Yeni

Operadaki Hayalet



Tüm zamanların en gerçek hayaleti

Unutulmayan edebi efsaneler bir liste haline getirildiğinde "Operadaki Hayalet" mutlaka orada yerini alacaktır. Aynen Stoker'in "Dracula"sı, Shelley'in "Frankenstein"ı gibi "Operadaki Hayalet" de sinema sayesinde ölümsüzleşmiş, daha sonra da Andrew L. Webber'in notalarıyla bir müzikal olarak efsaneleşerek sanatsal bir içerik kazanmıştır. Bütün bunlar "Operadaki Hayalet"in görünür, bilinir ve popülize edilmiş yönleridirler oysa perde arkasında kalan asıl gerçekler farklıdırlar ve en ilginci de "Operadaki Hayalet" gerçek bir öyküdür. Çünkü öykünün 2 temel kahramanı olan Hayalet Eric ve soprano Christine gerçekten yaşadılar. Yazar Gaston Leroux, Christine'in aslında İsveçli bir opera şarkıcısı olan Christina olduğunu söylüyordu ama Hayalet'in kim olduğunu asla açıklamadı; "Ben onu tanıdım, gerçekti ama bir hayalet gibi yaşıyordu." diyerek sırrını öteki dünyaya götürdü.

"Operadaki Hayalet" adlı romanı yazan Gaston Leroux, 6 Mayıs 1868'de sokakta doğdu diyebiliriz. Annesi Marie Alphonsine, bir yolculuk sırasında Paris'ten geçerken doğum sancılarına yakalanmış ve ilk bulduğu eve sığınarak bebeğini doğurmuştu. Gaston yıllar sonra Paris'e geldiğinde doğduğu evi arayıp bulacak ve evde bir cenaze işleri firmasının çalıştığını görünce gülerek; "Ben burada bir beşikte yatmıştım ama şimdi bir tabut buldum." diyecekti. Gaston Normandiya kıyılarında büyüdü, balıkçılıkla iç içe büyüdü, iyi bir balıkçı ve yüzücüydü. Daha sonra bir dil okuluna gönderildi ve orada edebiyatla tanışarak. boş zamanlarında yazı yazmaya başladı, iyi bir öğrenciydi, öğretmenleri onun başarılı bir avukat olacağını düşünüyorlardı. Gerçekten de mezuniyetten sonra Paris'e gelerek hukuk öğrenimine başladı, bu arada küçük öyküler ve şiirler yazıyordu. Yazdığı soneler zaman içersinde tiyatrocular tarafından okunmaya başlanmıştı. 1889'da yaşamı değişti, daha hukuk eğitimini yeni bitirmişti ki, babası öldü ve ona 1.000.000 franklık bir miras bıraktı. Genç Leroux kendisini bir anda, gece hayatında buldu, barlarda içiyor, kumar oynuyor ve yanlış yatırımlar yapıyordu. Bu dönemin sonunda yaşamının pahalıya mal olduğunu fark edince yine yazmaya yöneldi. Durmadan yazıyordu, önceleri komedi yazdı ama yapısı gereği ciddi bir insandı ve çocukluğundan beri meraklı olduğu gizeme yönelmeye başladı. Ölümle, yaşamın sınırlarıyla, ruhun yeniden doğmasıyla ve alternatif yaşam felsefesiyle ilgilenmeye ve kendisini geliştirmeye başladı.

Hukukla, liberalizmin çatışma noktasında

Yaşamın gerçekleriyle yüz yüze geldikçe, çözümsüzlüğü daha iyi anlıyor ve insan doğasının deneyimlerle değerlendirilmesi gerektiğini düşünmeye başlıyordu. Hukuk bunun için önemli bir kaynaktı ama Leroux insanların profesyonel yargı mantığını sevmiyor ve tatmin olmuyordu. Barlarda ve Paris kafelerinde 3 yıl boyunca, tartıştı, konuştu, dinledi ve her kesimden insanı tanıdı ve düşüncelerini zenginleştirdi. Bu arada L'Echo de Paris gazetesine yazmaya başladı, fikirlerini bu gazetede anlatmaya fırsat buluyordu. Birden kendisini yeni bir konunun içinde bulmuştu çok ilgisini çeken bu konu tiyatroydu ve drama kritikleri yazmaya başladı. Yazılarında kullandığı mahkeme salonlarının geçerli mantığı ilgi çekmişti, adaletin ortaya çıkarttığı insan kişiliklerini, teatral kişiliklerle bütünleştiriyor ve mahkeme salonlarıyla, tiyatro sahnelerinde oynanan rollerin ortak yönlerini sergiliyordu. Bir bombalama olayının suçlusu olan anarşist Auguste Vaillant davası Leroux için önemli bir köşe başı oldu. Leroux'un "Le Matin" gazetesinde yayınlanan davayla ilgili yorumları büyük ilgi çekti, davaya yeni boyutlar getiriyor ve soruşturmayı adeta yönlendiriyordu. Vaillant ile hapishanedeki hücresinde yaptığı görüşmeler sonucunda, Leroux suçluyu değil, suçu sorguluyor ve kendisinin bir hapishane antropolojisti olduğunu söylüyordu. Bu arada kendisini büyük bir tehlikenin içine atmıştı, tehdit ediliyordu ama aldırmadan liberal düşüncelerini yazmayı sürdürdü. Halk ikiye ayrılmıştı, bazılarına göre bu çok iyi bir öyküydü ve izlenmesi hoştu. Leroux, sanıkla yaptığı görüşmelerin içersinden kepçeyle çıkarırcasına vurucu yönler buluyor ve herkesi şaşırtıyordu. Kim suçluydu? Vaillant mı yoksa onun bu hale gelmesi için elinden geleni yapan toplumsal düzen mi? Sonunda, Vaillant'ın giyotine yollandı ama Leroux artık ömrü boyunca idam karşı mücadelesini sürdürecek ve liberalizmin bayrağını taşıyacaktı.

Leroux, gazetecilikten vazgeçiyor

Sonraki yıllarda Leroux "Le Matin"in ihtilal muhabiri ve politika yazarı olarak Asya, Afrika, Avrupa ve Rusya'yı dolaştı. Çağının tüm politik olaylarının içindeydi; Son Rus Çarıyla görüştü, Dreyfuss davasını yakından izledi, maceracı ruhunu yazılarına yansıtması ilgiyle izleniyordu, renkli, dramatik ve tavizsiz üslubu, büyük olayların tanığı olmasıyla birleşince aranılan ve istenen bir yazar olmuştu. Vezüv'ün püskürmesi sırasında kraterin içindeydi, Doğu Anadolu'daki Türk-Ermeni savaşının ve Rus-Japon savaşının merkezinde olayları yaşadı. Fas isyanı sırasında, bir Arap maşlahı giyerek dolaşan tek Avrupalı oydu, Karadeniz'e gitti Odessa ve Aziz Peterburg isyanlarını içinden izledi, Rus Devrimi'nin ayak seslerini yazdı. Çarla Kayzer Wilhelm 2 arasındaki Baltık Denizi'ndeki gizli toplantıyı dünyaya duyuran oydu. Daha sonra Rus mahkemelerine aşçı giysisiyle girerek, olanları dünyaya duyuran yine Leroux'tu. Ve olmadık bir olay, bir anda her şeyi değiştirdi. Uzun bir yolculuğun dönüşünde dinlenirken, editöründen gelen bir telefonla uyandırıldı, öfkeyle telefonu açtığında, o gece hemen Toulon limanına giden trene binmesi isteniyordu çünkü bir Fransız savaş gemisi havaya uçurulmuştu. Leroux o anda kararını verdi; telefonu editörünün yüzüne kapattı, bundan böyle sadece 1 roman yazarı olarak yaşayacaktı. Yıl 1907'idi.

"Sarı Odanın Esrarı"

Leroux'un ilk kitapları 1903’te kitapçılarda görüldü; "Sabah Hazinelerini Ararken" adlı dizi kitap daha önce "Le Matin" de yayınlanmıştı. Öykü 18, Yüzyıl'da yaşamış Louis Cartouche adlı bir hırsızın yaşamını anlatıyordu, üslup yine aynıydı, Leroux hırsızı gizli gizli yüceltiyor ve soyulan aristokratları yıpratarak, aşağılıyordu. Ve 1907'de Leroux, "Sarı Odanın Esrarı" adlı baş yapıtını yayınladı, her ne kadar "Operadaki Hayalet" en popüler eseri olarak tanımlanmaktaysa da, kritiklere göre en başarılı romanı buydu. Roman bir cinayetin üzerine kuruludur; tamimiyle kapalı ve kilitli bir odada işlenen bir cinayeti anlatır. Odanın kapısı mühürlüdür ve içeri girilebilecek bir başka yol yoktur. Bu imkansız cinayet, Leroux'un Sherlock Holmes tiplemesinin Fransız versiyonu olan Joseph Rouletabille tarafından çözülür. Roman dedektif romanlarının öncüsü olan 2 büyük yazar yani Edgar Allan Poe ve Sir Arthur Conan Doyle tarafından takdirle karşılanır. Poe'nun ünlü "Morg Sokağı Cinayeti" ile karşılaştırılmasına rağmen, farklılığı ortadadır, cinayet tamimiyle mantık oyunlarına dayanmaktadır. Dedektif Rouletabille, Leroux'un sonraki yedi romanında daha görülecektir.

"Operadaki Hayalet"in doğumu

Ayrıca romanda, popüler Fransız edebiyatçılarının yani Stendhal, Dumas ve Victor Hugo'nun etkileri de görülmektedir. 1908'de Leroux Paris'ten Nice'ye hareket eder, oranın ikliminden hoşlanmaktadır ve yazmaya devam eder. Bu arada, 1. Dünya Savaşı öncesinde okuma alışkanlığı doruktadır. Fakat Leroux sadece dedektif romanları yazarı değildi, aynı zamanda da macera, korku ve fantastik hikayeler ve romanlar yazıyordu. 1908-1911 yılları arasında 5 roman yayınladı; bunlardan birisi çok uzun bir roman olan "Sabbath Kraliçesi"ydi. 1902'de de bir oyun yazdı, uzun zaman sahnelenmeyen bu oyun bir anlamda "Sarı Odanın Esrarı"nın adaptasyonuydu. Aynı dönemde sessiz sinema yayılmaya başladı ve Leroux sinemayla ilgilenmeye başlayarak senaryo yazmaya başladı. Komşusu Navarre, ünlü "Fantoma" dizisinin oyuncularındandı, beraber çalışmalar yaparak birçok senaryo yazdılar. Leroux'un kızı Madeleine de filmlerde oynuyordu. Fakat Leroux 1918'de sinemadan uzaklaştı ve İspanya İç Savaşı'ndaki casusluk olaylarıyla ilgili bir roman yazdı; bu arada da daha yaşanmamış olan 2. Dünya Savaşı'nı öngörüyordu. Kitap çok sattı ve ünü iyice yayıldı, kitapları anında İngilizceye çevrilerek basılıyordu. Onu ölümsüzleştiren "Operadaki Hayalet"iyse sinema merakının öncesinde, 1911'de yayınlanmış ve öteki kitapları kadar ilgi görmemişti. Fakat değeri sonra anlaşılacak ve olay olacaktı.

Roman mı yoksa belgesel mi?

"Operadaki Hayalet"i, Leroux Paris Operası'nı gezdikten sonra yazdığını söyler, binanın her yerini gezmiş, bodrumlarına kadar inmiştir. Gerçekten de Paris Operası'nın altında zifiri bir karanlığın içinde labirent hücreler, gizemli bir yeraltı gölü, demir ızgaralar bulunmaktadır. Aslında bina Prusya savaşlarından kalma bir hapishanenin üzerine kurulmuştur, yer seviyesinin altına kapatılan mahkumlar gün ışığını asla göremiyorlardı. Leroux'u etkileyen diğer bir olay ise 1896'da seyircilerin üzerine düşen dev avizeydi. Sonuç, korkunç, bir ölü ve sayısız yaralı. Leroux, binayı incelerken mimar tarafından neden yapıldığı bilinmeyen petek benzeri geçitler keşfetti, amacı anlayamamıştı ve sanki karanlık geçitlerde görünmeyen bir canlı yaşıyordu. İşte "Operadaki Hayalet", yani Hayalet Eric burada doğdu ama Leroux hayaletin gerçek olduğunu yani daha önce burayı inşâ eden yarı deli, müzisyenlerden nefret eden bir mimar olduğunu iddia ediyordu. Aslında, "Operadaki Hayalet"in iyi dikkat edilirse, çok iyi bir araştırma ve geliştirme sürecinin sonucunda yazıldığı anlaşılır. Leroux bir gazeteci mantığıyla belgesel malzemeyi derlemiş, ustaca örmüş ve fondaki detayların üzerine yayarak bir roman ortaya çıkarır, hemen tüm karakterler gerçektir ve bu tür roman yazma stilinin yani gerçek kişileri kurgulaştırmanın bulucusu Leroux'tur. Okuyucu romanı okurken, gerçekle hayal arasında gidip gelir, zaman zaman da karıştırır.

O bir hayalet ama eti, kemiği var

"Operadaki Hayalet", daha başlangıcında okuyucuyu kavrar. Hayalet gerçek bir kişiliktir yani doğaüstü bir yaratık değildir ve üstelik daha da korkunçtur. Çünkü öldürmektedir, eli kolu olmayan soyut bir hayaletin aksine kan ve etten oluşmuş, kin ve nefret dolu bir çılgındır. Kitap, İngiltere, Amerika ve Fransa'da yayınlandıktan sonra Hayalet, org çalan ya da avizenin zincirini kesen illüstrasyonlarla canlandırıldı, bu şekilde somut kişiliği daha belirginleşiyordu. Öykü tipik bir Leroux girişiyle başlar, karşınıza tehlikeli, gizemli ve toplumdışı bir karakter çıkar, bunu bir opera salonunun panayırımsı betimlemeleri izler ve hemen ardından bir aşk öyküsü gelir. Leroux teması hazırdır, Gizem, mekan ve aşk; bunlar karakterle bütünleşince geriye sadece kurgu kalır ve Leroux bunu çok iyi başararak, okura kitabını nefes almadan okutur. Birçok kez sinemaya uyarlanan "Operadaki Hayalet" sadece 1 kez bu temaya sadık kalmış ve romandaki gerilimi izlemiştir ama bu başarının sahibi 1924'te Universal Film tarafından çekilen filmin kahramanı Lon Chaney'dir. Chaney olağanüstü bir performansla hayaleti canlandırmış hatta yaşamıştı. Gaston Leroux, bu filmi görecek kadar yaşadı ve yorum yapmadı, kendisini ölümsüz yapacak olan "Operadaki Hayalet"i en önemli kitabı olarak kabul etmiyordu...

"Zavallı Eric"

15 Nisan 1927'de Gaston Leroux 59 yaşında, beklenmedik bir anda küçük bir operasyonun ardından zehirlenerek ölerek, Nice yakınlarındaki Castle Cemetery'e gömüldü, geriye tamamlanmamış ama hemen yayınlanacak olan bir roman bırakmıştı. Kendisiyle 1925'te yapılan bir söyleşide, "Operadaki Hayalet" için şöyle diyordu; " "Operadaki Hayalet" gerçektir, benim için yeterli kanıtları vardır ama kalanı ikna edici bir kurgudan ibârettir. Hayalet canlı bir insandır ama gerçek bir hayalet gibi görünür ya da davranır yani bir gölge gibidir ve bu gölge korkutucu ama aynı zamanda da inandırıcı bir öyküyle bütünleşir. Uzun araştırmalar yaptım ve soruşturdum. Paris Opera'sının eski yöneticilerinden Messager ve Gailhard ile konuştum, benzer olaylar dinledim. Mimarlar, arşivciler öyküyü geliştirdiler. Nedense hep opera binalarında bir hayalet inancı vardır, bugün hala Paris Operası'nda baletlerin giyinme odasında dolaşan kederli ve korkunç bir hayalet anlatılır ve bu anlatılar romanımı etkiledi. Chaney'in oynadığı ve M. Laemmlé'nin yönettiği film bu yönde çekildi. İşin aslını isterseniz, unutulmaz karakter hayalettir yani Eric ve Eric gerçekti, elinde bir kafatasıyla dolaşan, opera binasını kendisine ev yapmış biriydi ama zekası bir çocuk kadardı. Onun gerçek kimliğini kitaptaki Christine Daaé kişiliğinin ardına sakladım. O bir Quasimodo yani "Notre Dame'ın Kamburu"ydu. Opera'nın kütüphanecisi M. Joe Weil, baletlerin odasındaki hayaleti biliyor ve zor günler yaşandığını anlatıyordu ve anlattıkları gerçekti. Anlaşılmaz ve açıklanamayan bir gölge koridorlardan kayarak geçiyor ve soyunma odasına geliyordu ve inanıyorum ki eğer o bir ölüyse, hala huzura kavuşamadı; Zavallı Eric..."

Avize nasıl düştü?

Paris Operası'nın tavanı Eugène Lenepvue tarafından boyanmıştı ama 1962'de Chagall tarafından yeniden boyandı, tavan ikiye bölünmüş ve ünlü bestecilerle onların eserlerini canlandıran simgeler yapılmıştı. Tavanın tam ortasında dev bir avize asılıydı ve 20 Mayıs 1896'ya kadar da orada kaldı. O gün, Helle Operası'nın gala gecesiydi. İlk perdenin bitmesine 9 dakika kala, Soprano Carron aryasını söylerken birden korkunç bir çatırtı duyuldu. Bir ışık patladı, tavandan yağan toz bulutu salona yayılırken seyirciler panik halinde kapılara koşmaya başladılar. Sahnedeki sanatçılar ve koro yerinde kalmıştı, kendilerini sahnede daha güvende hissediyorlardı, ön koltuklarda oturanlar daha soğukkanlı davranarak oldukları yerde kalmışlardı. Asıl facia panik halindeki insanların doldurduğu galerilerde yaşandı. İki-üç dakika içersinde galeriler boşaldığında geriye yerde yatan yaralılar kalmıştı. Kimi kadınlar merdiven parmaklıklarına ve heykellere tırmanarak aşağı atlamak istemişler ama görevliler tarafından engellenmişlerdi, burada beş-altı kişi yaralandı ama sonuçta görevliler çıkışa giden doğru yolu göstermişlerdi. Önce birkaç hafif yaralıdan başka bir zarar oluşmadığı sanıldı ama çığlıklar başlayınca iş değişti. Balkonun altında ezilmiş, çığlıklar atan bir kadın vardı; derken her yeri kana bulanmış bir kız ortaya çıktı, haykırıyor ve annesinin dördünce kattaki yıkıntının altında kaldığını söylüyordu. Araştırma yapılırken, bir kadının ezildiği anlaşıldı. Soruşturmanın başlarında önce kaza olmadığı düşünüldü, bir bombadan kuşkulanıldı, sonra çatıda bir yangının başladığı anlaşıldı elektrik kablolarından birisi kısa devre yapıp, alevlenmiş ve avizeyi tavana tutturan 8 ayağın birisini eritmişti, yerinden kopan ayak aşağıda 11 ve 13 no'lu koltuklarda oturan anne ve kızının üzerine düşmüş ve talihsiz anne, 770 kiloluk demirin altında kalarak ölmüştü. Yani düşen şey avize değildi, avizenin demir ayaklarından birisi düşmüştü...

Christina kimdi?

"Operadaki Hayalet" kadın kahramanı Christin adlı bir sopranodur. Hayalet'in aşık olduğu kadındır ve bir polis müdürünü sever; fakat bunlar romandaki öyküyü oluştururlar. Oysa Christina gerçektir yani İsveçli bir sopranodur. Leroux çağdaşı olan Christina'dan esinlendiğini söylerken, kendisini tanımadığını ekler. Başarılı sopranonun başından geçen 2 olay ilginçtir. 1901'de Londra'da yine hayaletli opera binalarından birisi olarak bilinen Drury Lane'de La Traviata operasında oynamaya giden Christina'yı gala gecesinde dinleyenlerin arasında Galler Prensi ve onun konuğu olan İran Şahı vardır. Oyundan sonra kendisini ziyaret edeceklerini tahmin eden Christina, Paris'ten çok pahalı ve özel bir giysi getirtir ve hazırlanarak soylu konuklarını beklemeye koyulur. Aradan bir saat geçer ve gelen giden olmaz, umudunu kesen Christina, görkemli giysisini çıkararak yine operada giydiği paçavra giysiyi giyer, içinde pek rahat değildir ve denemek amacındadır. Birden kapı vurulur ve Şah'ın geldiği bildirilir, Christina şaşırır, giysisini değiştirmeye vakit yoktur, reddeder ama Şah inatçıdır. Christina odadan o kılıkta fırlar ve Şah'ı kolunu tutarak haykırır; "Siz çok kötü bir Şah'sınız, bir saat önce çok güzeldim, sizin için giydiğim muhteşem bir giysi içinde bekliyordum ama şimdi sefil bir görünüm içindeyim. Ayaklarımda bir ayakkabı bile yok." der ve çıplak ayağını kaldırarak Şah'ın burnuna dayar. Bundan sonra Şah'ın ne yaptığı bilinmiyor çünkü Christina'yı alıp odasına girer. Fakat Christina, herkesin içinde İran Şah'ının burnuna çıplak ayağını dayayan tek kadın olarak tarihe geçer. Yine aynı yıllarda Christina Rusya'da Petersburg'a Faust operasında Margarita'yı oynamaya gider. Oyun sırasında ünlü "Mücevher Aryası"nı söylemektedir, mücevher kutusunu açar ve içindeki gerçek mücevherlerle karşılaşır. Mücevherler Çarlık tarafından armağan olarak verilmiş ama sahteleriyle karıştırılarak, oyun aksesuarlarının arasına girmiştir. Christina, kutudakilerin gerçek olduklarını hemen anlar ve aryayı keserek; "Ne güzel şeyler" diye haykırır. Olayın içyüzünü bilmeyenler, hala Faust'ta böyle bir sözcüğün olup olmadığını tartışıyorlar. Christina'nın Rusya gezisi olaylarla doludur, her oyundan sonra ince bir giysiyle, yalınayak karlarda koşturması, ayı avına çıkıp, bir ayıyı bizzat vurduğu ve ayının postunu Londra'daki evinin holüne serdiği unutulmayan anekdotlardandır. İsveçli Christina, Leroux'un Christin'i gibi değildi ama gerçekti...

Sinemada "Operadaki Hayalet"

"Operadaki Hayalet" sinema sanatındı sadece gizemli bir müzik delisinin avlandığı bir öykü değildir. Sinema tarihindeki yeri Lon Chaney ile bütünleşir. Chaney, özel makyaj ve efekt tekniklerinin olmadığı bir çağda salt kendi yeteneğiyle operanın labirentlerinde dolaşan öylesine çirkin ve etkin bir tip yaratmıştır ki, hala bir baş yapıt olarak akıllarda kaldığı gibi, sinema okullarında örnek olarak da gösterilir. "Bin Yüzlü Adam" denen Chaney, 1925'lerde hızla yayılan sessiz sinemanın tanınmış oyuncularından değildi, "Operadaki Hayalet"le dünya çapında ün kazandı, bunun yanısıra da "Operadaki Hayalet" bir korku filmi klasiği olarak Dracula ve Frankenstein yanında literatüre geçti. Filmde Christine'i oynayan genç oyuncu Mary Philbin ise, parlak ve keskin drama örneğini vermesiyle anımsanır. Filmde, Chaney'in yüzünden maskını fırlatarak oynadığı "Ölünün Başı" bölümü sinema tarihinin en iyi sahnelerinden birisi olarak kabul edilir. Uzmanlara göre, doğru gölgelerin, doğru yerlerde böylesine iyi kullanıldığı bir başka örnek yoktur. Chaney bunu onaylamakta ve; "Orada korkunun bütün hayalini verebildik." demekteydi. "Operadaki Hayalet" o yıllara göre büyük başarı sağlamış bir film olmasına karşın, günümüze kadar sadece 4 kez daha sinemaya aktarıldı. 2. versiyon 1943’te renkli ve sesli olarak çekildi, Hayalet'i Fransız aktör Claude Rains oynuyordu. Öyküyle oynanmış ve Rains'in oynadığı bir bestecinin yüzüne dökülen asit sonucunda korkunç bir hale yani Hayalet'e dönüştüğü canlandırılmıştı. Önceki film kadar Gotik olmayan bu yapıtta müzik daha ön plandaydı ve dönemin ünlü şarkıcısı Nelson Eddy'de filmde oynuyordu. İlginç olan bu filmde Chaney'in filminden alınan resimlerin kullanılmasıydı ve film sonunda bir fotoğrafı Oscar' kazandı. Daha sonra Leroux'un öyküsü bir İspanyol filminde "El Fantasma de la Operetta" yine beyaz perdeye aktarıldı, buradaki Hayalet koro kızlarını öldüren çapkın ve acımasız bir katildi. 1962'de korku filmleriyle ünlü Hammer Filmcilik, Herbert Lom ve Heather Sears'in oynadıkları bir diğer "Operadaki Hayalet"i perdeye getirdi ama kayda değer bulunmadı. 1974'te yapımcı Brian DePalma işi sulandırarak parodi çizgisinde "Cennetin Hayaleti" adıyla, bir New York Rock'n Roll konser salonunda geçen farklı bir uyarlamayı filme aldı. Filmde Paul Williams'ın oynadığı eroin kullanan ve şarkıcı olmak isteyen kötü kalpli bir plak yapımcısı, Hayalet'i mizahi bir çizgide simgeliyordu. 1983’te "Operadaki Hayalet" Maximilian Schell'in başrolünü oynadığı bir mini-TV dizisinde görüldü, yanında büyüleyici Jane Seymour oynuyordu, 19. Yüzyıl Budapeşte'sinde geçen filmdeki Hayalet tiplemesi gerçek bir hayal olarak öylesine geçiştirildi. 1989'da "Elm Sokağı" korkunç Freddy'si Robert Englund Hayalet olarak kameranın karşısına geçti; bu tam anlamıyla özel efektlerle bezenmiş modern bir korku filminden başka bir şey değildi. Ve 1990'da NBC televizyonu, oyun yazarı Arthur Kopit'in uyarladığı 2 bölümlük bir TV dizisinde yaşamının son eforunu harcayan Burt Lancaster'ı Charles Danceyle birlikte oynatarak, farklı ama silik bir Hayalet denemesi daha yaptı. Görülüyor ki, Chaney'in özgün yetisinin dışında "Operadaki Hayalet" sinemada yeterince yerini alamadı. Çünkü kitabın temel ve gerçek karakteri olan Hayalet yani Eric, Leroux'un kendi kişiliğiyle bütünleşen karanlık ve gizemli bir tiplemedir; bunu fark eden ya da bilmeden bütünleşen oyuncu Chaney'di ya da yazarın çağdaşı olmasının avantajını yakalamıştı. Leroux Eric'in gerçek kimliğini biliyordu ve "Operadaki Hayalet" dışındaki kitaplarında da onu kullandığını ima ediyordu. Bir söylentiye göre, Lon Chaney gerçek Eric'le karşılaşmış ve çok etkilenmişti. 1925’teki filmde kullanılan ve Charles Hall tarafından gerçekleştirilen Paris Operası seti, hala durmaktadır. Universal Stüdyoları'nı gezenler 28 no'lu sette binayla karşılaşabilirler.

Ve tüm zamanların en iyi müzikali

"Phantom of the Opera" çağımızın müzikal dehası Andrew Lloyd Webber'in besteleriyle 9 Ekim 1986'da ilk kez Londra'da sergilendiğinde, hemen herkes çok büyük bir müzik olayıyla karşılaştıklarını anlamışlardı. Webber ve ekibinin yarattıkları müzikal olağanüstüydü. Her ne kadar Christine'i ilk kez oynayan bestecinin o zamanki eşi Sarah Brightman'ın daha ön plana alındığı görüşünü savunanlar çıktıysa da, Hayalet karakteri olması gerekenin üstündeydi. Webber'in dev müzikali hala Londra ve New York'ta oynanıyor ve milyonlarca kişi tarafından izlendi ve izleniyor. Son ayların ne büyük tartışması ise, günümüz sinemasının Hayalet'i bir kez daha beyaz perdeye Webber'in müziğiyle getirilmesi. Webber bu önerilere uzak duruyor ve; "Ben bir tiyatrocuyum." diyor. Sinema kritikleriyse Webber'le Steven Spielberg işbirliğini düşlüyorlar. Buna karşın Warner Bros'un projesi gündemde ama Hayalet rolü için John Travolta'nın düşünülmesi tüm dünyada tepki yarattı. Hayalet severler kampanyalar oluşturarak "Elinizi, Hayalet'ten çekin..." diyorlar.

SPOT: "Opera hayaleti gerçekten vardı. Uzun bir zaman için onun oyuncuların yarattığı, batıl inançların uzantısı olan bir hayal yaratığı olduğuna inanıldı ama hayır Eric etiyle, kanıyla gerçekti ve gerçek bir hayaletin tüm özelliklerini taşıyordu. Ben onu tanıdım ve ancak yaşayan bir hayalet olduğunu söyleyebilirim..." Gaston Leroux
islam