Yeni

Balkayalar Efsanesi


Yöre: Hakkari

Çiyayâ Govendâ, Balkayalar ya da gerçek adıyla Jüliya Dağı'nın Efsanesi; Bulutların ve sisin dostu, gökyüzünün komşusu. Bahar hep vakitsiz gelir. Erken ağarır dorukları ve toprak güneşe hep geç kavuşur. Yüreklerin umudu, umudun açısı, kıvılcımı gözlerin, gülümsemesi dudakların dün, bugün ve yarın. Sessiz ve güzel, süslü rengarenk. Ulaşılmaz, fakat çok tanıdık. Namları yürümüş de yürümüş dağlarımız... ve her birinin onlarca masalı, söylencesi, efsanesi vardır. Savaş, kahramanlık ve yaşam üstüne. Ne tarih doğrular ne de akıp giden zaman unutturur onları. Bazen insanlaşır Cudi, Nuh olur, bazen Xecâ û Siyamend Sipanlaşır. Biz duymamış ya da öğrenmemiş olsak da her dağın kendi bağrında dönüp duran bu masal ve efsanelerinden biri de benim anlatacağım Jüliya Dağı'nın Efsanesi'dir.

Jüliya Dağı Şemdinli'nin Derecik Beldesi'nde Balkayalar ya da Çiyayâ Govendâ adıyla tanınır. Dağın tepesi bir kral tâcı gibi kayalarla çevrilidir. Uzaktan bakıldığında kol kol girmiş insanların oluşturduğu yuvarlak bir halayı andıran bu kayalardan dolayı Çiyayâ Govendâ (Halay dağı) adıyla anılır. Yine, bal peteğini çağrıştıran bir başka görüntüsünden dolayı Bal kayalar ismi de yakıştırılır. Fakat, dağın bölge halkı arasında günümüzde de kullanılan gerçek ismi Jüliya'dır.

Niçin Jüliya? Jüliya nedir ya da kimdir? Bu soruların cevaplarını içinde taşıyan efsane ilden dile, kulaktan kulağa günümüze kadar gelmiştir. Eski tarihlerde Govend Dağı'nın gölgesinde, görkemli bir saray yükseliyordu. Sarayın sahibi mirin tüm işleri yolunda gidiyor, mir halkıyla beraber gamsız, sorunsuz bir hayat sürdürüyordu. Mir, yılların yorgunluğuyla takatsiz kalmış, yüzünde bu yorgunluğun izlerini taşıyordu. Fakat o mağrur ve muzafferdi, gerçekleşmesini istediği s11 arzusu kalmıştı, Oğlunun mürüvveti..! Mirin tek oğlunun adı Mirg'ti. Onun için oğlu bir yana dünya bir yanaydı. Birgün oğlunu yanına çağırttı ve ona: -"Sevgili oğlum! biliyorsun sen benim canım ciğerimsin" dedi, durakladı, yanağını hafifçe okşadı, bir süre çevresini düşünceli gözlerle süzdü.

Konuşmasına devam etti: -"Görüyorsun, artık yaşlandım. Unumu eledim kepeğimi döktüm, bu dünyadaki misafirliğim bir 2 yıl daha ya sürer ya sürmez. Allah biliyor sonsuz yolculuğa çıkmadan gerçekleşmesini istediğim tek bir arzum var.”der. Bu konuşmalar karşısında Mirg şaşırdı, aceleci bir konuşmayla: -"Allah uzun ömür versin baba. Canım ve ruhum senin yolunda feda olsun, emrindeyim, her ne isteğin varsa eksiksiz yerine getiririm" dedi.

Hafif bir gülümseme Mir'in yüzünü aydınlattı, sevincini gizlemek istese de gözlerindeki pırıltı kaybolmadı. Tok ve yumuşak bir sesle: -"Yaşın 20'ye yaklaştı. Sen artık yetişkin bir adamsın ve benim yerime geçmeye hazırsın. Fakat bundan önce senin düğününü yapmak, çocuklarını görmek istiyorum."dedi.

Mirg bu konuşmalar karşısında utandı, babasıyla göz göze gelmemek için başını eğdi. Bir süre sonra başını kaldırdığında babasının gözlerindeki ışıltıya takıldı gözleri.
-"Sen herkesten daha iyi bilir, daha iyi görürüsün, söylediklerini yerine getirmek için kayıtsız ve şartsızım"

Mir tahtından inip Mirg'i kucakladı. Göz pınarlarından akan 2 damla yaş yüzünde dağılıp kuruyuncaya kadar onu bırakmadı. Mirg'i kollanırdan tutup konuşmaya başladı: -"İhtiyar babanı, onurlandırdın, mutlu ettin, yüreğim, kafesine sığmıyor artık. Çok sabırsızım. Durma, ne kadar mir bey varsa hepsine git, gelinim olacak kızı bul. Haydı git, durma."

Mirg, babasının odasından karışık duygularla dışarı çıktı. İnce sarı bıyıklarını sıvazladı, bir anda büyüdüğünü. yüreğinin gümbürdediğini hissetti "Ben erkeğim, delikanlıyım, damat olacağım." diye geçirdi içinden. Öte yandan babasının ihtiyarlamış olması onu üzüyor, sevincine gem vuruyordu. Yol hazırlıklarına başlarken, bir yandan da hala bunları düşünüyordu.

Birkaç gün sonra mirin oğlu koynunda mirin fermanı, yanında birkaç süvariyle, babasının arzusunu yerine getirmek için yola koyuldu. Dört nala sürdü atını. Mirg yüksek dağları, derin vadileri, geniş ovaları aştı; tehlikeli uçurumlardan, coşkun ırmaklarından geçti. Uzak yakın tüm ülkelere misafir oldu, her ulaştığı yerde iyi karşılandı. Babasının dostları onun arzusunu yerine getirmek için her türlü yardımda bulundular. Fakat ne yazık ki, mirin oğlu gönlünün aradığını bulamadı.

Mirg üzgün, kırgın aylar ve yıllar boyu gezip durdu. Köy, kasaba, zoma ne kadar yer arsa altını üstüne getirdi, yine de şans yüzüne bir türlü gülmedi. Yüreği hiçbir kapıda konaklamadı. Böylelikle 2 yıl 2 ay geçti, mirin oğlu çaresiz atını baba ocağına doğru sürdü.

Mirin oğlu vatanına yaklaştıkça yüreğindeki boşluk büyüyor, düşünceleri beynini kemiriyordu. Mirin tek oğluydu, bolluk ve hoşluk içinde büyümüş, her isteği elinin altına gelmişti. Yakışıklı, fidan boyluydu. Oysa şimdi serin bir rüzgar bile yüzüne esmiyordu Babasının "Yalnız ölüm dermansızdır" sözü aklına geliyordu; eskiden inandığı bu sözün şimdi yalan olduğunu düşünüyordu. Yüreğindeki mutsuzluk dermansız bir yaraya dönüşüyordu, her şey ne kadarda garipti.

Bu düşüncelerle vatanına doğru bir sıra dağı daha aştı, 3 4 saatlik ya da fazlasıyla yarım günlük bir yolu kalmışken uzakta bir köy gördü, şaşırdı. Bu tanıdık yer aklını başına getirdi, çevresine bakınınca, fukaralık içinde birkaç ev gördü, bu köyden birçok kez, fakat hep 4 nala geçtiğinden ne şirinliğini ne fukaralığını fark edememişti. Evlerden birine yaklaştı, ömründe ilk defa bu kadar fakir bir ev görüyordu. Yırtık elbiseli çocuklar bağırıp çağırıyor, baharın renklere bezediği çayırda koşuşturuyorlardı. Kamburu çıkmış bir ihtiyar, bastonuna dayanarak Mirg'e doğru yürüyüp eliyle selam verdi: -"Hoş geldin mirin oğlu, 2 gözüm üstüne buyur otur, bir ayran iç susuzluğun geçsin."

Mirg atının yularını kendine doğru çekip durdurdu, ihtiyarın yanında atından indi, tokalaştılar. Evin önündeki dut ağacının altına oturdular. İhtiyarın komşuları da birer birer selam verip yanlarına oturdular. Kimse konuşmuyordu. Mirg köylülere durumlarını geçimlerini sordu; 2 yıldır göremediği babasından bir şeyler öğrenmeye çalıştı. Düşünceliydi, gözleri uzaklarda bir şeyler arıyordu. Bir sesle irkildi, -"Buyur ayranını iç"

Mirg başını bu tatlı yumuşak, titrek sesin sahibine doğru çevirdi. Elinde ayran tepsisini tutan genç kızı görünce irkildi, yüreği titredi. Yorgunluktan ışığı sönmüş, gözleri ışıldadı. Karşısında emsalsiz bir güzellik duruyordu. Pürüzsüz ay parlaklığında bir yüzün ortasında elmâsî gözler, insanın yüreğine oturan bakışlar, hafif aralık dudakların arasında parlayan mercânî dişler, zülüfler, omuzların üstünden göğüslerine inen örükler... -"Buyurun." Bu utangaç ses Mirg'in tüm bedenin titretti. Kız ayran tepsisini biraz daha yaklaştırdığında, Mirg nergis kokusu hisseti, -"Kimsin sen, adın nedir?" Mirg'e bakmadan alçak bir sesle karşılık verdi kız: -"Ben Jüliya'yım."

Hızlı adımlarla uzaklaştı. Mirg kırımızı, eski bir fistan giymiş, ince belli Jüliya'yı gözden kayboluncaya kadar inanamaz gözelerle izledi. Eğer bu bir rüyaysa uyanmamalıydı. Bir süre sessiz oturdu. Ayranını içtikten sonra, köylülerden hatır alıp, atına bindi. Jüliya'yı arayan gözleri evin kapısında çakılı kaldı, atı yürüdü...

2 yılı aşkındır gülmeyi unutan mirin oğlu, şimdi kanatlanmış bulutlar üstünde uçuyordu, keyiften dudakları birbirine değmiyor sürekli gülüyordu. Kendi kendine "Bu ne iştir tüm dünyada arayıp bulamadığım gönlümün sultanı gözlerinin önündeymiş. Ah Jüliya ah! keşke seni daha erken tanısaydım"

Kuşkusuz mirin oğlu ilk görüşte Jüliya'ya aşık olmuştu. Fakat iyi bildiği bir şey daha da vardı; Fakirlerin kızı mirlerin dengi olamazdı. Ya aşk sınır tanır mıydı? Hayır, Mir kendinden emindi, babasını da tanıyordu. Onu ikna edeceğinden emindi, atını kamçıladı. Jüliya'yla Mirg'in yavaş yavaş örülüyordu. Mir oğlunun dönüşünden çok mutlu olmuştu. Mirg ona Jüliya'dan bahsedince biraz kırılmış; fakat oğlunun arzusunun karşısında durmanın faydasız olduğunu çabuk anlamıştı. Bir kaç gün sonra Jüliya'yı istemek için yollara düşecekti.

Jüliya'nın Mir gelini olacağı kısa zamanda her tarafa yayıldı. Bir çok kişi bunun gerçekleşeceğine inanmıyordu; şaşıranlar kadar, sevinenler Jüliya'yı kıskananlarda vardı. Mir kendi için bir eş yada oğlu için bir gelin istediğinde kendi kendine işleyen, sıradanlaşan gelenekler vardı; Ne kızın ailesi sakınma edebilir nede kızın arzusu sorulurdu. Mir güçlüydü ve onun karşısında duracak kimsede yoktu.

Mirin sarayında sevinç eğlenceye dönüşmüş, İhtiyarın evi sessizliğe bürünmüştü. Olup bitenler Jüliya'yı derin bir kaderin sonsuz kollarına itmiş, gözlerindeki yaşam sevincine siyah bir gölge düşmüştü. Yüreğinin baş köşesine oturan acı onu hissiz biri yapmıştı. Bir tarafta coşku, bir tarafta çaresizlikti. Feleğin çarkı birilerinin arzusunu birilerinin başına bela etmişti. Mir, oğlunun yüreğindeki ferahlık Jüliya'nın acı ve elemlerinin üstünde yeşeriyordu. Güçlülerin zevk ü sefası, göçsüzlerin dert ve kaderiydi...

Jüliya evlerinin aşağısındaki bir Bıttım (Kezkan) ağacının altında tek başına oturmuştu. Beti benzi kurumuş, gözlerinin altı morarmıştı, başına gri bir eşarp sarmış, kıvırcık saçları hafif esen rüzgarla yüzüne yapışıyordu. Üzerindeki elbise kasvetli bir hava gibi nazik bedenini sarıp sarmalıyordu. özleri uzak ve yüksek dağlara çakılmış, dağın tepesinde ard arda dizili 4 kayalığın (Çarçel) sisler arasındaki siluetine dalıp gitmişti. Bu 4 kayalığın üstü her daim karla kaplı ve şu anki gibi sisler içinde olurdu; zaman zaman kısa yağmurlar görülür, kaybolurdu. Jüliya kocaman açılmış gözleriyle baktığı bu manzarayı aslında görmüyor, yüreğinde hissediyordu.

Tüm çocukluğu buralarda geçmişti. 5 kardeştiler. Dorso ve Çıro erkek kardeşleri; Sıbo ile Şeyda kız kardeşleriydi. O hepsinin büyüğü, güler yüzlü, akılı ve düşünceliydi. Eli her işe yatkındı; bu yüzden anne ve babasının göz bebeğiydi. Coşkun ve deli Besya Çayı'nın kenarında çeşitli oyunlar oynuyorlardı. Birgün ela gözlü küçük kardeşi Torso yuvarlanıp deli çayın azgın suları arasında kayboldu. Yüreğinden bir parçayı alıp götüren Besya Çayı'nı bu yüzden hiç sevmezdi. Sularının sesi, makamsız bir türkü gibi kulaklarını tırmalardı. O acı olaydan sonra diğer kardeşleriyle beraber suları, kendi yüreği gibi saf ve temiz olan Avaşin Çayı'na giderlerdi. Avaşin Çayıyla beraber Çarçelan Dağı'nın 4 bir yanını dolanır, kardeşi Çıro ile beraber dağın eteklerinde nergis çiçekleri toplarlardı.

Çabuk büyüyordu; en hırçın atlara biniyor, sanki kanat takmış gibi atları adeta uçuyordu. Torso'nun acısını daha yüreğinden söküp atamamış, fakat o acıyla yaşamaya da alışmıştı. Deli çayın homurtusu dışında her şey gönlüne göreydi. Süt kovasını koluna takıyor, Berivanlarla beraber koyunları sağmaya gidiyordu. Berivanların en hızlısı en güzeliydi.

Evde ve ev dışında kimse ondan rahatsız olmazdı; kimse onun ağzından soğuk bir söz işitmemişti. Köydeki en zapt edilmez atlar onun elinde uysal kedilere dönüyor, en saldırgan köpekler onun ayaklarının dibinden ayrılmıyorlardı. Herkesin ondan hoşnut olduğu güzel ve alımlı bir genç kızdı. Alçak gönüllülüğünün yanında, temiz yüreğinde kötülüğün yeri asla yoktu. Köyde iyilik yapmadığı hiçbir ihtiyar, genç, çocuk yoktu. Bu yüzden onu meleklere benzetirlerdi. Fakat bugün kendisini derin ve dar bir kuyunun içinde görüyordu. Korku ve kaygılarla dolu kuyunun içinde görüyordu. Korku ve kaygılarla dolu kuyunun dibinde hissizleşmişti. Bağırıyor, yaralı bir kuş gibi çırpınıyor, havar diliyordu. Fakat havarına kimse gelmiyordu. Oturduğu yerden başını yukarı kaldırıp baktığında ağacın dalındaki ipi gördü. Elini ipe uzatıp çekti. Toprağın üstüne düşen ip yüreğini soğuttu, yerinde donup kaldı. -"Jüliya Jüliya...!"

Annesinin sesiyle irkildi. Boş gözlerle onu yanını varıncaya kadar izledi. Kızının durumu annesini halsizleştirmişti. Onun yanına oturdu, ellerini omuzlarına atıp parmaklarını örüklerinde gezdirdi. Yürekten bir sesle: -"Akşam oldu kızım. Hava soğuk, istersen eve gidelim." Jüliya annesinin elini tuttu, ovuşturup biraz sıktı. Annesi güçlü bir kadındı. Kızının durumu kimseyi onun kadar incitmemişti. Fakat onun da yüzüne çaresizliğini izleri gelip yerleşmişti. Jüliya annesinin elini biraz daha sıkarak: -"Anne, derdimin dermanı yok, yok" Annenin yüzü kızardı; kuzusu, ciğeri yüreğinin tatlısı derin acıların girdabında savruluyordu. Allah'ım....! yaralı kızından daha çaresiz kim olabilirdi ki? Bunlar ne karanlık günlerdi böyle? Bu ne karmaşaydı. Başlarında dönüp duran bu ne kadersizlikti....? -"Sabret güzel kızım, yalnız ölümün çaresi yoktur. Derdi veren Allah, dermanını da verir."

Jüliya annesinin yaşlı gözlerine baktı, ağlamaklıydı, boğazına düğümlenen hıçkırıkların titrettiği sesiyle. -"Yürekteki acı insanı öldürmez fakat ölümden beter yapar." Anne kızını kucakladı. Biliyordu ki, kızı yaralıydı ve yarasını da tanıyordu. Konuşmak istedi, söyleyecek kelime bulamadı, yutkundu, gözyaşlarını içine akıttı. Hissiz bir taş olmayı istedi, fakat bir annenin yüreği hissiz bir taş olur muydu.? Kızının koluna girdi, evin yoluna doğru yürüdüler.

Son gece Jüliya tek başınaydı. Yarın düğün alayı gelecek, onu bir atın sırtında mirin konağına doğru götüreceklerdi. Yüreğindeki acıyla sırtını duvara dayamış, oturuyordu. Gece karanlık ve sessizdi, bütün ev halkı uyanık, tarifsiz acılar ve çaresizlik içinde suskundu. Jüliya sabaha kadar ağladı, kendi kendine ağıtlar yaktı, söylediği her söz evdekilerin yüreğinde yangınlar yakıyordu. Jüliya inliyordu:

"Ben Jüliya'yım Jüliya!
Derdim var dermansız, dünya ne amansız...
Gözlerim kan çanağı, ışıksız...
Ben Jüliya'yım!
Garibanların Jüliya'sı...
Nasıl olurum..! Mirlerin rüyası
istemem ben mir oğlunu
Havar..! Babam, kardeşlerim..."

Annesi, kardeşleri, babası derin bir çaresizlik içinde söylenen her sözün kalplerine bir mızrak gibi saplanmasına kayıtsız kalmak zorundaydılar. Jüliya devam etti:

"Mirg kulak ver sesime!
Niçin böyle umursamazsın, yüreğim seninle değil,
Karalar çalma kaderime.
Tanrım Tanrım, reva mıdır bu baht bana!
Kalbim çürüyor, yana yana
Sen bari yüzün dön bana...!"

Jüliya karanlık ve uzun gece boyunca devam eden yakarışları sabah ezanına kadar devam etti. Havarları her yeri kaplıyor, fakat ses veren olmuyordu. Mirin konağında coşkulu bir eğlence vardı, uzak yakın tüm akraba ve tanıdıklar toplanmıştı. Binler omuz omuza vermiş, büyük bir halay oluşturmuşlardı. 3 adım ileri, 3 adım geri; düz kır, omuz salla. Türküleri yüksek tepelere kadar ulaşıyor, yankılanıyordu. Jüliya'yı almaya giden düğün alayındakiler mirin konağından yükselen bu türküleri ihtiyarın evine varan kadar duyabildiler.

Jüliya babasının elini öptü, annesini, kardeşlerini kucakladı, sarıldılar, kimse kimsenin gözlerine bakamadı, tek kelime konuşmadılar, yüzü örtülünce Jüliya'nın, sessiz gözyaşları bir pınar gibi akmaya başladı. Onu bir ata bindirdiler, 2 yanında 2 kadın yürüdü. Gözleri son kez havar dilemek için dönüp baba evine bakmadı. Özenle hazırlanmış yumuşak eyerin üstünde oturan ruhsuz bedeniydi, yaşadıklarının ağırlığı omuzlarına çökmüş, mahzun ve melüldü; perişan yalnız ve kimsesizdi. 3 gün 3 gece aç ve susuz sürekli ağlamaktan gözyaşları kurumuş, kan ağlıyordu. Bu dünyada sırtını dayayacağı kimsesi kalmamıştı, bir dostu sırdaşı yoktu. Ellerini kenetledi, derinden bir ah çekti. Bir anda annesinin kendisin teselli eden sesi kulağında çınladı: "Allah her derdin bir dermanını da verir." Annesinin kendisine söylediği bu sözler karanlıklara boğulmuş, yüreğinde bir kıvılcım gibi çaktı, bir tas soğuk su içmiş gibi ferahladı. Atının yularını bıraktı; ellerini yukarı kaldırıp Havarını bir kez daha Allah'a ulaştırmak istedi: "Allah'ım, artık sığınağım ve korunağım kalmadı, gücüm tükendi. Allah'ım, kurbanın olayım, ben gariban Jüliya bu kadar acı ve kederin altından tek başıma nasıl kalkarım. Artık yeter!" Jüliya'nın havarı o kadar yürekten ve samimiydi ki, en katı yürekler bile etkilenirdi. Gözlerini kapadı, yakarışını bir kez ağıt olarak devam etti:

"Büyük Allah'ım, sendedir iyilik ve çare
Yollarım kapandı, kaldım biçare
Son ümidim sende,
Herkesi taş yap, yekpare."

Jüliya, atının sırtında bu dileğini bitirdiği anda tüm yaşayanlar cansız taşlara dönüştüler. Mirin konağında omuz omuza vermiş binlerce insan gelin alayında hızlı adımlarla yürüyüp oynayanlar hep birden taş kesildiler. Böylelikle efsane de bitmiş oldu.  Jüliya Dağı, Çiyayâ govendâ, Mîrg ve Jüliya'nın hikayesi, ard arda dizili düğün halayı, ard arda dizili bu taşlar... Efsane ya da masal; doğrudur, değildir, bilmiyoruz tabi ki; fakat durup düşündüğümüzde günümüze kadar dilden dile, kulaktan kulağa söylenerek gelen bu söylence dağa bir ayrıcalık bir kutsallık vermiştir.
islam