir zata kasten yapılan itirazlar nasıl bağışlanabilir?!
Nefisinin kibir, gurur, kendini ve amelini beğenme gibi hastalıklarından kurtulamamış, övüldüğünde sevinen, yerildiğinde üzülen esîr-i hevâ kimselerin konuştuğu her söz ilhâm-ı Hakk olan ve Rabbi ile beraber olma makamından konuşan bir zata itiraz etmeye ne hakları vardır?! Ben bu kişileri âcil tevbeye ve Efendi Hazretlerimiz’in her yeni emrine ve haline, hem lisânen hem de kalpleriyle teslim olmaya davet ediyorum. Aksi takdirde onlara:
﴿فَلْيَحْذَرِ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ أَنْ تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ﴾
“O’nun emrine karşı gelenler, kendilerine(onları şaşkına çevirecek) bir fitne (ve kargaşa) ya da çok acı verici bir azap isabet etmesinden sakınsınlar” (Nûr Sûresi:63’den)âyet-i kerîmesini hatırlatıyorum.
Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû)gibi evliyâdan olan zatların sözleri itirazı kabil olan görüşler sınıfından değildir, onların kelimeleri doğrudan ilhâm-ı Hakk’tır. Nitekim Molla Câmi (Kuddise Sirruhû)Hazretleri: “Velilerin mukaddes kelamları hakîkat-ı Muhammediyye’nin nurundan devşirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şeriflere gösterilmesi gereken tâzim ve hürmetin evliyâ kelamına da gösterilmesi lazımdır. Saadet ve bahtiyarlık isteyenler evliyâ kelamına karşı edep ve tazim göstermelidir” buyurmuştur.
Bu kelam Reşahât-ı Şerîfe’de zikredilmektedir. Bu yüzden Efendi Hazretlerimiz İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)nun kudsî kelimelerini cemeden Mektubât-ı Şerîfe kitabını, Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîf kitaplarının altına, ama fıkıh vesâir dînî kitapların üstüne koydurmaktadır.
Peki bu zamanda Mahmud Efendi (Kuddise Sirruhû)Hazretlerimiz, o zamanki İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)makamında değil midir?! Şeyhimizin kelamları, silsile büyüklerimizin kelamlarıyla eşdeğer değil midir?! O yüce zatın, kendi şeyhine ve sözlerine verdiği değeri bizim de onun kıymetli şahsına ve sözlerine vermemiz zaruri değil midir?!  
Dolayısıyla Ali Haydar Efendi Babamız’ın bir sözü ve görüşü hakkında “Efendi Baba bunu çok yaşlı çağında söyledi veya hasta iken söyledi, bu yüzden muteber olmaz” diyen birini duyduğunda Şeyhimiz Hazretleri ne tepki verirdiyse, o kişiyi de, bu görüşünü de nasıl hiddetle ve şiddetle reddederdiyse, bizim de Efendi Hazretlerimiz’in bir görüşü hakkında muhalif yorum yapan kişileri de sözlerini de aynı gılzat ve şiddetle reddetmemiz icap eder. Mürşide bağlılık davasında sadakat ancak böyle ispat edilebilir. Bunun aksi tutumlar ise bu davada yalancılığın en büyük şahididir.
Bu fakir kardeşiniz şeyhimin bana karışmasından, bazı şeyler emretmesinden veya yasaklamasından yâhut eskiden yaptığı gibi bazı işleri değiştirmesinden hiçbir zaman tedirgin olmadım. Aksine Risâle-i Kudsiyye’de geçen “Televvün gösterir ol zât-ı ekmel” yani “En mükemmel olma vasfına sahip olan bir mürşid (diğer nakıs şeyhler ve müteşeyyihler gibi bin yıl aynı hal üzere kalmaz, onun makamı yüksek olduğu için ve daima ledün ilminin muhatabı bulunması hasebiyle zamana, zemine ve şahıstan şahsa değişen farka göre) renkten renge girer” beyt-i şerîfi fehvâsınca Efendi Hazretleri’nde gördüğüm değişken halleri hep onun “Ekmel Mürşid” olma vasfının bir tezâhürü olarak görmüşümdür. Yani ben “Oh şeyhsizlik ne güzelmiş” diyenlerden değil “Yâ Rabbi! Başımı hiçbir zaman mürşidime hizmet zincirinden kurtarma” diyenlerden olmuşumdur. Bundan dolayı Rabbime ne kadar hamd etsem azdır.
Reşahât-ı Şerîfe’de nakledildiğine göre; evvelce Şâh-ı Nakşibend (Kuddise Sirruhû)Hazretleri’nin makbullerinden olan Mevlana Seyfüddin nâmında biri sonradan merdudlardan olmuş, bunun da sebebi şöyle anlatılıyor:
Bu şahıs bir dönem bütün zamanını para kazanmaya sarfeder olmuş ve cimrilik alametleri göstermeye başlamış. Bir gün Şâh-ı Nakşibend (Kuddise Sirruhû) müritleriyle beraber bu şahsın davetine gitmişler. Hâce Hazretleri yemekten sonra tatlı gibi bir şeye rağbet buyurdukları hasebiyle, bu yemekten sonra böyle bir şey gelmeyince ziyafet sahibine latife yollu “Verdiğin yemek demsiz oldu” buyurmuşlar. Bu söz o kişiye çok kötü gelmiş ve Hoca Hazretleri’ne karşı kalbinde bir soğukluk peydahlanmış.
Aynı hal akis yoluyla Şâh-ı Nakşibend (Kuddise Sirruhû)Hazretleri’ne de ârız olunca Seyfüddin’e “Nasıl, on iki bin altın sermayen olsa iyi mi?” buyurmuş. Meğer o kişinin bütün emeli on iki bin altın sermaye sahibi olmakmış. İşte o günden sonra Hoca Hazretleri kendisinden teveccüh nazarlarını çevirince o da işi dünya hırsına döküp sohbetlerden uzaklaşmış. Sonra o hale gelmiş ki, şeyhinin teftiş ve terbiyesinden uzaklık onu o kadar bozmuş ki bazı arkadaşları onu bir gün bir kervanla ticaret yoluna giderken konakladıkları bir çimenlikte “Oh şeyhsizlik ne tatlıymış” diye bağırarak keyifle yuvarlanırken görmüşler.
Görüldüğü üzere Şâh-ı Nakşibend Hazretleri bu kişiyi latife yollu bir sözle imtihan etmiş fakat o buna bile tahammül edememiştir. Halbuki insan mürşidinin bu sözünü iltifat cinsinden kabul etmelidir. Ama her insan maalesef şeyhinin imtihanlarına katlanamıyor. Ne kadar hamdetsek azdır ki Yüce Şeyhimiz bizi hiçbir zaman dayanamayacağımız davranışlarla imtihan etmemiştir. Aksine bize sanki bizim ihvan kardeşimiz gibi muamele buyurmuş, hatta biz kendisine karşı edepsiz davranışlar sergilediğimizde bile başkaları görseler bizden birini şeyh, o Yüce Gavs’ı mürid sanacak kadar ileri seviyede letâfet ve nezâket sergilemiştir.
Artık ne olur, şefkat, merhamet ve nezâket âbidesi olan böyle bir zatın hürmetini, haysiyetini, sözlerinin bütünlüğünü, yolunun yüceliğini, ihvanının şerefini, sevdiklerinin ırzını ve hizmetlerinin tesirini muhafaza edelim. Aksi takdirde sıradan âlimlere karşı bile kendilerini üstün tutanlara yönelen:
«وَلَا تُزَكِّ نَفْسَكَ عَلٰى أَحَدٍ مِنْ أَصْحَابِكَ مِنْ حَمَلَةِ الْقُرْأٰنِ فَيُمَزِّقَكَ كِلَابُ النَّارِ.»
“Sakın Kur’ân’ı yüklenmiş bulunan bir arkadaşına karşı kendini temize çıkar(ıp onu suçla)maya kalkışma ki, cehennem köpekleri seni parçalamasın” (İsmâ‛îl Hakkî, Rûhu’l-beyân, 1/59)hadîs-i şerifindeki tehdidin, asrın müceddidi olan böyle bir zata muhalefet edenlere ve onun değişiklik arz eden bazı görüşlerini bahane ederek nezih sahasına tenkit yöneltenlere yönelmemesi düşünülemez. Rabbim cümlemizi bu vartalara düşmekten muhafaza eylesin. Âmîn!
Bu gece arz etmek istediğim hususlar:
1)Pazartesi günü kalbimdeki ve şah damarımdaki stentlerin durumunu kontrol ettirmek için Halkalı’da bulunan Mehmet Akif hastanesine götürüldüm. Tabi ki şekerim yine açlık halinde bile 275 çıktı fakat hamdolsun stentlerim açık çıktı. Kalbimle ilgili pek sıkıntı görülmedi.
İlginç olan, evvelce Amerika’da bulunan kalp ritim uzmanı ve o hastanenin çocuk kardiyolojisi klinik şefi Prof. Dr. Volkan Tuzcu Beyefendi bir gün önce umreden dönmüş. Orada Suriye halkına ve bana çok dua etmiş, bir de koku hediye almış ama nasıl ulaştıracağım diye düşünüyormuş ki ertesi gün ben onun yanına götürüldüm. Bir kere daha ihlas ve samimiyetin kerametini gördüm. Yani bu kişi ne kadar samimi imiş ki, ertesi gün isteği yerine geldi.
Ben hastanedeyken MHP Kocaeli milletvekili ve Avrupa-Türkiye karma parlamento komisyon üyesi Lütfü Türkkan Beyefendi ziyaretime gelmiş, epey beklemiş. Ben dönmeyince hastaneye geldi ve beni buldu. Kendisine ve câmiâsına teşekkür ederim.
Bu arada avukat Ahmet Alparslan Bey vasıtasıyla meclis başkan vekili Meral Akşener Hanımefendi’den selam ve geçmiş olsun mesajları geldi. Kendisine teşekkür ederim. Ben o hanımefendiyi kırk erkeğe bedel sayarım. Çünkü 28 şubatta içişleri bakanıyken MGK’da bir paşa Külliye’yi yıkmaktan bahsedince bir tek o buna itiraz etmiş, hatta o askere “Üniformanı çıkar da beraber yıkalım” deme cesaretini göstermiştir. Rabbim kendisine iki cihan saadeti ihsan eylesin.
Ayrıca birkaç gün önce Başbakan ile birlikte Kore’ye hareket etmeden bir gün önce Tgrt’nin yayın yönetmeni Nuh Albayrak abimiz fakiri ziyarete geldi. Konuştuk, dertleştik. Bütün arkadaşlarının selamını getirdi, kendisine ve onun şahsında tüm câmiasına, İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)nun usûlüne ve Ehl-i Sünnet’e, özellikle de matbuat yönünden dünya çapında hizmet eden merhum Hüseyin Hilmi Işık Efendi’nin tüm talebelerine selam ve şükranlarımı arz ederim. Rabbim cümlemizi dinine hizmette dâim eylesin. Âmîn!
2)Size geçen mektubumun okunduğu cuma akşamından evvel büyük teyzem olan Fâtıma hatun âniden vefat etti. Tabi haber bana cuma sabahı ulaştığında çok müteessir oldum. Küçük yaşlarımda bana çok hakkı geçmişti, şalvar, cübbelerimi dikerdi. O zaman böyle cübbe diken çok terzi yoktu.
Bazen hacca umreye gideceğimde gece sabahlara kadar uyumaz benim elbiselerimi dikerdi. Son zamanda eniştenin vefatından sonra annemin memleketi olan Samsun’a göçmüştü, yalnız yaşıyordu. Birkaç sene evvel Samsun’a sohbet için gittiğimde ziyaret ettim. Kız ve erkek kardeşleriyle yani annemin dayısı ve diğer teyzesiyle köylerde sıkça yaşanan cinsten bazı gerginlikler mevcuttu.
Onu alıp esas köyümüz olan Çarşamba’nın eski adı Araplı köyüne götürdüm, barıştırdım. Böylece büyük bir sıla-i rahim yapmış oldum. Sonra tekrar döndürüp evine bıraktım. Bazı ihtiyaçlarını gördüm, doğalgazını bağlattım, çok dua etti. Geçen ay bizim evi arayarak benim hapse girişimden çok üzüldüğünü bildirmiş, şimdi de kalp krizinden âniden vefat etmiş. Rabbim rahmet eylesin, kabrini nur eylesin, seyyiâtını mahveylesin, hasenâta tebdil eylesin, kabir azabından ve mahşerin şiddetlerinden emin eylesin. Öleceği vakti dakikasıyla haber vererek kerametini izhar eden, 32 yaşında zehirli ishalden ölerek şehit düşen ve herkesin şehadetiyle sâliha bir hanım olan kız kardeşine yani Nedîme anneanneme ilhak eylesin. Âmîn! Ruhları için bir kelime-i şehâdet ve Fâtihâ-ı Şerîfe okuyalım.
Bu arada Efendi Hazretlerimiz’in kadim ihvanından olan ve evvelce cumaları bu fakirin arkasında kılan kıymetli büyüğümüz Mehmet İnandı ağabeyimizin ağır bir hastalığa yakalandığını işittim. Rabbim kendisine âcil şifalar ihsan eylesin. Ona da, bize de hayırlı ömürler ve imanlı ölümler nasip eylesin. Âmîn! Hasta ziyaretlerini ihmal etmeyelim.
3)Geçen hafta aldığım bir ilacın yan tesirinden ancak kurtulabildim, biraz unutkanlık yaptı. Yahya Hoca Efendi’ye Seyyid Hazretleri hakkındaki bir zuhuratı yazacağımı söylemiştim. Sohbetlerine teşvik edici bazı hususlar yazdımsa da onu unutmuşum. Sonra Şifâ-i Şerîf dersinde Yahya Hoca bunu anlatınca ve “Hoca Efendi bunu yazacaktı” diye söyleyince hatırıma geldi.
Bir hanım kardeşimizin gördüğü zuhuratta Efendi Hazretlerimiz “Ben bir zamandır aranızda dolaşamıyorum, size sohbet edemiyorum. Ama vekillerimden olan Seyyid İbrahim’i sizin aranıza gönderdim” buyurmuş. Ben elçiyim şeriata uyan rüya ve zuhuratı kabul ederiz. Seyyid Hazretleri’nin kıymetini bilelim. Geçen cuma gecesi bu fakirin çıkması için ve benim hapse girmeme sebep olanların helakı için, ellerinin, ayaklarının, gözlerinin, kulaklarının iptali için öyle dua ve beddualar etti ki gök yere indi sandım. Tabi siz neye “Âmîn” dediğinizin farkında değilsiniz ama büyük dualar yapılıyor, siz de buna sebep ve ortak oluyorsunuz.
4)Kardeşlerim! Özellikle şu hususa dikkat çekmek istiyorum. Geçen mektubumda Seyyid Hazretleri’nin mektubundan bahsetmiştim. Bazıları mektubun dergideki arkadaşlara ulaştığını da onların kaybettiklerini sanmışlar. Oysa derginin başında bulunan Fatih Araz kardeşim bu konularda çok titizdir. Ben içeri girdiğimden beri canla başla bu gemiyi yürütmeye çalışıyor. Karşılaştığı zorlukları anlatırken Avrupa ve Anadolu’daki alışların kesada uğradığını, abonelerde iptaller yaşandığını ve bin türlü engelle karşılaştığını yazıyor. Yine de benim aylık teliflerimi aksatmıyor. Benim tek gelirim bu telif ücretim, bu kadar insana bakıyorum, bir de bu işlerden dolayı (eski hesaba göre) 1 trilyona yakın masrafla karşılaştım. Bu kardeşimiz bana herkesten fazla iyilik ediyor. Rabbim de onun işlerine ve kârlarına bereketler ihsan eylesin. Âmîn!
Ne olur bir gayret daha yapalım da derginin ve kitapların dağıtımına el atalım. Sonra bu motor durursa kolay kolay bir daha çalıştırmayız. Sonra bu kadar kitabım hazırlanacak, onları bile basamayız. Ne yapın yapın, bu işe bir kol vurun. Böylece hem bana, hem dinimize, hem de bunca muhtaca yardım etmiş olacaksınız.
Diyeceğim o ki mektup benim verdiğim avukat ile derginin yazılarını hazırlayan arkadaşa ulaşmadan o aradaki bir-iki aracıda kaldı gibi görünüyor. Bu yüzden dergi yöneticileriyle bu konunun alakası olmadığını bildirmek istedim. Dergiden de, radyodan da çok memnunum. Bunları desteklemeye devam edin. Ben içeri girince bazıları radyoya verdiği reklamları iptal etmişler. Ne korkak adamlar yahu bunlar. Sonra cemaatin beni terk etmediğini hatta daha da arttığını görünce tekrar dönüp reklam vermek istemişler ama arkadaşlar kabul etmemişler, iyi de yapmışlar.
Bu arada radyonun eski sahibinden 56.000 liralık ceza bize gelmiş, ödenmezse radyoya haciz gelecek. Şimdi onu ödüyorlar. Bazınızın bana da mektup yazdığına göre uydu yayını kesilmiş, millet sohbet dinleyemiyoruz diye ağlayıp duruyor. 10 yıllık uydu hakkı için 21.000 lira da ödüyoruz. İnşâallâh uydu yayını başlayacak. Görüyorsunuz ne kadar sıkıntılarla bu hizmetleri yürütmeye çalışıyoruz. Radyodan uzun reklamları da kaldırdık, daha ne yapalım?! Radyoyu da reklamlarınızla destekleyin.
İnşâallâh çıkıp da bir uydu televizyonu kurma hazırlıkları yapıyorum. Bunun için de en az (eski hesapla) 1 trilyon lazım. 100 kişi 10.000 lira verse olur. Bunlar aslında çok ufak rakamlar ama iş din hizmetine gelince nefsin cimriliği devreye giriyor. Ama Rabbimiz:
﴿وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُولٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ﴾
“Her kim nefsinin cimriliğinden korunursa, ancak onlar felaha ereceklerdir” (Haşr Sûresi:9’dan)buyuruyor. Demek ki Rabbim koruyacak ki kişi kurtulabilsin. Onun için “Korunursa” buyruluyor. Bir hadîs-i şerifte:
«ثَلَاثٌ مُهْلِكَاتٌ؛ شُحٌّ مُطَاعٌ، وَهَوًى مُتَّبَعٌ، وَإِعْجَابُ الْمَرْءِ بِنَفْسِهِ.»
“Üç şey helak edicidir; biri itaat olunan cimrilik, diğeri ardına düşülen nefsânî arzu, üçüncüsü de kişinin kendisini beğenmesidir”(Taberânî, el-Mu‛cemü’l-Evsat, no:5452, 5/328)buyruluyor. Melekler bile bu üç şeyi merak ederken Rabbimizin kendisine bildirmesiyle Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)onlara bunları ve diğer üç konunun her birindeki üç şeyi öğretmiştir. Bakın cimrilik huyu ne zaman zarar veriyormuş, itaat olunursa yani nefsinin emrettiği şekilde Allâh yoluna vermediğin zaman, işte o zaman helak oldun, ocağın battı, ahretin mahvoldu, ebedi hayatın cehennem oldu demektir.
Bu dünyanın yemesine, içmesine, giyinmesine, kuşanmasına muhtaç olduğuna inanıyorsun da sonsuz hayatın ihtiyaçlarına neden önem vermiyorsun. Bakın ben zindandayım, dünya öyle de geçiyor, böyle de geçiyor. Hayatımın şimdiye kadar 500 küsur gününü -tabi eski yattıklarımla birlikte- hapis ve tecritte geçirdim. Evvelce yattığım 13 ayın, 7 ayını da tek başıma geçirdim. Ne oldu, o da bitti, bu da bitecek ama âhiret ebedîdir hiç son bulmayacak.
Kâfirler, misyonerler, Şi‛îler, Vehhâbiler milleti saptırmak için milyar dolarlar harcıyorlarken biz hak için, dergilerle, internet, radyo ve televizyon yayınlarıyla halkı Hakk’a davet edelim diye bu kadar çabalıyoruz, maddî-mânevî bunca sıkıntı çekiyoruz. Siz hâlâ bu işlere sahip çıkmayı düşünmüyor musunuz?! Rabbim şahit olsun ki ben size hakkı söyledim ve sizi hakkı tebliğ için yardıma davet ettim. Artık yük sizin sırtınızda. Bana gelen mektupları okusanız, bu yayınlarla yüzlerce ailenin, binlerce kişinin hidayet bulduğunu daha iyi anlayacaksınız. Göreyim sizi hidayeti bekleyen milyonların iyiliği için biraz daha gayret edelim.
Son olarak şunu ifade edeyim ki; geçen hafta yine hastane ve hastalıklarımla uğraştığım için mektuplarınızı okudumsa da onlardan alıntı yapamadım. Geçen hafta da Almanya’dan, Kayseri’den, Manisa’dan gelen birçok mektupta beni Efendi Hazretlerim ile birlikte çok gören olmuş, çıktığımı çok gören olmuş. Bir çok kişi küçük çocuklarına da mektup yazdırmış.
Bazı yavrularım demir parmaklıklar çizmişler, beni bir içeride, bir de dışarıda çizmişler. Manisa’dan gözü çok zor gören bir kardeşim saatlerce uğraşarak büyük büyük harflerle uzun kağıtlara yazmış, bazıları gece dua saatinde çocuklarını da kaldırıp seccadeye dizerek “Yâ Latîf” çektiriyorlarmış. Hepsindeki ortak nokta sohbetler vesilesiyle hidayet bulanlar, kapananlar, namaza başlayanlar, imanlarını kurtaranlar ve yuvalarını huzura kavuşturanlar dua ve teşekkür edip duruyorlar. Rabbim bu miskini sizlerin dualarına ve hüsn-ü zanlarına bağışlasın. Âmîn!
Bir de şunu rica edeyim; Muhammed Keskin Hoca Efendi’nin ziyaret ettiği keşfi açık bir kişi bu fakirin kurtulması için bana gelen himmetin, Düzce / Hacıkadirli beldesine bağlı olan Karaköy’de medfun Seyyid Muslihiddin Buhârî Hazretleri’nden ulaştığını açıklamış. Muhammed Keskin Hoca Efendi de arkadaşlarıyla birlikte o köyü ve türbeyi bulup ziyaret etmişler. Türbelerde o âyet-i kerîmenin yazılması âdet değilse de o türbenin kapısında «إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا»âyet-i kerîmesini yazılı bulmuşlar, bunu da büyük fetihlere yormuşlar.
O civarda bulunan kardeşlerimiz o zatı ziyaret edip benim için himmet istesinler, uzaktakiler de rûh-u şerîfine hediyede bulunsunlar. Bu zatın Mehmet Emin Tokâdî Hazretleri’nin hulefâsından olduğu rivayet ediliyor. Mehmet Emin Tokâdî Hazretleri de Mekke’de bulunan Ahmet Yek Dest Cüryânî nâmındaki halifesi vasıtasıyla İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)Hazretleri’nin oğlu İmâm-ı Mâsum (Kuddise Sirruhû)Hazretleri’nin halifesidir. Dolayısıyla bu zat yine bizim silsileye bağlı demektir. Buhâra asıllı olması da, benim aslımın da oralı olması hasebiyle mânidardır. Büyüklerin himmetlerine sığınalım. Cümlemiz Rabbime emanet kalalım.   
islam